28 Mart 2026 Cumartesi

Batum Gezi Yazısı #5- Batum’da İkinci Güne Devam, Miracle Park

Bugün hâlâ günlerden 7 Mart Cuma, ikinci günü bakalım bu bölümde bitirebilecek miyim?

Miracle Park ( Mucizeler Parkı)

Önceki yazıda kaldığımız yerden parkta gezmeye devam ediyoruz. Bulvarın sonunda Miracle Park dedikleri şehrin en meşhur noktasına geliyoruz. Gezginlerin bahsettikleri Alfabe Kulesi, Ali ve Nino heykeli, Dönme Dolap, Deniz Feneri hepsi burada. 



Buraya neden Mucizeler Parkı demişler diye merak ediyorum yazıyı temize çekerken. Meğer burayı sadece birkaç ayda tamamladıkları için bu adı vermişler. Açıkça söylemek gerekirse çok etkilendiğim söylenemez. Yani belki de bu önemli turistik binaların hepsinin gri ve parlak renklerde olması beni çok etkilememiş olabilir. Çünkü tarihi dokuyu, retro renkleri ve eski taş yapıları elbette bu sonradan yapılan gri binalardan daha etkileyici buluyorum. 

Burası nasıl desem, modern bir panayır alanı gibi bir yer bence. Kuleye asansörle çıkılıyor, dönme dolap, etrafta hediyelik dükkanları… 

Burayı biraz daha havalar ısınınca gece görmek daha etkileyici olabilir. Çünkü ışık oyunlarıyla görsel şov mutlaka daha güzel oluyordur. Yaz geceleri muhtemelen rengarenktir buralar ve enerjisi de yüksektir.

Neticede turistik bir cazibe merkezi yaratmak isteyip böyle bir yeri kısa sürede hayata geçirmeleri takdire şayan.

Yakından Çek de Büyük Görünsün!

Kimselerin olmadığı yolda tam da Ali Nino heykelinin önüne gelmişken arkadan Türkçe sesler geliyor.

Kız diyor ki: “Amaan, bu muymuş o ünlü heykel, küçücük! Madem emek vermişler, ayıp olmasın diye fotoğrafını çekelim bari!”

Erkek günün sözünü patlatıyor: Yakından çek de büyük görünsün!”

İşte yaşadığımız dönemi anlatan şahane bir cümle bu… “Yakından çek de büyük görünsün!”Neden büyük görünsün? Bütün Batum videolarında gezginlerin ballandıra ballandıra aynı hikayeyi anlatmasından artık içime fenalık gelen; türlü çekim açılarıyla olduğundan büyük göstermeye çalıştıkları meşhur heykel bu kadar işte. Hepi topu 8 metre! İlla heykelin dev boyutlarda mı olması lazım? Ben Kşinev’de sadece 12 cm olan Küçük Prens heykeline hayran olmuştum mesela.

Acaba o kız, heykelin küçük olmasını sosyal medyasına mı yakıştıramadı da bu kadar söylendi, doğru düzgün bakmadan fotoğrafı çekip gitti?

Ali ve Nino Heykeli





Bu heykel aslında 1937 yılında yazılan Ali ve Nino romanında geçen hüzünlü aşk öyküsüne ithafen yapılmış. Zaten dinlemekten sıkıldığınız hikayeyi uzatmadan sadece bir cümle ile özetleyip sizi sıkmayayım.

Müslüman Azeri genciyle Hristiyan Gürcü prensesinin aşkı Ali’nin savaşta ölmesiyle ölümsüzleşiyor.

 Çünkü genelde böyle olur, trajik aşklar efsaneleşir. Heykeltıraş Tamara Kvesitadze’nin yaptığı şey aslında mühendislik ve sanatın birleşiminden oluşan 7 dakikalık bir hikaye sunumu. Heykeller  birbirlerine yavaşça yaklaşıyor, birleşiyor ve birbirlerinin içinden geçip tekrar uzaklaşıyor. Yani heykeltraş, 300 sayfalık romanı 7 dakikada özetleyen etkileyici ve özgün bir yorum koyuyor ortaya.

Heykelde aşıklar bir bütün olarak kalamıyorlar… Fikir çok etkileyici.

Yine bu heykeli de gece görmek lazım. Mavi ve pembe renklerle ışıklandırılan heykelin geçiş seremonisi eminim çok daha etkili olur.

Biz soğuk ve yağmurlu bir mevsime denk geldiğimiz için bu şovu kaçırıyoruz.

Heykelin sembolik anlamı ve bu yaratıcı fikrini beğeniyorum.

Dönme Dolap’tan eve doğru

Ali ile Nino’nun kavuşamayışlarını izledikten sonra biraz ilerideki dönme dolaptan sağa dönerek artık eve gideceğiz. Bu dönme dolapların bu kadar abartılıp da bir fenomen haline gelmesini de anlamıyorum açıkçası. Acaba İngiltere’deki dönme dolap bir şekilde meşhur olduğu için mi başka şehirler de benzerini yapıyor şehrin en merkezi yerine? Dönme dolabın turist açısından nasıl bir cazibesi olabilir mesela? Yeni bir şehri gezerken adrenalin hissetmek mi, şehre dönerek farklı yüksekliklerden bakmak mı… Vardır bir nedeni; dönme dolaba binmekten korkangillerden olduğum için yorum yapamıyorum.

