Bazı komplo teorisyenleri “Aramızda
reptilyenler var” diyor ya hani. Yani bunlar insan formuna bürünebilen
sürüngenlerdir; dünyadaki hükümetleri, finans sistemini ve medyayı kontrol
ediyor bunlar diyorlar ya hani!
Komplo teorisine çok inanmasam da
kelime hoşuma gidiyor. Küfür edip ağzımı bozmaktansa “Reptilyen bunlar!” demek
işime geliyor açıkçası. Rahatlıyorum, hem de o sinirlendiğim durumu karikatürize eden
bir kelime kullandığım için işi şakaya vurma ortamı da doğuyor. Mesela buzz gibi
bakışları olan sözüm ona çok soğukkanlı(!) bir milletvekili abla abuk sabuk
konuşunca bakıyorum ablanın suratına, bir de ne göreyim! Direkt reptilyen
bakışlar! Jülyen soğan gibi yaylanan bir çene ile tamamlanıyor silueti hayalimde.
Yaylanarak sürünmek yerine sahte ayaklar edinseler ne gam…
Son günlerde dökülüp saçılan Epstein
belgelerini yarım yamalak da olsa okuyunca, -ki fazlasını bünye kaldırmıyor- “reptilyen” kesmez oldu maalesef bu olanı biteni
tanımlamaya. Yetersiz kaldı sözcük. Sürüngenler, sürüngenlikleriyle kalıyor; yani nasıl desem etki alanları sınırlı bence. Oysa bu Epstein tayfası sürüngenden de farklı bir
cins! Daha kapsamlı kötülük yapabilen, yani olanakları daha çok olan… Evet
tahmin ettiğiniz üzere dönüp dolaşıp en
eski komplo teorisine sığınıyorum.
Uzaylı bunlar, leş bir gezegenden
gelmişler, leş yiyengiller…
Bu durumda komplo teorisine katkı yapıp insanlığa armağan etmek istiyorum, buyrun:
Uzaylılar gelip bazı kötü insanları dönüştürmüş ve daha da kötü hale getirmişler, onlar reptilyen olmuş. Ama asla uzaylıların seviyesine çıkamıyorlar. Ne bileyim en fazla iş yerindeki iğrenç haset kadınlar, üvey anneler, kıskanç arkadaşlar reptilyen oluyor. En fazla yükselebilecekleri mertebe parlemento falan... Ama leş gezegenlerden gelenler öyle mi ya! Hayal bile edemeyiz yapacaklarını...
Hani soruyoruz ya “İnsan mı ya
bunlar?” diye… Böyle düşününce bu soruyu sormak da anlamsızlaşıyor.
Yani şimdi misal, robot süpürge, yerde
gezinen civcivi de süpürmeye kalksa ona kızar mıyız?
“İnsanlıktan çıkmış bu, yerde gezen civcivi bile süpürmeye kalkıyor?” demek saçma olmaz mı?
Bu Epstein’cileri de öyle düşünüyorum...
Aramızda uzaylılar olmadığının bilimsel
kanıtı var mı?
Yok.
Peki uzaylıların iyisi de kötüsü
de olabilir mi?
Evet, hepsi iyi yürekli yeşil
canlılar olacak değil ya!
Bunlar gelmişler, insan kılığına
girmişler, bize korkunç gelen her şeyi yapıyorlar…
Başka türlü anlatayım...
Aranızda böceklere de iyi
davrananlar vardır mutlaka ama ben mesela böcekleri hiç sevmem. Karaböcekler olmasın isterim. Gerçi öldüremem ama birisi öldürürse de acımam. Dün kafam Epstein
ile doluyken şunu düşündüm.
Bu karaböcekleri öldürürken (çok
doğaseverler hariç diyorum yine) onların bir ailesi var mı, ruh hali nasıl, içlerinde
bebek olanlar var mı diye düşünmüyoruz. Sadece iğreniyoruz ya hani, işte bu
Epstein’ciler de öyle bence. Gelmişler, bütün insanları bizim karaböceklere baktığımız gibi görüyorlar
ve yaptıkları şeyler onlara çok normal geliyor.
Aklamak için söylemiyorum elbette onları, yanlış
anlaşılmasın; insan olmalarına imkan ve ihtimal olmadığı için böyle söylüyorum.
Amaaa...
Bizi, yani iyi insan olarak kalmayı başaranları böyle şeyler yıldıramaz...
Reptilyenler, leş uzaylılar falan
arasında enseyi karatmadan insan kalalım; gülmeyi ve sevmeyi asla ama asla
bırakmayalım diyorum. Çok üzülerek bir yere varamıyoruz maaleasef...
