21 Şubat 2026 Cumartesi

Bir Kolonoskopi Günü ve İnsanların Hikayesi

Yer bir devlet hastanesi, şahane bir bahçenin içinde bir sürü binadan oluşan eski hastanelerden. Cerrahi kolonoskopi bölümü girişe yakın binalardan birinin zemin katında. Altı ay önceden randevu alınmış olsa da n’olur n’olmaz diye randevu saatinden önce gitmek lazım. Ama gidince görüyoruz ki mesela üç hastanın üçüne de saat 9 randevusu vermişler, kalan ikisine 10 buçuk. Canımız sağ olsun, vardır bir bildikleri…

Koridorun en ucunda bir oda burası. Karşısındaki banklarda birileri oturuyor. Odanın kapısını çalıyoruz ses yok yok. Açıp bakıyoruz yine kimse yok.

Duvarları eski zaman mavisi boyalı. Küçük masanın önünde iki koltuk. Arkasında raflar ve raflarda anlamlandıramadığım çanta gibi şeyler ve dosyalar… Yanda bir kapı, muhtemelen orası operasyon odası. Özel hastanelerin o pırıltılı ışıltılı AVM tarzı cilalı mermerleri yok burada; daha köhne ama daha sahici.

Üçüncü kapı tıklatışımızda nihayet birini görüyoruz içeride. Odanın sonradan sarışın sahibesi, büyük bir ciddiyetle oturmuş koltukta. Sahibesi diyorum; çünkü öyle bir hakimiyeti var ki ortama, insan çıt çıkarmaya bile ürküyor. “Buralar benden sorulur!” diyen bir vücut dili düşünün, öyle işte…

“Refakatçi de gelsin” demiş, giriyorum içeriye.

Kendisine “hasta kabul memuresi” demeye dilimin varmadığı odanın sahibesi, büyük bir ciddiyetle evrakları istiyor. Kolonoskopi olacak kişi uzatıyor dosyasını. Sarışın sahibe, evraklara bakıp bilgisayardaki formu dolduruyor. Acele etmiyor, sakin sakin. Biz de izliyoruz sessizce. Arkasına uzanıp yazıcıdan çıktıyı alıyor. Odada çıt yok. Öyle bir aurası var ki oda sahibesinin, istesen de çıt çıkaramazsın. Dünyanın en ciddi işini yapıyor çünkü kendisi şu anda! Hareket etmeye bile ürküyor insan. Aklıma Moldova’ya girişte bize berbat muamele eden buz gibi soğuk bakışlı gümrük memuresi abla geliyor. O kadın bu kadın işte, “Ne fark var aralarında!” diyorum kendi kendime.

Odanın sahibesi sahte sarışın, çıktısını aldığı kağıtta bazı maddeleri sarı fosforlu kalemle işaretliyor önce. Sonra eline mavi tükenmez kalem alıp o fosforladığı yerlerin yanına (tik) Pişareti koyuyor özenle. Ritüel devam ediyor. Bu sefer kırmızı kalem alıp bir yerleri daha işaretliyor. Belli ki her evrakta aynı yerleri aynı renklerle dolduruyor. İşini ne kadar özenle yapıyor diye düşünüyorum. Bu konudaki düşüncemi sonradan reddedeceğimi bilmeden. Her şey bitince anlıyorum ki bizim hanım abla işini titizlikle yapmıyormuş ki; ritüelinin titiziymiş O sadece. (Gözlem gücüme bak sen hele, nelere de dikkat edermişim peh peh)

Okudum…..Anladım……Bir Nüshasını Elden Teslim Aldım!

Ne diyorduk, evet kolonoskopi adayı kişiye uzatıyor özenle işaretlediği beş altı sayfalık metni, yanında lacivert uçlu tükenmez kalem ile birlikte. Nereye yazacağını göstererek dikte ediyor kelimeleri, evet teker teker yazdırıyor!

“Okudum…..Anladım……Bir nüshasını elden teslim aldım! Tarih, imza…"

Kolonoskopi olacak kişi büyük bir ciddiyetle söylenilenleri yapıyor. Sonra refakatçi olan bana da veriyor bir lacivert kalem ve uzatıyor belgeleri. Beş altı sayfalık evrakta önce yazacağım yeri parmağıyla gösteriyor, sonra yine dikte ettiriyor:

“Okudum…. Anladım…. Bir nüshasını elden teslim aldım! Tarih, imza…”

El yazımızla yazdırıyor ki, ileride Allah korusun hukuki bir şey falan olacak olursa!

Bak diyecekler, “Okudum anladım” yazmışsın; üstüne üstlük bir de eline belgenin kopyasını vermişiz, daha ne yapsın bu devlet size!

Sonra bilin bakalım ne oluyor… Bize “Bir nüshasını elden teslim aldım” yazdırıp imzalattığı kağıtları arkasındaki raftan özenle çıkardığı mavi şeffaf dosyaya aynı özenle yerleştiriyor oda sahibesi. Ritüelin son parçasını yerine getirmenin huzurlu dinginliği var yüzünde.

Kşinev yazılarımda bahsettiğim - Moldovalı soğuk nevale gümrük memuresi sarışın abla- kadar ortamı soğutan, kolonoskopiye giriş memuresi ablaya bir söz söylemeden durur mu peki benim muhalif şahsım…

Hani romanlarda geçen “Dudağının ucunda müstehzi bir gülümseme ile” tabiri var ya, işte tam öyle bir gülümsemeyle diyorum ki:

“Bir nüshasını vermeyecek misiniz?”

“Gerekirse arşivden istetirsiniz…” gibi bir şeyler mırıldanıyor. “

“Ama aldım” diye imzaladım diyorum yine “müstehzi” bir gülümsemeyle. Moldovalı suratsız gümrük memuresinin çakması, “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” de nedense gülümsüyor! Yanıtsız bir gülümseme bu… Ve odadan çıkıyoruz.