Dediğim gibi gece gelmek lazım bu parka…

Tam bu bölgede eski Sovyet ülkelerinde görüp de hayran olduğum o çok güzel heykellerden bir tane görüyorum. Ortamdaki diğer yapılarla hiç uyumlu değil, ama ben çok seviyorum...

Yağmurdan Kaçarken Doluya Yakalanmak ve Bir Karakter!

Kızlı erkekli grup fotoğraf çekme görevlerini (!) yerine getirdikten sonra bir kara bulut geliyor aniden. Ben daha düşünce balonumu kapamamıştım oysa. Öyle bir yağmur bastırıyor ki! Allahtan hediyeci dükkanlarının önündeyiz. Hemen yan tarafta bir inşaatın derme çatma sundurmasının altına sığınıyoruz. Yağmur, aniden doluya dönüyor. Orada iki adam, ikisi de Türk. Bizimle konuşuyorlar. Daha doğrusu bir tanesi anlatıyor. Ben diyor, hem geziyorum hem de işimi yapıyorum diyor. Abla bacımdır diyor beni gösteriyor, buraya gelenlerin işi hep içki, kumar, afedersiniz karı kız diyor. Benim o taraklarda hiç bezim olmaz diye de ekliyor. Ben daha düz yolda yürümeyi bilmiyorum, nasıl kumar oynayayım diyor.

Yanındaki adam hiç konuşmuyor. Bu konuşan da saygısız biri değil, belli ki şarlatan. Karşı dağlardaki yaylaların ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Zenginlerin evleri hep orada diyor. Benim de diyor, arkadaşım var diyor.  Herkese fazla söyler, sağ olsun bana 1500 Gel’e ( yaklaşık 25 bin TL)Suv araba kiraladı diyor. Bir ay gezdim o dağlarda diye ekliyor.  Alttan alta mesajları veriyor kendince.

Bu kadar konuşmaya ne iş yaptığından bahsetmiyor ama. Yersen… Böyle tatlı tatlı ve saygılı muhabbet edip karşı tarafa yani bize kendince “Düzgün ve paralı, güvenilecek biri”  imajı çizdikten sonra organik bir şekilde lafı bizim nerede kaldığımıza getiriyor.  Güzel bir evde kalıyoruz diyoruz. Kaça diye soruyor, kabaca 4 günlük fiyatı söylüyoruz. O yanındaki hiç konuşmayan arkadaşı hemen bir hesap yapıp “günlüğü şu kadara geliyor” diyor. Hemen bizimki lafa giriyor. Ya bizim bir arkadaş var, pırıl pırıl oteli var ileride, şahane diyor, size ayarlardık, çok da memnun kalırdınız diyor.

Teşekkür ediyoruz.

Ya ne diyeyim şimdi? Bu devirde hâlâ var mı böyle doksanlı yıllardan kalma yöntemlerle insan kandırmaya çalışanlar? Biraz ileride başka birine de kumarhane tavsiye edeceğine adım gibi eminim. Demek ki işe yarıyor ki adam uğraşıyor böyle. Çok enteresan gerçekten de.

Yağmurdan kaçıp karaktere tutulduğumuz bu anlar çok değil on on beş dakikada geçiyor. Güneş çıkıyor sanki az önce tufan gibi bir şey olmamıiçasına. Güneş çıkınca hava da ısınıyor aniden. Doğanın mucizesi işte…

Tekrar yağmura yakalanmadan eve atıyoruz kendimizi.

9500 adım atmışım bu gün, dizimin ağrısı son raddede. Güzel bir duş alıp az dinlenip yemeğe çıkalım diyoruz…

Kalanını da yarın anlatırım artık; kalın sağlıcakla...

 Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batum notları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de, diğer gezilerim burada


 

 

Devamını Oku

26 Mart 2026 Perşembe

Batum Gezi Yazısı #4- Batum’da İkinci Gün, Sokaklar, Parklar, Detaylar

Bugün günlerden 7 Mart Cuma, takvimlere göre Batum’da ikinci, ama bana kalırsa birinci günüm. Erkenden kalkıyorum, mutfak sıcacık. Ev sahibimiz dolapta tertemiz şık bir kavonozda kahve bırakmış. Bildiğiniz Türk kahvesi, bakır cezve de var. Mis gibi kahvemi yapıp mutfakta yazmaya başlıyorum. Gezilerde bunu hep yapıyorum ve çok da hoşuma gidiyor. Sabah kahve eşliğinde bir gün öncesini kağıda dökmek, benim gezi ritüelim, ayrı bir keyif...