Çünkü yaşadığımız hayat onlara rağmen hâlâ çok güzel…
İLK NOT: Ben oyun eleştirmeni
değilim, ne haddime...Bu yazı, izlediğim oyunun ruh halimdeki yansımaları ve o anda yaşadıklarım
üzerine bir karalama. Yani oyuna gidecek olup merak edenlere doyurucu gelecek
bir yazı değil… Blog yazısı işte, karman çorman izler… Tiyatro severlerin değerli zamanını
almak istemediğim için baştan belirteyim dedim.
Bu arada yazı baştan sona Spoiler içerir…!
7 Ocak’ta gittim aslında oyuna, yirmi
gündür yazamadım oyundan bende kalanları Öylece durdu sanki zaman. Bazen öyle
olur.
Aslında geçtiğimiz ay bu oyuna
biletim vardı Kadıköy’de, ama dizimdeki ağrı yüzünden dışarı çıkmaya cesaret edip
gidememiş, birlikte gitmeyi planladığım arkadaşımı oyuna bensiz göndermiştim. O
günden sonra da evden hiç çıkmadım. Benim için zaman sanki gerçekten de öylece
duruyor gibi bu aralar.
Günler öncesinden nasıl giderim,
nasıl olur diye kaygılanarak çıktım evden sonunda; evet zordu, ama başardım. Bu
oyun, bu açıdan da değerli benim için…
Bazen oyunlar da gerçekle karışıyor.
Aslında bir tiyatro izlemenin, bir film izlemenin ya da kitap okumanın bize kazandırdığı
şey de bu. Orada gördüklerimizi ruh halimizin ve bakış açımızın süzgecinden geçiriyoruz,
oradaki bir replikle hayatımızı sorguluyoruz, yani aslında biraz kendimizi
besliyoruz. Sanat bu nedenle güzel…
Oyuna gelecek olursak…
Öylece Durur Zaman…
Bir tiyatro için çok güzel isim bence.
Oyunun yazarı Amerikalı Donald Margulies güzel yazmış, başka oyunuyla Pulitzer
ödülü almışlığı var.
İlk alkışım Dekor Üstadı Savaş Dinçel’e Gitsin!
Nefis bir dekor karşılıyor bizi.
Tabii ki Barış Dinçel elinden çıkmış. Gidiş Dönüş Moskova, Köpek Kalbi, Uçurtmanın
Kuyruğu, Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık, Vahşi Batı, Bir Baba Hamlet gibi gördüğüm
diğer sahne tasarımlarını da çok sevmiştim. Öyle ki, bir oyunun dekoru eğer
Barış Dinçel elinden çıkmaysa o oyuna gitmek daha keyifli oluyor benim için. Çünkü
üstat atıyor imzasını her seferinde. Öyle ki, bazı oyunlarda oyuncuların ismini
unutuyorum ama Barış Dinçel işi hafızama kazınmış oluyor.
Bir çatı katı düşünün, Amerikan mufağındaki
retro kırmızı buzdolabından kütüphaneye kadar her şey düşünülmüş. Öyle ki
oyuncu dolabı açınca, içinde metne uygun şeyler görmek şahane bir detaydı benim için. Ya
da işte duvarlardaki Susan’ın çektiğini düşündüren nefis fotoğraflar…
Eğimli çatısında pencere olarak
tasarlanan yerde ise yine Barış Dinçel’in kıvrak zekası devreye girmiş. Zaman zaman ışıklar kararıyor ve sadece çatı
pencereleri aydınlanıyor. Orada oyunda anlatılan konuya ait fotoğrafların slaytını
izliyoruz.
Ben tiyatrodaki modern yorum
denilen, ne bileyim bir sandalye bir masadan ibaret az dekorlu oyunları pek sevemiyorum. Elbette
çok güçlü bir metin ve muazzam oyunculuklar varsa olabilir ama pek nadir… Yani dekorsuz
oyunlarda hep bir şeyler eksik kalıyor bende. O masalsı dekorun ayrıntılarına dalıp
gitmeye ise bayılıyorum. O yüzden ilk alkışım Savaş Dinçel’e gitsin…
Yazarın hakkını yemeyelim…
Çok dramatik şeyler görmemeye
gayret ediyorum son zamanlarda. Haberleri izlemeyi bıraktım aylar önce. Dram
filmi izlemiyorum mesela, Güldür Güldür izliyorum Youtube’dan. Bu aralar Beyazla
Joker’e de bakıyorum. Çünkü ruhumun gerçekten hafiflemeye ihtiyacı var. İşte bu
yüzden oyunun konusu biraz şüpheye düşürdü aslında, neyse ki arkadaşım benden önce
gidip beğendiğini söyledi de içim rahatladı.
Oyun savaşla ilgili sandım ama
değilmiş. Gerçekten sorgulatan, dolu dolu ve izlemesi zor olmayan şahane bir
metindi. Yazarın hakkını yemeyeyim.
