1 Nisan 2026 Çarşamba
Bugün Nisan 1 ama bu sene şaka yok 🤐😔
28 Mart 2026 Cumartesi
Batum Gezi Yazısı #5- Batum’da İkinci Güne Devam, Miracle Park
Bugün hâlâ günlerden 7 Mart Cuma, ikinci günü bakalım bu bölümde bitirebilecek miyim?
Miracle Park ( Mucizeler Parkı)
Önceki yazıda kaldığımız yerden parkta gezmeye devam ediyoruz. Bulvarın sonunda Miracle Park dedikleri şehrin en meşhur noktasına geliyoruz. Gezginlerin bahsettikleri Alfabe Kulesi, Ali ve Nino heykeli, Dönme Dolap, Deniz Feneri hepsi burada.

Buraya neden Mucizeler Parkı demişler diye merak ediyorum yazıyı temize çekerken. Meğer burayı sadece birkaç ayda tamamladıkları için bu adı vermişler. Açıkça söylemek gerekirse çok etkilendiğim söylenemez. Yani belki de bu önemli turistik binaların hepsinin gri ve parlak renklerde olması beni çok etkilememiş olabilir. Çünkü tarihi dokuyu, retro renkleri ve eski taş yapıları elbette bu sonradan yapılan gri binalardan daha etkileyici buluyorum.
Burası nasıl desem, modern bir panayır alanı gibi bir yer bence. Kuleye asansörle çıkılıyor, dönme dolap, etrafta hediyelik dükkanları…
Burayı biraz daha havalar ısınınca gece görmek
daha etkileyici olabilir. Çünkü ışık oyunlarıyla görsel şov mutlaka daha güzel oluyordur.
Yaz geceleri muhtemelen rengarenktir buralar ve enerjisi de yüksektir.
Neticede turistik bir cazibe
merkezi yaratmak isteyip böyle bir yeri kısa sürede hayata geçirmeleri takdire
şayan.
Yakından Çek de Büyük Görünsün!
Kimselerin olmadığı yolda tam da
Ali Nino heykelinin önüne gelmişken arkadan Türkçe sesler geliyor.
Kız diyor ki: “Amaan, bu muymuş o
ünlü heykel, küçücük! Madem emek vermişler, ayıp olmasın diye fotoğrafını çekelim
bari!”
Erkek günün sözünü patlatıyor: “Yakından çek de büyük görünsün!”
İşte yaşadığımız dönemi anlatan şahane bir cümle bu… “Yakından çek de büyük görünsün!”Neden büyük görünsün? Bütün Batum videolarında gezginlerin ballandıra ballandıra aynı hikayeyi anlatmasından artık içime fenalık gelen; türlü çekim açılarıyla olduğundan büyük göstermeye çalıştıkları meşhur heykel bu kadar işte. Hepi topu 8 metre! İlla heykelin dev boyutlarda mı olması lazım? Ben Kşinev’de sadece 12 cm olan Küçük Prens heykeline hayran olmuştum mesela.Acaba o kız, heykelin küçük
olmasını sosyal medyasına mı yakıştıramadı da bu kadar söylendi, doğru düzgün
bakmadan fotoğrafı çekip gitti?
Ali ve Nino Heykeli
Müslüman Azeri genciyle Hristiyan Gürcü
prensesinin aşkı Ali’nin savaşta ölmesiyle ölümsüzleşiyor.
Çünkü genelde böyle olur, trajik aşklar efsaneleşir.
Heykeltıraş Tamara Kvesitadze’nin yaptığı şey aslında mühendislik ve sanatın
birleşiminden oluşan 7 dakikalık bir hikaye sunumu. Heykeller birbirlerine yavaşça yaklaşıyor, birleşiyor ve
birbirlerinin içinden geçip tekrar uzaklaşıyor. Yani heykeltraş, 300 sayfalık
romanı 7 dakikada özetleyen etkileyici ve özgün bir yorum koyuyor ortaya.
Heykelde aşıklar bir bütün olarak
kalamıyorlar… Fikir çok etkileyici.
Yine bu heykeli de gece görmek
lazım. Mavi ve pembe renklerle ışıklandırılan heykelin geçiş seremonisi eminim
çok daha etkili olur.
Biz soğuk ve yağmurlu bir mevsime
denk geldiğimiz için bu şovu kaçırıyoruz.
Heykelin sembolik anlamı ve bu
yaratıcı fikrini beğeniyorum.
Dönme Dolap’tan eve doğru
Ali ile Nino’nun kavuşamayışlarını
izledikten sonra biraz ilerideki dönme dolaptan sağa dönerek artık eve
gideceğiz. Bu dönme dolapların bu kadar abartılıp da bir fenomen haline
gelmesini de anlamıyorum açıkçası. Acaba İngiltere’deki dönme dolap bir şekilde meşhur olduğu için mi başka şehirler de benzerini yapıyor şehrin en merkezi
yerine? Dönme dolabın turist açısından nasıl bir cazibesi olabilir mesela? Yeni
bir şehri gezerken adrenalin hissetmek mi, şehre dönerek farklı yüksekliklerden bakmak mı… Vardır bir
nedeni; dönme dolaba binmekten korkangillerden olduğum için yorum yapamıyorum.