Yağmur bazen hızlanıyor, bazen yavaşlıyor. Bir bulut geliyor, döküyor içini; sonra bir başka bulut geliyor. Yağmurlu havaları severim ama sürekli böyle bir iklimde yaşamak da zor olabilir. İngilizler boşuna yerleşmiyor Fethiye’ye…

Buranın yaygın yerel market zinciri olan Spar’dan yaptığımız alışverişle kahvaltımızı yapıyoruz. Yoğurt, yumurta ve bal çok güzel. Küçük bir kavanozla evden getirdiğimiz zeytin ve yine evden getirdiğimiz siyah çay eşliğinde nefis bir kahvaltı oluyor. Buranın ekmeği de güzel. Bizimkilerde hava boşluğu çok bence; bu ise dolu dolu, azıcık yesen de tatmin ediyor. Simite benzeyen hamur işi ise maalesef hayal kırıklığı…Tipine bakınca tuzlu hayal etmiştim ama sanırım içinde pudra şekeri var; hiç sevmiyorum.


Yağmur biraz hafifliyor. Çıkıyoruz evden…

İstikamet Avrupa Meydanı

Evden çıkınca biraz yürüdükten sonra Avrupa Meydanı’na ulaşıyoruz. Küçük bir meydan ama gerçekten çok güzel. Etrafında 19. yüzyıl Avrupa mimarisiyle inşa edilmiş taş binalar var. Pırıl pırıl ve şıkır şıkır her şey. Avrupa’ya hiç gitmemiş ben için oldukça etkileyici görünüyor.

Medea Heykeli Ne Anlatıyor?

Meydanın ortasında Yunan mitolojisindeki Medea’yı temsil eden büyük bir heykel görüyoruz. Elinde altın post.

Heykelin hikayesi ilginç. Antik zamanlarda Gürcistan’ın adı Kolhis’miş ve Medea da Kolhis prensesiymiş.  Aslında Yunan mitolojisinde Medea başka türlü anlatılıyor.  Yunan anlatısına göre, aşkı uğruna babasına ve vatanına ihanet edip, en sonunda kendi çocuklarını kurban eden trajik ve karanlık bir figüre dönüşür Medea. Gürcülerde ise zenginlik ve gurur simgesi sanırım.

Medea’nın elinde gururla salladığı bu 'Altın Post', aslında tarihin en zeki madencilik yöntemlerinden biri: Kolhis halkı, nehirdeki altın zerreciklerini toplamak için suya koyun postları serer, doğanın hazinesini bu tüylerin arasına hapsedermiş. Yani Medea o postu havaya kaldırırken dünyaya aslında şunu fısıldıyor:

'Biz sadece mitolojinin değil, altının ve zekânın da ana vatanıyız!











Not: (Sağda benim çektiğim fotoğraf yarım çıkmış, 

solda Gemini Banana 2 ise yine şirin şeyler çizmiş)

Kısacası o meşhur post; hem antik bir teknoloji harikası hem de Gürcistan’ın 'zenginlik bizim kanımızda var' deme şekli! 

Bu arada Gürcistan’da pek çok kadının adı da Medea’ymış.

Gürcistan Avrupa Meydanı’na bu heykeli inşa ederek, “Bakın köklerimiz Avrupa kültürüne ve mitolojisine dayanıyor” mesajı vermiş olabilir mi, ne dersiniz? 

Avrupa Meydanına Bakış

Girişteki İtalyan restoranında “Ay, Carmela!” çalıyor. Aynı adlı tiyatro oyununu izlediğim için biliyorum şarkıyı, çok duygusal ve dokunaklı bir ezgi… İspanya iç savaşına karşı isyanı anlatan bir devrim marşı aslında… Nakarata eşlik ediyorum.

İtalyan restoranın yanında dünya mutfağından başka şık restoranlar, bir kilise, sokağa sıraların dizildiği şık görünümlü bir Mc Donald’s ve kafeler… Bu meydanda konsere veya yeni yıl etkinliğine denk gelmek güzel olabilirdi. 

Ama meydanda ne yok biliyor musunuz? Garip bir şekilde insan yok! Cumartesi öğleden sonra, hava aşırı yağışlı da değil; peki bu meydanda neden insan yok? Ya da normali bu da biz mi aşırı kalabalığa maruz kalıyoruz acaba? Yoksa burası sadece turistlerin gezdiği bir yer de turizm sezonu olmadığı için mi boş etraf? Hepsi olabilir nedeni.



Bir biz, biri siyah diğeri beyaz iki yavru köpek, onları izleyen birkaç ergen… Bu sakinlik tuhaf geliyor, film setini ziyaret ediyor gibi hissediyorum. Oyuncular henüz gelmemişler…

Çılgın gibi oynaşıyor köpekler.  Günün ilerleyen saatlerinde aynı köpekleri parkta da göreceğimi bilmiyorum tabii ki. Gezdiğimiz yerlerin birbirine ne kadar yakın olduğuna buradan pay biçebilirsiniz. Köpekler bile tanıdık geliyor insana…

Bence bu şehirde köpekleri kısırlaştırmıyorlar. Çünkü gördüğüm her köpeğin kulağında küpe var. Öyleyse bu yavrular da neyin nesi diye merak ediyor insan.

Batum’da insandan korkmayan güvercinler var bir de. Benzerlerini Moldova’da ve Ukrayna’da da görmüştüm. Bizim güvercinler insan gelince hemen havalanır. Bunlar öyle değil; salına salına yürüyorlar yerlerde. Hatta Moldova’da parklarda çok da beslemiştim benzerlerini.