Sarah bir fotoğrafçı. Erkek
arkadaşı James ile birlikte Orta Doğu’da çok yerde bulunmuş. James de dergilere
fotoğraflarla ilgili yazılar yazıyor. Irak’ta birlikteyken James hem olana
bitene dayanamıyor hem de Sarah’ın duygusal olarak uzaklaşmasına… Sarah’dan önce
Amerika’ya evine dönüyor, normal hayatına.
Ve evet Sarah bacağı alçıda, yüzü
gözü yaralı geliyor bir gün erkek arkadaşının evine. Biraz soğuk, biraz gergin.
Yakınlarında bomba patlamış. Ve adını anımsamadığım, Kâsım olabilir
emin değilim, kendisine eşlik eden,
tercümanlık yapan yerel rehberi kaybetmiş o patlamada. Aralarında duygusal bir
şeyler olduğunu da anlıyoruz sonra. James savaştan mı kaçmış, yoksa gözünün
önünde gelişen bu duygusallık mı O’nda daha büyük etki bırakmış… Bence her ikisi de…
James elinden geleni yapmaya
çalışsa da Sarah gergin, Sarah’ın aklı oralarda…
Derken arkadaşları geliyor eve. Sarah
ve James yaşlarında bir erkek olan
Richard ve daha genç bir kadın, Mandy. Bunlar ikisi evli. Adam, Sarah’ın ve James’in
işlerini düzenleyen dergi editörü. Kadın ise davetler, organizasyonlar falan
düzenliyor. Genç kadın çok neşeli, hayata bağlı, cilveli biri, biraz da olaylara uzak…Sarah ise son derece rahatsız
oluyor kadının bu hallerinden. Belki de kıskanıyor, ne de olsa eski sevgilisinin hayran olduğı yeni eşi... Ben öyle hissettim aslında
biraz. Kadının yaptığı organizasyon işini aşağılıyor gibi… Hani vardır ya “Ben neler
çektim, nasıl fedakarlıklar yaptım, senin işin ne ki!…” diyen tipler; biraz da öyle gibi.
Sohbet sırasında Mandy’nin
dışarıdan gelen masum ama keskin soruları Sarah ve James'in mesleki ve ahlaki
değerlerini sorgulamalarına neden oluyor.
Sarah bombaların nasıl patladığını,
orada gözünün önünde insanların nasıl öldüğünü anlatırken Mandy büyük bir
içtenlikle soruyor mesela:
“Orada insanlar ölürken sen neden
yardım edeceğine fotoğraf çekmeye devam ettin? Neden onları kurtarmadın?”
Sarah ise
“Benim işim fotoğraf çekmek, ben sadece işimi yaptım…” diyor.
Burası gerçekten de oyunun en çok
düşündüren sorgulama anıydı bence …
Ve konuşmanın bu bölümünde “Savaş
fotoğrafçıları olmasaydı sizler hiçbir şeyden haberdar olamayacaktınız…” gibi
bir savunma cümlesi geçiyor.
“Kameranın işi hayatı
kaydetmek, değiştirmek değil… Fotoğrafçıların kadrajına girip beğenmedikleri
şeyleri değiştirmelerini bekleyemezsin. Bizim işimiz gerçeği yakalamak, yeniden
sahnelemek değil…” (oyun broşüründen alıntı)
Bakmak mı, Müdahale Etmek mi?
Oyunun tam da burasında sorgulama
konusu savaş muhabirliğinden çıkıp yaşama yayılıyor benim gözümde. Bir trajediye
tanıklık eden kişi o olayı durdurmak için elinden gelen bir şey varsa yapmalı mı, yoksa bu
trajediyi dünyaya haber vermek için kaydetmeye devam mı etmeli?
Günümüze kadar pek çok savaş muhabiri
kayıtları almasaydı yapılan insanlık dışı muamelelerden dünyanın haber olur
muydu? Öte yandan, öğrenince değişiyor mu bir şeyler? Ya da ne kadar değişiyor… “Tarihe
not düşüyoruz” da tarih tekerrür etmiyor mu peki…
Sosyal medya da biraz böyle değil
mi? Bayılan kişiyi, yoldaki kazaları yayınlayanlar bu olayın neresinde?
Zamanın Durması
Oyunun adı fotoğrafçılığa da
gönderme aslında. Sarah, deklanşöre basınca o an sanki zaman duruyor gibi
oluyor diyor. Evet fotoğraflarda zaman o anda duruyor ama kadrajın dışında
kalan savaşı kim durduracak…
Sarah, James’in “Artık normal insanlar gibi yaşama isteğine”
uyum sağlamak için zoraki de olsa evleniyor O’nunla. Zaman geçiyor, ayağı da iyileşiyor ama bu güvenli
yaşam Sarah’ı mutlu edemiyor. Savaş ortamlarına, Orta Doğu’ya geri dönmek
istiyor.
Peki bir insanın başkalarının
acısıyla beslenen bir tutkusu olması o kişiyi “kötü” mü yapar, yoksa “gerçekçi”
mi? İşte Margulies ustalıkla işlediği metinde bize bu soruyu da sorduruyor.
