Yazılara azıcık moral motivasyon eksikliği arası vermiştim ama bitirmeye kararlıyım. Bir kişi bile okumasa da bu seri buraya yazılacak. Kendime ayıp ederim yarım bırakırsam, sayfalarca defter doldurdum oralarda… Hem yazarken hayallere de kaçıyorum işte fena mı…
Evet günlerden hâlâ 7 Mart
Cumartesi ve akşam oldu artık.
Baraka veya Karabak Diye Geçen Restoran Hikayesi
İnternetten döneri çok güzel,
temiz Türk restoranı olarak tavsiye edilen Baraka, ya da Karabak da denilen yer
evden yaklaşık bir buçuk kilometre uzaklıkta görünüyor. Yorgun dizim için çok
uzun gelen bu mesafeyi yavaş yavaş yürüdükten sonra akşam saat dokuz gibi
restorana varıyoruz. Biliyoruz ki burası gece 12’ye kadar açık.
Kocaman bir yer ama masalar boş. En arkada
bir masa dolu. Kırmızı giyinmiş garson kızlar girişte sağdaki masada
oturmuşlar. Tam iftar sonrası zamanı olduğu için elemanların mola vermiş olması
normal. Bir de yaşlı biri var, kızların masasına sürekli gidip geliyor.
Muhtemelen oranın sahibi, ya da en eski elemanı da olabilir. Kızlardan biri
kalkıyor, bizim önümüzden geçerek arka masaya çay götürüyor. Bize bırakın
“hoşgeldiniz” demeyi, özenle gözlerini kaçırıyor.
Böyle böyle biz orada yokmuşuz
gibi on-on beş dakika geçiyor. Acelemiz yok, yorgunum zaten. Ama bu da olacak
gibi değil. Yazarken bile gülüyorum duruma. Sanki ödüllü sanat filminin içinde
gibiyiz. Hadi kızlar kaytarıyor diyelim, yaşlı adam da yüzümüze bakmıyor. Bu
arada arka masamızda yayılmış keyif yapan bir kadın daha var. Kırmızı giyinmemiş gerçi ama
belli ki oranın bir şeyi. Artık patronun akrabası mı yoksa önlüğünü çıkarmış bir garson mu bilemiyorum. Dönüyorum arkama ve “menü verir misiniz?”
diyorum. Lütfedip getiriyor hanımefendi…
Çok ilginç değil mi ya! Gülsem mi
ne desem cidden bilemiyorum. Kocaman bir restoranda sadece bir masa var, yeni
müşteri geliyor ama oradakiler sanki kimse gelmemiş gibi davranabiliyor… Hayır
Gürcü restoranlarında servisin çok yavaş olduğunu, servis elemanlarının da
suratsız olduğunu çoğu yorumda okumuştum ve Tiflis’den de biliyorum bunu. İyi
de “Türk restoranı” konseptiyle yer açmışsınız, hani nerde servis kültürümüz?
Türk restoranı sadece pilav üstü kuru fasulye ile olmaz ki! Bizde nasıldır,
garson hemen zıtt diye gelir, “ne vereyim abime?” diye yemeklerini över.
Hayatımda hiç böyle bir şey
yaşamamıştım cidden. Bir restorana gittiğimde kimse bana “davetsiz misafir”
muamelesi yapmamıştı. Üzerine bir de para verdik iyi mi…
İftar yemeğini yemişler, rehavet
çökmüştür diyeceksiniz de. Ben de anlayışsız değilim elbette, ama şöyle
deselerdi:
“Hoşgeldiniz, iftar saati olduğu
için sizden 10 dk müsaade istiyoruz, buyrun menümüz…”
Sadece buydu beklentim. Ama onlar, akşam
akşam sanat filmi suskunluğu yaşattılar böyle…
Beyti değil Bey(me)ti
Neyse, biz siparişleri verdik.
Yemekler şaşırtıcı bir hızla servis edildi. Porsiyonlar cidden çok büyük.
Söylemesi ayıp Adana ve beyti bizdekinin neredeyse bir buçuk katı. Adamlarda et
ucuz çünkü. Oralara hiç girmeyelim.