Dediğim gibi gece gelmek lazım bu
parka…
Tam bu bölgede eski Sovyet ülkelerinde görüp de hayran olduğum o çok güzel heykellerden bir tane görüyorum. Ortamdaki diğer yapılarla hiç uyumlu değil, ama ben çok seviyorum...
Yağmurdan Kaçarken Doluya Yakalanmak ve Bir Karakter!
Kızlı erkekli grup fotoğraf çekme
görevlerini (!) yerine getirdikten sonra bir kara bulut geliyor aniden. Ben
daha düşünce balonumu kapamamıştım oysa. Öyle bir yağmur bastırıyor ki!
Allahtan hediyeci dükkanlarının önündeyiz. Hemen yan tarafta bir inşaatın derme
çatma sundurmasının altına sığınıyoruz. Yağmur, aniden doluya dönüyor. Orada
iki adam, ikisi de Türk. Bizimle konuşuyorlar. Daha doğrusu bir tanesi anlatıyor.
Ben diyor, hem geziyorum hem de işimi yapıyorum diyor. Abla bacımdır diyor beni
gösteriyor, buraya gelenlerin işi hep içki, kumar, afedersiniz karı kız diyor.
Benim o taraklarda hiç bezim olmaz diye de ekliyor. Ben daha düz yolda yürümeyi
bilmiyorum, nasıl kumar oynayayım diyor.
Yanındaki adam hiç konuşmuyor. Bu
konuşan da saygısız biri değil, belli ki şarlatan. Karşı dağlardaki yaylaların
ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Zenginlerin evleri hep orada diyor. Benim de
diyor, arkadaşım var diyor. Herkese
fazla söyler, sağ olsun bana 1500 Gel’e ( yaklaşık 25 bin TL)Suv araba kiraladı
diyor. Bir ay gezdim o dağlarda diye ekliyor. Alttan alta mesajları veriyor kendince.
Bu kadar konuşmaya ne iş yaptığından
bahsetmiyor ama. Yersen… Böyle tatlı tatlı ve saygılı muhabbet edip karşı
tarafa yani bize kendince “Düzgün ve paralı, güvenilecek biri” imajı çizdikten sonra organik bir şekilde lafı
bizim nerede kaldığımıza getiriyor. Güzel bir evde kalıyoruz diyoruz. Kaça diye
soruyor, kabaca 4 günlük fiyatı söylüyoruz. O yanındaki hiç konuşmayan arkadaşı
hemen bir hesap yapıp “günlüğü şu kadara geliyor” diyor. Hemen bizimki lafa
giriyor. Ya bizim bir arkadaş var, pırıl pırıl oteli var ileride, şahane diyor,
size ayarlardık, çok da memnun kalırdınız diyor.
Teşekkür ediyoruz.
Ya ne diyeyim şimdi? Bu devirde
hâlâ var mı böyle doksanlı yıllardan kalma yöntemlerle insan kandırmaya çalışanlar?
Biraz ileride başka birine de kumarhane tavsiye edeceğine adım gibi eminim.
Demek ki işe yarıyor ki adam uğraşıyor böyle. Çok enteresan gerçekten de.
Yağmurdan kaçıp karaktere tutulduğumuz
bu anlar çok değil on on beş dakikada geçiyor. Güneş çıkıyor sanki az önce
tufan gibi bir şey olmamıiçasına. Güneş çıkınca hava da ısınıyor aniden.
Doğanın mucizesi işte…
Tekrar yağmura yakalanmadan eve
atıyoruz kendimizi.
9500 adım atmışım bu gün, dizimin
ağrısı son raddede. Güzel bir duş alıp az dinlenip yemeğe çıkalım diyoruz…
Kalanını da yarın anlatırım artık; kalın sağlıcakla...
Gezinin tamamını okumak isterseniz
Bütün Batum notları burada.
Başka gezi yazısı yok mu diyenler
için de, diğer gezilerim burada…
26 Mart 2026 Perşembe
Batum Gezi Yazısı #4- Batum’da İkinci Gün, Sokaklar, Parklar, Detaylar
Bugün günlerden 7 Mart Cuma, takvimlere göre Batum’da ikinci, ama bana kalırsa birinci günüm. Erkenden kalkıyorum, mutfak sıcacık. Ev sahibimiz dolapta tertemiz şık bir kavonozda kahve bırakmış. Bildiğiniz Türk kahvesi, bakır cezve de var. Mis gibi kahvemi yapıp mutfakta yazmaya başlıyorum. Gezilerde bunu hep yapıyorum ve çok da hoşuma gidiyor. Sabah kahve eşliğinde bir gün öncesini kağıda dökmek, benim gezi ritüelim, ayrı bir keyif...
Yağmur bazen hızlanıyor, bazen
yavaşlıyor. Bir bulut geliyor, döküyor içini; sonra bir başka bulut geliyor.