Bir de ne yok biliyor musunuz burada? Hiç sokak kedisi yok. Bunca köpek gördüm, bir tane bile kediye rastlamadım şimdilik. Enteresan değil mi; sınırın öbür yanına geçip Hopa’ya gitsek bir sürü kedi görürüz. Burada kedilere ne oldu acaba? Kediler olmadığı mı için mi kuşlar bu kadar rahat dolaşabiliyor? Bir reklam vardı hani, "babam bu kadar güzel kek yapmayı nereden öğrenmiş..."

Şeklinde uzayıp gidiyor sorular. Oysa  babası sadece kabartma tozu reklamı çeviriyordu, nereden bilsin küçük kız çocuğu. 

Yaşam böyle; bir sürü soru gereksiz ve cevapları o kadar da önemli değil aslında.

Sahile Paralel Park – Batum Bulvarı

Avrupa Meydanı’ndan çıkınca sahile doğru yürüyoruz. Sahile paralel uzanan çok güzel park yapmışlar. İçinde heykeller, fıskiyeler, dev bambu ağaçları… Buranın ikliminde nasıl yaşattıklarını anlayamadığım palmiye ağaçları düzenli aralıklarla dizilmiş. Sahile paralel geniş bir yol ve yeşillik eşlik ediyor yürüyüşümüze.



Üzerlerine bir örnek yağmurluklar giymiş altmış üstü yaşlarda olduklarını tahmin ettiğim kadın işçiler temizlik yapıyor.

 Kadın park işçilerini Moldova’da da görmüştüm. Bu park, Tiflis'deki doğal parklar kadar ihtişamlı olmasa da temiz ve tertipli. Bence bizim belediyeler eski Sovyet ülkelerindeki parkları inceleyip ders çıkarmalı diye düşünüyorum. Bunu daha önce de düşündüğümü anımsayarak hem de.

Ağaç eğilmesin diye yapılan 
kafası kürek 
hissiyatı
koca bir yürek olan
heykelin güzelliğine
ne demeli
mesela...

 🌟❤️🌟🩵🌟💙🌟💚

İşte bütün bu detaylar insana tarifsiz bir mutluluk veriyor. Yani nasıl oluyor biliyor musunuz? Siz farkında olmadan sanki o mutluluk hissi azar azar damarlarınıza aşılanıyor gibi…Genel bir dinginlik geliyor insanın üzerine. Deniz, ağaçlar, temizlik ve az insan sayesinde…

Bu arada bir buçuk aydır evden çıkmayan bünye için bu yürüyüş, moda deyimle gerçek bir “challenge” aslında. Arı zehri kremi sürüp bandajladığım dizim ne kadar dayanacak bakalım?

Siyah ve beyaz ergen köpekler buraya da gelmişler. Başka yaşlı köpekler de var. Yaşlılar sıkıntı değil de bu aşırı hareketli genç köpekler benden uzak olsunlar istiyorum.

Deniz kenarına çıkıyoruz. Parktan sonra deniz kenarında da geniş yürüme yolu ve bu yol da neredeyse bomboş.

Evet, film platosundayız ve etrafta tek figüran bizleriz. Öye gibi... Biraz deniz kenarında yürüdükten sonra tekrar paralel park yoluna geçip devam ediyoruz. Huzur ve sessizlik içime işliyor. Arada banklarda oturup dinleniyorum. Güzel buralar; çok etkileyici değil ama güzel… İyi hissettiriyor.

I 🩵şehir

İleride deniz kenarında “I ❤️ Batumi” yazısı var. Hani insanlar önünde fotoğraf çektirsin ve sosyal medyada paylaşsın diye yazılanlardan. Tabii ki orada fotoğraf çekmiyorum.

Görsel: Gemini Nano Banana 2 Ai
“I 💙şehir”, yazıları mesela, bu şeyler nasıl yayılıyor sahi? Bütün şehirlerde neredeyse harflerin fontları ve renkleri bile aynı. Instagram nasıl bu kadar her şeyi “aynı”laştırdı böyle?

Bir şehre gidersin. “I 🩵 Şehir Adı” yazısı önünde poz verirsin, hatta o pozu verirken de bir kolunu ve bir bacağını havaya kaldırırsın. Ve yayınlarsın Instagram’da. “Bakın ben buradaydım”, işte bu fotoğraf da kanıtı demek için mi bütün bu tantana?

Böyle popüler şeyler hayatımın hiçbir döneminde ilgimi çekmedi. Bazıları için ise, varoluş meselesi gibi bu kendini fotoğraflarla anlatma olayı. Kınamıyorum öyle olanları, sadece görüş beyan ediyorum bu arada. Ben yazmayı seviyorum, birileri de fotoğrafla gösteriyor duygularını ya da varlığını. Herkes kendi içini dökme derdinde.