Efendime söyleyeyim, sıcacık bir
beyti hayali kuran ben karşımda kimlik erozyonuna uğramış bir yemek ile
karşılaştım. Beyti değil de Beymeti desek daha doğru olur. Beyti dediğin benim
bildiğim et piştikten sonra tereyağlanmış yufkanın içine sarılır ve tekrar fırına gider, yufka çiğ ve soğuk olmaz yani. Ve üzerinde sıcak sos olur, terayağlı.
Benim beytimside pişmiş Adana’yı beş santim kesip sonradan buz gibi soğuk yufkaya sarmışlar, güya süs olsun diye kocaman domatesleri etlerin arasına dizmişler. Ve bilin bakalım tabağın ortasında ne var? Sarımsaklı sulu yoğurt! İlk tadına baktığımda cacık sandım ben, o derece suluydu. Şu an emin değilim ama içinde nane de koymuş olabilirler; yoksa niye cacık sanayım...
Açım, yiyeceğim mecbur. Üstelik turist dediğin umduğunu değil bulduğunu yer. O soğuk yufka ve sarımsaklı yoğurt sayesinde kısa sürede iyice buz oldu mu benim yemek! Halbuki fırından çıkmış beytiye coss diye tereyağ gezdirselerdi; oy oy oy!
Et güzeldi bak hakkını yemeyeyim
ama soğuduğu için tabağın yarısını zor bitirdim. Yalan yok, adamlar Türk usulü
ekmek de koymuşlardı masaya. Sarımsaklı yoğurda bandırıp bandırıp ekmek yedim de doyma noktasına gelebildim. Evet, bayılırım sarımsaklı yoğurda ekmek
batırıp yemeğe. Mantının tabakta kalan son sosuna ekmek bandırmazsam mantı
zevkim yarıda kalır, o derece yani…
Armutlu Gazoz Efsanesi Bence Tıss!
Evet, Batum’la ilgili hangi vlogu ya da blogu açsanız, limonata gibi bir adı olan armutlu gazozu öve öve öve bitiremediklerini görürsünüz. Tiflis’de üzümlüsünü sevmiştim, burada da armutluyu deneyeyim dedim. Damak zevkleri tartışılmaz elbette de sentetik tadı olan bir gazoz işte. Bende de gazoz kültürü vardır üstelik, severim güzel Datça gazozunu falan. Ama bu, akıp gitmedi arkadaş, resmen takıldı boğazımda; iki yudum içtim gerisi gelmedi.
Böylece armutlu gazoz hakkındaki
sosyal medya balonunu da patlatmış olmanın haklı gururunu yaşıyorum şu an. Evet
bazıları sevebilir mutlaka bu tadı. Bana soracak olursanız, eğer Gürcü gazozu içeceksem armutlu değil, kara
üzümlüyü tercih ederim. Bunu sevmedim, aynı ballandıra ballandıra anlatılan
Haçapuri pidesini ve Hinkel mantısını sevmediğim gibi…
Her ne kadar bu restoran bey(me)ti
ile sınıfta kalmış olsa da açıkçası yemek konusunda Batum’da Tiflis’e göre daha
mutluyum. Old Town’da bir sürü Türk restoranı var, Mc Donald’s var, pizzacılar
var. Tiflis’deki Türk restoranları turistik merkeze çok uzaktı ve haçapuri,
hinkel dayatması vardı her yerde. Burada Gürcü mutfağına ait restoran görmedim desem
yeridir.
![]() |
| Görsel: Gemini Nano Banana 2 |
Eğer siz de Batum’a gittiğinizde
davetsiz misafir muamelesi görüp zorla ağırlanma deneyimi yaşamak isterseniz
Karabak’a gidebilirsiniz elbette. Yiğidi öldürüp hakkını yemeyeyim; kendileri
her ne kadar “çay içer misiniz?” diye sormasalar da “ çay var mı?” diye sorup
zorla ikram ettirdiğim çayın tadı güzeldi bak, Allah için parasını da
almadılar...
İşte böyle….
Yemekten sonra gittiğimiz bar harikaydı bak, onu da yarın anlatırım…
Gezinin tamamını okumak isterseniz
Bütün Batum notları burada.
Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de diğer gezilerim burada…





































