8 Şubat 2026 Pazar

Hey Gidi Hey! Güle Güle SEO, hoş geldin GEO!

Açıkçası bilişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin hızına erişmek çok zor. 2012 yılında tekstile ara verdiğim dönemde başladım internet için yazı yazmaya. Çok değil dün gibi diyecektim de aradan on dört sene geçmiş! 2016-2023 arasında yine tekstile döndüm, sonra yine yazı çizi işlerine devam…

Havalıydı evde bir şeyler yapıp para kazanmak o zamanlar. Pandemi oldu sonra, çoğu kişi evden çalışmaya başladı da sıradanlaştı. Vay be, bütün bunlar nasıl da hızlı gelişti!

Bize ilk zamanlar “makale” adı altında ürün tanıtımı, blog yazısı falan yazdırıyorlardı reklam ajansları. Her tarafı anahtar kelimelerle dolu, normal okuyucular için oldukça sıkıcı yazılardı. Mesela konu sabun olsun diyelim.


“Sabun, temizlik için kullanılan bir maddedir. Sabun nasıl kullanılır diye merak edenler, sabunu avuçlarına alıp su ile köpürtebilir. Sabunların kokuları da değişmektedir. Sabun  kullanmak için sabun kuru halde saklamak gerekir…”

Ben öylesine yazdım bu örneği ama yazılar üç aşağı beş yukarı böyleydi. Okuyucular kimsenin umurunda değildi; amaç koyulaştırdığım “anahtar kelimeler” yardımıyla Google’ın dikkatini çekmekti. Bunun için de bugüne kıyasla nerdeyse  “dutluk” gibi olan internette “SEO uyumlu makaleler” yazdık, aslında hâlâ da yazmaya devam ediyoruz.  

Bilmeyenler için söyleyeyim:

SEO = Search Engine Optimization  yani  Türkçesiyle Arama Motoru Optimizasyonu

Web siteleri daha çok okunsun, daha çok müşteri çeksin diye bilgisayarcılar, SEO’cular yani, bir çok teknik düzenleme yapıyordu web sitelerinde, hâlâ da yapmaya devam ediyorlar. Bizler, o günün “Makale yazarı” denilen tipleri olarak, bu SEO’cuların istekleri doğrultusunda yazılar yazardık, web sitelerinin Google’da görünür olmaları için çalışırdık. Aklınıza gelebilecek pek çok konuda yüzlerce yazı yazdım o zamanlar. Birçoğu çöp olan yazılar…

Sanki üzerinden asır geçmiş gibi geliyor şimdi, konu hakkında pek çok şey söyleyebilirim. Elbette amatör olarak, sadece hissettiklerimi. Konunun teknik kısımları ile hiç ilgilenmedim zira…

İnterneti Çöpe Çevirdik SEO  yazılarıyla

Bugünden bakınca, yaptığımız şey interneti çöpe çevirmekten başka bir şey değildi. Paralı askerler gibiydik anlayacağınız. Eli kalem tutan, bir şekilde işsiz kalmış, iyi kötü okuduğunu anlayacak kadar dil bilen binlerce insan… O zamanlar tabii ki Google translate çok iyi de değil. Yabancı sitelerden bulduğumuz yazıları iyi kötü “uyarlama” çeviriler yapıp yeniden yazarak kandırmaya çalışıyorduk Google Hazretlerini.

O da bir yere kadar “yiyordu” bizim yaptıklarımızı! Bu şekilde belki de hiç hak etmediği halde pek çok web sitesi Google aramalarında ilk sayfalarda çıkıyor, onların görünürlükleri arttıkça müşterileri artıyor, para kazanıyorlardı. Bizler de adına yazı bile denilmeyecek, ama o günlerde “makale” denilen çöpleri yazan paralı askerlerdik. Yani şimdi düşünüyorum da, internet bir denizse, bizler de o denizin kenarında oturup içine çöp atmak için minimum para verilerek kiralanan insanlardık…

Google Uyandı Sonra

Bu işler sektör haline gelmeye başladı sonra. Hani nasıl ki bir zamanlar tarlasını satıp gelip kot atölyesi açıp tekstil patronluğuna evrilen tipler vardı. O hesap; önüne gelen ajans kurup üç kuruş paraya yazdırdığı çöp yazıları büyük firmalara pazarlamaya başladı. Bir taraftan emek sömürüsü beyaz yakalıyı sarmalarken bir taraftan da internet çöp yazılarla dolmaya devam ediyordu. Elbette Google buna kayıtsız kalmadı. Yazıların içi anahtar kelime çöplüğü olan web sitelerini öyle cezalandırdı ki, değil ilk sayfada çıkmak, neredeyse Google’da görünmez oldular! Google’da görünmemek de çoğunu ticaret dünyasından silmeye yetti, ya da küçüldüler…

Makaleden İçeriğe Evriliş Süreci

Sonra bu bizim makale işleri yavaş yavaş “içerik” adını almaya başladı. Öyle bir noktaya gelindi ki, bu yazılara “makale” diyenler ile “içerik” diyenler sanki farklı sınıflara ait gibi olmaya başladılar. Nasıl desem, içerik diyenler kolej mezunu, makale demeye devam edenler ise ilk okul mezunu muamelesi görmeye başladı. Hiç işten anlamayıp yazan kişilerin emeğini sömüren küçük “girişimciler” yavaş yavaş piyasadan silindi ve yerlerini büyük büyük “İçerik Ajansları” almaya başladı.

Bizler artık içerik üretiyorduk! Evet, elbette ben de içerikçilerin içinde yerimi almıştım. Yazılarımız artık SEO odaklı anahtar kelimelerle dolu değil, okuyucu odaklıydı. “Content is  king”’di artık, yani iyi içerik her şey demekti.

Okuyucu odaklı, anahtar kelimelerden arınmış, asla kopya olmayan yazılar (içerikler) yazmaya başladık. İşin özüne bakarsanız okuyucu, ya da kullanıcı, yine kimsenin umurunda değildi. Google “okur odaklı” yazıları sevdiği için öyle yazıyorduk. Yani king dediğimiz şey içerik değil, hâlâ Google’dı.