Yağmurlu havaları severim ama sürekli böyle bir iklimde yaşamak da zor
olabilir. İngilizler boşuna yerleşmiyor Fethiye’ye…
Buranın yaygın yerel market
zinciri olan Spar’dan yaptığımız alışverişle kahvaltımızı yapıyoruz. Yoğurt, yumurta
ve bal çok güzel. Küçük bir kavanozla evden getirdiğimiz zeytin ve yine evden
getirdiğimiz siyah çay eşliğinde nefis bir kahvaltı oluyor. Buranın ekmeği de
güzel. Bizimkilerde hava boşluğu çok bence; bu ise dolu dolu, azıcık yesen de
tatmin ediyor. Simite benzeyen hamur işi ise maalesef hayal kırıklığı…Tipine
bakınca tuzlu hayal etmiştim ama sanırım içinde pudra şekeri var; hiç
sevmiyorum.
Yağmur biraz hafifliyor. Çıkıyoruz
evden…
İstikamet Avrupa Meydanı
Evden çıkınca biraz yürüdükten
sonra Avrupa Meydanı’na ulaşıyoruz. Küçük bir meydan ama gerçekten çok güzel.
Etrafında 19. yüzyıl Avrupa mimarisiyle inşa edilmiş taş binalar var. Pırıl pırıl
ve şıkır şıkır her şey. Avrupa’ya hiç gitmemiş ben için oldukça etkileyici
görünüyor.
Medea Heykeli Ne Anlatıyor?
Meydanın ortasında Yunan
mitolojisindeki Medea’yı temsil eden büyük bir heykel görüyoruz. Elinde altın
post.
Heykelin hikayesi ilginç. Antik zamanlarda Gürcistan’ın adı Kolhis’miş ve Medea da Kolhis prensesiymiş. Aslında Yunan mitolojisinde Medea başka türlü anlatılıyor. Yunan anlatısına göre, aşkı uğruna babasına ve vatanına ihanet edip, en sonunda kendi çocuklarını kurban eden trajik ve karanlık bir figüre dönüşür Medea. Gürcülerde ise zenginlik ve gurur simgesi sanırım.
Medea’nın elinde gururla
salladığı bu 'Altın Post', aslında tarihin en zeki madencilik
yöntemlerinden biri: Kolhis halkı, nehirdeki altın zerreciklerini toplamak için
suya koyun postları serer, doğanın hazinesini bu tüylerin arasına hapsedermiş.
Yani Medea o postu havaya kaldırırken dünyaya aslında şunu fısıldıyor:
'Biz sadece mitolojinin değil,
altının ve zekânın da ana vatanıyız!
![]() |
Not: (Sağda benim çektiğim fotoğraf yarım çıkmış,
solda Gemini Banana 2 ise yine şirin şeyler çizmiş)
Kısacası o meşhur post; hem antik
bir teknoloji harikası hem de Gürcistan’ın 'zenginlik bizim kanımızda var' deme
şekli!
Bu arada Gürcistan’da pek çok
kadının adı da Medea’ymış.
Gürcistan Avrupa Meydanı’na bu
heykeli inşa ederek, “Bakın köklerimiz Avrupa kültürüne ve mitolojisine dayanıyor”
mesajı vermiş olabilir mi, ne dersiniz?
Avrupa Meydanına Bakış
Girişteki İtalyan restoranında “Ay,
Carmela!” çalıyor. Aynı adlı tiyatro oyununu izlediğim için biliyorum şarkıyı,
çok duygusal ve dokunaklı bir ezgi… İspanya iç savaşına karşı isyanı anlatan
bir devrim marşı aslında… Nakarata eşlik ediyorum.
İtalyan restoranın yanında dünya mutfağından başka şık restoranlar, bir kilise, sokağa sıraların dizildiği şık görünümlü bir Mc Donald’s ve kafeler… Bu meydanda konsere veya yeni yıl etkinliğine denk gelmek güzel olabilirdi.
Ama meydanda ne yok biliyor
musunuz? Garip bir şekilde insan yok! Cumartesi öğleden sonra, hava aşırı
yağışlı da değil; peki bu meydanda neden insan yok? Ya da normali bu da biz mi
aşırı kalabalığa maruz kalıyoruz acaba? Yoksa burası sadece turistlerin gezdiği
bir yer de turizm sezonu olmadığı için mi boş etraf? Hepsi olabilir nedeni.
Bir biz, biri siyah diğeri beyaz
iki yavru köpek, onları izleyen birkaç ergen… Bu sakinlik tuhaf geliyor, film setini
ziyaret ediyor gibi hissediyorum. Oyuncular henüz gelmemişler…
Çılgın gibi oynaşıyor köpekler. Günün ilerleyen saatlerinde aynı köpekleri
parkta da göreceğimi bilmiyorum tabii ki. Gezdiğimiz yerlerin birbirine ne
kadar yakın olduğuna buradan pay biçebilirsiniz. Köpekler bile tanıdık geliyor
insana…
Bence bu şehirde köpekleri
kısırlaştırmıyorlar. Çünkü gördüğüm her köpeğin kulağında küpe var. Öyleyse bu
yavrular da neyin nesi diye merak ediyor insan.