Oyunun başlarında neşeli ve
sıradan Mandy’yi ben de “duyarsız” olmakla suçlamıştım ama oyunun güçlü bir
sahnesinde geçen replik gibi, bu ne kadar doğru? Yani savaş fotoğraflarına
bakıp üzülerek, ya da siyasi içerikli tiyatro oyunları izleyerek aslında “liberal
vicdanlarımızı” rahatlatmaktan başka ne yapıyoruz ki!
Normalleşmek…
Ve oyunun sonunda Sarah savaş
alanlarına dönmeyi, James ise normal biri olarak yaşamayı, savaş hikayeleri
yerine normal yazılar yazmayı tercih ediyor. James aslında yaşadığı suçluluk
duygusundan kurtulup normalleşmek isterken Sarah ise bu acıları taşıyarak, belki
de “normal” dünyadan kaçarak yaşamayı tercih ediyor.
Son Sözüm,
Oyun, aslında hepimizin içindeki "izleyici"ye
ayna tutuyor. Sarah ve James aracılığıyla savaşın dehşetini evimizin konforunda
izlemenin veya okumanın yarattığı o tuhaf duygusuzlaşmayı eleştiriyor. Sarah'ın
oyunun sonunda konforlu hayatı bırakıp tekrar kaosa dönmesi, bana kalırsa biraz
kaçış, biraz da başka türlüsünü bilmediği ve ait olduğu tek "gerçeklik" olan
acıya geri dönüş...
Bu oyunun temaları, özellikle
günümüzdeki sosyal medya çağında "izlemek ve paylaşmak" ile
"gerçekten bir şeyler yapmak" arasındaki çatışmayı daha da anlamlı
kılıyor.
Öte yandan acılı anmaları da
çağrıştırıyor bana. “Unutmadık, unutmayacağız” diyerek türlü türlü katliamların anma
programlarını adeta bir görev gibi aksatmayan, tören bitince birer kadeh bir
şeyler içip evlere dağılan “eylemci” tipler vardır mesela… Biraz da onlar geliyor aklıma…
Gerçekten bir şeyler değişiyor mu onların
sayesinde, hayat daha mı güzelleşiyor…
Bilemiyorum, “Çok bencil ve liberalsin…”
damgası yemek de var işin sonunda…
Oyundaki bu etik ikilemler
hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sarah'nın yerinde olsanız, kameranızı bırakıp
yardıma mı koşardınız yoksa o anı ölümsüzleştirmeyi mi seçerdiniz?
NOT: Oyunun sonundaki alkış zamanını durdurmayı seviyorum... Bunu hep yapıyorum...
Tam anımsamıyorum tarihi, belki
bir sene fazla belki de bir sene eksiktir ama en az yirmi üç senesi var. Aynı
işte çalışırken öğlenleri birlikte yemek yemelerle başlayan, sonra dışarıda
devam eden, sonra aileye taşınan, sonra dostluğa evrilen, sonra da özel dost mertebesine çıkan bir
ilişkiydi.
İki bin yirmi dört senesinin ağustos
ayında fırtına gibi koptu aramızdaki her şey. Eften püften sebeplerle, aradın
aramadın, anlattın anlatmadın gibi çok da anlam veremediğim nedenlerle beni
sildi attı ansızın. Biraz kendimize dönelim, az uzak kalalım falan diye Whatsapp’da
yazışırken aniden engelleyiverdi. Ben anlamadım bile bu noktaya neden
gelindiğini. Çok şaşırdım, çok da üzüldüm tabii ki. Tam da o zamanlarda başka
bir sevdiğim kişi de çıkıvermişti hayatımdan. Öylece kalakaldım, nedenini niyesini
sorguladığımda aramızda bu şiddette kopuş gerektiren bir şey olduğunu göremedim
hiç. Ne acayip zamanlardı hakikaten bu günden bakıldığında…
Neyi biriktirmişti bu kadar, neden
biriktirmişti, hiç anlayamadım.
Dostluğumuz kıskanılırdı, bunu
biliyordum. Belki de ya da muhtemelen birileri…
Bunu şu an sorgulayıp deşmenin
anlamı da yok gerçi!
Hastalığı nüksetmiş o ara.
Oysa çok da iyiydi, her şey çok da
yolundaydı.
O bir ay aramadığım ve bana küsme
noktasına geldiği dönem olmuş her şey. Hem hastalığı nüksetmiş hem de özel
hayatında radikal kararlar almış. Beni de o dönem çıkarmak istemiş hayatından. Ama
ben O’nu bir de kendi dertlerimle yormak istemediğim için, modum düşük diye aramamıştım…
Nasıl da farklı oluyor bakış açıları, herkesin
kendince nedenleri nasıl da kendince haklı olabiliyor. İnsan iletişimi hiç de
öyle kişisel gelişim kitaplarındaki gibi değil işte… Acıyla öğreniliyor bazen
bunlar…
Sonra ben eşini aradım düzenli
aralıklarla, sağlığı ile ilgili bilgi aldım. Hastalıktan kurtulduğunu duyunca
çok sevindim, bol bol tatillere gidiyormuş. Duyunca rahatladım.
