7 Nisan 2026 Salı

Batum Gezi Yazısı #8- Batum’da Üçüncü Gün, Müzeye Gidemeyiş ve Ötesi

Günlerden 8 Mart 2026, pencereden görünen bulutsuz gökyüzü gerçek galiba. Nasıl da güzel açmış güneş. Gökkuşağı renklerindeki vitraydan içeriye doluşan ışık hüzmeleri harika. Fakat o da nesi? Saat 10’da başlıyor inşaat gürültüsü. Tam karşımızdaki Next Garden cart curt sitesi inşaatı. Bir kere siz nereye yapıyorsunuz garden? Ağaç dikilecek yer bırakmamışsınız ki inşaat alanında! Eski evlerin restore edildiği bu şahane sokakta kim bilir ne kadar güzel bir binayı yıktınız da bu camlı mamlı estetik yoksunu binayı dikiyorsunuz?

Bugün pazar hem! Airbnb yorumlarından birinde “bitmeyen inşaat” demişlerdi, demek bunlaraymış o sitem.

Bildiğim kadarıyla Gürcistan AB’ye giriş konusunda bizden bir adım önde. Batum’da görmedim ama Tiflis’de her yer AB bayraklarıyla doluydu. Bu şekilde olmaz ama sevgili Gürcüler! Bir inşaat firması pazar günü kafasına göre gürültü yapıyorsa sizin o iş yaş, benden söylemesi!

Ya belediye ceza kesmiyor ya da işin içinde başka güçler var! İyi de bu mahallede yaşayan vatandaşlar pazar günü bu gürültüye neden katlanıyor ki? Bir de sonradan keşfedeceğim üzere şehirde pek çok şantiye var; kimi tadilat kimi ruhsuz bina inşaatı…

Bir süre sonra inşaat sesine alışıyorum. Çünkü turist olmak bunu gerektiriyor. Hani yurt dışına gidince gidilen ülkenin güzel şeyleri kıskanılır ya, ben şu an tam tersi bir gurur yaşıyorum. İçimden “Pazar günü bir inşaatçı böyle gürültü yapamaz da hadi yaptı diyelim; ararım Kadıköy Belediyesini, anında gelir zabıta…” diye ülkemle gurur duyuyorum.

O kadar da olsun değil mi ama… Tamam abuk sabuk şeyler oluyor da köklü ve oturmuş geleneklerimiz de var yani…

***  Everyday Open!***

Bugün biraz  ağırdan alıyoruz. Haldır haldır dışarıya çıkmaya da pek gerek yok. Sonuçta elinde (check) atacağı yapılacaklar listesiyle doluşan görev bilinçli turist tayfadan değiliz. Relaks… Canımız nasıl isterse moduna bayılıyoruz. Zavallı dizim zaten sudan çıkmış balık gibi isyanlarda…

Evdeki malzemelerle kahvaltıyı yapıyoruz. Sonra da tarih müzesine gidelim diyoruz, eve de uzak değil. Müzenin her gün açık olduğunu önceden kontrol etmiştik.

Restore edilen evler ve asırlık ağaçlar arasından nefis ve kısa bir yürüyüşle varıyoruz müzeye. Kapısında ne yazıyor bilşin bakalım?

                                                   “Everyday open!”

Günün dile dolanan cümlesi olacak “everyday open” yazısı, söyleyip söyleyip güleceğim bir anekdot. Çünkü bina kapı duvar! Ne bir görevli var ne bir ışık, ne de bir not; hiçbir şey yok! İyi de “everyday open” değil miydi bu müze?

Kapalı da niye kapalı? Tadilat mı var? Moldova’da en azından cama yazı yapıştırmışlardı “Bomba ihbarı nedeniyle kapalı” diye! İngilizce bilmese de kapısında bir bekçi vardı. Burada hiçbir şey yok! Tiflis’de de gidememiştik müzelere, kapalıydılar. İyi de sevgili Gürcüler, nasıl olacak bu AB işleri bu vurdumduymazlıkla, söyleyin bakem, nassı olcek…

Nuri Gölü ve Çevresinde Marka Oteller ve İnşaatlar

Madem öyle bari turistlere tavsiye edilen Nuri Gölü’ne gidelim diyoruz. Maps.me sağolsun bizi götürüyor. Biraz yürüdükten sonra göl ve çevresindeki parka ulaşıyoruz. Göl çok küçük, ağaçların çoğu yapraklarını dökmüş. Eski ve görkemli parklardan değil burası bence. Yapay duruyor. Mevsimi olmadığı için kenarlarda tekneler var, belki gezinti yapılıyordur. Bu tür turistik aktiviteler pek çekmez benim ilgimi. Gölün karşısında camlı devasa Marriott ve Hilton otelleri, sağda Sheraton…

Adını bildiğimiz pek çok zincir otelin devasa gökdelenleri var buralarda. Old Town’ın o şirin havası birden değişiyor. Çok şaşırıyorum bu duruma. Sokaklarda doğru dürüst insan yok ama her biri nerden baksan bin iki bin kişilik otellerle dolu her yer. İyi de otellerde konaklayan bu insanlar nerede? Gerçekten hepsi dolu mu otellerin? Hiç anlayamıyorum.

Bir sürü otelin yanı sıra otel olması muhtemel gökdelen inşaatları da var çevrede. Zaten sonradan keşfedeceğim üzere Old Town ile havalimanı arası adeta şantiye gibi. Belki yakın bir zaman sonra sadece kumar turizmi olacak buralarda, belki de “İyi ki gitmişim zamanında!” diyeceğim…

Çok ilginç gerçekten de! Bu otellerin hepsi dolu ve insanlar dışarıya hiç çıkmıyor olabilir mi? Otelde yiyor içiyor, kumar mı oynuyorlar? Her şey dahil otellerden çıkılmaz ya dışarıya, bunlar da her şey dahil casino konseptinde mi yoksa? Kafamda bir sürü var ama bu durumu anlamam gerçekten mümkün değil. Eğer bu oteller dolu değilse finansı nasıl dönüyor olabilir? Bir sürü söylenti de var ülke hakkında; siyah paralar falan filan… Bir yazar çıksa da içlerinden, anlatsa dönemi keşke…


Minnacık şehirde bu kadar otele ne demeli peki? Belki de kısa süre sonra buralar Las Vegas olacak, bilemeyiz… Bu kadar yatırım boşa değildir…

Bugün düne nazaran biraz daha çok insan var dışarıda. Kadınların çoğunda çiçekler… 8 Mart bugün. Dünya Emekçi Kadınlar Günü…

Nuri Gölü’nden çıkıp sahile doğru yürüyoruz. Hava da sanki bizimle azıcık eğleniyor gibi. Bulutlar bir kararıyor bir açılıyor. Düne nazaran harika yine de.

Dubai’nin Kumar Oynanan Versiyonu mu Olacak Batum?