Belki de yeni tasarruf genelgesi yayınlamışlardır hastanede, hastalara gereksiz kağıt vermeyin demişlerdir. Kimse bilemez. İyi de madem kağıt vermiyorsun, okusaydın ya bize çakma sarışın abla; biz de neye imza attığımızı bilseydik. Ya da beş dakika süre verseydin de “Önce okuyun sonra imzalayın” deseydin.  Hatta anlayıp anlamadığımızı test etseydin, bizi sınava tâbi tutsaydın, iyi olmaz mıydı be gülüm! Bu millet nasılsa okuduğunu anlamaz diye mi düşünülüyor acaba? Belgeyi hışımla hasta ve yakınının önünde çekip almak kurumsal bir davranış biçimi mi, yoksa “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” abla mı böyle uygun görüyor? Bu soru aklımda adeta bir kanca gibi asılı kalıyor. Finali çekilmeyen dizi izleyicisi gibi kendimi adeta terkedilmiş hissediyorum. Ama cevabı öğrenemiyorum. Hatta cevapsız sorular birikiyor. O belgede ne yazıyordu, abla bizden belgeyi neden kaçırır gibi çekip aldı…

Sorsam ablaya…

Soramazsın kardeşim böyle şeyler…

Oranın sahibesi O çünkü. Ters bir durum olur, zaten altı ay sonraya ancak alınmış randevu… Cevapsız sorularını alıp çıkmak zorundasın o odadan mecburen…

Oysa ne güzel de fosforlu kalemle boyamıştı kendince önemli bulduğu cümlelerin üzerini. Göz ucuyla gördüm ben, ilk 24 saat şöyle ağrı olursa doktora gidin falan gibi kolonoskopi bilgilendirme kağıdıydı bal gibi elindeki şey. Niye be abla, neden cahil bırakıyorsunuz bizi devlet bürokrasisinin çelikten gücünü kullanarak hem de…

“Gerekirse arşivden alabilirmişiz o kağıdı!” İçimizin rahatlaması gerek, devlette hiçbir belge kaybolmaz! Ben de rahatlıyorum elbet. Birileri işlerimizi ne kadar da kolaylaştırıyor!

 Ve “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” memure hanım, o saatten sonra benim hafızamdaki Moldovalı gümrük memuresi ile birleşiyor. İki farklı yüzde bir beyin, bir kalp oluyorlar. Anılar belleğimde adeta bir sıkıştırma efekti bu; yerden tasarruf hamlesi…  Böyle böyle insanları sınıflandırıp teke indirdiğinde içime bir sadeleşme hissi geliyor; sanki kolonlarda lavman etkisi gibi…

Özenle hazırladığı fosforlu evrakları gören müdürü kim bilir nasıl da “aferin” diyecek kendisine, belki bu tavrıyla terfi bile alır…

Ne İş Yaptığını Anlamadığımız Zümrüt Hanım ve Masası

Kolonoskopi odasının az ilerisinde bir tane koridor kapısı var. Kapıdan çıkıp sağa dönünce tuvaletler, asansör ve sonra da bahçeye çıkılıyor. Bu eski binaya bayılıyorum; birçok koridor ikinci katta bile olsa, merdivenle bahçeye açılıyor, dışarıda nefis ağaçlar…

Neyse işte, o kapının yanında miniminnacık bir masa duvara dayanmış, ama görsen derma çatma. Sandalyeden bir şeyler sarkıyor falan.  Bir kere o masa niye orda duruyor?  Üzerinde ayırt edici, “danışma masası” falan yazılmıyorsa niye o masa var, insan merak ediyor. Benzetmek gibi olmasın da afedersiniz hani aç gözlü dinlenme tesislerinde tuvalet girişine ufak bir masa koyup para topluyorlar ya hâlâ, insanın aklına ister istemez o görüntü geliyor. Kolonya yok masada ama olsun, hayalimizdekinde var nasılsa.

Ufacık tefecikliğiyle Adile Naşit’i andıran, ama O’ndan daha şişmanca, saçları turuncumtrak bir kadın oturuyor orada. Oturmuyor da ilişmiş sandalyeye sanki. Yaşlı gibi görünmüyor, yürüyebiliyor da aslında ama nedense elinde tahta, kısa, eski zaman bastonlarından var.  Koridordan her girene, “kapıyı kapatın!” diyor. Giren kişilerin çoğu açık bıraktığı için de her seferinde yüksek ama neşeli sesle söyleniyor:

“Bak işte yine kapatmadı kapıyı!”

Bizim kolonoskopiye girecek kişimiz gidiyor kapatıyor.

“Ya işte böyle, hep hastalar yardımcı oluyor sağ olsunlar”

“Böyle böyle bir sürü insanla akşama kadar arkadaş oluyoruz, sonra yenileri geliyor.” diyor, bizlerle iletişim kurmaya çalışıyor belli ki. Tam da dizi ya da filmlerdeki tipler gibi.

Adı Zümrüt’müş. “Senin ne işin var burada Zümrüt Hanım, yerine ne zaman geçeksin?” diyen bir doktordon öğreniyorum ben de.

Ne iş yapıyor ki bu kadın diye düşünüyorum. Şişirilmiş memur kadroları işte diyorum kendi kendime. Kadın, her gelene “kapıyı kapatın“demeye devam ediyor.

“Kapının üstündeki klimayı zorla taktırdım ama otomatik kapanışı yapmadılar” diyor.  Bu arada küçük masayı gören bir sürü kişi gelip bir şeyler soruyor Zümrüt Hanım’a.

Bir kadın geliyor mesela:

“Göz polikliniği nerde?”

“Buradan çık, iki sol bir sağ yap” gibi kestirmeden amaca hizmet eden cevaplar veriyor her seferinde.

Bir Afrikalı çocuk geliyor sonra, elindeki kağıtları gösteriyor. Zümrüt Hanım yine hiç düşünmeden, sanki önündeki resimden okur gibi:

“Buradan çık, yolun sonuna kadar yürü, sonra sol sağ yap B Blok” diyor.

Başta ne iş yapıyor ki dediğim kadının büyük bir kıvraklıkla herkese cevap verdiğini şaşkınlıkla izliyorum bir süre.

Böyle böyle bir sürü insan geliyor ve hepsine tıkır tıkır cevap veriyor. İsmi konulmamış bir danışmanlık pozisyonu sanki yaptığı işin adı.

“Navigasyon gibisiniz, her yeri ezbere biliyorsunuz” diyorum gülümseyerek;  biraz da ne iş yaptığını anlatsın derdindeyim.

“Benim işim o ki zaten” diyor. “Ben şurada ileride danışmadayım normalde, bu hafta beni rotasyonla asansörde görevlendirdiler” diyor.  Anlamsız geliyor bu durum bana.

“Ne yapıyorsunuz asansörle ilgili” diye soruyorum.