İki bin yirmi beş ilk yarısı böyle
geçti işte.
Sorunlarımla ve çözmem gereken şeylerle
uğraşırken ara ara, hatta sık sık aklıma geldiğinde sesli sesli kendimle –
sanki O’nunla konuşuyormuş gibi- konuşma anlarım oldu.
Bunca yıldır ilk defa doğum günümü
O’nsuz geçirmek tuhaftı.
Her görüştüğümüzde birbirimize küçük
hediyeler verirdik, oturduğum odada karşıya bakıyorum, hastanede ördüğü ayıcık,
duvara bakıyorum küçük melek figürü, sağıma bakıyorum bir biblo, soluma
bakıyorum hasır bir sepet… Daha bir sürü şey, kitaplar, süsler…
Hepsi O’nun ince ruhundan yansıyan
güzel anılar. O da benim kendisine verdiğim hediyeleri bir kutuda sakladığını
söylerdi. 2024’e girerken on kişiye gönderdiğim simli kartpostallardan bir tek
Onunki ulaşmış meğer, gerisi kaybolmuş. Moda’daki evinde yılbaşından çok sonra,
merdivende pembe bir zarf görmüş, bu da ne ki derken bakmış ismi var. Çok
duygulandığını söylemişti, umutlu şeyler yazmıştım…
Küçük kızlar gibiydik bir
aradayken…
Tiyatrolara gittik birlikte, hatta
Zülfü Konserine, Haydarpaşa Garı’nda şimdi kapalı olan meyhaneye bile gittik. Pikniklere
giderdik, ne bileyim Moda’da bira içer, O’nun arabasıyla götürdüğü uzak salaş
yerlerde kahvaltılar ederdik. Saatlerce konuşur, her seferinde sanki terapiden
çıkmış gibi iyi duygularla ayrılırdık. Buluşmalarımız ritüel gibiydi,
birbirimize kitap alırdık, sonra buluşma gününü heyecanla beklerdik, hatta
süslenirdik de…
O kadar çok anımız var ki, hangi
birini anlatsam. Cunda’da tatil yaptık on sene olmuştur. Sonra ETS otobüsüyle
başka otellere de olsa mayıs ayında Antalya’ya gitmişliğimiz var. Otobüse hiç
alışkın olmadığı için “çok sallıyor” demişti de gülmüştüm benim alışkın bünyeyle.
Hep söylerdik ama bir türlü Adalara gidemedik mesela. Ne bileyim, çok yıllar
önce ilk tanıştığımız zamanlarda, Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım” şiirinin
tiyatrosuna büyük bir coşkuyla götürmüştüm de eşi yıllarca nasıl sıkıldığını
anlatmıştı o gösteride. Ben o zamanlar Edip Cansever’e deli hayranken… Sonra yine
o yıllarda bu adamcağız yaşlı aman ölür mölür dinleyelim diye Erkin Koray’ın
konserine gitmişliğimiz var, Erkin Koray o konserden sonra en az on beş sene
daha yaşamıştır. Ezginin Günlüğü'nü izlemiştik eski Livane Bar'da, rakı da içmiştik. Beraber SEO dersine ve hatta bir günlük örgü kursuna
gitmişliğimiz var. O e-ticaret yaparken ben de tekstilde çalışırken O’na tişört
bile üretmiştik firmada. Hey gidi hey. Haluk Bilginer'İ sahnede ilk O'nunla izlemiştim. Ben blog açtıktan sonra O da açmıştı,
keyifli şeyler yazardı, sonra bıraktı. Haa bir de benim meşhur reçellerim… Yani
meşhur dediğim vişne reçeli yapardım, O’na da bir küçük kavanoz ayırırdım,
kapağına komik şeyler yazardım. Reçel sevmezlermiş ama sırf o kapaktaki komik
notlar için hayır demezdi benim reçellere.
Ne oldu da böyle oldu. İnsan bu kadar
şeyi paylaşıp nasıl da böyle olur… Çok acayip, film gibi…
Hastalığının ilk tedavisi yaklaşık
bir sene sürdükten sonra bahçeli bir ev almıştı Moda’da. Sanki bir hikayedeki
dekor gibi çok güneş almayan kuytu bir bahçeydi, çok güzeldi, öyle yapay çimlerin
olmadığı, kendiliğinden bir bahçe… Komşunun ağacından dutlar dökülüyor demişti,
ne güzel dertti… Ihlamur ağacı dik buraya demiştim, diktim demişti, ben limonu
görmüştüm, bir de gül ağacını… Belki de o ev satılmıştır bugün...