Batum’da insandan korkmayan
güvercinler var bir de. Benzerlerini Moldova’da ve Ukrayna’da da görmüştüm. Bizim
güvercinler insan gelince hemen havalanır. Bunlar öyle değil; salına salına
yürüyorlar yerlerde. Hatta Moldova’da parklarda çok da beslemiştim benzerlerini.
Bir de ne yok biliyor musunuz
burada? Hiç sokak kedisi yok. Bunca köpek gördüm, bir tane bile kediye
rastlamadım şimdilik. Enteresan değil mi; sınırın öbür yanına geçip Hopa’ya gitsek bir
sürü kedi görürüz. Burada kedilere ne oldu acaba? Kediler olmadığı mı için mi
kuşlar bu kadar rahat dolaşabiliyor? Bir reklam vardı hani, "babam bu kadar güzel kek yapmayı nereden öğrenmiş..."
Şeklinde uzayıp gidiyor sorular. Oysa babası sadece kabartma tozu reklamı çeviriyordu, nereden bilsin küçük kız çocuğu.
Yaşam böyle; bir sürü soru gereksiz ve cevapları o kadar da önemli değil aslında.
Sahile Paralel Park – Batum Bulvarı
Avrupa Meydanı’ndan çıkınca sahile
doğru yürüyoruz. Sahile paralel uzanan çok güzel park yapmışlar. İçinde heykeller,
fıskiyeler, dev bambu ağaçları… Buranın ikliminde nasıl yaşattıklarını
anlayamadığım palmiye ağaçları düzenli aralıklarla dizilmiş. Sahile paralel
geniş bir yol ve yeşillik eşlik ediyor yürüyüşümüze.
Kadın park işçilerini Moldova’da da görmüştüm. Bu park, Tiflis'deki doğal parklar kadar ihtişamlı olmasa da temiz ve tertipli. Bence bizim
belediyeler eski Sovyet ülkelerindeki parkları inceleyip ders çıkarmalı diye düşünüyorum. Bunu daha önce de düşündüğümü anımsayarak hem de.
🌟❤️🌟🩵🌟💙🌟💚
İşte bütün bu detaylar insana tarifsiz bir mutluluk veriyor. Yani nasıl oluyor biliyor musunuz? Siz farkında olmadan sanki o mutluluk hissi azar azar damarlarınıza aşılanıyor gibi…Genel bir dinginlik geliyor insanın üzerine. Deniz, ağaçlar, temizlik ve az insan sayesinde…
Bu arada bir buçuk aydır evden
çıkmayan bünye için bu yürüyüş, moda deyimle gerçek bir “challenge” aslında. Arı
zehri kremi sürüp bandajladığım dizim ne kadar dayanacak bakalım?
Siyah ve beyaz ergen köpekler
buraya da gelmişler. Başka yaşlı köpekler de var. Yaşlılar sıkıntı değil de bu aşırı
hareketli genç köpekler benden uzak olsunlar istiyorum.
Deniz kenarına çıkıyoruz. Parktan
sonra deniz kenarında da geniş yürüme yolu ve bu yol da neredeyse bomboş.
Evet, film platosundayız ve
etrafta tek figüran bizleriz. Öye gibi... Biraz deniz kenarında yürüdükten sonra tekrar
paralel park yoluna geçip devam ediyoruz. Huzur ve sessizlik içime işliyor. Arada
banklarda oturup dinleniyorum. Güzel buralar; çok etkileyici değil ama güzel…
İyi hissettiriyor.
I 🩵şehir
İleride deniz kenarında “I ❤️ Batumi” yazısı var. Hani insanlar önünde fotoğraf çektirsin ve sosyal medyada
paylaşsın diye yazılanlardan. Tabii ki orada fotoğraf çekmiyorum.
![]() |
| Görsel: Gemini Nano Banana 2 Ai |
Bir şehre gidersin. “I 🩵 Şehir
Adı” yazısı önünde poz verirsin, hatta o pozu verirken de bir kolunu ve
bir bacağını havaya kaldırırsın. Ve yayınlarsın Instagram’da. “Bakın ben
buradaydım”, işte bu fotoğraf da kanıtı demek için mi bütün bu tantana?
Böyle popüler şeyler hayatımın hiçbir
döneminde ilgimi çekmedi. Bazıları için ise, varoluş meselesi gibi bu kendini fotoğraflarla anlatma olayı. Kınamıyorum
öyle olanları, sadece görüş beyan ediyorum bu arada. Ben yazmayı seviyorum, birileri de fotoğrafla gösteriyor duygularını ya da varlığını. Herkes kendi içini dökme derdinde.
***
Hava bir kapalı bir açık. Açıldığında
kendine bulutların arasından bir yol bulan ışık hüzmeleri karşıki karlı
dağlarda o kadar güzel görüntüler oluşturuyor ki. Hafızamın derinlerinde pusuya
yatmış Karadeniz anılarım canlanıyor sanki. Fotoğrafını çekmeyi beceremediğim sahne, zihnimin bir yerlerinde kendine yer buluyor...