Sahildeki parka çıkıyoruz yine. Ne çok palmiye var! Burası Karadeniz kıyısı oysa, palmiyenin bu iklimde ne işi var. Belki de içten içe acı çekiyordur soğukta zavallıcıklar…Bazılarını bağlamışlar, muhtemelen kar yağarken üstlerini de örtmüşlerdir. Ama zaten devasa ağaçları yok mu bu iklimin. Şu palmiyeleri neden sevemedim bir türlü… Gölgesi olmayan ağaçlar, kuş bile konmuyor üzerlerine.

Bu kadar çok palmiye ve bu kadar çok gökdelen merakı bana bügünlerde yine adından çok söz edilen Dubai’yi anımsatıyor. Sanki bir “kafa” burada “Çakma Dubai” yaratmak istiyor gibi. Ama tam Dubai değil de değişik versiyonu. Dubai alışveriş odaklı, burası ise kumar odaklı yapay şehir olacak gibi hissediyorum. Umarım yanılıyorumdur. Kumar dünyası, sahte pırıltılar, arka planda dönen türlü hileler, poker face adamlar… Bunlar bana hiç de turistik gelmiyor.

Bazı güzelim tarihi binaların arasına diktikleri gökdelenler gerçekten çok çirkin. Oysa o kadar güzel ki orijinal evleri. Taş binalar, ferforje balkonlar, binaların bonbon şekeri gibi renkleri, kırmızı çatıları…

Belli ki Old Town’daki bu şahane evlerde Avrupa’ya öykünen burjuvalar oturuyormuş zamanında. Boşuna Avrupa Meydanı, Piazza Meydanın gibi isimler koymamışlar… Hatta bazı evlere “Gaudi” dedim daha ilk gün. Valla sanki yerinde görmüş gibi on ikiden vurmuşum bu benzetmeyi, sonraki bölümlerde anlatacağım detayını.  

Simetrik olmayan camlar, Gaudi stilini andıran çizgiler enteresan gerçekten de.

Evler, Sokaklar, Şakacı Yağmur Bulutları, Baba Köpek

Bu sokaklarda gezmek bence sahilde gezmekten daha güzel… Tiflis’e nazaran buradaki Old Town’da  daha çok bina restore edilmiş. Ve kaldırımlar Tiflis’den daha geniş, daha bakımlı. Yine taşlar yerinden oynuyor elbette, insanın önüne bakmadan yürümesi risk.

 Asırlık ağaçlar hep şahane.

Yaklaşık iki saat yürüdükten sonra Avrupa Meydanına geliyoruz yine. Mc Donalds’ın dışarıdaki sıralarında kahve içerken birden hava kararıyor ve yağmur başlıyor. Şakacı bulutlar yağmuru döküveriyor hemen. Hava aniden kararınca soğuyor da. Değişik bir iklim.  Mc Donalds’ın önünü mesken tutmuş “baba köpek” hiç havlamadan ama elinde paketle restorandan çıkan insanların dibinde ısrarla bekleyerek resmen köfte haracı kesiyor. Öyle bir bakışı var ki! Küçük Emrah’ın acıklı hali ve Erol Taş’ın “buralar benden sorulur” özgüveni sanki bu köpekte hayat bulmuş gibi. Herkes yemek veriyor baba köpeğe; patates kızartmasını bile lüpletiyor o da. Hiç korkmuyorum kendisinden. Sakin çünkü. Sakin ve kararlı…

Eve geçip biraz dinleniyoruz, 10 bin adımı geçince benim diz yine eror veriyor. Ama bugün daha iyiyim sanki, açıldı hareket ede ede…

Mevlana Restoran, Mis gibi Esnaf Lokantası

Saat 20:30 gibi evden çıkıp hakkında güzel yorumlar okuduğumuz Mevlana Restorana gitmeye karar veriyoruz. Baraka deneyiminden sonra açıkçası restoran konusunda başka bir maceraya girmeye hiç niyetim yok. Önünden geçtiğimiz İstanbul Restoran falan hiç cazip gelmiyor.

Mevlana Restoran tam bir esnaf lokantası. Sanki Anadolu’nun küçük bir şehrinde ara sokaklardan birinde lokantaya gitmişsin gibi. Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar marka otelin, şaşaanın olduğu bir yerde esnaf lokantasının ne işi var? Ben de öyle düşünmüştüm başta ama sokağı görünce anladım durumu. Çünkü bu sokak bildiğiniz Türk sokağı. Ali Berber var, Türkçe adı olan fırın var, hediyeci Türk dükkanı var; yani bir sürü Türk esnaf var. Demek ki zamanında gelip birisi yerleşmiş, sonra ihtiyaç doğdukça yeni dükkanlar açılmış. Esnafın yemek ihtiyacı için elbette esnaf lokantası olacak. Sosyal medyanın etkisiyle de isim yapmış bir yer burası.

Baraka’da bira vardı, burada yok mesela. Dedim ya Anadolu lokantası gibi bir yer.

Tam geliyoruz lokantanın önüne. O da nesi, dükkanın önünde en az otuz tane çoğu kürklü, kalanları da şık giyimli, ful makyajlı, çok hoş görünen orta ve üzeri yaş grubu kadın var. Hepsinin ellerinde birer kırmızı gonca gül. Muhtemelen bir Gürcü kadın derneği 8 Mart yemeği düzenlemiş. Helal olsun lokanta sahibine diyorum içimden. Demek ki Gürcüler arasında da isim yapmış.

Biz de tam zamanında gelmişiz ki, kadınlar kalkmışlar, yer bulamazdık yoksa. İçerisi hiç şık değil, kapının girişinde solda bir kasa, yanında iki tane camekanlı tezgah. İlkinde yemekler, ikinci de etler, şişler falan dizilmiş. Beyaz masalar, aşırı beyaz ve rahatsız edici ışık, süs püs yok ortamda. Öyle çok masa da yok, 10 -15 masa ancak. Köşedeki dikey klimanın üzerinde neden orada olduğunu kendisinin bile anlam veremediği bir hinkel mantısı heykeli…Duvarda asılı televizyonun sesi kısılmış, sürekli tekrar eden Batum görüntüleri. Arka planda inceden hafif bir arabesk bir müzik…

Kasada oturan mutaassıp geç kadın muhtemelen patronlardan birinin eşi. Patron olduğunu tahmin ettiğim üç adam, televizyonun yanındaki masaya oturmuş, deminki kalabalığın üzerine keyif çayı içiyorlar. Çaylar zift…

Oradan oraya koşturup Baraka’nın tersine vızır vızır çalışan iki genç kadın garson Türkçe biliyor ama bence Türk değiller.