Kulak kenarlarındakileri kazıtmış, önünü yana yatırmış asimetrik uzunluktaki saçlarıyla ve bir sürü dövmesiyle “Çukur” dizi karakterlerine öykündüğü belli olan cama yaslanmış çocuk cevap veriyor bana:

“Biz çıkamıyoruz asansörle, O’nda kart var, o çıkartıyor. Yani hastaları sadece.”

diyor, meramını anlatmaya Türkçesi de yetmiyor. Mavi bir yelek giymiş; görevli yelekleri olur ya öyle, yeleğin arkasında bir ifade var:

“Denetimli Serbestlik”

O anda bakmıyorum internete ama tahmin ediyorum ne demek olduğunu. Yine de telefonuma not ediyorum, sonradan araştırmak için:

“Denetimli serbestlik!”.

Bakıyorum eve gelince; cezaevinde yatmak yerine ücret almadan kamuya yararlı bir işte çalışarak cezasını çeken suçlu kişi demekmiş. Yanında kendine benzeyen bir arkadaşı daha var, O da aynı yeleği giymiş. Ne iş yapıyorlar acaba? Benim gördüğümde belki de moladalardı. Açıkçası ters bir şey söylesen kavga çıkaracak kadar ürkütücü bir frekans yayılıyor kendilerinden.

Asansör sorusuna verdiği cevaba

“Hı hı” deyip konuyu kapatıyorum. Ne yalan söyleyeyim, “Çukur” tiplerini güven verici bulmuyorum. Hayır şekilcilikten değil, biraz insan sarraflığından, hissiyatımın yüksekliğinden diyelim.

Ne diziymiş arkadaş! Bir dönemin simgesel solcu bıyığı gibi “Çukur Traşı” var artık hayatımızda… Toplum mühendisliğinin en çarpıcı örneklerinden biri hem de. Dizisi bitti, saçı dövmesi kalıcı oldu.

Bakınmaya devam ediyorum sağıma soluma. Zümrüt Hanım bildiğiniz gibi, öylece oturuyor, gelene geçene cevap vermekle meşgul.

Memleketimden Hasta Manzaraları

Koridordan çıkınca kolonoskopi adaylarının ve de çağrılınca sonradan odaya giren refakatçilerin kapısı var; yani kayıt yaptırdığımız kapıdan girmiyor hastalar.

Bir hasta çıkıyor oradan, geliyor yanımıza oturuyor. Arada geğiriyor, çok gaz yemiş. Pardon diyor, lütfen diyorum, siz rahat olun… Laf lafı açıyor, adam keyifli de biri, konuşkan.

“Rüyamda börek gördüm” diyor, ayılayım doğrudan ete girişirim” diye ekliyor. “Akşam hanım ile oğlan yedi yemekleri, ben öyle kedi gibi baktım” diyor gülerek. Çok da yaşlı değil.

“Bunlar var ya hep stresten oluyor, bende her şey var “ diye devam ediyor. “Covid’den sonra da arttı”

 “Benim beynimde baloncuk var, midemde ülser var, şeker var, tansiyon var, afedersiniz yumurtalıklarımda da…” gerisini pek dinlemiyorum.

“Ben de rüyamda yemek gördüm” diyor bizim kolonoskopiye girecek adayımız.

Gülüşüyoruz. Kolonoskopi diyeti kolay değil, iki gün boyunca duru et suyu, duru hoşaf suyu ve duru su içen insanın tabii ki rüyalarına girer börek çörek…

Adam gidiyor, sonra annesiyle bir kadın geliyor.

Seninki neydi, benimki neydi diye dertleşmek iyi geliyor hastalara, bir nevi toplu terapi seansı gibi. Ben de böyle şeyleri izlemeye bayılırım zaten. Tiyatro bilet kuyruklarında beklerken ne çok insan tanımıştım. Sonra havaalanları, hastanede bekleme salonları, otobüs garajları… İnsanları gözlemlemeyi, tanımadığım kişilerle konuşmayı çok seviyorum. Hepsinden ayrı ayrı hikayeler kalıyor aklımda.

Burası güzel. Hem ferah hem havadar, hem de çok kalabalık değil.  Derin kalınlığıyla pencere önündeki duvar girinti beni benden alıyor, çocukluğumun iki katlı evinin mutfağındaki pencere önüne götürüyor. Benim masamdı orası, orada dersimi yapardım. Ve binaların duvarları ne kadar da kalın ve güvenliymiş diye düşündürtüyor insana…


Saatler öyle böyle geçiyor. Bizim randevu on buçuktaydı. On ikiye dokuz kalana kadar bekliyoruz çağırsınlar diye.

Arada Zümrüt Hanım bildiğiniz gibi.

Yanda bekleyen Özlem Hanım diyor ki:

“Hiç de çalışasım yok artık, on sene çalıştım kurumsalda. Kurumsalın verdiği stres… Bir de karşıya gittim geldim.”

“Evet” diyorum, “O stresi çekmektense az parayla geçinmek evladır...”

“Benim ağrı eşiğim yüksektir, çıkan kolumu kendi kendime yerine oturtmuş insanım, ama geçenlerde uyutmadan rektoskopi yapmaya kalktılar, işlemi yarıda bıraktırdım, polip var temizlenmesi lazım” diyor.  İkide bir stresten tuvalete gidiyor, herkesin derdi başka…

Başka bir kadın var öbür yanımda, “Bıktım kolonoskopi ilaçlarından” diyor, “kusuyorum” diyor.

Herkesin bir derdi var ama insanlar güzel geliyor o anda.. Çantamı, cep telefonumu orada bırakıp tuvalete gidebilecek kadar hem de. Seviniyorum böyle hissettiğim için. Özlediğimiz insan manzaraları bunlar, tanımadığı birine kolonoskopi odasına girerken iyi dileklerde bulunan, dua eden, moral veren güzel insanlar hâlâ var… Her şeye rağmen, tüm kutuplaştırmalara rağmen hem de…

“Denetimli Serbest” çocuğun yüzünden ise nasıl kötü bir enerji alıyorum… Bende galiba değişik bir yetenek var, insanlara bakınca  onları hissetme yeteneği.

Denetimli serbestlik yazan çocuğun arkasını dönünce tam pantolonunun beline saplanmış bıçak gibi bir şey gözüme çarpıyorç. Özlem Hanımın annesi de görmüş “Bıçak mı o?” diyor. Biraz tırsmış.

“Yeleklerinin arkasında “denetimli serbestlik” yazıyor diyorum, iyice kaygı beliriyor gözlerinde. Sonra bir kez daha volta attıklarında fark ediyorum ki bıçağa benzeyen şey, rulo halindeki çöp torbasıymış meğer.