***

Hava bir kapalı bir açık. Açıldığında kendine bulutların arasından bir yol bulan ışık hüzmeleri karşıki karlı dağlarda o kadar güzel görüntüler oluşturuyor ki. Hafızamın derinlerinde pusuya yatmış Karadeniz anılarım canlanıyor sanki.  Fotoğrafını çekmeyi beceremediğim sahne, zihnimin bir yerlerinde kendine yer buluyor...

Devamı da yarına kalsın o zaman. Anlatacak şeyleri bir çırpıda tüketmeyeyim…

Gezinin tamamını bir çırpıda okumak isteyenler için bütün Batum notları burada.

Diğer gezi yazılarımın tamamı da burada 


Devamını Oku

24 Mart 2026 Salı

Batum Gezi Yazısı #3- Uçaktan İniş, Yağmurlu Batum, Ev


Batum’a varana kadar güneşli olan gökyüzü, uçak şehre yaklaşırken grileşmeye başlıyor. Öyle bir yağmur var ki, uçak kapıya 15 -20 metre yaklaşmış olmasına rağmen bizi otobüse bindiriyorlar. Büyük incelik bence.

Küçücük bir havaalanı burası. Bizden başka bir tane de İsrail uçağı inmiş sadece. Yerel saatle 16’ya geliyor saat. Evet uzun bir kuyruk oluyor girişte, 2 uçağın yolcuları. Amaaa yine mucizeli bir şeyler oluyor.  Uçaktan iniş, bavul olmadığı için beklemeyiş, kapıdan çıkış, yağmurun altında 10 numaralın otobüsü görüş ve otobüse biniş toplam 10 dakika sürüyor. Bayılıyorum böyle kompakt şeylere, küçük ve pratik…

Yalnız havaalanı içinde polis köpeğinin salıverilmiş halde insanları koklayıp uyuşturucu araması ürkütmüyor desem yalan olur. Görevli anlıyor korktuğumu ama pek de yardımcı olmuyor. Allahtan köpeğin işi uyuşturucu kokusu olduğu için bana yaklaşmıyor. Sonra yine havaalanı içinde başka bir sokak köpeği geliyor yanıma. Yaşlıca ve uysal, kulağında küpesi var; korkmuyorum. Sonradan fark ediyorum ki, bu şehirde neredeyse hiç kedi yok ama çok çok fazla sokak köpeği var. Yavru köpekler de çok, demek kısırlaştırmıyorlar

10 Numaralı Otobüsle Şehre Doğru

Belediye otobüsüne orta kapıdan da binilebiliyor, kredi kartı okutulabiliyor. Otobüste Tiflis’den hatırladığım “Şimdiki gaçeraba” olarak algıladığım anonsu duyunca gülümsüyorum. Sanki bildik bir yere tekrar gitmiş gibi…

Otobüsün içi çok kalabalık. Muhtemelen ana hat bu. Önlerde bir yer bulup oturuyoruz. Yalnız camdan hiçbir şey göremiyorum, çünkü camları da reklam ile kapatmışlar, görüntü resmen piksel piksel renklendirilmiş gibi…

Bizim otobüslerdeki gibi ekran yok, bir sonraki durağın ne  olduğu yazmıyor. “ Şimdeki gaçeraba” kelimesinden sonra uzun uzun söylenen durak isimlerini anlayabilirsen anlarsın. Bence pek kolay değil. Çünkü bir kez söyleyip geçiyor kayıttaki ses. Neyseki her gezide kullandığımız, internetsiz de çalışan maps.me uygulamasının Batum haritasını önceden telefona indirmiştik. Uydudan nereye gittiğimizi takip edebiliyoruz bu sayede. Eve yaklaşınca ineceğiz. Google haritalar da internetsiz çalışıyor ama, bu tür ülkelerde zaman zaman sapıtabiliyor. Gerçi maps.me Moldova'da ilk akşam uydudan veri alamayıp ufak bir çarpıntı yapmıştı ama genelde iyi.

Eve yakın bir durakta iniyoruz. Acayip yağmur yağıyor. Öyle böyle değil. Yanımıza şemsiye almıştık. Açıyorum ama ne kadar işe yarayacak bakalım. Çevreyi alıcıgözle inceleyemiyorum ama belli ki hali vakti yerinde bir semtteyiz. Geniş kaldırımlar ve Tiflis’den aşina olduğum kocaman ağaçlar var. Kaldırımlar Tiflis’den çok daha düzgün ama yine tanıdık su dolu çukurlar yanıltmıyor.

Old Town’dayız, evi de çok merkezi bir yerde tutmuştuk zaten. Hiç sokak isimleri yazan tabela olmadığı için biran şaşırıyoruz, harita da şaşırıyor. Karşı kaldırımın köşesinde döviz bürosu olduğunu düşündüğüm küçük bir ofis var, oraya soralım diyoruz. Evet, meğer bizim evin sokağındaymışız. Ve içinde iki kişinin çalıştığı o küçük yer de bir banka şubesiymiş…

Ve bir kez daha fark ediyorum ki her kapının üzerinde zaten hem sokak adı hem de kapı no yazıyormuş… Biz boşuna sokak başında tabela arıyormuşuz…

Batum’daki Evimiz

Ev gerçekten çok güzel. Bir kere düz ayak olması, müstakil ama yıkık dökük olmaması zaten mükemmel. Önündeki gül sandığım, ama sonradan sevgili blog arkadaşım Yeliz’in bu yazısını okurken aynı çiçek olduğunu fark edip kamelya olduğunu öğrendiğim güzelliklere bayılıyorum… Ne tesadüftür ki sevgili Yeliz de çiçeğin adını sosyal medyadan öğrenmiş. Belki de bu yazıyı okuyan birileri bu çiçeği tanıyacak. Zincirleme kamelya sevdası gönüllerde...