Tezgahtaki yemeklere bakıyoruz. Çorba, pirinç pilavı, bulgur pilavı, makarna, bir sebze yemeği, ve İzmir köfte. Bu kadar… Tam istediğim gibi; taze ve abartısız çeşit. Tezgahın diğer tarafında da şişler, etler, kebaplar…

Dünkü beyti fiyaskosundan sonra sulu yemek istiyorum. İzmir köfte ve pilav söylüyorum, yanında da ayran. Buranın pirinçleri küçük oluyor sanırım ve pilav biraz da kuru. Ama yemekler gayet lezzetli.

Fiyatlar Baraka ile hemen hemen aynı. Et de yesen, tavuk da yesen ortalama 23-25 Lari civarında. Ama biliyorsunuz bizim paramız pul maalesef.

Yemekten sonra çay içer misiniz diye kendileri soruyor. Çayın aromasını pek sevmiyorum ama dünkü Karabak deneyiminden sonra buradan gayet memnun ayrılıyorum.

Bugün dizimi bandajlamadan çıkmıştım, ondan mıdır bilmiyorum ama daha iyi gibiyim. Bol bol da arı zehri kremi sürmüştüm. Her yolu deniyorum yani.

Kilise görmek istiyorum aslında, bir türlü denk gelmedi, önümüze de çıkmadı. Yarın bakarız artık.

Bence tatil gayet güzel geçiyor. Ama itiraf edeyim; başka bir ülkede değil de Türkiye’de gibi hissediyorum…

Çok uzattım yine, devamı da yarına kalsın…

Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batum notları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de diğer gezilerim burada…


Devamını Oku

6 Nisan 2026 Pazartesi

Batum Gezi Yazısı #7- Batum’da İkinci Gün Akşamında Ne Maceralar Ne Maceralar…

Baraka’da yemek bittiğinde saat 22:30’a geliyor. Dönüş yolunu yürüyecek gücüm hiç yok. Bolt uygulamasından taksi çağırıyoruz. 2 dk’da geliyor. 1,2 km’lik yol 3,5 GEL tutuyor. 1 GEL yaklaşık 16 TL! Şaka gibi! 56 TL’ye geliyoruz yani eve. Yani paramız bu kadar değersizken bile bu kadar ucuz geliyor taksi ücreti! Şoföre düz 5 GEL veriyoruz, sadece 80 TL! Kesin çok mutlu olmuştur, nerdeyse taksimetrenin iki katı bile bedava gibi!  İstanbul’da 2026 itibariyle kısa mesafe indi bindi 210 TL, kilometre başı da 44 TL olmuş. Yani Gürcistan’da 20 dakikalık havaalanı yoluna verdiğimiz para ile ben Kadıköy’de sadece 3 dk falan gidebiliyorum! Önceden hayatımızda normal gelen şeyler birer birer lüks sınıfına giriyor ya, insanın midesinde hazımsızlık oluyor ister istemez.

Emekli Albay Sayıklamaları! Gerçek Acı Biberdir!

Çok değil yakın zaman öncesinde bizim paramız değerliyken maalesef şu anda Gürcü Lari’si (GEL) 16 TL. Ben Tiflis’e gittiğimde 2024 Mayıs’ında ise 12 Lira civarındaydı. İki senede yüzde otuzdan çok değer kaybetmiş paramız…. Gerçekler acıdır, biber de acıdır, öyleyse gerçek biberdir demek istiyor ve konuyu sahildeki kızgın kumların altına ittiriyorum şu an. Çünkü bu bir gezi yazısı; gülümsemeliyiz. Ne yapalım; eskiden paramız değerliyken sınırdan geçip Gürcistan’dan alışveriş yapardı bizim Karadenizliler. Biraz da Gürcü kardeşlerimiz gelsin değerli paralarıyla bizden alışveriş yapsın değil mi ama. Hep bana hep bana olmaz ki canımm!!

Bizde ne Yandex Go var, ne Uber var, ne de Bolt taksi uygulaması var! Bunlar olsa, sarı taksilere dünya kadar para vermek zorunda kalmayacağız, rekabet olacak. Sözde serbest piyasa ekonomisi var bizim ülkemizde ama taksilerle rekabet edecek Uber yasak. Neden? Taksiciler zarar görmesin diye. Tatil rezervasyonu için avantajlı fiyat sunan Booking yasak. Neden? Ets, Odamax gibi yerli seçenekler kafalarına göre yerli turiste fiyat geçirebilsin diye. En çok da Paypal’ın yasak olmasına üzülüyorum. Geçen 30 dolarlık minik bir ödeme alacaktım yaptığım işten, 10 dolar kesti bizim güzide yerli bankamız! Paypal niye yok? Yurtdışına freelance yapılan ufak tefek işlerden bankalarımız devasa komisyonlar kesebilsin diye yok. Bu aynı şeye benziyor. Kırmızı başlıklı kızla büyükanne kılığına girmiş kurt gibi…

“Senin ağzın neden büyük nineciğim?”

“Seni daha iyi yiyebilmek için yavrummm…”

Diyor sanki bir yerlerde birileri…

Bak görüyor musunuz, insan yurt dışına çıkınca ufku nasıl açılıyor. Yani şimdi ben Bolt yerine oranın sarı taksisini çağırsam kim bilir nasıl turist tarifesiyle kazık yiyecektim…Serbest piyasa girişimcileri sağ olsun, vatandaş korunabiliyor elin Gürcistanında.

Neyse işte, biraz daha bu konuları deşersem kendimi emekli albay gibi hissederim, aman diyeyim. Konuş konuş yaz yaz ne oluyorsa sanki… Batum dizimize bu kadar “antireklam” arası yeter, izlemeye devam edelim. Bakalım neler olmuş neler, maydanozlu köfteler…

 Evde biraz dinlendikten sonra etraftaki barlara bakalım diyoruz.

Cumartesi Akşamı Old Town’da Çılgın Köpek!

Biraz biraz canlanmış ortalık. Evin yakınlarında pek çok bar var. Ben beklerken arkadaşım yolun karşısındaki bara bakayım diyor. Neden sonra tanıdık sesle ürperiyorum. Tam barın önündeki köpek arkadaşımı kovalıyor! Bende bir panik! Ama öyle böyle panik değil! Kendisi asla köpeklerden korkmaz, bilakis sever, dokunur, yemek verir. Ama bu köpek benim olduğum kaldırıma kadar kovalamış! Köpek çılgın gibi havlıyor bizimkinin peşinde! İstemsizce çığlık atmaya başlıyorum Türkçe tabii ki. Ben bağırırken yan taraftaki mekandan biri çıkıyor ve köpeği kovalıyor; sakinlikle

“Montlulara saldırıyor sadece, bir şey olmaz” diyor Türkçe!