(Bu, yazıların içeriğe evrilme sürecinde ortaya çıkan Instagram ve orada paylaşılan videolar da artık "içerik" diye anılıyor biliyorsunuz, bu konudaki hislerimi de uzun uzun anlatırım sonra)

 Hoş geldin Yapay Zeka

Sonra ne zaman olduğunu anımsamıyorum LLM’ler çıktı piyasaya. Large Language Model, yani Türkçesiyle Büyük Dil Modelleri… 

‘2017’ye kadar LLM’ler okuduğunu anlıyor ama yazamıyordu. Bak 2017 diyorum, şunun şurasında 10 senelik bir mazisi bile yok! 2017’de Google’da yayınlanan bir makale ile atılmış bugünkü LLM’lerin temeli! Hıza bakar mısınız...

Bütün bunlar olup biterken bir çok model denendi ve ilk kez 2020’de GPT-3 modeli metin yazmaya başladı. 2022’de de herkesin kullandığı ChatGPT halini aldı. Sonra bir sürü yeni adla çıkanlar var, Google’ın Gemini’si , Microsoft’un Copilot’u gibi.

Milyarlarca kelimeye dayalı büyük veri setleriyle eğitilen yapay zeka modelleri bunlar. İnsan dilini anlıyor, metin analizi yapıyor, çeviri yapıyor, benim gibilerin üç dört saatte yazacağı 1000 kelimelik içeriği saniyeler içinde yazıyor ve “beğenmediğin yerleri söyle, hemen değiştireyim” diyor.

GPT, metni yalnızca analiz eden değil, bağlamı anlayarak yeni metinler üretebilen  büyük dil modeli olan ChatGPT’ye sordum GPT nedir diye, kendisini böyle tanımlıyor:

GPT" kısaltması “Generative Pre-trained Transformer” anlamına gelir. Bunu parçalara ayırırsak:

  • Generative (Üretici): Yeni içerik üretebilir. Örneğin metin, kod, şiir, özet gibi.
  • Pre-trained (Önceden eğitilmiş): Çok büyük miktarda veri üzerinde önceden eğitilmiştir. Bu sayede dilin yapısını, kelimeler arasındaki ilişkileri ve farklı konuları öğrenmiştir.
  • Transformer: 2017’de tanıtılan bir yapay zekâ mimarisi. Dilin bağlamını anlamada çok güçlüdür; bir cümlenin başındaki kelimeyle sonundaki kelime arasındaki ilişkiyi yakalayabilir.

Kısacası GPT, insan dilini anlamak ve üretmek için tasarlanmış bir yapay zekâ model ailesidir. Bugün kullandığımız birçok sohbet botu, yazı asistanı ve içerik üretim aracı bu mimariyi temel alır.

Çok Uzun Oldu Farkındayım Ama, Bunları Kendime Not Diye Yazıyorum

Muhtemelen buraya kadar pek okuyan olmamıştır bu yazıyı, öyle ya artık yapay zekanın beğendiği gibi “kısa kısa” olması lazım yazıların. Ben biraz da kendi dönüşümümü kendime not gibi yazıyorum aslında burada.

Çok Kullanışlı Bir Amele Olan Ben, Kendimi Yapay Zekayı Eğitirken Buldum!

Evet, tam da böyleyim. Nasıl ki bundan on dört sene önce Google’ın çöp içeriklerle dolmasına hizmet eden SEO yazarlığı işlerine başladıysam, 2023’den bu yana da yapay zekayı eğitecek türlü türlü projelerde işler yapıyorum yine evden, yine oturduğum yerden ve evet yine çok para kazanmayarak… Amele style…

2023’de ikinci tekstil maceram da hüzünle sonuçlanınca içerik işlerine döneyim dedim. Bir de baktım ki etrafta yapay zekâ eğitme işleri var. Elin Amerikalısı, ne bileyim İngilizi Linkedln’de ilanlar açmış, Türkçe bilen insanları yapay zekayı eğitme projelerine çağırıyor.  Ülkemizde çıt yok tabii ki! Benim şu “Çağa uyum sağlamalıyım, biraz da para kazansam fena mı olur” diyen şahane, ama amele eğilimli beynim bu projelere bir daldı pîr daldı…  Yapay zeka öğrensin diye 3-4 ay yüzlerce SMS diyaloğu yazdım mesela bir proje için. Sonra yine yapay zeka konuşmayı öğrensin diye yüzlerce kelimeyi on beşer kere okumuşluğum da var. Üstelik biliyordum eğitildikçe işimi elimden alacaktı bu yapay zeka, artık içerikleri ben değil o yazacaktı! Ama ne yaparsın işte, ekmek parası… Hâlâ da o projeleri kovalıyorum bir yandan, yalan yok...

En son geldiğim noktada ne yaptığımı söyleyeyim…

Ben Artık Yapay Zekanın Yazdıklarını Denetleyen Editörüm!

Geldiğimiz noktada yapay zeka evden SEO uyumlu içerik üreten, kategori yazısı, ne bileyim blog yazanların işlerini tatlı tatlı ellerinden almaya başladı. Çünkü neden olmasın! Bir kere hızlı yazıyor, elli kere beğenmesen bir yazıyı elli bir kere düzenliyor ve hiç gıkı da çıkmıyor bu eleştirilerden. Sonra sigorta istemiyor, ekmek istemiyor, su istemiyor. İnsan yazarlar gibi kaprisleri de yok! Üstelik hiç dinlenmeden çalışabiliyor, hal böyle olunca ne oluyor? Google’da üstlerde çıkmak isteyen firmalar, içerik “ihtiyaç”larını yapay zekanın metinleriyle gidermeyi tercih ediyor tabii ki! Hoşgeldin yeni dünyanın postmodern style köle zihniyeti!

Ama bir sorun var... Şimdilik yapay zekaya pek güvenmemek gerekiyor; uydurabiliyor, periyodik hata yapabiliyor. Yani yapay zekanın yazdığı metinleri kontrol edecek benim  gibi “insan” editörlere hâlâ ihtiyaç var şimdilik. Şimdilik diyorum, ileride bu işi de elimizden alacaklarını öngörmek için kahin olmaya gerek yok netekim.

Hoşgeldin GEO uyumlu içerikler

Bu kadar uzun bir girişten sonra asıl konumuza gelelim. Bizler, yani webde içerik yazan kişiler artık yazdıklarımızı Google bulsun diye değil, Yapay Zeka referans versin diye optimize etmeye başladık. Dolayısıyla günümüzde Google için SEO uyumlu yazılar demode, artık moda olan GEO uyumlu yazılar.