 Edip Cansever'i nasıl hatırlamam şimdi...

Batum Evimizin Önü 💖Kamelya

"... Derken karanfil elden ele..."


Elbette o kamelyadan özenle bir filiz seçildi ve Gürcü su şişesinde Kadıköy'e getirildi... Tam benlik hareketler bunlar...

Sokak kapısından sonra iki basamak, sonra askılık ve bir raf var. Ev sahibimiz bir şemsiye ve tek kullanımlık paketli terlikler bırakmış. Hemen salona giriliyor sonra, kapı yok arada. İki koltuk, içinde güzel objeler olan retro bir komodin, köşede bir sehpa üzerinde tuşlu bir telefon ve gerekli telefon numaraları… 


Batum'daki evimden...


Ortada bir sehpa ve üzerinde şık paketleri içinde buranın meşhur cevizli sucuğu…  Bize özenle ikramlık bırakmış. Bundan daha sıcak bir karşılama olabilir mi…



Her yere sevimli, gülücüklü notlar yerleştirmiş ince ev sahibimiz. Salondan yatak odasına oradan da mutfak ve banyoya geçiliyor, arada kapılar var. Mutfakta her şey sanki yeni alınmış gibi pırıl pırıl. Şık bardaklar, sevimli fincanlar, pırıl pırıl çelik tencereler… Dar alana uygun alınmış küçük bir fırınlı ocak ve buzdolabı… Her şey yerli yerinde. Hatta dolaba taze Türk kahvesi ve bakır cezve ile şeker bile koymuş…

Banyoda tek kullanımlık diş fırçası, banyo kokusu çubuklar, çamaşır deterjanı, yedekli tuvalet kağıtları, ıslak mendiller, pırıl pırıl havlular… Hızlı çalışan internet.  Hemen kendimi yeni evimde hissediyorum.

Bir şey söyleyeyim mi, şu son dönem ortaya çıkan ve sunduğu hizmet karşılığı aldığı komisyonu sonuna kadar hak eden en iyi uygulama bence Airbnb… Aman diyeyim, birileri uyanmasın da Booking gibi, Uber gibi bunu da yasaklamasınlar sonra…

Airbnb’de misafir yorumları ve puanlar çok önemli olduğu için bu işi ciddiye alan ev sahipleri de böyle en ince detaylara kadar özeniyor. Niye otelde kalayım ki böyle bir konfor varken…

İkramlık Churchkela’nın tadına bakıyorum. Bence içinde sadece meyve şekeri ve ceviz var, şahane…

Kaloriferler cayır cayır yanıyor ama tavanlar o kadar yüksek ki, biraz daha iyi ısınmak için klimadan da destek alıyoruz.

Saat beşe geliyor, her şey çok güzel derken birden elektrik kesiliyor. Biraz bekliyoruz geliyor. Ev sahibine mesaj yazıyoruz, “Bu normal, kesilir ama gelir” diyor. Birkaç kez böyle gidip gidip geliyor elektrik. Ne yapalım, bu da nazar boncuğu olsun…

Eve çok yakın olan, gelmeden önce yorumlarını okuduğumuz Türk restoranı Mevlana’dan lahmacun ve ayran alıyoruz; evde yiyorum. Lezzeti iyi, midemi yakmıyor. Çok yorgun olduğum için pufidik yorgan ve yastıklara uzanıp uyuyorum erkenden.

Mutfak penceresinden bakınca dar bir avlu ve  bir limon ağacı olduğunu ve üzerinde de iki tane  limon olduğunu söylemeyi unutmuş muyum yoksa…

Mutfak penceresinden görünen avlu ve limon ağacı
Yatarken gökkuşağı renklerinde boyanmış vitray pencereye avludan yansıyan ışık oyunları yüzüme vuruyor. Gece, yağmurun sesinin dallarda yarattığı pıtırtılar, Kadıköy’de yazı yazarken en çok dinlediğim sakinleştirici müzikler gibi geliyor kulağıma. İlk gün akşamı böylece bitiyor…

Arkası yarın…

Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batumnotları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de diğer gezilerimburada



Devamını Oku

23 Mart 2026 Pazartesi

Batum Gezi Yazısı #2- Uçak Anıları, Host ve Hostesler...

Beni bilirsiniz,  zaten hepi topu iki üç tane olan gezi anılarımda gittiğim yerle ilgili detaylara üçüncü dördüncü yazıda ancak sıra gelebiliyor. Elime kağıdı kalemi alınca çenem düşüyor, oysa normal hayatımda hiç de çok konuşan biri değilimdir. Kağıt kalem demişken, evet mecaz değil. Seyahate çıkarken çantaya ilk koyduğum şey defter ve kalem oluyor.