İyi de hava soğuk, herkes montlu. Acaba sadece yeşil montlulara mı saldırıyor bu köpek? Adam paniğimi görünce su vermek için ısrar ediyor, istemiyorum. Benim de montum yeşil bu arada. Ya ben de karşı kaldırıma geçseydim? Neler olabileceğini düşünmek dahi istemiyorum… Köpeklere yaklaşma çabalarımda beş adım geri götürüyor beni bu durum.

Sokak hayvanları evet olsun, ama bu saldırganlara izin vermek ne derece doğru? Evet muhtemelen köpeğin yeşil mont ile ilgili bir travması var. İyi de benim gibilerin köpeklerle olan travmaları ne olacak?

Bütün modum düşüyor. Zaten gün boyu yeterince yorulmuştum, bir de bu köpek muhabbeti üzerine tuz biber… Neyseki burada her yerden Türk çıkıyor diyorum kendi kendimi avuturken!

Gürcistan sokaklarında çok köpek var… Oradan hızla uzaklaşıyoruz. Bir yerlerden gelen canlı müzik sesine doğru yöneliyoruz.

Miniminnacık Şahane Bar; FANJARA

İflah olmaz pozitif yanım yine devrede. O köpek olmasaydı belki de o bara girecektik ve Fanjara’yı bulamayacaktık. Gürcüce'de Pencere demekmiş. 


Bir evin salonu kadar küçük bir yer burası. Anladığım kadarıyla Old Town'da restore edilen mekanların bazıları Airbnb evlerine bazıları da bar ve kafelere dönüşmüş.  Duvara film yansıtmışlar, sadece görüntü ama. İçeride orkestra var, rock müzik yapılıyor. Yalnız o küçücük mekan için orkestra fazla gürültülü gibi. Evin odasına orkestra kurduğunuzu ve amfiler olduğunu düşünün. Ama bir süre sonra alışıyor insan, üstelik müzik gayet güzel.

Nasıl sevimli bir yer anlatamam. Sanki sitcom gibi ortam. Şarkı söyleyen çocuk meğer orada barmenmiş, geliyor bize merhaba diyor. Zaten iki masa var ortamda, bir de sağda solda ve barda birkaç sandalye var. Bizim masaya oturan oldukça kibar biri benim 8 Mart’ımı kutluyor. Zamanında Alanya’da tatil yaptığını anlatıyor. Sonra barda epi topu 7-8 tane olan bütün kadınları bara çağırıyorlar. İki adım ötemize yani. Ve hepimize renkli shot içkiler ikram ediyorlar, 8 Mart için. Dinleyicilerin arasından biri kalkıyor şahane sesiyle İngilizce şarkı söylüyor. Ukraynalı olduğunu anlıyoruz. Belki de savaş öncesinde ülkesinde müzisyendi ve mecburen buraya taşındı… Her insan bir hikaye…


Barmaid kız, sevgilisi olduğunu sonradan anladığım kız ile kalkıp dans etmeye başlıyor. Çok estetik ve doğal dans ediyorlar. Kimse onlara dik dik bakmıyor.  Dışarıdan gelip ayakta müziği dinleyenler var, kimse de gelip ne içersin diye sormuyor. Baraka’nın o ilgisizliğinden sonra buranın sıcak atmosferi ruhuma çok iyi geliyor. Gece saat 1 gibi çıkarken kapıda müzisyen dahil bir sürü kişi tanıştığımıza memnun olduk diyor. Yaşadığımız yine film sahnesi tadında bir deneyim, ama bu sefer kült dizi Friends tadında…

İşte böyle geçiyor ikinci gün sevgili günlük. Eve gelince arı zehiri kremi ağrıyan dizime sürüyorum. Bir buçuk ay boyunca günde en fazla 50 adımdan sonra ilk gün 9500, ikinci gün 13500 adımı gören bünyenin “N’oluyoruz, konfor alanımdan niye çıktım” serzenişi normal tabii ki!

Macera devam ediyor…

Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batum notları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de diğer gezilerim burada

 

Devamını Oku

5 Nisan 2026 Pazar

Batum Gezi Yazısı #6- Batum’da İkinci Günün Akşamı Türk Restoranı Hikayesi

Yazılara azıcık moral motivasyon eksikliği arası vermiştim ama bitirmeye kararlıyım. Bir kişi bile okumasa da bu seri buraya yazılacak. Kendime ayıp ederim yarım bırakırsam, sayfalarca defter doldurdum oralarda… Hem yazarken hayallere de kaçıyorum işte fena mı…

Evet günlerden hâlâ 7 Mart Cumartesi ve akşam oldu artık.

Baraka veya Karabak Diye Geçen Restoran Hikayesi  

İnternetten döneri çok güzel, temiz Türk restoranı olarak tavsiye edilen Baraka, ya da Karabak da denilen yer evden yaklaşık bir buçuk kilometre uzaklıkta görünüyor. Yorgun dizim için çok uzun gelen bu mesafeyi yavaş yavaş yürüdükten sonra akşam saat dokuz gibi restorana varıyoruz. Biliyoruz ki burası gece 12’ye kadar açık.

Kocaman bir yer ama masalar boş. En arkada bir masa dolu. Kırmızı giyinmiş garson kızlar girişte sağdaki masada oturmuşlar. Tam iftar sonrası zamanı olduğu için elemanların mola vermiş olması normal. Bir de yaşlı biri var, kızların masasına sürekli gidip geliyor. Muhtemelen oranın sahibi, ya da en eski elemanı da olabilir. Kızlardan biri kalkıyor, bizim önümüzden geçerek arka masaya çay götürüyor. Bize bırakın “hoşgeldiniz” demeyi, özenle gözlerini kaçırıyor.

Böyle böyle biz orada yokmuşuz gibi on-on beş dakika geçiyor. Acelemiz yok, yorgunum zaten. Ama bu da olacak gibi değil. Yazarken bile gülüyorum duruma. Sanki ödüllü sanat filminin içinde gibiyiz. Hadi kızlar kaytarıyor diyelim, yaşlı adam da yüzümüze bakmıyor. Bu arada arka masamızda yayılmış keyif yapan bir kadın daha var. Kırmızı giyinmemiş gerçi ama belli ki oranın bir şeyi. Artık patronun akrabası mı yoksa önlüğünü çıkarmış bir garson mu bilemiyorum. Dönüyorum arkama ve “menü verir misiniz?” diyorum. Lütfedip getiriyor hanımefendi…

Çok ilginç değil mi ya! Gülsem mi ne desem cidden bilemiyorum. Kocaman bir restoranda sadece bir masa var, yeni müşteri geliyor ama oradakiler sanki kimse gelmemiş gibi davranabiliyor… Hayır Gürcü restoranlarında servisin çok yavaş olduğunu, servis elemanlarının da suratsız olduğunu çoğu yorumda okumuştum ve Tiflis’den de biliyorum bunu. İyi de “Türk restoranı” konseptiyle yer açmışsınız, hani nerde servis kültürümüz? Türk restoranı sadece pilav üstü kuru fasulye ile olmaz ki! Bizde nasıldır, garson hemen zıtt diye gelir, “ne vereyim abime?” diye yemeklerini över.