O eve iki kere gittim; bana hep kızardı,
neden sık sık gitmiyorum diye… Ben sık sık gidemezdim ki… O aralar hep içime kaçasım
vardı. İçime kaçtığım için zaten bana küsmüştü. Evet ben O’na bile çok anlatamazdım.
Çünkü ben anlatamayan biriydim ve hâlâ da öyleyim. Şimdi düşünüyorum da evet ne
kadar az şey biliyordu hakkımda…
İşte böyle böyle geçti İki bin
yirmi beş’in yaz ayları. Bir daha geri gelir miydi o eski günler, aradan bir
koca sene geçtikten sonra…
O gün, 10 Kasım günü. Saat dokuzu
beş geçe durdum camda, siren çalarken Kadıköy'de... Karşı komşu, Arzu’nun annesi de durdu, sonra
çapraz apartmanda tek başına yaşayan emekli psikiyatr kadın da açtı camı, astığı
bayrağın ardında durdu. Benim her sene olduğu gibi gözlerim dolmuştu. Sonra mutfağa
gittim, bilmiyorum ne yapıyordum, anımsamıyorum şimdi. Dokuz buçuğa doğru
telefonum çaldı.
Ekranda eşinin adı yazıyordu. Bu
saatte aramazdı beni, niye arasındı ki…
Telaşla açtım telefonu, ağlıyordu,
tam 9’da olmuş... Çok sevdiği Ata’sından beş dakika önce…
İşte hayat böyle bir şey…
Sonra, yani aradan biraz zaman
geçince şöyle düşündüm…
Sanki benden uzaklaşarak, eşinden
ayrılarak kendi gidişini hazırlamıştı bir sene öncesinden. Bizleri o dönemde
çok üzmemek için ilişkileri koparmayı tercih etmişti… Bu süreci tek başına,
annesi ve kardeşi ile yaşamak istemişti.
Eşine “Bana küs gitti…” dediğimde,
“Merak etme, O kendi içinde çoktan seninle barışmıştır. Çünkü sizin ilişkiniz çok
özeldi.” dedi ama ne bileyim işte… Yarım kalmışlık var bir yerlerde...
Sanki hızlandırılmış bir film
sahnesi gibi geçti İki bin yirmi beş yılı… Nasıl oldu da böyle oldu çok
sorgulayamadan, çok hissedemeden…
Böylesi durumlarda, yaşamın bu akla
hayale gelmeyecek detaylardaki planını çok net görüyorum; hem hayran oluyor hem
de elimden bir şey gelmeyeceğini bilerek
akışa bırakıyorum her şeyi…
Ve bu yazıyı yazabildim ya... Geriye
dönüp okuma cesareti bulacağımı da pek sanmıyorum.
“Linç” tayfası yine işbaşındaydı.
Efendim “toksik bir dili varmış”, 38 yaşında bir kadını aşağılamış. Falan filan…
Öncelikle söyleyeyim, ben Cem
Yılmaz fanı değilim, her yaptığını elbette beğenmiyorum, ama merak ediyorum. Ne yapıyorum? Bir film
ya da gösterisi mi var yeni, izliyorum. Bazen iki saatlik gösteriden beş sadece 5 dakikalık bir bölüme güldüğüm oluyor, onu cebime koyup hayatıma devam ediyorum. Bazen söylediği
bir lafı hiç unutamıyor, her aklıma geldiğinde gülümsüyorum.
Yıllardır dillere dolanan esprilerin
yaratıcısı olduğu için benim gözümde farklı bir kulvarda çünkü O. Tarkan gibi,
ne bileyim Zülfü Livaneli gibi. Kendi kulvarının en iyileri arasında. Herkes Tarkan
sevmek zorunda değil, ama geniş kitleler tarafından sevildiği için en azından
saygıyı hak eder, benimkisi o hesap.
Bir hikaye anlatıcısı Cem Yılmaz.
Gördüklerini, yaşadıklarını kendi süzgecinden geçirip kendi tarzında anlatıyor.
Yıllardır böyle… Ve evet kimi zaman gözümüzün önünde olan şeyleri şahane bir mizahla önümüze koyuyor. "Evet ya, bunu nasıl göremedim" diyoruz, mizah ustalığı da zaten burada. Hepimizin baktığını ama göremediğini bize anlatıyor. Haa, zamanında Zeki- Metin’in Yasaklar’ı gibi cesur değil belki
anlatıları, politik de değil; evet belki daha bireysel. Ama Cem Yılmaz hep böyleydi. Tarzı bu.
“Little little into the middle” lafını
yanılmıyorsam 2011’den bu yana kullanıp gülmüyor muyuz?
Taa 2004’de çektiği bir reklam
filminde kullandığı dümdüz “Eğitim Şart!” ve "Doktor bu ne?" lafları o gün bugündür dilimize pelesenk
olmadı mı?