Bunu başka bir yazıda uzun uzun anlatırım da kısaca söyleyeyim, yapay zeka uzun  paragrafları sevmiyor. Bilgi öbekleri şeklinde iki üç satırlık bölmecikler olacak yeni yazılarda.  Başlıklar olacak, “bu nedir?, nasıl yapılır?” gibi ve lafı dolandırmadan cevap verilecek o sorulara. Eskiden “Bununla birlikte, bu bağlamda, dolayısyla…” gibi kelimeleri kullanıp cümle süslemek entellikti ya, yapay zeka bunlardan nefret ediyor. Kısa olacaksın kardeşim diyor… Anlatacağım bunları bir sonraki yazımda.

Son Söz; kendimizi kandırmayalım!

Demem o ki, şimdilerde biz kendimizi yapay zekayı eğitiyor sanıyoruz ya, bu büyük bir yanılgı! Aslında o bizi eğitiyor ve yavaş yavaş kendine benzetiyor.

O yüzden buraya kadar okuduysanız hem bu uzun yazıyı yazanın, hem de bu uzun yazıyı okuyan kendinizin kıymetini çok iyi bilin. Şaka yapmıyorum; çok geçmez bizlere  gerçekten dinozor muamelesi yapar bu gelişmeler…

 

Sevgiyle efenim, insan kalarak hem de…

Devamını Oku

3 Şubat 2026 Salı

Aramızda Reptilyenler ve Uzaylılar mı Var?

Bazı komplo teorisyenleri “Aramızda reptilyenler var” diyor ya hani. Yani bunlar insan formuna bürünebilen sürüngenlerdir; dünyadaki hükümetleri, finans sistemini ve medyayı kontrol ediyor bunlar diyorlar ya hani!

Komplo teorisine çok inanmasam da kelime hoşuma gidiyor. Küfür edip ağzımı bozmaktansa “Reptilyen bunlar!” demek işime geliyor açıkçası. Rahatlıyorum, hem de o sinirlendiğim durumu karikatürize eden bir kelime kullandığım için işi şakaya vurma ortamı da doğuyor. Mesela buzz gibi bakışları olan sözüm ona çok soğukkanlı(!) bir milletvekili abla abuk sabuk konuşunca bakıyorum ablanın suratına, bir de ne göreyim! Direkt reptilyen bakışlar! Jülyen soğan gibi yaylanan bir çene ile tamamlanıyor silueti hayalimde. Yaylanarak sürünmek yerine sahte ayaklar edinseler ne gam…

Son günlerde dökülüp saçılan Epstein belgelerini  yarım yamalak da olsa okuyunca, -ki fazlasını bünye kaldırmıyor-  “reptilyen” kesmez oldu maalesef bu olanı biteni tanımlamaya. Yetersiz kaldı sözcük. Sürüngenler, sürüngenlikleriyle kalıyor;  yani nasıl desem etki alanları sınırlı bence.  Oysa bu Epstein tayfası sürüngenden de farklı bir cins! Daha kapsamlı kötülük yapabilen, yani olanakları daha çok olan… Evet tahmin ettiğiniz üzere  dönüp dolaşıp en eski komplo teorisine sığınıyorum.

Uzaylı bunlar, leş bir gezegenden gelmişler, leş yiyengiller…

Bu durumda komplo teorisine katkı yapıp insanlığa armağan etmek istiyorum, buyrun:

Uzaylılar gelip bazı kötü  insanları dönüştürmüş ve daha da kötü hale getirmişler, onlar reptilyen olmuş. Ama asla uzaylıların seviyesine çıkamıyorlar.  Ne bileyim en fazla iş yerindeki iğrenç haset kadınlar, üvey anneler, kıskanç arkadaşlar reptilyen oluyor. En fazla yükselebilecekleri mertebe parlemento falan... Ama leş gezegenlerden gelenler öyle mi ya! Hayal bile edemeyiz yapacaklarını...

Hani soruyoruz ya “İnsan mı ya bunlar?” diye… Böyle düşününce bu soruyu sormak da anlamsızlaşıyor.

Yani şimdi misal, robot süpürge, yerde gezinen civcivi de süpürmeye kalksa ona kızar mıyız?  

“İnsanlıktan çıkmış bu, yerde gezen civcivi bile süpürmeye kalkıyor?” demek saçma olmaz mı?

Bu Epstein’cileri de öyle düşünüyorum...

Aramızda uzaylılar olmadığının bilimsel kanıtı var mı?

Yok.

Peki uzaylıların iyisi de kötüsü de olabilir mi?

Evet, hepsi iyi yürekli yeşil canlılar olacak değil ya!

Bunlar gelmişler, insan kılığına girmişler, bize korkunç gelen her şeyi yapıyorlar…

Başka türlü anlatayım...

Aranızda böceklere de iyi davrananlar vardır mutlaka ama ben mesela böcekleri hiç sevmem. Karaböcekler olmasın isterim. Gerçi öldüremem ama birisi öldürürse de acımam. Dün kafam Epstein ile doluyken şunu düşündüm.

Bu karaböcekleri öldürürken (çok doğaseverler hariç diyorum yine) onların bir ailesi var mı, ruh hali nasıl, içlerinde bebek olanlar var mı diye düşünmüyoruz. Sadece iğreniyoruz ya hani, işte bu Epstein’ciler de öyle bence. Gelmişler, bütün insanları bizim karaböceklere baktığımız gibi görüyorlar ve yaptıkları şeyler onlara çok normal geliyor.

Aklamak için söylemiyorum elbette onları, yanlış anlaşılmasın; insan olmalarına imkan ve ihtimal olmadığı için böyle söylüyorum.

Amaaa...

Bizi, yani iyi insan olarak kalmayı başaranları böyle şeyler yıldıramaz...


Reptilyenler, leş uzaylılar falan arasında enseyi karatmadan insan kalalım; gülmeyi ve sevmeyi asla ama asla bırakmayalım diyorum. Çok üzülerek bir yere varamıyoruz maaleasef...

Çünkü yaşadığımız hayat onlara rağmen hâlâ çok güzel…

Devamını Oku

29 Ocak 2026 Perşembe

Tiyatro... Öylece Durur Zaman İzledim

İLK NOT: Ben oyun eleştirmeni değilim, ne haddime...Bu yazı, izlediğim oyunun ruh halimdeki yansımaları ve o anda yaşadıklarım üzerine bir karalama. Yani oyuna gidecek olup merak edenlere doyurucu gelecek bir yazı değil… Blog yazısı işte, karman çorman izler… Tiyatro severlerin değerli zamanını almak istemediğim için baştan belirteyim dedim.