Kaldığım yerden devam ediyorum…

Dün tarihi yazmayı unutmuşum, hemen ekleyeyim; takvimler 6 Mart 2026, günlerden cuma. Ve hâlâ havaalanındayız. Serinin birinci bölümünde uzun uzun anlattığım lounge keyfinden sonra artık vakit geliyor. Saat öğlen on iki buçuk gibi kapıya gidiyoruz. Lounge 203 kapısının yanındaydı, bizim uçak da 205 B’den kalkacak. Nazar değmesin şahane şansımız devam ediyor; lounge’dan çıkıp kapıya gitmek neredeyse 5 dakika…

İnsanlar kuyruğa girmiş. Normalde 12:30’da uçağa almaları gerekiyordu, 15 dakikalık gecikmeyle alıyorlar. Bu kadar gecikme kadı kızında da olur. Körükten geçiyoruz, en sevdiğim… Otobüs yerine körükten geçmeyi yeğliyorum tabii ki. Aklıma yıllar yıllar önce Adana’ya uçakla ilk gidişim geliyor. Uçak binek araba gibi havalimanın kapısına kadar yerde “yürüyerek” gelmişti de gülmüştüm. Aslında ne büyük konformuş! Küçük ve minimal olmak demek minimal stres demek, huzur demek…

Zihnimden bunlar geçerken uçağa biniyoruz. Yerimiz ortalarda. Çoğu koltuk da boş. Oysa bu kampanyalı uçuşlar genelde boş olmaz. Belki İran’daki saçma savaş nedeniyle aktarmalı yolcular biletlerini iptal etmiştir. Ya da insanlar kaygılanıp gezilerini bile iptal etmiş olabilir; bilet nasılsa ucuzdu, gözden çıkarmışlardır.

Uçuş 1 saat 45 dakika sürecek. Yani 13:05’de kalksa, 14:40 gibi ineceğiz. Batum bizden 1 saat ileride olduğu için yerel saatle 15:40 gibi Batum’da olacağız. Ama uçak yarım saat geç kalkıyor. Fakat bilin bakalım ne oluyor? Şahane pilotumuz 1 saat 45 dakika yerine 1 saat 15 dakikada uçuruyor bizi ve tam vaktinde iniyoruz. Her şey şahane…

Artık Herkes Hostes Olabilir!

Baştan söyleyeyim; kimse bana ayrımcı, şekilci falan demesin ama bir şeyi de belirtmezsem içimde kalır! Neticede gözlem bu. Yani gördüğümü aynen aktarıyorum buraya. Evet söylüyorum:

Bence artık hostes olmak için eskiden gerekli olan fizikî şartlar artık uygulanmıyor!

Oh be, söyledim rahatladım...

Yine hangi detayı uzatacağımı merak edenler için anlatayım efendim…

Üç hostes var uçakta, bir de kabin amiri beyefendi. Birinci hostes, esmer, dudakları silikonlu, iri yapılı. Hani derler ya “kemikleri iri” diye, öyle biri. İkinci hostes çakma sarışın, boyu taş çatlasa 165 olabilir belki de daha kısa. Dudakları öyle böyle silikon değil, sanırsınız silikon vadisi…Kirpikler deseniz abartmıyorum çizgi film karakterleri gibi kaşa değiyor. Yanakları hiç sormayın gergin birer elma... Yani benzetmek gibi olmasın demek isterdim ama benzetmekten de kendimi alamıyorum maalesef.  Hani vardı ya bir ara ismi lazım değil birinin “kedicikleri”… Bu hostes hanım abla bildiğiniz onlardan. Dudağının öne doğru yaptığı çıkıntıyı alttan bir ölçsek en az iki santim gelir o çıkıntı! Yahu aslında yüz hatları da güzel olan biri bunu kendine niye yapar hiç anlamam!

Gelelim üçüncü hostese… Bildiğin 42 beden! Bayağı yani, kemikleri kalın olanlardan değil, dümdüz 42 beden.

Bunları niye anlatıyorum? Çok değil biraz eskiden hostes deyince insanların aklına çıtı pıtı mankenler gelirdi hatırlamıyor musunuz? Bence artık standartlar değişmiş. Haa, bu tabii ki iyi bir şey. Fırsat eşitliği neticede. 

Demek ki bu saatten sonra herkes hostes olabilir! 

Bu üç hostes hanımın ortak özelliği ne peki? Suratsız olmaları… Bu yazıyı temize çekerken aradan on yedi gün geçmiş olmasına rağmen sarışın ablanın kibirli ve suratsız hali gözümün önüne hâlâ gelebiliyorsa, siz düşünün artık bıraktıkları etkiyi.