“Merak etmeyin, çöp torbası o” diyorum, herkes rahatlıyor. Demek ki çevre temizliği görevi verilmiş “Çukur” çocuklarına…

Özlem Hanım da rüyasında börek görmüş, onu söylüyor. Kolonoskopi diyetini yapanların ortak rüyası börekmiş deyip gülüşüyoruz.

Saat 11:51… Benim hastayı çağırıyorlar. Biraz telaşlanıyorum ama bir şey yok nasılsa çabuk çıkar diyorum. Öyle olmuyor, 12:45’de çıkıyor… Detayını dillendirmek istemiyorum, O’nun özeli çünkü.

Özlem Hanım stresle giriyor içeriye biz çıkarken…

Zümrüt Hanım yemeğe çıkmış. İşimiz bitip dönerken fark ediyorum ki, asansöre herkes binebiliyor, hiç öyle kart mart da gerekmiyormuş. Denetimli Serbest çocuklar Zümrüt Hanım’ın önemli bir iş yaptığını anlatmak için abartmışlar belli ki…

Biz çıkıyoruz, hastanede hayat devam ediyor.... Hayat her yerde olduğu gibi devam ediyor...

“Çıkarken kapıyı kapatmayı unutmayın…” diyor  uzaklarda neşeli bir ses...

Devamını Oku

8 Şubat 2026 Pazar

Hey Gidi Hey! Güle Güle SEO, hoş geldin GEO!

Açıkçası bilişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin hızına erişmek çok zor. 2012 yılında tekstile ara verdiğim dönemde başladım internet için yazı yazmaya. Çok değil dün gibi diyecektim de aradan on dört sene geçmiş! 2016-2023 arasında yine tekstile döndüm, sonra yine yazı çizi işlerine devam…

Havalıydı evde bir şeyler yapıp para kazanmak o zamanlar. Pandemi oldu sonra, çoğu kişi evden çalışmaya başladı da sıradanlaştı. Vay be, bütün bunlar nasıl da hızlı gelişti!

Bize ilk zamanlar “makale” adı altında ürün tanıtımı, blog yazısı falan yazdırıyorlardı reklam ajansları. Her tarafı anahtar kelimelerle dolu, normal okuyucular için oldukça sıkıcı yazılardı. Mesela konu sabun olsun diyelim.


“Sabun, temizlik için kullanılan bir maddedir. Sabun nasıl kullanılır diye merak edenler, sabunu avuçlarına alıp su ile köpürtebilir. Sabunların kokuları da değişmektedir. Sabun  kullanmak için sabun kuru halde saklamak gerekir…”

Ben öylesine yazdım bu örneği ama yazılar üç aşağı beş yukarı böyleydi. Okuyucular kimsenin umurunda değildi; amaç koyulaştırdığım “anahtar kelimeler” yardımıyla Google’ın dikkatini çekmekti. Bunun için de bugüne kıyasla nerdeyse  “dutluk” gibi olan internette “SEO uyumlu makaleler” yazdık, aslında hâlâ da yazmaya devam ediyoruz.  

Bilmeyenler için söyleyeyim:

SEO = Search Engine Optimization  yani  Türkçesiyle Arama Motoru Optimizasyonu

Web siteleri daha çok okunsun, daha çok müşteri çeksin diye bilgisayarcılar, SEO’cular yani, bir çok teknik düzenleme yapıyordu web sitelerinde, hâlâ da yapmaya devam ediyorlar. Bizler, o günün “Makale yazarı” denilen tipleri olarak, bu SEO’cuların istekleri doğrultusunda yazılar yazardık, web sitelerinin Google’da görünür olmaları için çalışırdık. Aklınıza gelebilecek pek çok konuda yüzlerce yazı yazdım o zamanlar. Birçoğu çöp olan yazılar…

Sanki üzerinden asır geçmiş gibi geliyor şimdi, konu hakkında pek çok şey söyleyebilirim. Elbette amatör olarak, sadece hissettiklerimi. Konunun teknik kısımları ile hiç ilgilenmedim zira…

İnterneti Çöpe Çevirdik SEO  yazılarıyla

Bugünden bakınca, yaptığımız şey interneti çöpe çevirmekten başka bir şey değildi. Paralı askerler gibiydik anlayacağınız. Eli kalem tutan, bir şekilde işsiz kalmış, iyi kötü okuduğunu anlayacak kadar dil bilen binlerce insan… O zamanlar tabii ki Google translate çok iyi de değil. Yabancı sitelerden bulduğumuz yazıları iyi kötü “uyarlama” çeviriler yapıp yeniden yazarak kandırmaya çalışıyorduk Google Hazretlerini.

O da bir yere kadar “yiyordu” bizim yaptıklarımızı! Bu şekilde belki de hiç hak etmediği halde pek çok web sitesi Google aramalarında ilk sayfalarda çıkıyor, onların görünürlükleri arttıkça müşterileri artıyor, para kazanıyorlardı. Bizler de adına yazı bile denilmeyecek, ama o günlerde “makale” denilen çöpleri yazan paralı askerlerdik. Yani şimdi düşünüyorum da, internet bir denizse, bizler de o denizin kenarında oturup içine çöp atmak için minimum para verilerek kiralanan insanlardık…

Google Uyandı Sonra

Bu işler sektör haline gelmeye başladı sonra. Hani nasıl ki bir zamanlar tarlasını satıp gelip kot atölyesi açıp tekstil patronluğuna evrilen tipler vardı. O hesap; önüne gelen ajans kurup üç kuruş paraya yazdırdığı çöp yazıları büyük firmalara pazarlamaya başladı. Bir taraftan emek sömürüsü beyaz yakalıyı sarmalarken bir taraftan da internet çöp yazılarla dolmaya devam ediyordu. Elbette Google buna kayıtsız kalmadı. Yazıların içi anahtar kelime çöplüğü olan web sitelerini öyle cezalandırdı ki, değil ilk sayfada çıkmak, neredeyse Google’da görünmez oldular! Google’da görünmemek de çoğunu ticaret dünyasından silmeye yetti, ya da küçüldüler…

Makaleden İçeriğe Evriliş Süreci

Sonra bu bizim makale işleri yavaş yavaş “içerik” adını almaya başladı. Öyle bir noktaya gelindi ki, bu yazılara “makale” diyenler ile “içerik” diyenler sanki farklı sınıflara ait gibi olmaya başladılar. Nasıl desem, içerik diyenler kolej mezunu, makale demeye devam edenler ise ilk okul mezunu muamelesi görmeye başladı. Hiç işten anlamayıp yazan kişilerin emeğini sömüren küçük “girişimciler” yavaş yavaş piyasadan silindi ve yerlerini büyük büyük “İçerik Ajansları” almaya başladı.