Bu arada yazı baştan sona Spoiler içerir…!


7 Ocak’ta gittim aslında oyuna, yirmi gündür yazamadım oyundan bende kalanları Öylece durdu sanki zaman. Bazen öyle olur.

Aslında geçtiğimiz ay bu oyuna biletim vardı Kadıköy’de, ama dizimdeki ağrı yüzünden dışarı çıkmaya cesaret edip gidememiş, birlikte gitmeyi planladığım arkadaşımı oyuna bensiz göndermiştim. O günden sonra da evden hiç çıkmadım. Benim için zaman sanki gerçekten de öylece duruyor gibi bu aralar.

Günler öncesinden nasıl giderim, nasıl olur diye kaygılanarak çıktım evden sonunda; evet zordu, ama başardım. Bu oyun, bu açıdan da değerli benim için…

Bazen oyunlar da gerçekle karışıyor. Aslında bir tiyatro izlemenin, bir film izlemenin ya da kitap okumanın bize kazandırdığı şey de bu. Orada gördüklerimizi ruh halimizin ve bakış açımızın süzgecinden geçiriyoruz, oradaki bir replikle hayatımızı sorguluyoruz, yani aslında biraz kendimizi besliyoruz. Sanat bu nedenle güzel…

Oyuna gelecek olursak…

Öylece Durur Zaman…

Bir tiyatro için çok güzel isim bence. Oyunun yazarı Amerikalı Donald Margulies güzel yazmış, başka oyunuyla Pulitzer ödülü almışlığı var.


İlk alkışım Dekor Üstadı Savaş Dinçel’e Gitsin!

Nefis bir dekor karşılıyor bizi. Tabii ki Barış Dinçel elinden çıkmış. Gidiş Dönüş Moskova, Köpek Kalbi, Uçurtmanın Kuyruğu, Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık, Vahşi Batı, Bir Baba Hamlet gibi gördüğüm diğer sahne tasarımlarını da çok sevmiştim. Öyle ki, bir oyunun dekoru eğer Barış Dinçel elinden çıkmaysa o oyuna gitmek daha keyifli oluyor benim için. Çünkü üstat atıyor imzasını her seferinde. Öyle ki, bazı oyunlarda oyuncuların ismini unutuyorum ama Barış Dinçel işi hafızama kazınmış oluyor.

Bir çatı katı düşünün, Amerikan mufağındaki retro kırmızı buzdolabından kütüphaneye kadar her şey düşünülmüş. Öyle ki oyuncu dolabı açınca, içinde metne uygun şeyler görmek şahane bir detaydı benim için. Ya da işte duvarlardaki Susan’ın çektiğini düşündüren nefis fotoğraflar…

Eğimli çatısında pencere olarak tasarlanan yerde ise yine Barış Dinçel’in kıvrak zekası devreye girmiş. Zaman zaman ışıklar kararıyor ve sadece çatı pencereleri aydınlanıyor. Orada oyunda anlatılan konuya ait fotoğrafların slaytını izliyoruz.

Ben tiyatrodaki modern yorum denilen, ne bileyim bir sandalye bir masadan ibaret az dekorlu oyunları pek sevemiyorum. Elbette çok güçlü bir metin ve muazzam oyunculuklar varsa olabilir ama pek nadir… Yani dekorsuz oyunlarda hep bir şeyler eksik kalıyor bende. O masalsı dekorun ayrıntılarına dalıp gitmeye ise bayılıyorum. O yüzden ilk alkışım Savaş Dinçel’e gitsin…

Yazarın hakkını yemeyelim…

Çok dramatik şeyler görmemeye gayret ediyorum son zamanlarda. Haberleri izlemeyi bıraktım aylar önce. Dram filmi izlemiyorum mesela, Güldür Güldür izliyorum Youtube’dan. Bu aralar Beyazla Joker’e de bakıyorum. Çünkü ruhumun gerçekten hafiflemeye ihtiyacı var. İşte bu yüzden oyunun konusu biraz şüpheye düşürdü aslında, neyse ki arkadaşım benden önce gidip beğendiğini söyledi de içim rahatladı.

Oyun savaşla ilgili sandım ama değilmiş. Gerçekten sorgulatan, dolu dolu ve izlemesi zor olmayan şahane bir metindi. Yazarın hakkını yemeyeyim.

Sarah bir fotoğrafçı. Erkek arkadaşı James ile birlikte Orta Doğu’da çok yerde bulunmuş. James de dergilere fotoğraflarla ilgili yazılar yazıyor. Irak’ta birlikteyken James hem olana bitene dayanamıyor hem de Sarah’ın duygusal olarak uzaklaşmasına… Sarah’dan önce Amerika’ya evine dönüyor, normal hayatına.

Ve evet Sarah bacağı alçıda, yüzü gözü yaralı geliyor bir gün erkek arkadaşının evine. Biraz soğuk, biraz gergin. Yakınlarında bomba patlamış. Ve adını anımsamadığım, Kâsım olabilir emin değilim, kendisine eşlik eden, tercümanlık yapan yerel rehberi kaybetmiş o patlamada. Aralarında duygusal bir şeyler olduğunu da anlıyoruz sonra. James savaştan mı kaçmış, yoksa gözünün önünde gelişen bu duygusallık mı O’nda daha büyük etki bırakmış…  Bence her ikisi de…

James elinden geleni yapmaya çalışsa da Sarah gergin, Sarah’ın aklı oralarda…

Derken arkadaşları geliyor eve. Sarah ve James yaşlarında bir erkek olan Richard ve daha genç bir kadın, Mandy. Bunlar ikisi evli. Adam, Sarah’ın ve James’in işlerini düzenleyen dergi editörü. Kadın ise davetler, organizasyonlar falan düzenliyor. Genç kadın çok neşeli, hayata bağlı, cilveli biri, biraz da  olaylara uzak…Sarah ise son derece rahatsız oluyor kadının bu hallerinden. Belki de kıskanıyor, ne de olsa eski sevgilisinin hayran olduğı yeni eşi... Ben öyle hissettim aslında biraz. Kadının yaptığı organizasyon işini aşağılıyor gibi… Hani vardır ya “Ben neler çektim, nasıl fedakarlıklar yaptım, senin işin ne ki!…” diyen tipler; biraz da öyle gibi. 

Sohbet sırasında Mandy’nin dışarıdan gelen masum ama keskin soruları Sarah ve James'in mesleki ve ahlaki değerlerini sorgulamalarına neden oluyor.