Hayatımda hiç böyle bir şey yaşamamıştım cidden. Bir restorana gittiğimde kimse bana “davetsiz misafir” muamelesi yapmamıştı. Üzerine bir de para verdik iyi mi…

İftar yemeğini yemişler, rehavet çökmüştür diyeceksiniz de. Ben de anlayışsız değilim elbette, ama şöyle deselerdi:

“Hoşgeldiniz, iftar saati olduğu için sizden 10 dk müsaade istiyoruz, buyrun menümüz…”

Sadece buydu beklentim. Ama onlar, akşam akşam sanat filmi suskunluğu yaşattılar böyle…

Beyti değil Bey(me)ti

Neyse, biz siparişleri verdik. Yemekler şaşırtıcı bir hızla servis edildi. Porsiyonlar cidden çok büyük. Söylemesi ayıp Adana ve beyti bizdekinin neredeyse bir buçuk katı. Adamlarda et ucuz çünkü. Oralara hiç girmeyelim.

Efendime söyleyeyim, sıcacık bir beyti hayali kuran ben karşımda kimlik erozyonuna uğramış bir yemek ile karşılaştım. Beyti değil de Beymeti desek daha doğru olur. Beyti dediğin benim bildiğim et piştikten sonra  tereyağlanmış yufkanın içine sarılır ve tekrar fırına gider, yufka çiğ ve soğuk olmaz yani. Ve üzerinde sıcak sos olur, terayağlı.

Benim beytimside pişmiş Adana’yı beş santim kesip sonradan buz gibi soğuk yufkaya sarmışlar,  güya süs olsun diye kocaman domatesleri etlerin arasına dizmişler. Ve bilin bakalım tabağın ortasında ne var? Sarımsaklı sulu yoğurt! İlk tadına baktığımda cacık sandım ben, o derece suluydu. Şu an emin değilim ama içinde nane de koymuş olabilirler; yoksa niye cacık sanayım...



Açım, yiyeceğim mecbur. Üstelik turist dediğin umduğunu değil bulduğunu yer. O soğuk yufka ve sarımsaklı yoğurt sayesinde kısa sürede  iyice buz oldu mu benim yemek! Halbuki fırından çıkmış beytiye coss diye tereyağ gezdirselerdi; oy oy oy!

Et güzeldi bak hakkını yemeyeyim ama soğuduğu için tabağın yarısını zor bitirdim. Yalan yok, adamlar Türk usulü ekmek de koymuşlardı masaya. Sarımsaklı yoğurda bandırıp bandırıp ekmek yedim de doyma noktasına gelebildim. Evet, bayılırım sarımsaklı yoğurda ekmek batırıp yemeğe. Mantının tabakta kalan son sosuna ekmek bandırmazsam mantı zevkim yarıda kalır, o derece yani…

Armutlu Gazoz Efsanesi Bence Tıss!

Evet, Batum’la ilgili hangi vlogu ya da blogu açsanız, limonata gibi bir adı olan armutlu gazozu öve öve öve bitiremediklerini görürsünüz. Tiflis’de üzümlüsünü sevmiştim, burada da armutluyu deneyeyim dedim. Damak zevkleri tartışılmaz elbette de sentetik tadı olan bir gazoz işte. Bende de gazoz kültürü vardır üstelik, severim güzel Datça gazozunu falan. Ama bu, akıp gitmedi arkadaş, resmen takıldı boğazımda; iki yudum içtim gerisi gelmedi.

Böylece armutlu gazoz hakkındaki sosyal medya balonunu da patlatmış olmanın haklı gururunu yaşıyorum şu an. Evet bazıları sevebilir mutlaka bu tadı. Bana soracak olursanız, eğer Gürcü gazozu içeceksem armutlu değil, kara üzümlüyü tercih ederim. Bunu sevmedim, aynı ballandıra ballandıra anlatılan Haçapuri pidesini ve Hinkel mantısını sevmediğim gibi…

Her ne kadar bu restoran bey(me)ti ile sınıfta kalmış olsa da açıkçası yemek konusunda Batum’da Tiflis’e göre daha mutluyum. Old Town’da bir sürü Türk restoranı var, Mc Donald’s var, pizzacılar var. Tiflis’deki Türk restoranları turistik merkeze çok uzaktı ve haçapuri, hinkel dayatması vardı her yerde. Burada Gürcü mutfağına ait restoran görmedim desem yeridir.

Görsel: Gemini Nano Banana 2

Eğer siz de Batum’a gittiğinizde davetsiz misafir muamelesi görüp zorla ağırlanma deneyimi yaşamak isterseniz Karabak’a gidebilirsiniz elbette. Yiğidi öldürüp hakkını yemeyeyim; kendileri her ne kadar “çay içer misiniz?” diye sormasalar da “ çay var mı?” diye sorup zorla ikram ettirdiğim çayın tadı güzeldi bak, Allah için parasını da almadılar...

 İşte böyle….

Yemekten sonra gittiğimiz bar harikaydı bak, onu da yarın anlatırım…

Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batum notları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de diğer gezilerim burada…

Devamını Oku

1 Nisan 2026 Çarşamba

Bugün Nisan 1 ama bu sene şaka yok 🤐😔

Bu blogu açtığımdan bu yana 1 Nisan'larda hep şaka yaparım. 

Oysa bugün 1 Nisan olduğunu ruhsuz bir şekilde az önce fark ettim...

Ve sadece blog rutinim bozulmasın diye küçük bir not yazayım dedim, bu günü boş geçirmek istemedim. Zaten böyle küçük notlar yazmak da hiç âdetim değildir ya, neyse işte...

Bu da bugünün şakası olsun! 

Umarım seneye, bugünlerin şakasını yapacak modda olurum kişisel hayatımda. 🙏🏼🙏🏼🙏🏼 
Ve hep birlikte şakalara gülecek hale geliriz ülkecek, topyekün, tekmili birden...


                                          ✨🌸🌸🤷🏼‍♀️🙏🏼😔😔🧙🏼‍♂️✨✨🥺🥺

not: Blog yazarken bana bile emoji kullandırtan, böyle saçma renklerde yazmaya ihtiyaç duyduran bu  acayip günler elbette geçiippp gidecek.... Doğadaki her su,  yatağını nasıl  buluyorsa aynen öyle...
Devamını Oku

28 Mart 2026 Cumartesi

Batum Gezi Yazısı #5- Batum’da İkinci Güne Devam, Miracle Park

Bugün hâlâ günlerden 7 Mart Cuma, ikinci günü bakalım bu bölümde bitirebilecek miyim?

