14 Temmuz 2023 Cuma

Ağaç Ev Sohbetleri - #202


Çok geriden gelerek Ağaç Ev’e katılmaya devam ediyorum efenim, gündem sevgili Sade ve Derin /DeepTone ‘dan geldi. Konumuz şöyle:

Canlı bir performansa katılmak (spor karşılaşması, konser gibi) aynı performansı nette, TV’de izlemekten daha keyifli midir?”

Bu soruyu alıp cebime koysam ve gezerek dünyanın her bir yerinde röportaj yapsam nasıl olurdu? Evet çok donanımlı Cevat Kelle’ye selam çakarak düşeyim yollara. Bakalım herkes ne diyor?

Az gidip uz giderek, HES’lere kurban edilmemiş dereleri ve de  özel maden işletmelerinin köstebek yuvasına çevirmediği tepeleri de geçerek “ Orda Bir Köy Var Uzakta Köyü” ne gelmiş bulunuyoruz sayın seyirciler. Karşımıza bir çeşme çıkıyor. Çeşmeden su dolduran güzel mi güzel, ben diyeyim aynı Türkan Şoray, siz deyin Türkan Şoray’ın ta kendisi olan bir genç kız çıkıyor. Mikrofonu uzatıyorum kendisine:

-         “Merhabalar hanımefendi, canlı bir performansa katılmak mı, yoksa netten izlemek mi?”

-         “Anlamadım?”

-         “Diyorum ki canlı bir performansa katılmak mı, yani maça gitmek, konsere gitmek mi, yoksa oturup internetten izlemek mi daha keyifli?”

-         “Bacım bir keresinde buraya Fazıl Say gelmişti, Dört Mevsim’i çalmıştı piyano ile. Aha şuradaki dağın eteğini görürsen, işte orada yıldızların altında izlemiş idik. Sanki Van Gogh’un Yıldızlı Gece tablosu canlanmıştı da yerler gökler yıldız olmuş idi.”

-         “Canlı performans diyorsunuz yani, teşekkürler.”

O köyden daha uzaklara gitmeye ne gerek var efendim dedim. Geldim Kadıköy Sokaklarında dolaştım elimde mikrofonla. Karşıma kendim çıktı.

“Merhaba sevgili kendim. Canlı performans mı yoksa netten izlemek mi? Sen kesin canlı dersin, ben senin ciğerini bilirim” demeye kalmadan, kurulu makine gibi konuşmaya başladı kendim:

“2003 Yılından bu yana ücretsiz devam eden Kadıköy Selami Çeşme Özgürlük Parkı Tiyatro Festivaline eskiden vaktim yok diye gidemiyordum. Bu sene nasıl gidilir diye araştırdım, belediye biletleri Mobilet ’ten satıyormuş. Herhalde numara belirlemek için davetiye alınır ücretsiz dedim saf saf. Ali Poyrazoğlu’nun oyununa gideyim diye düşündüm. O da nesi? Bilet 440 TL! Gözlerime inanamadım! Sonra Kadıköy Belediyesinin sosyal medya sayfalarına yazdım, “Belediye festivalinde ücretli bilet satılmasını kınıyorum” dedim. Mesajlarımı sildi, çok özgürlükçü”YMÜŞ GİBİ GÖRÜNEN” sayın belediye!  Sonra üşenmedim belediyenin web sitesine uzun bir şikâyet maili attım. Ertesi gün beni belediyeden biri aradı, ne dedi biliyor musunuz?

“Efendim size ücretsiz bilet verelim” dedi.

Çok sinirlendim; dedim ki “Ben dilenci miyim, bilet falan istemiyorum, tiyatro bileti 440 TL olur mu? Halk adına çözüm üretin” dedim. Beyefendi dedi ki:

“Belediye olarak biz belirlemiyoruz fiyatları, organizasyon firması belirliyor” dedi, beni tatlı tatlı salak yerine koymak için mücadelesine devam etti anlayacağınız.

Dedim “Festival belediyenin değil mi, isterse organizasyon firması 1000 TL’ye satsın, vatandaş olarak bana ne? “

“Haa, o açıdan derseniz haklısınız, ben size yeni sezon için Barış Manço’dan, Süreya’dan ücretsiz bilet vereyim, siz seçin oyunları beni arayın” dedi. Ben de bu kadar yapabiliyorum, elimden bu kadar geliyor, çok talep var” diye de yaptığı “lütfun” değerini bilmemi istedi!

Belediyeden arayan kişi bana böyle dedi! Yani efendim su bile çürümüş, bu ülkede kültür sanata önem verdiğini iddia eden Kadıköy Belediyesinin son durumu da böyle olmuş!

Evet, sorunuza döneyim; netten mi izlemek yoksa canlı mı izlemek demiştiniz değil mi?