2001 yılında Telsim reklamında yaptığı
“Tamamen duygusal” esprisi mesela. Aradan 25 sene geçmiş ve biz hala bu espriye
gülebiliyoruz.
Bunlar ilk etapta aklıma gelenler ve evet komedi tarihimizde sadece bu kadarıyla bile özel bir yer var Cem Yılmaz'ın.
**********
Nasıl ki son gösterisinde
anlattıkları zamanın ruhunu yansıtıyorsa bu kadar “linç” edilmesi de zamanın aynası
aslında.
Sosyal medya çağında her şey daha
hızlı tüketiliyor çünkü. Birisi bir şeyi kötülüyor, sonra binlerce kişi o konu
hakkında bir dakika bile düşünmeden o kötü şeyi yayabiliyor. Sorgulama yok,
kendi süzgecinden geçirme yok.
Bu her konuda böyle.
Hatta “Linç yemeyeceksem ben bunu
sevdim/ sevmedim” kalıbı yerleşti dilimize.
Çok korkunç değil mi bu gelinen nokta!
"Linç yemeyeceksem" ne demek? Nerde ifade özgürlüğü?
Çoğunluğun savunduğu bir şey
ister yanlış olsun, ister saçma olsun, isterse adaletsiz olsun; aksini
söyleyenin linç edilmesinin normalleşmesine karşı çıkmamız gerekmiyor mu?
Ama kolaya kaçıyoruz.
Muhalefeti eleştirmenin moda olması gibi...
Her şeyin çok uç noktalarda
yaşanmasından son derece rahatsızım.
Gösterideki 38 yaş meselesi mesela, yahu Cem Yılmaz öyle dedi diye dünyadaki
bütün 38 yaş ve üzeri kadınların birleşip savaş baltalarını çıkarması mı lazım? Neyi kime karşı savunuyorsunuz? Elinize ne geçiyor? Gerçekten anlayamıyorum.
Ayrıca her türlü "çok söyleme" karşı olduğum gibi "çok feminist söylemlere" de hemcinsleri
olarak oldum olası karşı olduğumu da belirtmem lazım.
Çok aşırı uçtaki hayvan hakları
aktivistlerine, çok aşırı uçtaki çevre savunucularına da karşıyım.
Az sakin…
Hayvanlara eziyet etmeyelim evet,
ama onlardan korkan insanları da yerin dibine sokmayalım (Ki ben köpekten
korktuğum için Kadıköy hayvan aktivistlerinden çokça mobbinge maruz
kalmışımdır.)
Kadınlar haksızlığa uğramasın evet, ama bütün kadınlar da benim kız kardeşim değil! Az sakin!
Cem Yılmaz esprisi beğenmiyorsanız
tamam izlemeyin, ama bu kadar da linç etmeyin!
Bu ülkede gülmeye ihtiyaç var yahu…
Cem Yılmaz sussun mu istiyorsunuz,
eee Güldür Güldür de sussun, Gülse Birsel zaten sustu, Gani Müjde sustu, Giray
Altınok var bir, O’nu da susturursunuz bu gidişle!
Ben: “Heyecanlı ve ürkek bakışlarla girdin kapıdan. Etrafına şaşkın,
biraz da ürkek bakışlar atıyorsun. Azıcık da kamburun mu çıkmış ne! Ben
anlamadım şimdi senin bu halini. Eskiden yeni yıl küçük bir çocuk olarak
gelirdi aramıza. Ama sen, sen… Ne
diyeceğimi bilemiyorum, şu an çok şaşkın biraz da kızgınım…
Yaşın pek belli değil ama çocuk
olmadığın da ortada. Sırtında büyük bir heybe de görüyorum. Sen orda dur bir
dakika! O üstündeki eprimiş Noel Baba kostümü de ne öyle?
Gerçekten anlayamadım bu halini.
Bak bir etrafına, benim gibi şaşıran ne kadar az kişi var! Amacın ne, ne yapmaya
çalışıyorsun? Herkes seninle dalga geçiyor görmüyor musun?
Eğme başını öyle, gerçekten mağdur
edebiyatı çekemeyeceğim. Neler olduğunu anlatacak mısın?” Evet, lütfen neler
olduğunu anlat bana…”
2026: “Ben şey, anlatacağım ama çok gürültü var…”
Odanın ortasına doğru gidip yüksek
sesle kalabalığa sesleniyorum:
Ben: “Arkadaşlar lütfen sessiz olur musunuz, çok rica ediyorum. Dalga
geçip eğlendiğiniz şeyin ne olduğunun farkında mısınız? Yeni yıl ritüelimiz
yarım kaldı neden görmüyorsunuz? Susun biraz da anlatsın neler olduğunu!”