Devamı da yarına kalsın o zaman. Anlatacak
şeyleri bir çırpıda tüketmeyeyim…
Gezinin tamamını bir çırpıda okumak isteyenler için bütün Batum notları burada.
Diğer gezi yazılarımın tamamı da burada
24 Mart 2026 Salı
Batum Gezi Yazısı #3- Uçaktan İniş, Yağmurlu Batum, Ev
Batum’a varana kadar güneşli olan
gökyüzü, uçak şehre yaklaşırken grileşmeye başlıyor. Öyle bir yağmur var ki,
uçak kapıya 15 -20 metre yaklaşmış olmasına rağmen bizi otobüse bindiriyorlar.
Büyük incelik bence.
Küçücük bir havaalanı burası.
Bizden başka bir tane de İsrail uçağı inmiş sadece. Yerel saatle 16’ya geliyor
saat. Evet uzun bir kuyruk oluyor girişte, 2 uçağın yolcuları. Amaaa yine
mucizeli bir şeyler oluyor. Uçaktan iniş, bavul olmadığı için
beklemeyiş, kapıdan çıkış, yağmurun altında 10 numaralın otobüsü görüş ve
otobüse biniş toplam 10 dakika sürüyor. Bayılıyorum böyle kompakt şeylere,
küçük ve pratik…
Yalnız havaalanı içinde polis
köpeğinin salıverilmiş halde insanları koklayıp uyuşturucu araması ürkütmüyor
desem yalan olur. Görevli anlıyor korktuğumu ama pek de yardımcı olmuyor.
Allahtan köpeğin işi uyuşturucu kokusu olduğu için bana yaklaşmıyor. Sonra yine
havaalanı içinde başka bir sokak köpeği geliyor yanıma. Yaşlıca ve uysal,
kulağında küpesi var; korkmuyorum. Sonradan fark ediyorum ki, bu şehirde
neredeyse hiç kedi yok ama çok çok fazla sokak köpeği var. Yavru köpekler de
çok, demek kısırlaştırmıyorlar
10 Numaralı Otobüsle Şehre Doğru
Belediye otobüsüne orta kapıdan da
binilebiliyor, kredi kartı okutulabiliyor. Otobüste Tiflis’den hatırladığım
“Şimdiki gaçeraba” olarak algıladığım anonsu duyunca gülümsüyorum. Sanki bildik
bir yere tekrar gitmiş gibi…
Otobüsün içi çok kalabalık.
Muhtemelen ana hat bu. Önlerde bir yer bulup oturuyoruz. Yalnız camdan hiçbir
şey göremiyorum, çünkü camları da reklam ile kapatmışlar, görüntü resmen piksel
piksel renklendirilmiş gibi…
Bizim otobüslerdeki gibi ekran
yok, bir sonraki durağın ne olduğu yazmıyor. “ Şimdeki gaçeraba”
kelimesinden sonra uzun uzun söylenen durak isimlerini anlayabilirsen anlarsın.
Bence pek kolay değil. Çünkü bir kez söyleyip geçiyor kayıttaki ses. Neyseki
her gezide kullandığımız, internetsiz de çalışan maps.me uygulamasının
Batum haritasını önceden telefona indirmiştik. Uydudan nereye gittiğimizi takip
edebiliyoruz bu sayede. Eve yaklaşınca ineceğiz. Google haritalar da
internetsiz çalışıyor ama, bu tür ülkelerde zaman zaman sapıtabiliyor. Gerçi
maps.me Moldova'da ilk akşam uydudan veri alamayıp ufak bir çarpıntı yapmıştı
ama genelde iyi.
Eve yakın bir durakta iniyoruz.
Acayip yağmur yağıyor. Öyle böyle değil. Yanımıza şemsiye almıştık. Açıyorum
ama ne kadar işe yarayacak bakalım. Çevreyi alıcıgözle inceleyemiyorum ama
belli ki hali vakti yerinde bir semtteyiz. Geniş kaldırımlar ve Tiflis’den
aşina olduğum kocaman ağaçlar var. Kaldırımlar Tiflis’den çok daha düzgün ama
yine tanıdık su dolu çukurlar yanıltmıyor.
Old Town’dayız, evi de çok merkezi
bir yerde tutmuştuk zaten. Hiç sokak isimleri yazan tabela olmadığı için biran
şaşırıyoruz, harita da şaşırıyor. Karşı kaldırımın köşesinde döviz bürosu
olduğunu düşündüğüm küçük bir ofis var, oraya soralım diyoruz. Evet, meğer
bizim evin sokağındaymışız. Ve içinde iki kişinin çalıştığı o küçük yer de bir
banka şubesiymiş…
Ve bir kez daha fark ediyorum ki
her kapının üzerinde zaten hem sokak adı hem de kapı no yazıyormuş… Biz boşuna
sokak başında tabela arıyormuşuz…
Batum’daki Evimiz
Ev gerçekten çok güzel. Bir kere
düz ayak olması, müstakil ama yıkık dökük olmaması zaten mükemmel. Önündeki gül
sandığım, ama sonradan sevgili blog arkadaşım Yeliz’in bu yazısını
okurken aynı çiçek olduğunu fark edip kamelya olduğunu öğrendiğim güzelliklere
bayılıyorum… Ne tesadüftür ki sevgili Yeliz de çiçeğin adını sosyal medyadan
öğrenmiş. Belki de bu yazıyı okuyan birileri bu çiçeği tanıyacak. Zincirleme
kamelya sevdası gönüllerde...