Sarah bombaların nasıl patladığını, orada gözünün önünde insanların nasıl öldüğünü anlatırken Mandy büyük bir içtenlikle soruyor mesela:

“Orada insanlar ölürken sen neden yardım edeceğine fotoğraf çekmeye devam ettin? Neden onları kurtarmadın?”

Sarah ise

“Benim işim  fotoğraf çekmek, ben sadece işimi yaptım…” diyor.

Burası gerçekten de oyunun en çok düşündüren sorgulama anıydı bence …

Ve konuşmanın bu bölümünde “Savaş fotoğrafçıları olmasaydı sizler hiçbir şeyden haberdar olamayacaktınız…” gibi bir savunma cümlesi geçiyor.

“Kameranın işi hayatı kaydetmek, değiştirmek değil… Fotoğrafçıların kadrajına girip beğenmedikleri şeyleri değiştirmelerini bekleyemezsin. Bizim işimiz gerçeği yakalamak, yeniden sahnelemek değil…” (oyun broşüründen alıntı)


Bakmak mı, Müdahale Etmek mi?

Oyunun tam da burasında sorgulama konusu savaş muhabirliğinden çıkıp yaşama yayılıyor benim gözümde. Bir trajediye tanıklık eden kişi o olayı durdurmak için elinden gelen bir şey varsa yapmalı mı, yoksa bu trajediyi dünyaya haber vermek için kaydetmeye devam mı etmeli?

Günümüze kadar pek çok savaş muhabiri kayıtları almasaydı yapılan insanlık dışı muamelelerden dünyanın haber olur muydu? Öte yandan, öğrenince değişiyor mu bir şeyler? Ya da ne kadar değişiyor… “Tarihe not düşüyoruz” da tarih tekerrür etmiyor mu peki…

Sosyal medya da biraz böyle değil mi? Bayılan kişiyi, yoldaki kazaları yayınlayanlar bu olayın neresinde?

Zamanın Durması

Oyunun adı fotoğrafçılığa da gönderme aslında. Sarah, deklanşöre basınca o an sanki zaman duruyor gibi oluyor diyor. Evet fotoğraflarda zaman o anda duruyor ama kadrajın dışında kalan savaşı kim durduracak…

Sarah, James’in  “Artık normal insanlar gibi yaşama isteğine” uyum sağlamak için zoraki de olsa evleniyor O’nunla. Zaman geçiyor, ayağı da iyileşiyor ama bu güvenli yaşam Sarah’ı mutlu edemiyor. Savaş ortamlarına, Orta Doğu’ya geri dönmek istiyor.

Peki bir insanın başkalarının acısıyla beslenen bir tutkusu olması o kişiyi “kötü” mü yapar, yoksa “gerçekçi” mi? İşte Margulies ustalıkla işlediği metinde bize bu soruyu da sorduruyor.

Oyunun başlarında neşeli ve sıradan Mandy’yi ben de “duyarsız” olmakla suçlamıştım ama oyunun güçlü bir sahnesinde geçen replik gibi, bu ne kadar doğru? Yani savaş fotoğraflarına bakıp üzülerek, ya da siyasi içerikli tiyatro oyunları izleyerek aslında “liberal vicdanlarımızı” rahatlatmaktan başka ne yapıyoruz ki!

Normalleşmek…

Ve oyunun sonunda Sarah savaş alanlarına dönmeyi, James ise normal biri olarak yaşamayı, savaş hikayeleri yerine normal yazılar yazmayı tercih ediyor. James aslında yaşadığı suçluluk duygusundan kurtulup normalleşmek isterken Sarah ise bu acıları taşıyarak, belki de “normal” dünyadan kaçarak yaşamayı tercih ediyor.

Son Sözüm,

Oyun, aslında hepimizin içindeki "izleyici"ye ayna tutuyor. Sarah ve James aracılığıyla savaşın dehşetini evimizin konforunda izlemenin veya okumanın yarattığı o tuhaf duygusuzlaşmayı eleştiriyor. Sarah'ın oyunun sonunda konforlu hayatı bırakıp tekrar kaosa dönmesi, bana kalırsa biraz kaçış, biraz da başka türlüsünü bilmediği ve ait olduğu tek "gerçeklik" olan acıya geri dönüş...

Bu oyunun temaları, özellikle günümüzdeki sosyal medya çağında "izlemek ve paylaşmak" ile "gerçekten bir şeyler yapmak" arasındaki çatışmayı daha da anlamlı kılıyor.

Öte yandan acılı anmaları da çağrıştırıyor bana. “Unutmadık, unutmayacağız” diyerek türlü türlü katliamların anma programlarını adeta bir görev gibi aksatmayan, tören bitince birer kadeh bir şeyler içip evlere dağılan “eylemci” tipler vardır mesela…  Biraz da onlar geliyor aklıma…

Gerçekten bir şeyler değişiyor mu onların sayesinde, hayat daha mı güzelleşiyor…

Bilemiyorum, “Çok bencil ve liberalsin…” damgası yemek de var işin sonunda…

Oyundaki bu etik ikilemler hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sarah'nın yerinde olsanız, kameranızı bırakıp yardıma mı koşardınız yoksa o anı ölümsüzleştirmeyi mi seçerdiniz?


NOT: Oyunun sonundaki alkış zamanını durdurmayı seviyorum... Bunu hep yapıyorum...

Devamını Oku

21 Ocak 2026 Çarşamba

Elveda Güzel Dostum...

Tam anımsamıyorum  tarihi, belki bir sene fazla belki de bir sene eksiktir ama en az yirmi üç senesi var. Aynı işte çalışırken öğlenleri birlikte yemek yemelerle başlayan, sonra dışarıda devam eden, sonra aileye taşınan, sonra dostluğa evrilen, sonra da özel dost mertebesine çıkan bir ilişkiydi.

İki bin yirmi dört senesinin ağustos ayında fırtına gibi koptu aramızdaki her şey. Eften püften sebeplerle, aradın aramadın, anlattın anlatmadın gibi çok da anlam veremediğim nedenlerle beni sildi attı ansızın. Biraz kendimize dönelim, az uzak kalalım falan diye Whatsapp’da yazışırken aniden engelleyiverdi. Ben anlamadım bile bu noktaya neden gelindiğini. Çok şaşırdım, çok da üzüldüm tabii ki. Tam da o zamanlarda başka bir sevdiğim kişi de çıkıvermişti hayatımdan. Öylece kalakaldım, nedenini niyesini sorguladığımda aramızda bu şiddette kopuş gerektiren bir şey olduğunu göremedim hiç. Ne acayip zamanlardı hakikaten bu günden bakıldığında…

Neyi biriktirmişti bu kadar, neden biriktirmişti, hiç anlayamadım.