Miracle Park ( Mucizeler Parkı)

Önceki yazıda kaldığımız yerden parkta gezmeye devam ediyoruz. Bulvarın sonunda Miracle Park dedikleri şehrin en meşhur noktasına geliyoruz. Gezginlerin bahsettikleri Alfabe Kulesi, Ali ve Nino heykeli, Dönme Dolap, Deniz Feneri hepsi burada. 



Buraya neden Mucizeler Parkı demişler diye merak ediyorum yazıyı temize çekerken. Meğer burayı sadece birkaç ayda tamamladıkları için bu adı vermişler. Açıkça söylemek gerekirse çok etkilendiğim söylenemez. Yani belki de bu önemli turistik binaların hepsinin gri ve parlak renklerde olması beni çok etkilememiş olabilir. Çünkü tarihi dokuyu, retro renkleri ve eski taş yapıları elbette bu sonradan yapılan gri binalardan daha etkileyici buluyorum. 

Burası nasıl desem, modern bir panayır alanı gibi bir yer bence. Kuleye asansörle çıkılıyor, dönme dolap, etrafta hediyelik dükkanları… 

Burayı biraz daha havalar ısınınca gece görmek daha etkileyici olabilir. Çünkü ışık oyunlarıyla görsel şov mutlaka daha güzel oluyordur. Yaz geceleri muhtemelen rengarenktir buralar ve enerjisi de yüksektir.

Neticede turistik bir cazibe merkezi yaratmak isteyip böyle bir yeri kısa sürede hayata geçirmeleri takdire şayan.

Yakından Çek de Büyük Görünsün!

Kimselerin olmadığı yolda tam da Ali Nino heykelinin önüne gelmişken arkadan Türkçe sesler geliyor.

Kız diyor ki: “Amaan, bu muymuş o ünlü heykel, küçücük! Madem emek vermişler, ayıp olmasın diye fotoğrafını çekelim bari!”

Erkek günün sözünü patlatıyor: Yakından çek de büyük görünsün!”

İşte yaşadığımız dönemi anlatan şahane bir cümle bu… “Yakından çek de büyük görünsün!”Neden büyük görünsün? Bütün Batum videolarında gezginlerin ballandıra ballandıra aynı hikayeyi anlatmasından artık içime fenalık gelen; türlü çekim açılarıyla olduğundan büyük göstermeye çalıştıkları meşhur heykel bu kadar işte. Hepi topu 8 metre! İlla heykelin dev boyutlarda mı olması lazım? Ben Kşinev’de sadece 12 cm olan Küçük Prens heykeline hayran olmuştum mesela.

Acaba o kız, heykelin küçük olmasını sosyal medyasına mı yakıştıramadı da bu kadar söylendi, doğru düzgün bakmadan fotoğrafı çekip gitti?

Ali ve Nino Heykeli





Bu heykel aslında 1937 yılında yazılan Ali ve Nino romanında geçen hüzünlü aşk öyküsüne ithafen yapılmış. Zaten dinlemekten sıkıldığınız hikayeyi uzatmadan sadece bir cümle ile özetleyip sizi sıkmayayım.

Müslüman Azeri genciyle Hristiyan Gürcü prensesinin aşkı Ali’nin savaşta ölmesiyle ölümsüzleşiyor.

 Çünkü genelde böyle olur, trajik aşklar efsaneleşir. Heykeltıraş Tamara Kvesitadze’nin yaptığı şey aslında mühendislik ve sanatın birleşiminden oluşan 7 dakikalık bir hikaye sunumu. Heykeller  birbirlerine yavaşça yaklaşıyor, birleşiyor ve birbirlerinin içinden geçip tekrar uzaklaşıyor. Yani heykeltraş, 300 sayfalık romanı 7 dakikada özetleyen etkileyici ve özgün bir yorum koyuyor ortaya.

Heykelde aşıklar bir bütün olarak kalamıyorlar… Fikir çok etkileyici.

Yine bu heykeli de gece görmek lazım. Mavi ve pembe renklerle ışıklandırılan heykelin geçiş seremonisi eminim çok daha etkili olur.

Biz soğuk ve yağmurlu bir mevsime denk geldiğimiz için bu şovu kaçırıyoruz.

Heykelin sembolik anlamı ve bu yaratıcı fikrini beğeniyorum.

Dönme Dolap’tan eve doğru

Ali ile Nino’nun kavuşamayışlarını izledikten sonra biraz ilerideki dönme dolaptan sağa dönerek artık eve gideceğiz. Bu dönme dolapların bu kadar abartılıp da bir fenomen haline gelmesini de anlamıyorum açıkçası. Acaba İngiltere’deki dönme dolap bir şekilde meşhur olduğu için mi başka şehirler de benzerini yapıyor şehrin en merkezi yerine? Dönme dolabın turist açısından nasıl bir cazibesi olabilir mesela? Yeni bir şehri gezerken adrenalin hissetmek mi, şehre dönerek farklı yüksekliklerden bakmak mı… Vardır bir nedeni; dönme dolaba binmekten korkangillerden olduğum için yorum yapamıyorum.

Dediğim gibi gece gelmek lazım bu parka…

Tam bu bölgede eski Sovyet ülkelerinde görüp de hayran olduğum o çok güzel heykellerden bir tane görüyorum. Ortamdaki diğer yapılarla hiç uyumlu değil, ama ben çok seviyorum...

Yağmurdan Kaçarken Doluya Yakalanmak ve Bir Karakter!

Kızlı erkekli grup fotoğraf çekme görevlerini (!) yerine getirdikten sonra bir kara bulut geliyor aniden. Ben daha düşünce balonumu kapamamıştım oysa. Öyle bir yağmur bastırıyor ki! Allahtan hediyeci dükkanlarının önündeyiz. Hemen yan tarafta bir inşaatın derme çatma sundurmasının altına sığınıyoruz. Yağmur, aniden doluya dönüyor. Orada iki adam, ikisi de Türk. Bizimle konuşuyorlar. Daha doğrusu bir tanesi anlatıyor. Ben diyor, hem geziyorum hem de işimi yapıyorum diyor. Abla bacımdır diyor beni gösteriyor, buraya gelenlerin işi hep içki, kumar, afedersiniz karı kız diyor. Benim o taraklarda hiç bezim olmaz diye de ekliyor. Ben daha düz yolda yürümeyi bilmiyorum, nasıl kumar oynayayım diyor.

Yanındaki adam hiç konuşmuyor. Bu konuşan da saygısız biri değil, belli ki şarlatan. Karşı dağlardaki yaylaların ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Zenginlerin evleri hep orada diyor. Benim de diyor, arkadaşım var diyor.  Herkese fazla söyler, sağ olsun bana 1500 Gel’e ( yaklaşık 25 bin TL)Suv araba kiraladı diyor. Bir ay gezdim o dağlarda diye ekliyor.  Alttan alta mesajları veriyor kendince.