Edip Cansever'i nasıl
hatırlamam şimdi...
![]() |
| Batum Evimizin Önü 💖Kamelya |
"... Derken karanfil elden ele..."

Elbette o kamelyadan özenle bir filiz seçildi ve Gürcü su şişesinde Kadıköy'e getirildi... Tam benlik hareketler bunlar...
Sokak kapısından sonra iki
basamak, sonra askılık ve bir raf var. Ev sahibimiz bir şemsiye ve tek
kullanımlık paketli terlikler bırakmış. Hemen salona giriliyor sonra, kapı yok
arada. İki koltuk, içinde güzel objeler olan retro bir komodin, köşede bir sehpa
üzerinde tuşlu bir telefon ve gerekli telefon numaraları…
![]() |
| Batum'daki evimden... |
Ortada bir sehpa ve
üzerinde şık paketleri içinde buranın meşhur cevizli sucuğu… Bize
özenle ikramlık bırakmış. Bundan daha sıcak bir karşılama olabilir mi…
Her yere sevimli, gülücüklü notlar
yerleştirmiş ince ev sahibimiz. Salondan yatak odasına oradan da mutfak ve
banyoya geçiliyor, arada kapılar var. Mutfakta her şey sanki yeni alınmış gibi
pırıl pırıl. Şık bardaklar, sevimli fincanlar, pırıl pırıl çelik tencereler…
Dar alana uygun alınmış küçük bir fırınlı ocak ve buzdolabı… Her şey yerli
yerinde. Hatta dolaba taze Türk kahvesi ve bakır cezve ile şeker bile koymuş…
Banyoda tek kullanımlık diş
fırçası, banyo kokusu çubuklar, çamaşır deterjanı, yedekli tuvalet kağıtları,
ıslak mendiller, pırıl pırıl havlular… Hızlı çalışan internet. Hemen
kendimi yeni evimde hissediyorum.
Bir şey söyleyeyim mi, şu son
dönem ortaya çıkan ve sunduğu hizmet karşılığı aldığı komisyonu sonuna kadar
hak eden en iyi uygulama bence Airbnb… Aman diyeyim, birileri uyanmasın da
Booking gibi, Uber gibi bunu da yasaklamasınlar sonra…
Airbnb’de misafir yorumları ve
puanlar çok önemli olduğu için bu işi ciddiye alan ev sahipleri de böyle en
ince detaylara kadar özeniyor. Niye otelde kalayım ki böyle bir konfor varken…
İkramlık Churchkela’nın tadına
bakıyorum. Bence içinde sadece meyve şekeri ve ceviz var, şahane…
Kaloriferler cayır cayır yanıyor
ama tavanlar o kadar yüksek ki, biraz daha iyi ısınmak için klimadan da destek
alıyoruz.
Saat beşe geliyor, her şey çok
güzel derken birden elektrik kesiliyor. Biraz bekliyoruz geliyor. Ev sahibine
mesaj yazıyoruz, “Bu normal, kesilir ama gelir” diyor. Birkaç kez böyle gidip
gidip geliyor elektrik. Ne yapalım, bu da nazar boncuğu olsun…
Eve çok yakın olan, gelmeden önce
yorumlarını okuduğumuz Türk restoranı Mevlana’dan lahmacun ve ayran alıyoruz;
evde yiyorum. Lezzeti iyi, midemi yakmıyor. Çok yorgun olduğum için pufidik
yorgan ve yastıklara uzanıp uyuyorum erkenden.
Mutfak penceresinden bakınca dar
bir avlu ve bir limon ağacı olduğunu ve üzerinde de iki tane limon
olduğunu söylemeyi unutmuş muyum yoksa…
![]() |
| Mutfak penceresinden görünen avlu ve limon ağacı |
Arkası yarın…
Gezinin tamamını okumak isterseniz
Bütün Batumnotları burada.
Başka gezi yazısı yok mu diyenler
için de diğer gezilerimburada…
23 Mart 2026 Pazartesi
Batum Gezi Yazısı #2- Uçak Anıları, Host ve Hostesler...
Beni bilirsiniz, zaten hepi topu iki üç tane olan gezi anılarımda gittiğim yerle ilgili detaylara üçüncü dördüncü yazıda ancak sıra gelebiliyor. Elime kağıdı kalemi alınca çenem düşüyor, oysa normal hayatımda hiç de çok konuşan biri değilimdir. Kağıt kalem demişken, evet mecaz değil. Seyahate çıkarken çantaya ilk koyduğum şey defter ve kalem oluyor.