Bizler artık içerik üretiyorduk! Evet, elbette ben de içerikçilerin içinde yerimi almıştım. Yazılarımız artık SEO odaklı anahtar kelimelerle dolu değil, okuyucu odaklıydı. “Content is  king”’di artık, yani iyi içerik her şey demekti.

Okuyucu odaklı, anahtar kelimelerden arınmış, asla kopya olmayan yazılar (içerikler) yazmaya başladık. İşin özüne bakarsanız okuyucu, ya da kullanıcı, yine kimsenin umurunda değildi. Google “okur odaklı” yazıları sevdiği için öyle yazıyorduk. Yani king dediğimiz şey içerik değil, hâlâ Google’dı.

(Bu, yazıların içeriğe evrilme sürecinde ortaya çıkan Instagram ve orada paylaşılan videolar da artık "içerik" diye anılıyor biliyorsunuz, bu konudaki hislerimi de uzun uzun anlatırım sonra)

 Hoş geldin Yapay Zeka

Sonra ne zaman olduğunu anımsamıyorum LLM’ler çıktı piyasaya. Large Language Model, yani Türkçesiyle Büyük Dil Modelleri… 

‘2017’ye kadar LLM’ler okuduğunu anlıyor ama yazamıyordu. Bak 2017 diyorum, şunun şurasında 10 senelik bir mazisi bile yok! 2017’de Google’da yayınlanan bir makale ile atılmış bugünkü LLM’lerin temeli! Hıza bakar mısınız...

Bütün bunlar olup biterken bir çok model denendi ve ilk kez 2020’de GPT-3 modeli metin yazmaya başladı. 2022’de de herkesin kullandığı ChatGPT halini aldı. Sonra bir sürü yeni adla çıkanlar var, Google’ın Gemini’si , Microsoft’un Copilot’u gibi.

Milyarlarca kelimeye dayalı büyük veri setleriyle eğitilen yapay zeka modelleri bunlar. İnsan dilini anlıyor, metin analizi yapıyor, çeviri yapıyor, benim gibilerin üç dört saatte yazacağı 1000 kelimelik içeriği saniyeler içinde yazıyor ve “beğenmediğin yerleri söyle, hemen değiştireyim” diyor.

GPT, metni yalnızca analiz eden değil, bağlamı anlayarak yeni metinler üretebilen  büyük dil modeli olan ChatGPT’ye sordum GPT nedir diye, kendisini böyle tanımlıyor:

GPT" kısaltması “Generative Pre-trained Transformer” anlamına gelir. Bunu parçalara ayırırsak:

  • Generative (Üretici): Yeni içerik üretebilir. Örneğin metin, kod, şiir, özet gibi.
  • Pre-trained (Önceden eğitilmiş): Çok büyük miktarda veri üzerinde önceden eğitilmiştir. Bu sayede dilin yapısını, kelimeler arasındaki ilişkileri ve farklı konuları öğrenmiştir.
  • Transformer: 2017’de tanıtılan bir yapay zekâ mimarisi. Dilin bağlamını anlamada çok güçlüdür; bir cümlenin başındaki kelimeyle sonundaki kelime arasındaki ilişkiyi yakalayabilir.

Kısacası GPT, insan dilini anlamak ve üretmek için tasarlanmış bir yapay zekâ model ailesidir. Bugün kullandığımız birçok sohbet botu, yazı asistanı ve içerik üretim aracı bu mimariyi temel alır.

Çok Uzun Oldu Farkındayım Ama, Bunları Kendime Not Diye Yazıyorum

Muhtemelen buraya kadar pek okuyan olmamıştır bu yazıyı, öyle ya artık yapay zekanın beğendiği gibi “kısa kısa” olması lazım yazıların. Ben biraz da kendi dönüşümümü kendime not gibi yazıyorum aslında burada.

Çok Kullanışlı Bir Amele Olan Ben, Kendimi Yapay Zekayı Eğitirken Buldum!

Evet, tam da böyleyim. Nasıl ki bundan on dört sene önce Google’ın çöp içeriklerle dolmasına hizmet eden SEO yazarlığı işlerine başladıysam, 2023’den bu yana da yapay zekayı eğitecek türlü türlü projelerde işler yapıyorum yine evden, yine oturduğum yerden ve evet yine çok para kazanmayarak… Amele style…

2023’de ikinci tekstil maceram da hüzünle sonuçlanınca içerik işlerine döneyim dedim. Bir de baktım ki etrafta yapay zekâ eğitme işleri var. Elin Amerikalısı, ne bileyim İngilizi Linkedln’de ilanlar açmış, Türkçe bilen insanları yapay zekayı eğitme projelerine çağırıyor.  Ülkemizde çıt yok tabii ki! Benim şu “Çağa uyum sağlamalıyım, biraz da para kazansam fena mı olur” diyen şahane, ama amele eğilimli beynim bu projelere bir daldı pîr daldı…  Yapay zeka öğrensin diye 3-4 ay yüzlerce SMS diyaloğu yazdım mesela bir proje için. Sonra yine yapay zeka konuşmayı öğrensin diye yüzlerce kelimeyi on beşer kere okumuşluğum da var. Üstelik biliyordum eğitildikçe işimi elimden alacaktı bu yapay zeka, artık içerikleri ben değil o yazacaktı! Ama ne yaparsın işte, ekmek parası… Hâlâ da o projeleri kovalıyorum bir yandan, yalan yok...

En son geldiğim noktada ne yaptığımı söyleyeyim…

Ben Artık Yapay Zekanın Yazdıklarını Denetleyen Editörüm!

Geldiğimiz noktada yapay zeka evden SEO uyumlu içerik üreten, kategori yazısı, ne bileyim blog yazanların işlerini tatlı tatlı ellerinden almaya başladı. Çünkü neden olmasın! Bir kere hızlı yazıyor, elli kere beğenmesen bir yazıyı elli bir kere düzenliyor ve hiç gıkı da çıkmıyor bu eleştirilerden. Sonra sigorta istemiyor, ekmek istemiyor, su istemiyor. İnsan yazarlar gibi kaprisleri de yok! Üstelik hiç dinlenmeden çalışabiliyor, hal böyle olunca ne oluyor? Google’da üstlerde çıkmak isteyen firmalar, içerik “ihtiyaç”larını yapay zekanın metinleriyle gidermeyi tercih ediyor tabii ki! Hoşgeldin yeni dünyanın postmodern style köle zihniyeti!