Başta da dedim ya normalde hosteslerin güzelliği beni niye ilgilendirsin? Ama işte polis bakışlı olunca arkadaşlar, ister istemez insan da böyle detayları görebiliyor. Ne demiş atalarımız? Söyleyene değil, söyletene bakacaksın…

Host Beyefendinin Halleri

Hostesler böyle de host beyefendi nasıl derseniz, kendisi muhtemelen kabin amiri ve yaptığı işten bıkmış gibi. İki kulağının yanlarını tıraş etmiş, tepedeki saçları simsiyah. Belli ki dip boya zamanı da gelmiş. Görüntüsüne bakılırsa emekliliğine az kalmış olabilir. Host ve hosteslerden nazik olmalarını bekliyoruz ya, bu beyefendi de tam tersi.

Uçak kalktığında efsane olan “kaptan pilotunuz…” diye başlayan konuşmayı dinleyerek gülümseriz ya hani, ritüeldir neticede. Uçakta da böyle bir konuşma var ama biraz itici gibi, şaşırıyorum. Bir de bakıyorum ki bizim kabin amiri olduğunu tahmin ettiğimiz beyefendi almış eline telefonu, perdenin önünde konuşuyor. Bak işte şimdi yazarken anımsıyorum; “Bayanlar baylar ve sevgili çocuklar…” diye hitap etmiyor kaptanlar gibi. Bir gergin, ne bileyim bir bıkkın…

23 Nisan’da çocukları bakan yaparlar ya, öyle gibi. Bu arkadaşa da “zaten emekliliğine az kalmış, bari mikrofonu verelim de kaptan gibi konuşsun” demişler diye düşünüyorum. Ama olmamış host bey, kaptan karizması dediğin öyle sinirli bakarak olunmuyor. Yılların tecrübesi size yaramamış olabilir mi?

Yolcular Yiyor İçiyor, Uçuş Keyifli…

İlk defa uçak içinde bu kadar yiyecek içecek satıldığına şahit oluyorum. Hele önlerde birileri var, sürekli şarap istiyorlar. Küçük şişelerin biri gidiyor biri geliyor. Eee gerçi uçaktan önce yedik içtik ihtiyacımız yok ama bu sınırsız lounge hizmeti uçakta da geçerli olsa ya… Şaka bir yana da herkese standart sunulmayan özellikle kokan şeyleri yiyemem öyle yandakine göstere göstere. Utanırım ben! Kapalı ortam neticede; arkadan birileri köfte yiyor mesela kokuyor azıcık ortalık. Evet bu kadar ayrıcalık da olmaz böyle göstere göstere… Uçakta ne bileyim öndeki perdeden sonra bir perdeli bölme daha olsun, altı koltuklu mesela. Herkes gitsin sırayla orada yesin kokan yemeğini… Nasıl çözüm ama, antikapitalist ruhum nasıl da yaratıcı…

Sürekli şarap içmeye devam ediyor önlerdeki tipler. E Batum’a giden insanların çoğu kumara gidiyor zaten. Yiyip içmenin hesabını yapacak halleri yok ya!

İlk Defa Uçak Lavabosunu Ziyaret Ediyorum

Pilot gerçekten harika. Ne yükseldiğini ne de alçaldığını asla anlamıyoruz. Geçen sene Dalaman’a giderken aniden hava boşluğuna inince kulak zarımdan gelen yırtılmaya benzer ses hâlâ aklımdayken hem de… Uçağın içi madem bu kadar “bar” havasında, çok merak ettiğim lavabo ve tuvaleti ziyaret edeyim diyorum. Ferhan Şensoy’un on küsur saatlik Küba yolculuğunu da anlattığı Hacı Komünist kitabındaki uçak tuvaleti macerası aklımda yer etmiş. Üstat öyle bir sigara tiryakisi ki, o tuvalette havanın nasıl sigara dumanını çektiğini ve artık abartıp elinde şarapla tuvalete gittiğini falan anlatır bu kitabın başlarında o nefis üslubuyla.

Ön tarafa ilerliyorum. Kore saçlı host beyimiz “içerisi dolu” diyor otoriter tonda, öndeki perdenin tam arkasındaki geniş boş koltuğa oturup yayılarak bekliyorum. Biri çıkıyor nihayet. Çakma sarışın kedicik hanım abla ben girmeden kontrol ediyor peçeteleri falan. Küçük ama ergonomik tasarlanmış bir yer. Hava ile emiş gücü olan sifonu da böylece denemiş oluyorum. Elimi yüzümü yıkayıp çıkacağım zaten, benimkisi ihtiyaç değil sadece merak…

Tabii ki o anda aklıma bin bir türlü muziplik de gelmiyor desem yalan olur. Mesela uçaklar bu wc’nin altını açsa, ve tüm atıklar uçaktan atılsa ne olurdu? Dışarısı  -50 derece olduğu için anında donan afedersiniz çiş kristalleri yeryüzüne nasıl inerdi?  Turist kafası böyle bir şey işte… Gülüyorum. O kadar ihtiyacım varmış ki böyle gezmeye…

Bu kadar uçak muhabbetinden sonra inelim artık Batum’a değil mi ama...

O da yarına kalsın…

Kafanızı şişirmediysem beklerim efenim…

Bütün Batum notları burada.

Bunları okumak keyifliymiş derseniz de diğer gezilerim ise bu etikette:  gezi yazısı

not: Görselleri tasarlayan Gemini Nano Banana'ya teşekkürler...

Devamını Oku