Dostluğumuz kıskanılırdı, bunu biliyordum. Belki de ya da muhtemelen birileri…

Bunu şu an sorgulayıp deşmenin anlamı da yok gerçi!

Hastalığı nüksetmiş o ara.

Oysa çok da iyiydi, her şey çok da yolundaydı.

O bir ay aramadığım ve bana küsme noktasına geldiği dönem olmuş her şey. Hem hastalığı nüksetmiş hem de özel hayatında radikal kararlar almış. Beni de o dönem çıkarmak istemiş hayatından. Ama ben O’nu bir de kendi dertlerimle yormak istemediğim için, modum düşük diye aramamıştım…

Nasıl da farklı oluyor bakış açıları, herkesin kendince nedenleri nasıl da kendince haklı olabiliyor. İnsan iletişimi hiç de öyle kişisel gelişim kitaplarındaki gibi değil işte… Acıyla öğreniliyor bazen bunlar…


Sonra ben eşini aradım düzenli aralıklarla, sağlığı ile ilgili bilgi aldım. Hastalıktan kurtulduğunu duyunca çok sevindim, bol bol tatillere gidiyormuş. Duyunca rahatladım.

İki bin yirmi beş ilk yarısı böyle geçti işte.

Sorunlarımla ve çözmem gereken şeylerle uğraşırken ara ara, hatta sık sık aklıma geldiğinde sesli sesli kendimle – sanki O’nunla konuşuyormuş gibi- konuşma anlarım oldu.

Bunca yıldır ilk defa doğum günümü O’nsuz geçirmek tuhaftı.

Her görüştüğümüzde birbirimize küçük hediyeler verirdik, oturduğum odada karşıya bakıyorum, hastanede ördüğü ayıcık, duvara bakıyorum küçük melek figürü, sağıma bakıyorum bir biblo, soluma bakıyorum hasır bir sepet… Daha bir sürü şey, kitaplar, süsler…

Hepsi O’nun ince ruhundan yansıyan güzel anılar. O da benim kendisine verdiğim hediyeleri bir kutuda sakladığını söylerdi. 2024’e girerken on kişiye gönderdiğim simli kartpostallardan bir tek Onunki ulaşmış meğer, gerisi kaybolmuş.  Moda’daki evinde yılbaşından çok sonra, merdivende pembe bir zarf görmüş, bu da ne ki derken bakmış ismi var. Çok duygulandığını söylemişti, umutlu şeyler yazmıştım…

Küçük kızlar gibiydik bir aradayken…

Tiyatrolara gittik birlikte, hatta Zülfü Konserine, Haydarpaşa Garı’nda şimdi kapalı olan meyhaneye bile gittik. Pikniklere giderdik, ne bileyim Moda’da bira içer, O’nun arabasıyla götürdüğü uzak salaş yerlerde kahvaltılar ederdik. Saatlerce konuşur, her seferinde sanki terapiden çıkmış gibi iyi duygularla ayrılırdık. Buluşmalarımız ritüel gibiydi, birbirimize kitap alırdık, sonra buluşma gününü heyecanla beklerdik, hatta süslenirdik de…

O kadar çok anımız var ki, hangi birini anlatsam. Cunda’da tatil yaptık on sene olmuştur. Sonra ETS otobüsüyle başka otellere de olsa mayıs ayında Antalya’ya gitmişliğimiz var. Otobüse hiç alışkın olmadığı için “çok sallıyor” demişti de gülmüştüm benim alışkın bünyeyle. Hep söylerdik ama bir türlü Adalara gidemedik mesela. Ne bileyim, çok yıllar önce ilk tanıştığımız zamanlarda, Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım” şiirinin tiyatrosuna büyük bir coşkuyla götürmüştüm de eşi yıllarca nasıl sıkıldığını anlatmıştı o gösteride. Ben o zamanlar Edip Cansever’e deli hayranken… Sonra yine o yıllarda bu adamcağız yaşlı aman ölür mölür dinleyelim diye Erkin Koray’ın konserine gitmişliğimiz var, Erkin Koray o konserden sonra en az on beş sene daha yaşamıştır. Ezginin Günlüğü'nü izlemiştik eski Livane Bar'da, rakı da içmiştik. Beraber SEO dersine ve hatta bir günlük örgü kursuna gitmişliğimiz var. O e-ticaret yaparken ben de tekstilde çalışırken O’na tişört bile üretmiştik firmada. Hey gidi hey. Haluk Bilginer'İ sahnede ilk O'nunla izlemiştim. Ben blog açtıktan sonra O da açmıştı, keyifli şeyler yazardı, sonra bıraktı. Haa bir de benim meşhur reçellerim… Yani meşhur dediğim vişne reçeli yapardım, O’na da bir küçük kavanoz ayırırdım, kapağına komik şeyler yazardım. Reçel sevmezlermiş ama sırf o kapaktaki komik notlar için hayır demezdi benim reçellere.

Ne oldu da böyle oldu. İnsan bu kadar şeyi paylaşıp nasıl da böyle olur… Çok acayip, film gibi…

Hastalığının ilk tedavisi yaklaşık bir sene sürdükten sonra bahçeli bir ev almıştı Moda’da. Sanki bir hikayedeki dekor gibi çok güneş almayan kuytu bir bahçeydi, çok güzeldi, öyle yapay çimlerin olmadığı, kendiliğinden bir bahçe… Komşunun ağacından dutlar dökülüyor demişti, ne güzel dertti… Ihlamur ağacı dik buraya demiştim, diktim demişti, ben limonu görmüştüm, bir de gül ağacını… Belki de o ev satılmıştır bugün...

O eve iki kere gittim; bana hep kızardı, neden sık sık gitmiyorum diye… Ben sık sık gidemezdim ki… O aralar hep içime kaçasım vardı. İçime kaçtığım için zaten bana küsmüştü. Evet ben O’na bile çok anlatamazdım. Çünkü ben anlatamayan biriydim ve hâlâ da öyleyim. Şimdi düşünüyorum da evet ne kadar az şey biliyordu hakkımda…

İşte böyle böyle geçti İki bin yirmi beş’in yaz ayları. Bir daha geri gelir miydi o eski günler, aradan bir koca sene geçtikten sonra…

O gün, 10 Kasım günü. Saat dokuzu beş geçe durdum camda, siren çalarken Kadıköy'de... Karşı komşu, Arzu’nun annesi de durdu, sonra çapraz apartmanda tek başına yaşayan emekli psikiyatr kadın da açtı camı, astığı bayrağın ardında durdu. Benim her sene olduğu gibi gözlerim dolmuştu. Sonra mutfağa gittim, bilmiyorum ne yapıyordum, anımsamıyorum şimdi. Dokuz buçuğa doğru telefonum çaldı.