Kaldığım yerden devam ediyorum…
Dün tarihi yazmayı unutmuşum, hemen ekleyeyim; takvimler 6 Mart 2026, günlerden cuma. Ve hâlâ havaalanındayız. Serinin birinci bölümünde uzun uzun anlattığım lounge keyfinden sonra artık vakit geliyor. Saat öğlen on iki buçuk gibi kapıya gidiyoruz. Lounge 203 kapısının yanındaydı, bizim uçak da 205 B’den kalkacak. Nazar değmesin şahane şansımız devam ediyor; lounge’dan çıkıp kapıya gitmek neredeyse 5 dakika…
İnsanlar kuyruğa girmiş. Normalde
12:30’da uçağa almaları gerekiyordu, 15 dakikalık gecikmeyle alıyorlar. Bu kadar
gecikme kadı kızında da olur. Körükten geçiyoruz, en sevdiğim… Otobüs yerine
körükten geçmeyi yeğliyorum tabii ki. Aklıma yıllar yıllar önce Adana’ya uçakla
ilk gidişim geliyor. Uçak binek araba gibi havalimanın kapısına kadar yerde “yürüyerek”
gelmişti de gülmüştüm. Aslında ne büyük konformuş! Küçük ve minimal olmak demek
minimal stres demek, huzur demek…
Zihnimden bunlar geçerken uçağa
biniyoruz. Yerimiz ortalarda. Çoğu koltuk da boş. Oysa bu kampanyalı uçuşlar
genelde boş olmaz. Belki İran’daki saçma savaş nedeniyle aktarmalı yolcular
biletlerini iptal etmiştir. Ya da insanlar kaygılanıp gezilerini bile iptal
etmiş olabilir; bilet nasılsa ucuzdu, gözden çıkarmışlardır.
Uçuş 1 saat 45 dakika sürecek.
Yani 13:05’de kalksa, 14:40 gibi ineceğiz. Batum bizden 1 saat ileride olduğu
için yerel saatle 15:40 gibi Batum’da olacağız. Ama uçak yarım saat geç kalkıyor.
Fakat bilin bakalım ne oluyor? Şahane pilotumuz 1 saat 45 dakika yerine 1 saat
15 dakikada uçuruyor bizi ve tam vaktinde iniyoruz. Her şey şahane…
Artık Herkes Hostes Olabilir!
Baştan söyleyeyim; kimse bana ayrımcı,
şekilci falan demesin ama bir şeyi de belirtmezsem içimde kalır! Neticede
gözlem bu. Yani gördüğümü aynen aktarıyorum buraya. Evet söylüyorum:
Bence artık
hostes olmak için eskiden gerekli olan fizikî şartlar artık uygulanmıyor!
Oh be, söyledim rahatladım...
Yine hangi detayı uzatacağımı
merak edenler için anlatayım efendim…
Üç hostes var uçakta, bir de kabin
amiri beyefendi. Birinci hostes, esmer, dudakları silikonlu, iri yapılı. Hani
derler ya “kemikleri iri” diye, öyle biri. İkinci hostes çakma sarışın, boyu
taş çatlasa 165 olabilir belki de daha kısa. Dudakları öyle böyle silikon değil,
sanırsınız silikon vadisi…Kirpikler deseniz abartmıyorum çizgi film
karakterleri gibi kaşa değiyor. Yanakları hiç sormayın gergin birer elma...
Yani benzetmek gibi olmasın demek isterdim ama benzetmekten de kendimi alamıyorum
maalesef. Hani vardı ya bir ara ismi
lazım değil birinin “kedicikleri”… Bu hostes hanım abla bildiğiniz onlardan. Dudağının öne doğru yaptığı çıkıntıyı alttan bir ölçsek en az iki santim gelir o çıkıntı!
Yahu aslında yüz hatları da güzel olan biri bunu kendine niye yapar hiç
anlamam!
Gelelim üçüncü hostese… Bildiğin
42 beden! Bayağı yani, kemikleri kalın olanlardan değil, dümdüz 42 beden.
Bunları niye anlatıyorum? Çok değil
biraz eskiden hostes deyince insanların aklına çıtı pıtı mankenler gelirdi
hatırlamıyor musunuz? Bence artık standartlar değişmiş. Haa, bu tabii ki iyi
bir şey. Fırsat eşitliği neticede.
Demek ki bu saatten sonra herkes
hostes olabilir!
Bu üç hostes hanımın ortak
özelliği ne peki? Suratsız olmaları… Bu yazıyı temize çekerken aradan on yedi
gün geçmiş olmasına rağmen sarışın ablanın kibirli ve suratsız hali gözümün önüne
hâlâ gelebiliyorsa, siz düşünün artık bıraktıkları etkiyi.
Başta da dedim ya normalde hosteslerin
güzelliği beni niye ilgilendirsin? Ama işte polis bakışlı olunca arkadaşlar,
ister istemez insan da böyle detayları görebiliyor. Ne demiş atalarımız? Söyleyene
değil, söyletene bakacaksın…
Host Beyefendinin Halleri
Hostesler böyle de host beyefendi
nasıl derseniz, kendisi muhtemelen kabin amiri ve yaptığı işten bıkmış gibi. İki kulağının yanlarını tıraş etmiş, tepedeki
saçları simsiyah. Belli ki dip boya zamanı da gelmiş. Görüntüsüne bakılırsa
emekliliğine az kalmış olabilir. Host ve hosteslerden nazik olmalarını bekliyoruz
ya, bu beyefendi de tam tersi.