“Valla tatlım, tatlım diyebilirim değil mi sana, ne de olsa kendim oluyorsun. Öğrenciyken hiçbir konseri kaçırmamış olan ben, Zülfü’nün binlerce kişilik ve elbette ücretsiz halk konserleri yapmasına şahit olan ben, yanılmıyorsam üç sene önce Zülfü’nün Mercedes mi Volkswagen mi bilmem ne arenada yapacağı konsere gideyim demiştim, tam hatırlamıyorum ama o zaman için 400 TL gibi uçuk bir fiyat olduğunu duyunca hayal kırıklığı yaşamıştım. Halkın adamı Livaneli bile bu haldeyse diye üzülmüştüm. Nerdeeen nereyeee dostum kendim! Şimdi diyeceksin ki “Sorumun etrafında dönüp durma da cevap ver, netten mi canlı mı, canlı mı net mi?”

Yanıt veriyorum;

“O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler be tatlım!”

“Sanat ekmek su kadar insan hakkıdır!” diye slogan atsam, ‘halkçı’ olduğunu iddia eden belediye başkanları beni duyar mı? Şerdil Bey mesela ne cevap verir bu soruma, yoksa soruyu mu sildirir?

“Sanat zengin işidir, otur evinde be ya!” Diye alt metinli mesajlar mı gelir bir yerlerden bilemem.

Yanıtım net tatlım, son kararım şöyle:

“Her şey sahte oldu madem, o halde ben de AI (artificial intelligence) teknolojisine güveniyorum. VR gözlüğümü takarım paşalar gibi. O bilmem ne arenasını evime getirir, izlerim konserimi canlı canlı… Hem evde hem nette, hem de kanlı canlı! Nasıl çözüm ama!  Az kaldı, nasılsa teknoloji gelişiyor, biraz daha bekleriz n’olcek yani!


Aldın mı cevabını sayın röportajcı kendim, hadi bakalım, otur evinde hayal kurmaya devam et!

not: Görseller NET'ten alıntıdırlar. 

Devamını Oku

4 Temmuz 2023 Salı

Ağaç Ev Sohbetleri - #201

Biraz geç oldu yazmam ama geçen hafta yine Ağaç Ev’de toplandık, gündem sevgili Sade ve Derin /DeepTone ‘dan geldi. Konumuz şöyle efenim:

“İnsanlar yeni yerlere yolculuk yaptıklarında neden müzelere giderler?"

Şimdi bu soruyu İlber Ortaylı’ya sorsalar kim bilir neler anlatır. Sormuşlar da zaten.

“Turizm şirketlerinin insanları harekete geçirmeleri ile dünyadaki müzeler çok kalabalık hale geldi. Müzeye gelen de neye geldiğini, neyi göreceğini bilmiyor. Seyirci sayısı sınırlandırılmalı, bilinçsizce gireni, ‘laf ola’ diye gireni uzak tutmak gerekir”** demiş.


 Ben hocanın lafının üzerine laf söylemem. İlber Hoca, “Dersinize çalışmadan müzelere gelmeyin, cahil cahil kuru kalabalık yapmayın” manasına gelen bir şeyler söylemişse söylemiştir, vardır bir bildiği.

Cem Yılmaz’a sorsalar mesela;

“Cem Bey, neden müze?” deseler, ne cevap verirdi ?

 “Kıyamadım araba koleksiyonumdaki parçaları kullanmaya, o nedenle müzeye kaldırdım!” der miydi acep?

Düşünüyorum da aslında biz “müzesever” bir milletiz. Niye diyeceksiniz? Müze, birtakım eşyaların, nesnelerin toplandığı, arşivlendiği, korunduğu ve sergilendiği yer değil midir? Seksenli yıllarda pek moda olan, salonun bir köşesinde duvardan duvara uzanan “vitrin” dediğimiz mobilyaları bilirsiniz. Şimdilerde duvardan duvarası olmasa bile mutlaka “büfe” denilen küçüklerinden her evde vardır.

Adına “vitrin” diyerek zaten evlerimizi müzeye çevirmiş olmuyor muyuz? O vitrinde neler olmazdı neler? Evde ödev yapacak çocuk yoksa muhtemelen hiç kapağı açılmayacak, ama arada sırada tozları alınıp korunacak ansiklopediler vardır baş köşesinde. Annelerden kalma çeyizlik danteller, hediye gelen kristal bardaklar, içi çay ile doldurulmuş viski şişeleri, ananenin soluk siyah beyaz fotoğrafının yanında çocukların aldığı takdir belgeleri, az ötede hiç kullanılmamış likör takımı…

Al sana müze işte… Hele ki aradan bir kuşak geçmişse tam müze… Şimdi kendi evime bakıyorum; oymalı kakmalı olmasa da benim de var öyle camlı bir dolabım. Anısı olan, atmaya kıyamadığım pek çok şeyi içine dizmişim. Arkadaşımın hediye ettiği şarap şişesi, yanında çok güzel bir uzo kutusu, onun yanında Küba'dan hediye gelen süs eşyası, onun da yanında bir kar küresi...Bu parçaları toplamış mıyım, toplamışım. Arşivlemiş miyim, hayır öyle bir “büfe envanteri” adlı excel tablom yok. Olsun bu kadar kusur kadı kızında da olur. Sergiliyor muyum, evet. Ziyaretçilere açık mı, açık olmasa salonun ortasında ne işi var? Demek ki ben de kendi çapımda müze sahibiyim. Cem Yılmaz olsaydım, değerli tablolarımı “resim müzesi”, değerli arabalarımı “araba müzesi” olarak kategorize edebilirdim. Herkes kendi çapında müze sahibi işte.