Bu kadar konuşmaya ne iş yaptığından bahsetmiyor ama. Yersen… Böyle tatlı tatlı ve saygılı muhabbet edip karşı tarafa yani bize kendince “Düzgün ve paralı, güvenilecek biri”  imajı çizdikten sonra organik bir şekilde lafı bizim nerede kaldığımıza getiriyor.  Güzel bir evde kalıyoruz diyoruz. Kaça diye soruyor, kabaca 4 günlük fiyatı söylüyoruz. O yanındaki hiç konuşmayan arkadaşı hemen bir hesap yapıp “günlüğü şu kadara geliyor” diyor. Hemen bizimki lafa giriyor. Ya bizim bir arkadaş var, pırıl pırıl oteli var ileride, şahane diyor, size ayarlardık, çok da memnun kalırdınız diyor.

Teşekkür ediyoruz.

Ya ne diyeyim şimdi? Bu devirde hâlâ var mı böyle doksanlı yıllardan kalma yöntemlerle insan kandırmaya çalışanlar? Biraz ileride başka birine de kumarhane tavsiye edeceğine adım gibi eminim. Demek ki işe yarıyor ki adam uğraşıyor böyle. Çok enteresan gerçekten de.

Yağmurdan kaçıp karaktere tutulduğumuz bu anlar çok değil on on beş dakikada geçiyor. Güneş çıkıyor sanki az önce tufan gibi bir şey olmamıiçasına. Güneş çıkınca hava da ısınıyor aniden. Doğanın mucizesi işte…

Tekrar yağmura yakalanmadan eve atıyoruz kendimizi.

9500 adım atmışım bu gün, dizimin ağrısı son raddede. Güzel bir duş alıp az dinlenip yemeğe çıkalım diyoruz…

Kalanını da yarın anlatırım artık; kalın sağlıcakla...

 Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batum notları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de, diğer gezilerim burada


 

 

Devamını Oku

26 Mart 2026 Perşembe

Batum Gezi Yazısı #4- Batum’da İkinci Gün, Sokaklar, Parklar, Detaylar

Bugün günlerden 7 Mart Cuma, takvimlere göre Batum’da ikinci, ama bana kalırsa birinci günüm. Erkenden kalkıyorum, mutfak sıcacık. Ev sahibimiz dolapta tertemiz şık bir kavonozda kahve bırakmış. Bildiğiniz Türk kahvesi, bakır cezve de var. Mis gibi kahvemi yapıp mutfakta yazmaya başlıyorum. Gezilerde bunu hep yapıyorum ve çok da hoşuma gidiyor. Sabah kahve eşliğinde bir gün öncesini kağıda dökmek, benim gezi ritüelim, ayrı bir keyif...

Yağmur bazen hızlanıyor, bazen yavaşlıyor. Bir bulut geliyor, döküyor içini; sonra bir başka bulut geliyor. Yağmurlu havaları severim ama sürekli böyle bir iklimde yaşamak da zor olabilir. İngilizler boşuna yerleşmiyor Fethiye’ye…

Buranın yaygın yerel market zinciri olan Spar’dan yaptığımız alışverişle kahvaltımızı yapıyoruz. Yoğurt, yumurta ve bal çok güzel. Küçük bir kavanozla evden getirdiğimiz zeytin ve yine evden getirdiğimiz siyah çay eşliğinde nefis bir kahvaltı oluyor. Buranın ekmeği de güzel. Bizimkilerde hava boşluğu çok bence; bu ise dolu dolu, azıcık yesen de tatmin ediyor. Simite benzeyen hamur işi ise maalesef hayal kırıklığı…Tipine bakınca tuzlu hayal etmiştim ama sanırım içinde pudra şekeri var; hiç sevmiyorum.


Yağmur biraz hafifliyor. Çıkıyoruz evden…

İstikamet Avrupa Meydanı

Evden çıkınca biraz yürüdükten sonra Avrupa Meydanı’na ulaşıyoruz. Küçük bir meydan ama gerçekten çok güzel. Etrafında 19. yüzyıl Avrupa mimarisiyle inşa edilmiş taş binalar var. Pırıl pırıl ve şıkır şıkır her şey. Avrupa’ya hiç gitmemiş ben için oldukça etkileyici görünüyor.

Medea Heykeli Ne Anlatıyor?

Meydanın ortasında Yunan mitolojisindeki Medea’yı temsil eden büyük bir heykel görüyoruz. Elinde altın post.

Heykelin hikayesi ilginç. Antik zamanlarda Gürcistan’ın adı Kolhis’miş ve Medea da Kolhis prensesiymiş.  Aslında Yunan mitolojisinde Medea başka türlü anlatılıyor.  Yunan anlatısına göre, aşkı uğruna babasına ve vatanına ihanet edip, en sonunda kendi çocuklarını kurban eden trajik ve karanlık bir figüre dönüşür Medea. Gürcülerde ise zenginlik ve gurur simgesi sanırım.

Medea’nın elinde gururla salladığı bu 'Altın Post', aslında tarihin en zeki madencilik yöntemlerinden biri: Kolhis halkı, nehirdeki altın zerreciklerini toplamak için suya koyun postları serer, doğanın hazinesini bu tüylerin arasına hapsedermiş. Yani Medea o postu havaya kaldırırken dünyaya aslında şunu fısıldıyor:

'Biz sadece mitolojinin değil, altının ve zekânın da ana vatanıyız!











Not: (Sağda benim çektiğim fotoğraf yarım çıkmış, 

solda Gemini Banana 2 ise yine şirin şeyler çizmiş)

Kısacası o meşhur post; hem antik bir teknoloji harikası hem de Gürcistan’ın 'zenginlik bizim kanımızda var' deme şekli! 

Bu arada Gürcistan’da pek çok kadının adı da Medea’ymış.

Gürcistan Avrupa Meydanı’na bu heykeli inşa ederek, “Bakın köklerimiz Avrupa kültürüne ve mitolojisine dayanıyor” mesajı vermiş olabilir mi, ne dersiniz? 

Avrupa Meydanına Bakış

Girişteki İtalyan restoranında “Ay, Carmela!” çalıyor. Aynı adlı tiyatro oyununu izlediğim için biliyorum şarkıyı, çok duygusal ve dokunaklı bir ezgi… İspanya iç savaşına karşı isyanı anlatan bir devrim marşı aslında… Nakarata eşlik ediyorum.

İtalyan restoranın yanında dünya mutfağından başka şık restoranlar, bir kilise, sokağa sıraların dizildiği şık görünümlü bir Mc Donald’s ve kafeler… Bu meydanda konsere veya yeni yıl etkinliğine denk gelmek güzel olabilirdi. 

