Bugün hâlâ günlerden 7 Mart Cuma, ikinci günü bakalım bu bölümde bitirebilecek miyim?
Miracle Park ( Mucizeler Parkı)
Önceki yazıda kaldığımız yerden parkta gezmeye devam ediyoruz. Bulvarın sonunda Miracle Park dedikleri şehrin en meşhur noktasına geliyoruz. Gezginlerin bahsettikleri Alfabe Kulesi, Ali ve Nino heykeli, Dönme Dolap, Deniz Feneri hepsi burada.

Buraya neden Mucizeler Parkı demişler diye merak ediyorum yazıyı temize çekerken. Meğer burayı sadece birkaç ayda tamamladıkları için bu adı vermişler. Açıkça söylemek gerekirse çok etkilendiğim söylenemez. Yani belki de bu önemli turistik binaların hepsinin gri ve parlak renklerde olması beni çok etkilememiş olabilir. Çünkü tarihi dokuyu, retro renkleri ve eski taş yapıları elbette bu sonradan yapılan gri binalardan daha etkileyici buluyorum.
Burası nasıl desem, modern bir panayır alanı gibi bir yer bence. Kuleye asansörle çıkılıyor, dönme dolap, etrafta hediyelik dükkanları…
Burayı biraz daha havalar ısınınca gece görmek
daha etkileyici olabilir. Çünkü ışık oyunlarıyla görsel şov mutlaka daha güzel oluyordur.
Yaz geceleri muhtemelen rengarenktir buralar ve enerjisi de yüksektir.
Neticede turistik bir cazibe
merkezi yaratmak isteyip böyle bir yeri kısa sürede hayata geçirmeleri takdire
şayan.
Yakından Çek de Büyük Görünsün!
Kimselerin olmadığı yolda tam da
Ali Nino heykelinin önüne gelmişken arkadan Türkçe sesler geliyor.
Kız diyor ki: “Amaan, bu muymuş o
ünlü heykel, küçücük! Madem emek vermişler, ayıp olmasın diye fotoğrafını çekelim
bari!”
Erkek günün sözünü patlatıyor: “Yakından çek de büyük görünsün!”
İşte yaşadığımız dönemi anlatan şahane bir cümle bu… “Yakından çek de büyük görünsün!”Neden büyük görünsün? Bütün Batum videolarında gezginlerin ballandıra ballandıra aynı hikayeyi anlatmasından artık içime fenalık gelen; türlü çekim açılarıyla olduğundan büyük göstermeye çalıştıkları meşhur heykel bu kadar işte. Hepi topu 8 metre! İlla heykelin dev boyutlarda mı olması lazım? Ben Kşinev’de sadece 12 cm olan Küçük Prens heykeline hayran olmuştum mesela.Acaba o kız, heykelin küçük
olmasını sosyal medyasına mı yakıştıramadı da bu kadar söylendi, doğru düzgün
bakmadan fotoğrafı çekip gitti?
Ali ve Nino Heykeli
Müslüman Azeri genciyle Hristiyan Gürcü
prensesinin aşkı Ali’nin savaşta ölmesiyle ölümsüzleşiyor.
Çünkü genelde böyle olur, trajik aşklar efsaneleşir.
Heykeltıraş Tamara Kvesitadze’nin yaptığı şey aslında mühendislik ve sanatın
birleşiminden oluşan 7 dakikalık bir hikaye sunumu. Heykeller birbirlerine yavaşça yaklaşıyor, birleşiyor ve
birbirlerinin içinden geçip tekrar uzaklaşıyor. Yani heykeltraş, 300 sayfalık
romanı 7 dakikada özetleyen etkileyici ve özgün bir yorum koyuyor ortaya.
Heykelde aşıklar bir bütün olarak
kalamıyorlar… Fikir çok etkileyici.
Yine bu heykeli de gece görmek
lazım. Mavi ve pembe renklerle ışıklandırılan heykelin geçiş seremonisi eminim
çok daha etkili olur.
Biz soğuk ve yağmurlu bir mevsime
denk geldiğimiz için bu şovu kaçırıyoruz.
Heykelin sembolik anlamı ve bu
yaratıcı fikrini beğeniyorum.