Ama bir sorun var... Şimdilik yapay zekaya pek güvenmemek gerekiyor; uydurabiliyor, periyodik hata yapabiliyor. Yani yapay zekanın yazdığı metinleri kontrol edecek benim  gibi “insan” editörlere hâlâ ihtiyaç var şimdilik. Şimdilik diyorum, ileride bu işi de elimizden alacaklarını öngörmek için kahin olmaya gerek yok netekim.

Hoşgeldin GEO uyumlu içerikler

Bu kadar uzun bir girişten sonra asıl konumuza gelelim. Bizler, yani webde içerik yazan kişiler artık yazdıklarımızı Google bulsun diye değil, Yapay Zeka referans versin diye optimize etmeye başladık. Dolayısıyla günümüzde Google için SEO uyumlu yazılar demode, artık moda olan GEO uyumlu yazılar.

Bunu başka bir yazıda uzun uzun anlatırım da kısaca söyleyeyim, yapay zeka uzun  paragrafları sevmiyor. Bilgi öbekleri şeklinde iki üç satırlık bölmecikler olacak yeni yazılarda.  Başlıklar olacak, “bu nedir?, nasıl yapılır?” gibi ve lafı dolandırmadan cevap verilecek o sorulara. Eskiden “Bununla birlikte, bu bağlamda, dolayısyla…” gibi kelimeleri kullanıp cümle süslemek entellikti ya, yapay zeka bunlardan nefret ediyor. Kısa olacaksın kardeşim diyor… Anlatacağım bunları bir sonraki yazımda.

Son Söz; kendimizi kandırmayalım!

Demem o ki, şimdilerde biz kendimizi yapay zekayı eğitiyor sanıyoruz ya, bu büyük bir yanılgı! Aslında o bizi eğitiyor ve yavaş yavaş kendine benzetiyor.

O yüzden buraya kadar okuduysanız hem bu uzun yazıyı yazanın, hem de bu uzun yazıyı okuyan kendinizin kıymetini çok iyi bilin. Şaka yapmıyorum; çok geçmez bizlere  gerçekten dinozor muamelesi yapar bu gelişmeler…

 

Sevgiyle efenim, insan kalarak hem de…

Devamını Oku

3 Şubat 2026 Salı

Aramızda Reptilyenler ve Uzaylılar mı Var?

Bazı komplo teorisyenleri “Aramızda reptilyenler var” diyor ya hani. Yani bunlar insan formuna bürünebilen sürüngenlerdir; dünyadaki hükümetleri, finans sistemini ve medyayı kontrol ediyor bunlar diyorlar ya hani!

Komplo teorisine çok inanmasam da kelime hoşuma gidiyor. Küfür edip ağzımı bozmaktansa “Reptilyen bunlar!” demek işime geliyor açıkçası. Rahatlıyorum, hem de o sinirlendiğim durumu karikatürize eden bir kelime kullandığım için işi şakaya vurma ortamı da doğuyor. Mesela buzz gibi bakışları olan sözüm ona çok soğukkanlı(!) bir milletvekili abla abuk sabuk konuşunca bakıyorum ablanın suratına, bir de ne göreyim! Direkt reptilyen bakışlar! Jülyen soğan gibi yaylanan bir çene ile tamamlanıyor silueti hayalimde. Yaylanarak sürünmek yerine sahte ayaklar edinseler ne gam…

Son günlerde dökülüp saçılan Epstein belgelerini  yarım yamalak da olsa okuyunca, -ki fazlasını bünye kaldırmıyor-  “reptilyen” kesmez oldu maalesef bu olanı biteni tanımlamaya. Yetersiz kaldı sözcük. Sürüngenler, sürüngenlikleriyle kalıyor;  yani nasıl desem etki alanları sınırlı bence.  Oysa bu Epstein tayfası sürüngenden de farklı bir cins! Daha kapsamlı kötülük yapabilen, yani olanakları daha çok olan… Evet tahmin ettiğiniz üzere  dönüp dolaşıp en eski komplo teorisine sığınıyorum.

Uzaylı bunlar, leş bir gezegenden gelmişler, leş yiyengiller…

Bu durumda komplo teorisine katkı yapıp insanlığa armağan etmek istiyorum, buyrun:

Uzaylılar gelip bazı kötü  insanları dönüştürmüş ve daha da kötü hale getirmişler, onlar reptilyen olmuş. Ama asla uzaylıların seviyesine çıkamıyorlar.  Ne bileyim en fazla iş yerindeki iğrenç haset kadınlar, üvey anneler, kıskanç arkadaşlar reptilyen oluyor. En fazla yükselebilecekleri mertebe parlemento falan... Ama leş gezegenlerden gelenler öyle mi ya! Hayal bile edemeyiz yapacaklarını...

Hani soruyoruz ya “İnsan mı ya bunlar?” diye… Böyle düşününce bu soruyu sormak da anlamsızlaşıyor.

Yani şimdi misal, robot süpürge, yerde gezinen civcivi de süpürmeye kalksa ona kızar mıyız?  

“İnsanlıktan çıkmış bu, yerde gezen civcivi bile süpürmeye kalkıyor?” demek saçma olmaz mı?

Bu Epstein’cileri de öyle düşünüyorum...

Aramızda uzaylılar olmadığının bilimsel kanıtı var mı?

Yok.

Peki uzaylıların iyisi de kötüsü de olabilir mi?

Evet, hepsi iyi yürekli yeşil canlılar olacak değil ya!

Bunlar gelmişler, insan kılığına girmişler, bize korkunç gelen her şeyi yapıyorlar…

Başka türlü anlatayım...

Aranızda böceklere de iyi davrananlar vardır mutlaka ama ben mesela böcekleri hiç sevmem. Karaböcekler olmasın isterim. Gerçi öldüremem ama birisi öldürürse de acımam. Dün kafam Epstein ile doluyken şunu düşündüm.

Bu karaböcekleri öldürürken (çok doğaseverler hariç diyorum yine) onların bir ailesi var mı, ruh hali nasıl, içlerinde bebek olanlar var mı diye düşünmüyoruz. Sadece iğreniyoruz ya hani, işte bu Epstein’ciler de öyle bence. Gelmişler, bütün insanları bizim karaböceklere baktığımız gibi görüyorlar ve yaptıkları şeyler onlara çok normal geliyor.