Ekranda eşinin adı yazıyordu. Bu saatte aramazdı beni, niye arasındı ki…

Telaşla açtım telefonu, ağlıyordu, tam 9’da olmuş... Çok sevdiği Ata’sından beş dakika önce…

İşte hayat böyle bir şey…

Sonra, yani aradan biraz zaman geçince şöyle düşündüm…

Sanki benden uzaklaşarak, eşinden ayrılarak kendi gidişini hazırlamıştı bir sene öncesinden. Bizleri o dönemde çok üzmemek için ilişkileri koparmayı tercih etmişti… Bu süreci tek başına, annesi ve kardeşi ile yaşamak istemişti.

Eşine “Bana küs gitti…” dediğimde, “Merak etme, O kendi içinde çoktan seninle barışmıştır. Çünkü sizin ilişkiniz çok özeldi.” dedi ama ne bileyim işte… Yarım kalmışlık var bir yerlerde...

Sanki hızlandırılmış bir film sahnesi gibi geçti İki bin yirmi beş yılı… Nasıl oldu da böyle oldu çok sorgulayamadan, çok hissedemeden…

Böylesi durumlarda, yaşamın bu akla hayale gelmeyecek detaylardaki planını çok net görüyorum; hem hayran oluyor hem de elimden bir şey gelmeyeceğini bilerek akışa  bırakıyorum her şeyi…

Ve bu yazıyı yazabildim ya... Geriye dönüp okuma cesareti bulacağımı da pek sanmıyorum.

Elveda güzel dostum, tüm kalbimle… 

 

Devamını Oku

6 Ocak 2026 Salı

Cem Yılmaz CMXXIV İzlediniz mi?


Cem Yılmaz CMXXIV izlediniz mi?

“Linç” tayfası yine işbaşındaydı. Efendim “toksik bir dili varmış”, 38 yaşında bir kadını aşağılamış. Falan filan…

Öncelikle söyleyeyim, ben Cem Yılmaz fanı değilim, her yaptığını elbette beğenmiyorum, ama merak ediyorum. Ne yapıyorum? Bir film ya da gösterisi mi var yeni, izliyorum. Bazen iki saatlik gösteriden beş sadece 5 dakikalık bir bölüme güldüğüm oluyor, onu cebime koyup hayatıma devam ediyorum. Bazen söylediği bir lafı hiç unutamıyor, her aklıma geldiğinde gülümsüyorum.

Yıllardır dillere dolanan esprilerin yaratıcısı olduğu için benim gözümde farklı bir kulvarda çünkü O. Tarkan gibi, ne bileyim Zülfü Livaneli gibi. Kendi kulvarının en iyileri arasında. Herkes Tarkan sevmek zorunda değil, ama geniş kitleler tarafından sevildiği için en azından saygıyı hak eder, benimkisi o hesap.

Bir hikaye anlatıcısı Cem Yılmaz. Gördüklerini, yaşadıklarını kendi süzgecinden geçirip kendi tarzında anlatıyor. Yıllardır böyle…  Ve evet kimi zaman gözümüzün önünde olan şeyleri şahane bir mizahla önümüze koyuyor. "Evet ya, bunu nasıl göremedim" diyoruz,  mizah ustalığı da zaten burada. Hepimizin baktığını ama göremediğini bize anlatıyor.  Haa, zamanında Zeki- Metin’in Yasaklar’ı gibi cesur değil belki anlatıları, politik de değil; evet belki daha bireysel. Ama Cem Yılmaz hep böyleydi. Tarzı bu.  

“Little little into the middle” lafını yanılmıyorsam 2011’den bu yana kullanıp gülmüyor muyuz?

Taa 2004’de çektiği bir reklam filminde kullandığı dümdüz “Eğitim Şart!” ve "Doktor bu ne?" lafları o gün bugündür dilimize pelesenk olmadı mı?

2001 yılında Telsim reklamında yaptığı “Tamamen duygusal” esprisi mesela. Aradan 25 sene geçmiş ve biz hala bu espriye gülebiliyoruz.

Bunlar ilk etapta aklıma gelenler ve evet  komedi tarihimizde sadece bu kadarıyla bile özel bir yer var Cem Yılmaz'ın.

**********

Nasıl ki son gösterisinde anlattıkları zamanın ruhunu yansıtıyorsa bu kadar “linç” edilmesi de zamanın aynası aslında.

Sosyal medya çağında her şey daha hızlı tüketiliyor çünkü. Birisi bir şeyi kötülüyor, sonra binlerce kişi o konu hakkında bir dakika bile düşünmeden o kötü şeyi yayabiliyor. Sorgulama yok, kendi süzgecinden geçirme yok.

Bu her konuda böyle.

Hatta “Linç yemeyeceksem ben bunu sevdim/ sevmedim” kalıbı yerleşti dilimize.

Çok korkunç değil mi bu gelinen nokta!

"Linç yemeyeceksem" ne demek? Nerde ifade özgürlüğü? 

Çoğunluğun savunduğu bir şey ister yanlış olsun, ister saçma olsun, isterse adaletsiz olsun; aksini söyleyenin linç edilmesinin normalleşmesine karşı çıkmamız gerekmiyor mu?

Ama kolaya kaçıyoruz.

Muhalefeti eleştirmenin moda olması gibi... 

Her şeyin çok uç noktalarda yaşanmasından son derece rahatsızım.

Gösterideki 38 yaş meselesi mesela, yahu Cem Yılmaz öyle dedi diye dünyadaki bütün 38 yaş ve üzeri kadınların birleşip savaş baltalarını çıkarması mı lazım? Neyi kime karşı savunuyorsunuz? Elinize ne geçiyor? Gerçekten anlayamıyorum. 

Ayrıca  her türlü "çok söyleme" karşı olduğum gibi "çok feminist söylemlere" de hemcinsleri olarak oldum olası karşı olduğumu da belirtmem lazım. 