Soruya dönelim, soru neydi?

“İnsanlar yeni yerlere yolculuk yaptıklarında neden müzelere giderler?”

Bunu bilmeyecek ne var? Tabii ki meraktan ve de kıskançlıktan! Kendi ev müzelerimizi düşünün. İlk gittiğimiz evin salonundaki “vitrini” çaktırmadan, yandan yandan incelemez miyiz? Vitrinde illa ki yer alan düğün fotoğraflarına bakıp “Görümce o zamanlar da çirkinmiş!” dediğimiz hiç olmadı mı? Hele seksenli yıllarda o vitrinin içindeki dantellere bakıp ev sahibi hakkında yargılar oluşturulmaz mıydı?

“Kız Kadriye, geçen gün gittim ya Songülgillere… Amaan ne göreyim!  Vitrinine uyduruk dantel koymuş üç tane. Modası geçmiş, çirkiiin, ay görsen var yaa, sararmııışş, toz içinde! Pasaklı bu Songül, ayyy içim almadı çay bile içmeden kalktım!”

Müzelere de böyle meraktan ve de azıcık hasetten gidiyoruz işte. Ne farkı var?

Ay bu ilkel insanlar da zavallıcıklar, bak şu yamuk taslardan su içiyorlarmış!” demiyor muyuz?

“Şu kaşıkçı elması bende olacaktı var yaa!” diye bakıp bakıp öykünmüyor muyuz?

“Mona Lisa Mona Lisa diyorlar, küçücükmüş bu resim ayol!” diyerek kendimizi yüceltmiyor muyuz? 

İlber Hoca demiş ya “laf ola” diye müzelere gidiyor insanlar. E öyle zaten. Paris’e gidersen “Louvre Müzesi”ni görmeden gelmeyeceksin diye talimatlar her yerde. “Mona Lisa” ile fotoğraf çekileceksin ve sosyal medyada yayınlayacaksın ki havan olsun…

Bu arada üzerine alınan falan olmasın aman ha! Gerçek sanatseverlerden bahsetmiyorum tabii ki! Benimkisi biraz ironi!  Sıradan insanlardan, yani benim gibilerden bahsediyorum. Aramızda sanat tarihi okuyan arkadaşlarımız olabilir. Onlar elbette her resmin, her heykelin hakkını vererek müze gezerler. İlber Hoca da bunu kastediyor zaten. “Anlamayan müze gezmesin kardeşim!” demeye getiriyor.

Peki bana sorsalar aynı soruya ne cevap veririm:

“Evde Yazar, neden müze?”

“Çünkü hayal kurmayı sevdiğim için, çünkü içimdeki meraklı çocuk sevinsin diye” cevabını veririm.

Gariban Heykel

Kharkov’a gittiğimde Kozmos Müzesi’nin kapısına kadar gidip içeriyi göremeyince çok ama çok üzülmüştüm. Halbuki içeride kozmonotların giysilerini görecektim, uzay üssünden getirilen malzemeleri görüp hayallere dalacaktım. Kapıdaki bu gariban heykelin resmini çekerek kendi kendimi avutmuştum. Savaş çıkmasaydı bir daha gidip o müzeyi gezerdim, öyle içimde kaldı!

Yaa işte böyle sevgili dostlarım. Geçen gün bir söyleşi dinledim. “Bizde müze kültürü yok” diyordu biri. Mesela bizim neden bir tekstil müzemiz yok diyordu. Güya muhafazakâr takılır bu ülkedeki insanların çoğunluğu, ama ne yazık ki değerlerimizi ve kültürümüzü ‘muhafaza etmek’ bir yana, çar çur edip yok etmekte üstümüze yoktur. Bir Hasankeyf’i bile koruyamadık deyip sinire, söylenmeye ve de drama bağlamadan gideyim en iyisi.

Lafı da bitiremiyorum bir türlü. Aklıma bir anekdot geldi.  Bizim tekstil firmasına emekli bir manken gelmişti. Mankenin yarı yaşında ama yine  de yiyecek gibi bakan bıçkın Ümraniye delikanlısı çocuğun yorumunu hiç unutamıyorum:

“Arkadan liselik, önden müzelik!”

Afallamıştım bu cümleyi duyunca! Nasıl bir yaratıcılık(!)

 Müzeye çirkin şeyler mi konuluyor yani! Keşke orada İlber Hocam olsaydı da bu istemem yan cebime koy çocuğunun ağzının payını verseydi! Üstelik emekli mankenin yüzü de, fiziği kadar güzeldi.

Laf bitmez, söyleyemediklerimiz hafıza müzemizde kayıtlı kalır…

Bu sefer gerçekten kaçtım, sevgiyle ve müze dinginliğiyle efenim...

**https://www.biyografi.info/haber/Ilber_Ortayli__Muze_ziyaretcileri_azaltilmali




Devamını Oku