2026 biraz öksürüyor, azıcık
boğazını temizliyor ve başlıyor anlatmaya:
2026: “Evet, ben sırtımda heybemle geldim. Bütün hatalarınız bu
heybede. Bütün çözmediğiniz sorunlar, dünden kalan yemekler, giymekte kararsız
kaldığınız renkli tişörtler, enflasyon, ifade özgürlüğü… Hepsi ama hepsi bu heybede.
Yani büyük küçük bütün sorunlar olmuş çorba, benim de sırtımda kambura dönmüş! ”
Ben: “Ee, ne demek istiyorsun?”
2026: “Geçen senelerde heybemi boşaltmam gerekiyordu, izin vermediniz.
Heybemden attığım her yükle bir yaş gençleşir, aranıza yepyeni bebek yıl olarak
gelirdim normalde. Ama sizin yüzünüzden heybede sorunlar birikti ve yıllardır gerçek yeni yıl gelemiyor! Ben de
gördüğünüz gibi 24 yaşında, ruhu yaşlı, kamburu çıkmış; eski yıl ve yeni yıl
arasında arafta kalmış bir ucubeye dönüştüm! “
Ben: “Peki bu durumu düzeltmek için bir yöntem var mı?”
2026’nın gözleri parlıyor…
2026: “Var tabii, her derdin bir çaresi var elbette. Heybemi hızla
boşaltmama yardım ederseniz hepimiz kurtuluruz!”
Etraftaki kalabalık hayretler
içinde ve çıt çıkarmadan bizi dinliyor şu an. O dalga geçen, adamsende’ci
tavırları değişiyor gibi…
Kalabalıktan
bir adam: “Nasıl boşaltacağız o heybeyi?”
2026: “Bu sihirli bir heybe biliyorsunuz. Herkesin bireysel dertleri
karışık, onları küçük küçük atmaya kalksam çok uzun sürer. Bunun için aranızda
birlik olup geçen senelerden kalan bireysel dertlerinize ortak bir isim bulun. Mesela
deyin ki bana yönetici sorunu var. Benim sihirli heybede bu konudaki bütün sorunlar
mıknatıs gibi birbirine çekilir, kocaman bir top olur. Ben de o topu, yani yönetici
sorununu denize atarım. Her sorun topunu attığımda bir yaş daha gençleşirim. 24
tane sorunu bu şekilde top yapıp heybeden
atabilirsek işte o zaman kurtuluruz. Yani o çocukluğunuzda hayal ettiğiniz gibi
bebek yeni yıl olarak başlatırım 2026’yı…”
Kalabalıkta bir uğultu… Hem umut, hem de bencillik yarışmakta…
Herkes birbirini kendi sorununun
ne kadar önemli olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyor.
Ben: “Bir saniye arkadaşlar, bu böyle olmaz. Belli başlı sorunları
yazalım, oylama yapalım…” diyorum. Kabul ediliyor. Listeleri hazırlıyoruz,
oylama yapılıyor ve 24 sorunu belirliyoruz.
Başlıyoruz bu yeni yıl görünümüne
girememiş garibana dikte etmeye:
Kalabalık
koro halinde: “ Kapanan
fabrikalaarrr!”
2026: “ Top yapıp attım!”
Kalabalık
koro halinde: “ Yükselen
döviz kuruuu!”
2026: “ Top yapıp attım!”
Kalabalık
koro halinde: “ Düşündüğünü
söyleyememeee!”
2026: “ Top yapıp attım!”
Kalabalık
koro halinde: “ Maaaşlarrr!”
2026: “ Top yapıp attım!”
Kalabalık
koro halinde: “ Yapıyor
olacağım, giriş yaptım diyenlerr!”
2026: “ Top yapıp attım!”
Kalabalık
koro halinde: “ Karanlık dizilerrrr!”
2026: “ Top yapıp attım!”
Kalabalık
koro halinde: Yağmayan
kaarrr!”
2026: “ Top yapıp attım!”
Ben: “Yaaa,
inanamazsın ama şu an 01.01.2026 Saat:14:06 ve lapa lapa kar yağıyor!"
Çok şaşkınım, hemen bir mucize oldu.
O halde ne duruyoruz yahu! Top yapıp atalım heybemizde ne varsa, kar yağsın be ya! Ohh yaa, biraz da tertemiz kar yağsın…
Uzun zamandır ne yazıyorum ne de
okuyorum. Blog arkadaşlarımı ziyaret bile edemiyorum. Ama bütün bunlar
düzelmeli. 2026’da olmamalı bu erteleme halleri.
Ve evet, ertelenmiş bir teşekkür
yazısı var, yeni seneye kalmasın diye her gün düşündüğüm ama işte son güne
sıkıştırdığım… Geç de olsa başardım yazmayı, bu da bir şey...
Geçen sene hatırlıyorsanız yeni
yıl hediyem Refika’nın Mutfağı’ndan gelmişti; gönlübol çay bardakları…