Uçak kalktığında efsane olan “kaptan
pilotunuz…” diye başlayan konuşmayı dinleyerek gülümseriz ya hani, ritüeldir
neticede. Uçakta da böyle bir konuşma var ama biraz itici gibi, şaşırıyorum. Bir
de bakıyorum ki bizim kabin amiri olduğunu tahmin ettiğimiz beyefendi almış
eline telefonu, perdenin önünde konuşuyor. Bak işte şimdi yazarken anımsıyorum;
“Bayanlar baylar ve sevgili çocuklar…” diye hitap etmiyor kaptanlar gibi. Bir
gergin, ne bileyim bir bıkkın…
23 Nisan’da çocukları bakan
yaparlar ya, öyle gibi. Bu arkadaşa da “zaten emekliliğine az kalmış, bari
mikrofonu verelim de kaptan gibi konuşsun” demişler diye düşünüyorum. Ama
olmamış host bey, kaptan karizması dediğin öyle sinirli bakarak olunmuyor. Yılların
tecrübesi size yaramamış olabilir mi?
Yolcular Yiyor İçiyor, Uçuş Keyifli…
İlk defa uçak içinde bu kadar yiyecek
içecek satıldığına şahit oluyorum. Hele önlerde birileri var, sürekli şarap
istiyorlar. Küçük şişelerin biri gidiyor biri geliyor. Eee gerçi uçaktan önce
yedik içtik ihtiyacımız yok ama bu sınırsız lounge hizmeti uçakta da geçerli
olsa ya… Şaka bir yana da herkese standart sunulmayan özellikle kokan şeyleri
yiyemem öyle yandakine göstere göstere. Utanırım ben! Kapalı ortam neticede;
arkadan birileri köfte yiyor mesela kokuyor azıcık ortalık. Evet bu kadar
ayrıcalık da olmaz böyle göstere göstere… Uçakta ne bileyim öndeki perdeden
sonra bir perdeli bölme daha olsun, altı koltuklu mesela. Herkes gitsin sırayla
orada yesin kokan yemeğini… Nasıl çözüm ama, antikapitalist ruhum nasıl da
yaratıcı…
Sürekli şarap içmeye devam ediyor
önlerdeki tipler. E Batum’a giden insanların çoğu kumara gidiyor zaten. Yiyip
içmenin hesabını yapacak halleri yok ya!
İlk Defa Uçak Lavabosunu Ziyaret Ediyorum
Pilot gerçekten harika. Ne
yükseldiğini ne de alçaldığını asla anlamıyoruz. Geçen sene Dalaman’a giderken
aniden hava boşluğuna inince kulak zarımdan gelen yırtılmaya benzer ses hâlâ
aklımdayken hem de… Uçağın içi madem bu kadar “bar” havasında, çok merak ettiğim
lavabo ve tuvaleti ziyaret edeyim diyorum. Ferhan Şensoy’un on küsur saatlik
Küba yolculuğunu da anlattığı Hacı Komünist kitabındaki uçak tuvaleti macerası aklımda
yer etmiş. Üstat öyle bir sigara tiryakisi ki, o tuvalette havanın nasıl sigara
dumanını çektiğini ve artık abartıp elinde şarapla tuvalete gittiğini falan
anlatır bu kitabın başlarında o nefis üslubuyla.
Ön tarafa ilerliyorum. Kore saçlı
host beyimiz “içerisi dolu” diyor otoriter tonda, öndeki perdenin tam arkasındaki
geniş boş koltuğa oturup yayılarak bekliyorum. Biri çıkıyor nihayet. Çakma
sarışın kedicik hanım abla ben girmeden kontrol ediyor peçeteleri falan. Küçük
ama ergonomik tasarlanmış bir yer. Hava ile emiş gücü olan sifonu da böylece
denemiş oluyorum. Elimi yüzümü yıkayıp çıkacağım zaten, benimkisi ihtiyaç değil
sadece merak…
Tabii ki o anda aklıma bin bir
türlü muziplik de gelmiyor desem yalan olur. Mesela uçaklar bu wc’nin altını
açsa, ve tüm atıklar uçaktan atılsa ne olurdu? Dışarısı -50 derece olduğu için anında donan afedersiniz
çiş kristalleri yeryüzüne nasıl inerdi? Turist kafası böyle bir şey işte… Gülüyorum.
O kadar ihtiyacım varmış ki böyle gezmeye…
Bu kadar uçak muhabbetinden sonra
inelim artık Batum’a değil mi ama...
O da yarına kalsın…
Kafanızı şişirmediysem beklerim
efenim…
Bütün Batum notları burada.
Bunları okumak keyifliymiş derseniz de diğer gezilerim ise bu etikette: gezi yazısı
not: Görselleri tasarlayan Gemini Nano Banana'ya teşekkürler...