Dönme Dolap’tan eve doğru
Ali ile Nino’nun kavuşamayışlarını
izledikten sonra biraz ilerideki dönme dolaptan sağa dönerek artık eve
gideceğiz. Bu dönme dolapların bu kadar abartılıp da bir fenomen haline
gelmesini de anlamıyorum açıkçası. Acaba İngiltere’deki dönme dolap bir şekilde meşhur olduğu için mi başka şehirler de benzerini yapıyor şehrin en merkezi
yerine? Dönme dolabın turist açısından nasıl bir cazibesi olabilir mesela? Yeni
bir şehri gezerken adrenalin hissetmek mi, şehre dönerek farklı yüksekliklerden bakmak mı… Vardır bir
nedeni; dönme dolaba binmekten korkangillerden olduğum için yorum yapamıyorum.
Dediğim gibi gece gelmek lazım bu
parka…
Tam bu bölgede eski Sovyet ülkelerinde görüp de hayran olduğum o çok güzel heykellerden bir tane görüyorum. Ortamdaki diğer yapılarla hiç uyumlu değil, ama ben çok seviyorum...
Yağmurdan Kaçarken Doluya Yakalanmak ve Bir Karakter!
Kızlı erkekli grup fotoğraf çekme
görevlerini (!) yerine getirdikten sonra bir kara bulut geliyor aniden. Ben
daha düşünce balonumu kapamamıştım oysa. Öyle bir yağmur bastırıyor ki!
Allahtan hediyeci dükkanlarının önündeyiz. Hemen yan tarafta bir inşaatın derme
çatma sundurmasının altına sığınıyoruz. Yağmur, aniden doluya dönüyor. Orada
iki adam, ikisi de Türk. Bizimle konuşuyorlar. Daha doğrusu bir tanesi anlatıyor.
Ben diyor, hem geziyorum hem de işimi yapıyorum diyor. Abla bacımdır diyor beni
gösteriyor, buraya gelenlerin işi hep içki, kumar, afedersiniz karı kız diyor.
Benim o taraklarda hiç bezim olmaz diye de ekliyor. Ben daha düz yolda yürümeyi
bilmiyorum, nasıl kumar oynayayım diyor.
Yanındaki adam hiç konuşmuyor. Bu
konuşan da saygısız biri değil, belli ki şarlatan. Karşı dağlardaki yaylaların
ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Zenginlerin evleri hep orada diyor. Benim de
diyor, arkadaşım var diyor. Herkese
fazla söyler, sağ olsun bana 1500 Gel’e ( yaklaşık 25 bin TL)Suv araba kiraladı
diyor. Bir ay gezdim o dağlarda diye ekliyor. Alttan alta mesajları veriyor kendince.
Bu kadar konuşmaya ne iş yaptığından
bahsetmiyor ama. Yersen… Böyle tatlı tatlı ve saygılı muhabbet edip karşı
tarafa yani bize kendince “Düzgün ve paralı, güvenilecek biri” imajı çizdikten sonra organik bir şekilde lafı
bizim nerede kaldığımıza getiriyor. Güzel bir evde kalıyoruz diyoruz. Kaça diye
soruyor, kabaca 4 günlük fiyatı söylüyoruz. O yanındaki hiç konuşmayan arkadaşı
hemen bir hesap yapıp “günlüğü şu kadara geliyor” diyor. Hemen bizimki lafa
giriyor. Ya bizim bir arkadaş var, pırıl pırıl oteli var ileride, şahane diyor,
size ayarlardık, çok da memnun kalırdınız diyor.
Teşekkür ediyoruz.
Ya ne diyeyim şimdi? Bu devirde
hâlâ var mı böyle doksanlı yıllardan kalma yöntemlerle insan kandırmaya çalışanlar?
Biraz ileride başka birine de kumarhane tavsiye edeceğine adım gibi eminim.
Demek ki işe yarıyor ki adam uğraşıyor böyle. Çok enteresan gerçekten de.
Yağmurdan kaçıp karaktere tutulduğumuz
bu anlar çok değil on on beş dakikada geçiyor. Güneş çıkıyor sanki az önce
tufan gibi bir şey olmamıiçasına. Güneş çıkınca hava da ısınıyor aniden.
Doğanın mucizesi işte…
Tekrar yağmura yakalanmadan eve
atıyoruz kendimizi.
9500 adım atmışım bu gün, dizimin
ağrısı son raddede. Güzel bir duş alıp az dinlenip yemeğe çıkalım diyoruz…
Kalanını da yarın anlatırım artık; kalın sağlıcakla...
Gezinin tamamını okumak isterseniz
Bütün Batum notları burada.
Başka gezi yazısı yok mu diyenler
için de, diğer gezilerim burada…
