Ama meydanda ne yok biliyor musunuz? Garip bir şekilde insan yok! Cumartesi öğleden sonra, hava aşırı yağışlı da değil; peki bu meydanda neden insan yok? Ya da normali bu da biz mi aşırı kalabalığa maruz kalıyoruz acaba? Yoksa burası sadece turistlerin gezdiği bir yer de turizm sezonu olmadığı için mi boş etraf? Hepsi olabilir nedeni.



Bir biz, biri siyah diğeri beyaz iki yavru köpek, onları izleyen birkaç ergen… Bu sakinlik tuhaf geliyor, film setini ziyaret ediyor gibi hissediyorum. Oyuncular henüz gelmemişler…

Çılgın gibi oynaşıyor köpekler.  Günün ilerleyen saatlerinde aynı köpekleri parkta da göreceğimi bilmiyorum tabii ki. Gezdiğimiz yerlerin birbirine ne kadar yakın olduğuna buradan pay biçebilirsiniz. Köpekler bile tanıdık geliyor insana…

Bence bu şehirde köpekleri kısırlaştırmıyorlar. Çünkü gördüğüm her köpeğin kulağında küpe var. Öyleyse bu yavrular da neyin nesi diye merak ediyor insan.

Batum’da insandan korkmayan güvercinler var bir de. Benzerlerini Moldova’da ve Ukrayna’da da görmüştüm. Bizim güvercinler insan gelince hemen havalanır. Bunlar öyle değil; salına salına yürüyorlar yerlerde. Hatta Moldova’da parklarda çok da beslemiştim benzerlerini.

Bir de ne yok biliyor musunuz burada? Hiç sokak kedisi yok. Bunca köpek gördüm, bir tane bile kediye rastlamadım şimdilik. Enteresan değil mi; sınırın öbür yanına geçip Hopa’ya gitsek bir sürü kedi görürüz. Burada kedilere ne oldu acaba? Kediler olmadığı mı için mi kuşlar bu kadar rahat dolaşabiliyor? Bir reklam vardı hani, "babam bu kadar güzel kek yapmayı nereden öğrenmiş..."

Şeklinde uzayıp gidiyor sorular. Oysa  babası sadece kabartma tozu reklamı çeviriyordu, nereden bilsin küçük kız çocuğu. 

Yaşam böyle; bir sürü soru gereksiz ve cevapları o kadar da önemli değil aslında.

Sahile Paralel Park – Batum Bulvarı

Avrupa Meydanı’ndan çıkınca sahile doğru yürüyoruz. Sahile paralel uzanan çok güzel park yapmışlar. İçinde heykeller, fıskiyeler, dev bambu ağaçları… Buranın ikliminde nasıl yaşattıklarını anlayamadığım palmiye ağaçları düzenli aralıklarla dizilmiş. Sahile paralel geniş bir yol ve yeşillik eşlik ediyor yürüyüşümüze.



Üzerlerine bir örnek yağmurluklar giymiş altmış üstü yaşlarda olduklarını tahmin ettiğim kadın işçiler temizlik yapıyor.

 Kadın park işçilerini Moldova’da da görmüştüm. Bu park, Tiflis'deki doğal parklar kadar ihtişamlı olmasa da temiz ve tertipli. Bence bizim belediyeler eski Sovyet ülkelerindeki parkları inceleyip ders çıkarmalı diye düşünüyorum. Bunu daha önce de düşündüğümü anımsayarak hem de.

Ağaç eğilmesin diye yapılan 
kafası kürek 
hissiyatı
koca bir yürek olan
heykelin güzelliğine
ne demeli
mesela...

 🌟❤️🌟🩵🌟💙🌟💚

İşte bütün bu detaylar insana tarifsiz bir mutluluk veriyor. Yani nasıl oluyor biliyor musunuz? Siz farkında olmadan sanki o mutluluk hissi azar azar damarlarınıza aşılanıyor gibi…Genel bir dinginlik geliyor insanın üzerine. Deniz, ağaçlar, temizlik ve az insan sayesinde…

Bu arada bir buçuk aydır evden çıkmayan bünye için bu yürüyüş, moda deyimle gerçek bir “challenge” aslında. Arı zehri kremi sürüp bandajladığım dizim ne kadar dayanacak bakalım?

Siyah ve beyaz ergen köpekler buraya da gelmişler. Başka yaşlı köpekler de var. Yaşlılar sıkıntı değil de bu aşırı hareketli genç köpekler benden uzak olsunlar istiyorum.

Deniz kenarına çıkıyoruz. Parktan sonra deniz kenarında da geniş yürüme yolu ve bu yol da neredeyse bomboş.

Evet, film platosundayız ve etrafta tek figüran bizleriz. Öye gibi... Biraz deniz kenarında yürüdükten sonra tekrar paralel park yoluna geçip devam ediyoruz. Huzur ve sessizlik içime işliyor. Arada banklarda oturup dinleniyorum. Güzel buralar; çok etkileyici değil ama güzel… İyi hissettiriyor.

I 🩵şehir

İleride deniz kenarında “I ❤️ Batumi” yazısı var. Hani insanlar önünde fotoğraf çektirsin ve sosyal medyada paylaşsın diye yazılanlardan. Tabii ki orada fotoğraf çekmiyorum.

Görsel: Gemini Nano Banana 2 Ai
“I 💙şehir”, yazıları mesela, bu şeyler nasıl yayılıyor sahi? Bütün şehirlerde neredeyse harflerin fontları ve renkleri bile aynı. Instagram nasıl bu kadar her şeyi “aynı”laştırdı böyle?

Bir şehre gidersin. “I 🩵 Şehir Adı” yazısı önünde poz verirsin, hatta o pozu verirken de bir kolunu ve bir bacağını havaya kaldırırsın. Ve yayınlarsın Instagram’da. “Bakın ben buradaydım”, işte bu fotoğraf da kanıtı demek için mi bütün bu tantana?

Böyle popüler şeyler hayatımın hiçbir döneminde ilgimi çekmedi. Bazıları için ise, varoluş meselesi gibi bu kendini fotoğraflarla anlatma olayı. Kınamıyorum öyle olanları, sadece görüş beyan ediyorum bu arada. Ben yazmayı seviyorum, birileri de fotoğrafla gösteriyor duygularını ya da varlığını. Herkes kendi içini dökme derdinde.

***

Hava bir kapalı bir açık. Açıldığında kendine bulutların arasından bir yol bulan ışık hüzmeleri karşıki karlı dağlarda o kadar güzel görüntüler oluşturuyor ki. Hafızamın derinlerinde pusuya yatmış Karadeniz anılarım canlanıyor sanki.  Fotoğrafını çekmeyi beceremediğim sahne, zihnimin bir yerlerinde kendine yer buluyor...

Devamı da yarına kalsın o zaman. Anlatacak şeyleri bir çırpıda tüketmeyeyim…

Gezinin tamamını bir çırpıda okumak isteyenler için bütün Batum notları burada.

Diğer gezi yazılarımın tamamı da burada 


Devamını Oku