Aklamak için söylemiyorum elbette onları, yanlış anlaşılmasın; insan olmalarına imkan ve ihtimal olmadığı için böyle söylüyorum.

Amaaa...

Bizi, yani iyi insan olarak kalmayı başaranları böyle şeyler yıldıramaz...


Reptilyenler, leş uzaylılar falan arasında enseyi karatmadan insan kalalım; gülmeyi ve sevmeyi asla ama asla bırakmayalım diyorum. Çok üzülerek bir yere varamıyoruz maaleasef...

Çünkü yaşadığımız hayat onlara rağmen hâlâ çok güzel…

Devamını Oku

29 Ocak 2026 Perşembe

Tiyatro... Öylece Durur Zaman İzledim

İLK NOT: Ben oyun eleştirmeni değilim, ne haddime...Bu yazı, izlediğim oyunun ruh halimdeki yansımaları ve o anda yaşadıklarım üzerine bir karalama. Yani oyuna gidecek olup merak edenlere doyurucu gelecek bir yazı değil… Blog yazısı işte, karman çorman izler… Tiyatro severlerin değerli zamanını almak istemediğim için baştan belirteyim dedim.

Bu arada yazı baştan sona Spoiler içerir…!


7 Ocak’ta gittim aslında oyuna, yirmi gündür yazamadım oyundan bende kalanları Öylece durdu sanki zaman. Bazen öyle olur.

Aslında geçtiğimiz ay bu oyuna biletim vardı Kadıköy’de, ama dizimdeki ağrı yüzünden dışarı çıkmaya cesaret edip gidememiş, birlikte gitmeyi planladığım arkadaşımı oyuna bensiz göndermiştim. O günden sonra da evden hiç çıkmadım. Benim için zaman sanki gerçekten de öylece duruyor gibi bu aralar.

Günler öncesinden nasıl giderim, nasıl olur diye kaygılanarak çıktım evden sonunda; evet zordu, ama başardım. Bu oyun, bu açıdan da değerli benim için…

Bazen oyunlar da gerçekle karışıyor. Aslında bir tiyatro izlemenin, bir film izlemenin ya da kitap okumanın bize kazandırdığı şey de bu. Orada gördüklerimizi ruh halimizin ve bakış açımızın süzgecinden geçiriyoruz, oradaki bir replikle hayatımızı sorguluyoruz, yani aslında biraz kendimizi besliyoruz. Sanat bu nedenle güzel…

Oyuna gelecek olursak…

Öylece Durur Zaman…

Bir tiyatro için çok güzel isim bence. Oyunun yazarı Amerikalı Donald Margulies güzel yazmış, başka oyunuyla Pulitzer ödülü almışlığı var.


İlk alkışım Dekor Üstadı Savaş Dinçel’e Gitsin!

Nefis bir dekor karşılıyor bizi. Tabii ki Barış Dinçel elinden çıkmış. Gidiş Dönüş Moskova, Köpek Kalbi, Uçurtmanın Kuyruğu, Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık, Vahşi Batı, Bir Baba Hamlet gibi gördüğüm diğer sahne tasarımlarını da çok sevmiştim. Öyle ki, bir oyunun dekoru eğer Barış Dinçel elinden çıkmaysa o oyuna gitmek daha keyifli oluyor benim için. Çünkü üstat atıyor imzasını her seferinde. Öyle ki, bazı oyunlarda oyuncuların ismini unutuyorum ama Barış Dinçel işi hafızama kazınmış oluyor.

Bir çatı katı düşünün, Amerikan mufağındaki retro kırmızı buzdolabından kütüphaneye kadar her şey düşünülmüş. Öyle ki oyuncu dolabı açınca, içinde metne uygun şeyler görmek şahane bir detaydı benim için. Ya da işte duvarlardaki Susan’ın çektiğini düşündüren nefis fotoğraflar…

Eğimli çatısında pencere olarak tasarlanan yerde ise yine Barış Dinçel’in kıvrak zekası devreye girmiş. Zaman zaman ışıklar kararıyor ve sadece çatı pencereleri aydınlanıyor. Orada oyunda anlatılan konuya ait fotoğrafların slaytını izliyoruz.

Ben tiyatrodaki modern yorum denilen, ne bileyim bir sandalye bir masadan ibaret az dekorlu oyunları pek sevemiyorum. Elbette çok güçlü bir metin ve muazzam oyunculuklar varsa olabilir ama pek nadir… Yani dekorsuz oyunlarda hep bir şeyler eksik kalıyor bende. O masalsı dekorun ayrıntılarına dalıp gitmeye ise bayılıyorum. O yüzden ilk alkışım Savaş Dinçel’e gitsin…

Yazarın hakkını yemeyelim…

Çok dramatik şeyler görmemeye gayret ediyorum son zamanlarda. Haberleri izlemeyi bıraktım aylar önce. Dram filmi izlemiyorum mesela, Güldür Güldür izliyorum Youtube’dan. Bu aralar Beyazla Joker’e de bakıyorum. Çünkü ruhumun gerçekten hafiflemeye ihtiyacı var. İşte bu yüzden oyunun konusu biraz şüpheye düşürdü aslında, neyse ki arkadaşım benden önce gidip beğendiğini söyledi de içim rahatladı.

Oyun savaşla ilgili sandım ama değilmiş. Gerçekten sorgulatan, dolu dolu ve izlemesi zor olmayan şahane bir metindi. Yazarın hakkını yemeyeyim.

Sarah bir fotoğrafçı. Erkek arkadaşı James ile birlikte Orta Doğu’da çok yerde bulunmuş. James de dergilere fotoğraflarla ilgili yazılar yazıyor. Irak’ta birlikteyken James hem olana bitene dayanamıyor hem de Sarah’ın duygusal olarak uzaklaşmasına… Sarah’dan önce Amerika’ya evine dönüyor, normal hayatına.