Çok aşırı uçtaki hayvan hakları aktivistlerine, çok aşırı uçtaki çevre savunucularına da karşıyım.

Az sakin…

Hayvanlara eziyet etmeyelim evet, ama onlardan korkan insanları da yerin dibine sokmayalım (Ki ben köpekten korktuğum için Kadıköy hayvan aktivistlerinden çokça mobbinge maruz kalmışımdır.)

Kadınlar haksızlığa uğramasın evet, ama bütün kadınlar da benim kız kardeşim değil! Az sakin!

Cem Yılmaz esprisi beğenmiyorsanız tamam izlemeyin, ama bu kadar da linç etmeyin!

Bu ülkede gülmeye ihtiyaç var yahu… 

Cem Yılmaz sussun mu istiyorsunuz, eee Güldür Güldür de sussun, Gülse Birsel zaten sustu, Gani Müjde sustu, Giray Altınok var bir, O’nu da susturursunuz bu gidişle!

Ortalık Recep İvediklere mi kalsın!

Ne demiş üstat!

Eğitim Şart!



Devamını Oku

1 Ocak 2026 Perşembe

2026 : "Top yapıp attım!"

Ben: “Heyecanlı ve ürkek bakışlarla girdin kapıdan. Etrafına şaşkın, biraz da ürkek bakışlar atıyorsun. Azıcık da kamburun mu çıkmış ne! Ben anlamadım şimdi senin bu halini. Eskiden yeni yıl küçük bir çocuk olarak gelirdi aramıza. Ama sen, sen…  Ne diyeceğimi bilemiyorum, şu an çok şaşkın biraz da kızgınım…

Yaşın pek belli değil ama çocuk olmadığın da ortada. Sırtında büyük bir heybe de görüyorum. Sen orda dur bir dakika! O üstündeki eprimiş Noel Baba kostümü de ne öyle?

Gerçekten anlayamadım bu halini. Bak bir etrafına, benim gibi şaşıran ne kadar az kişi var! Amacın ne, ne yapmaya çalışıyorsun? Herkes seninle dalga geçiyor görmüyor musun?

Eğme başını öyle, gerçekten mağdur edebiyatı çekemeyeceğim. Neler olduğunu anlatacak mısın?” Evet, lütfen neler olduğunu anlat bana…”

2026: “Ben şey, anlatacağım ama çok gürültü var…”

Odanın ortasına doğru gidip yüksek sesle kalabalığa sesleniyorum:

Ben: “Arkadaşlar lütfen sessiz olur musunuz, çok rica ediyorum. Dalga geçip eğlendiğiniz şeyin ne olduğunun farkında mısınız? Yeni yıl ritüelimiz yarım kaldı neden görmüyorsunuz? Susun  biraz da anlatsın neler olduğunu!”

2026 biraz öksürüyor, azıcık boğazını temizliyor ve başlıyor anlatmaya:

2026: “Evet, ben sırtımda heybemle geldim. Bütün hatalarınız bu heybede. Bütün çözmediğiniz sorunlar, dünden kalan yemekler, giymekte kararsız kaldığınız renkli tişörtler, enflasyon, ifade özgürlüğü… Hepsi ama hepsi bu heybede. Yani büyük küçük bütün sorunlar olmuş çorba, benim de sırtımda kambura dönmüş! ”

Ben: “Ee, ne demek istiyorsun?”

2026: “Geçen senelerde heybemi boşaltmam gerekiyordu, izin vermediniz. Heybemden attığım her yükle bir yaş gençleşir, aranıza yepyeni bebek yıl olarak gelirdim normalde. Ama sizin yüzünüzden heybede sorunlar birikti ve yıllardır gerçek yeni yıl gelemiyor! Ben de gördüğünüz gibi 24 yaşında, ruhu yaşlı, kamburu çıkmış; eski yıl ve yeni yıl arasında arafta kalmış bir ucubeye dönüştüm! “

Ben: “Peki bu durumu düzeltmek için bir yöntem var mı?”

2026’nın gözleri parlıyor…

2026: “Var tabii, her derdin bir çaresi var elbette. Heybemi hızla boşaltmama yardım ederseniz hepimiz kurtuluruz!”

Etraftaki kalabalık hayretler içinde ve çıt çıkarmadan bizi dinliyor şu an. O dalga geçen, adamsende’ci tavırları değişiyor gibi…

Kalabalıktan bir adam: “Nasıl boşaltacağız o heybeyi?”

2026: “Bu sihirli bir heybe biliyorsunuz. Herkesin bireysel dertleri karışık, onları küçük küçük atmaya kalksam çok uzun sürer. Bunun için aranızda birlik olup geçen senelerden kalan bireysel dertlerinize ortak bir isim bulun. Mesela deyin ki bana yönetici sorunu var. Benim sihirli heybede bu konudaki bütün sorunlar mıknatıs gibi birbirine çekilir, kocaman bir top olur. Ben de o topu, yani yönetici sorununu denize atarım. Her sorun topunu attığımda bir yaş daha gençleşirim. 24 tane sorunu bu şekilde top yapıp heybeden atabilirsek işte o zaman kurtuluruz. Yani o çocukluğunuzda hayal ettiğiniz gibi bebek yeni yıl olarak başlatırım 2026’yı…”

Kalabalıkta bir uğultu…  Hem umut, hem de bencillik yarışmakta…

Herkes birbirini kendi sorununun ne kadar önemli olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyor.

Ben: “Bir saniye arkadaşlar, bu böyle olmaz. Belli başlı sorunları yazalım, oylama yapalım…” diyorum. Kabul ediliyor. Listeleri hazırlıyoruz, oylama yapılıyor ve 24 sorunu belirliyoruz.

Başlıyoruz bu yeni yıl görünümüne girememiş garibana dikte etmeye:

Kalabalık koro halinde: “ Kapanan fabrikalaarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Yükselen döviz kuruuu!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Düşündüğünü söyleyememeee!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Maaaşlarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Yapıyor olacağım, giriş yaptım diyenlerr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Karanlık dizilerrrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: Yağmayan kaarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Ben: “Yaaa, inanamazsın ama şu an 01.01.2026 Saat:14:06 ve lapa lapa kar yağıyor!"

Çok şaşkınım, hemen bir mucize oldu. 

O halde ne duruyoruz yahu! Top yapıp atalım heybemizde ne varsa, kar yağsın be ya! Ohh yaa, biraz da tertemiz kar yağsın…




Devamını Oku