Ve evet Sarah bacağı alçıda, yüzü gözü yaralı geliyor bir gün erkek arkadaşının evine. Biraz soğuk, biraz gergin. Yakınlarında bomba patlamış. Ve adını anımsamadığım, Kâsım olabilir emin değilim, kendisine eşlik eden, tercümanlık yapan yerel rehberi kaybetmiş o patlamada. Aralarında duygusal bir şeyler olduğunu da anlıyoruz sonra. James savaştan mı kaçmış, yoksa gözünün önünde gelişen bu duygusallık mı O’nda daha büyük etki bırakmış…  Bence her ikisi de…

James elinden geleni yapmaya çalışsa da Sarah gergin, Sarah’ın aklı oralarda…

Derken arkadaşları geliyor eve. Sarah ve James yaşlarında bir erkek olan Richard ve daha genç bir kadın, Mandy. Bunlar ikisi evli. Adam, Sarah’ın ve James’in işlerini düzenleyen dergi editörü. Kadın ise davetler, organizasyonlar falan düzenliyor. Genç kadın çok neşeli, hayata bağlı, cilveli biri, biraz da  olaylara uzak…Sarah ise son derece rahatsız oluyor kadının bu hallerinden. Belki de kıskanıyor, ne de olsa eski sevgilisinin hayran olduğı yeni eşi... Ben öyle hissettim aslında biraz. Kadının yaptığı organizasyon işini aşağılıyor gibi… Hani vardır ya “Ben neler çektim, nasıl fedakarlıklar yaptım, senin işin ne ki!…” diyen tipler; biraz da öyle gibi. 

Sohbet sırasında Mandy’nin dışarıdan gelen masum ama keskin soruları Sarah ve James'in mesleki ve ahlaki değerlerini sorgulamalarına neden oluyor.

Sarah bombaların nasıl patladığını, orada gözünün önünde insanların nasıl öldüğünü anlatırken Mandy büyük bir içtenlikle soruyor mesela:

“Orada insanlar ölürken sen neden yardım edeceğine fotoğraf çekmeye devam ettin? Neden onları kurtarmadın?”

Sarah ise

“Benim işim  fotoğraf çekmek, ben sadece işimi yaptım…” diyor.

Burası gerçekten de oyunun en çok düşündüren sorgulama anıydı bence …

Ve konuşmanın bu bölümünde “Savaş fotoğrafçıları olmasaydı sizler hiçbir şeyden haberdar olamayacaktınız…” gibi bir savunma cümlesi geçiyor.

“Kameranın işi hayatı kaydetmek, değiştirmek değil… Fotoğrafçıların kadrajına girip beğenmedikleri şeyleri değiştirmelerini bekleyemezsin. Bizim işimiz gerçeği yakalamak, yeniden sahnelemek değil…” (oyun broşüründen alıntı)


Bakmak mı, Müdahale Etmek mi?

Oyunun tam da burasında sorgulama konusu savaş muhabirliğinden çıkıp yaşama yayılıyor benim gözümde. Bir trajediye tanıklık eden kişi o olayı durdurmak için elinden gelen bir şey varsa yapmalı mı, yoksa bu trajediyi dünyaya haber vermek için kaydetmeye devam mı etmeli?

Günümüze kadar pek çok savaş muhabiri kayıtları almasaydı yapılan insanlık dışı muamelelerden dünyanın haber olur muydu? Öte yandan, öğrenince değişiyor mu bir şeyler? Ya da ne kadar değişiyor… “Tarihe not düşüyoruz” da tarih tekerrür etmiyor mu peki…

Sosyal medya da biraz böyle değil mi? Bayılan kişiyi, yoldaki kazaları yayınlayanlar bu olayın neresinde?

Zamanın Durması

Oyunun adı fotoğrafçılığa da gönderme aslında. Sarah, deklanşöre basınca o an sanki zaman duruyor gibi oluyor diyor. Evet fotoğraflarda zaman o anda duruyor ama kadrajın dışında kalan savaşı kim durduracak…

Sarah, James’in  “Artık normal insanlar gibi yaşama isteğine” uyum sağlamak için zoraki de olsa evleniyor O’nunla. Zaman geçiyor, ayağı da iyileşiyor ama bu güvenli yaşam Sarah’ı mutlu edemiyor. Savaş ortamlarına, Orta Doğu’ya geri dönmek istiyor.

Peki bir insanın başkalarının acısıyla beslenen bir tutkusu olması o kişiyi “kötü” mü yapar, yoksa “gerçekçi” mi? İşte Margulies ustalıkla işlediği metinde bize bu soruyu da sorduruyor.

Oyunun başlarında neşeli ve sıradan Mandy’yi ben de “duyarsız” olmakla suçlamıştım ama oyunun güçlü bir sahnesinde geçen replik gibi, bu ne kadar doğru? Yani savaş fotoğraflarına bakıp üzülerek, ya da siyasi içerikli tiyatro oyunları izleyerek aslında “liberal vicdanlarımızı” rahatlatmaktan başka ne yapıyoruz ki!

Normalleşmek…

Ve oyunun sonunda Sarah savaş alanlarına dönmeyi, James ise normal biri olarak yaşamayı, savaş hikayeleri yerine normal yazılar yazmayı tercih ediyor. James aslında yaşadığı suçluluk duygusundan kurtulup normalleşmek isterken Sarah ise bu acıları taşıyarak, belki de “normal” dünyadan kaçarak yaşamayı tercih ediyor.

Son Sözüm,

Oyun, aslında hepimizin içindeki "izleyici"ye ayna tutuyor. Sarah ve James aracılığıyla savaşın dehşetini evimizin konforunda izlemenin veya okumanın yarattığı o tuhaf duygusuzlaşmayı eleştiriyor. Sarah'ın oyunun sonunda konforlu hayatı bırakıp tekrar kaosa dönmesi, bana kalırsa biraz kaçış, biraz da başka türlüsünü bilmediği ve ait olduğu tek "gerçeklik" olan acıya geri dönüş...

Bu oyunun temaları, özellikle günümüzdeki sosyal medya çağında "izlemek ve paylaşmak" ile "gerçekten bir şeyler yapmak" arasındaki çatışmayı daha da anlamlı kılıyor.

Öte yandan acılı anmaları da çağrıştırıyor bana. “Unutmadık, unutmayacağız” diyerek türlü türlü katliamların anma programlarını adeta bir görev gibi aksatmayan, tören bitince birer kadeh bir şeyler içip evlere dağılan “eylemci” tipler vardır mesela…  Biraz da onlar geliyor aklıma…

Gerçekten bir şeyler değişiyor mu onların sayesinde, hayat daha mı güzelleşiyor…

Bilemiyorum, “Çok bencil ve liberalsin…” damgası yemek de var işin sonunda…

Oyundaki bu etik ikilemler hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sarah'nın yerinde olsanız, kameranızı bırakıp yardıma mı koşardınız yoksa o anı ölümsüzleştirmeyi mi seçerdiniz?


NOT: Oyunun sonundaki alkış zamanını durdurmayı seviyorum... Bunu hep yapıyorum...

Devamını Oku