9 Nisan 2026 Perşembe

Batum Gezi Yazısı #10- Batum’da Beşinci ve Son Gün

Takvimler 10 Mart 2026'yı gösteriyor.  Her güzel şeyde olduğun gibi bu gezimizin de sonuna gelmiş gelmiş bulunuyoruz. Sabah pırıl pırıl bir hava karşılıyor bizi. Ama öyle böyle değil; masmavi gökyüzünde bir tane bile bulut yok. Keşke ilk gün de böyle olaydı desek ne fayda…

Düşünceli ev sahibimiz ne zaman isterseniz o zaman çıkabilirsiniz demiş. Sağ olsun da biz fazla uzatmadan 12 gibi çıkarız, uçak 15:35’de. Ben tatilin son günlerini kafada bitiriyorum genelde. Otellere gittiğimde de böyle olurum. Sabah kalkayım da son bir kez havuza gideyim demem mesela. Süreç bittiyse bitmiştir derim ve direkt tatil modundan çıkarım.  “Ah keşke şunu da yapsaydım…” modu da kendiliğinden uzaklaşır böylece.

Evde kalan malzemelerle güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Son kalan tereyağını dakapının önünde olmasına şaşırdığımız beyaz kediye verelim diyoruz. Anlatmıştım bu şehirde sokak kedisi olmadığını. Bu zavallıcığı muhtemelen evden atmışlar… Geçen gün de yaş mama vermiştik kendisine. Tam kediye tereyağını verecekken bir yaşlı köpek geliyor ve hoopp götürüyor tereyağını. Karizması çok sağlam, ses çıkarmadan sakin hareketlerle hakimiyet kurmuş ortamda belli ki. Korkmuyorum bu “ağır abi” den…Evden ayrılmadan son hamle olarak, kapının önündeki gül çeşidi sandığım, sonradan kamelya olduğunu anladığım çiçekten 2 dal koparıp nemli peçetenin arasında güzelce paketliyorum. Olursa, kendi evimde de köklensin diye… Eşyaları topladıktan sonra zarif ev sahibinin bıraktığı anı defterine teşekkür notumu eklemeyi de ihmal etmiyorum. Çünkü böyle küçük notlar bırakmaya da okumaya da bayılıyorum.

Saat 12 gibi Bolt Taksi çağırıyoruz yine. Kocaman bir araba geliyor, direksiyonu sağda. Yaklaşık 20 dakikada varıyoruz havaalanına. Bol bahşişle birlikte 250-300 Lira gibi tutmasına hem seviniyor hem de üzülüyorum. Bizim ülkemizde taksiye binmek neden ultra lüks bir şey oldu? Hoş, artık elma almak da lüks ya neyssseee...

Eskiden, yani epey eskiden işe giderken sadece sigara içmek için dolmuş yerine taksiye bindiğim günleri hatırlıyorum. Asla fiyatı fazla gelmezdi o zamanlar. Keşke Kadıköy’den Sabiha Gökçen’e kadar 1000-1500 gibi uçak parası vermek zorunda olmasa kimse değil mi ama… Bu fiyat belki de daha fazladır,  tahmin ettim sadece. Eksiği vardır, fazlası yoktur...

Old Town ile Havaalanı Arasında Gökdelenler

Old Town’dan çıktıktan sonra yol kenarındaki sıra sıra gökdelenleri görünce şaşırıyorum yine. Ne kadar çok inşaat var! Yazmış olabilirim önceki  bölümlerde; burada tanıştığımız bir Türk mühendis bu binalarda kaldığını söylemişti.

Aklıma on iki on üç sene önce Batum’daki bir Türk tekstil firmasından aldığım iş teklifi ve reddedişim geliyor. Eğer o zaman o işi kabul etseydim hayatımda neler değişirdi acaba? Belki de paralel evrenlerden birinde öyle bir hayatım vardır, kim bilebilir…

Batum Havaalanı

Saat 12:30 gibi havaalanına geliyoruz. Minnak bir yer burası. İçeriye girişte kurulmuş stantlardaki hediyelik eşya fiyatlarına bakıyorum; fiyatlar dışarıyla hemen hemen aynı. 3 Lariye 5 Lariye hediyelikler var. Bizdeki “vahşi” kapitalist düzen henüz buradaki havaalanına uğramamış demek ki.

Kontuarın açılmasını bekliyoruz. Bu havaalanında online check in yapsak da basılı bilet almamız gerekiyormuş, telefonumuza gelmiyormuş biniş kartı. Bunu da öğrenmiş oluyoruz. Kısa süre içinde biletimizi alıyoruz. Tam ülke çıkışındaki kontrolde suratsız kadın polis ayakkabılarımı çıkarttırıyor. Beni bir odaya alıp soymasa da detaylı inceliyor iki suratsız memur. Çok sinirleniyorum, anlıyor bakışlarımdan…En son “Thanks Ma’am” diyor, cevap bile vermiyorum. 

Gerçekten anlamıyorum; Ukrayna’da, Moldova’da ve Gürcistan’da gördüğüm kadın görevliler nasıl bu kadar antipatik olabiliyor? Neyse moralimi bozmaya değmez, çünkü sırada Lounge keyfi var...

Batum Havaalanındaki Lounge

Bu yazı dizisinin başında ballandıra ballandıra anlattığım sevgili kredi kartını okutarak giriyoruz Lounge’a; tabii ya, kaçar mı…

Yalnız Sabiha Gökçen’deki lounge ile burası arasında çok fark var. Burası daha şık; koltuklar, aydınlatmalar daha hoş görünüyor. Evet yemek seçeneği pek yok ama içecek çeşitleri çok ve güzel.

Ana yemek olarak çorba, patates kızartması ve çıtır tavuk var sadece. Kahvaltılıklar var, domates, peynir, bal gibi… Bir de kurabiye çeşitleri var.  Bizdeki lounch’da ise daha çok yemek çeşidi vardı ama içecek yoktu doğru dürüst.

Burada ise tezgahın üzerine sıra sıra viski, martini, şarap, likör çeşitlerini dizmişler.  Dolapta şişe sular, cam şişede meyve suları, cam şişede biralar var… Sabiha Gökçen’de biliyorsunuz suyu bile arıtma veriyorlardı…Neyin kârını yapacaklar acaba şişe sudan tasarruf ederek?  İnsanlar o lounge’dan hizmet almak için para veriyor neticede. Yemek çeşidi tamam çok, ama içecekte yapılan kurnaz kısıtlamaları görünce insan bir rahatsız oluyor. Hiç lafı dolandırmadan direkt söylemek istiyorum. Ülkemizde her geçen gün düşen kaliteyi ve vasatın normalleştirilmesini esefle ve şiddetle kınamak istiyorum. Şişe su ya, sadece şişe su... Neyse söylenen insan modunda olmayalım, yani hâlâ tatil modundayız. 

Yiyoruz içiyoruz keyifle. En son 2024’de gittiğim oteldeki favori içkim Martini Bianca olmuştu,.Adını unutmadığım deneyimli barmen Yılmaz Bey limonla servis ederdi, bayıla bayıla içerdim. Burada da söylemesi ayıp aynısını yapıyorum. Her şey çok güzel.

Vee, saat üçe gelirken atlar kabak oluyor. Kraliçelik bitiyor ve mecburen dışarıda uçağa girmek için kuyruk olmuş halka karışıyoruz.



Hoop, bir saatte Sabiha Gökçen’e gelmişiz bile…

Anılar, anekdotlar biriktirdiğim bu kısa ve güzel tatil de böylece sona eriyor.  Bakalım yenisi ne zaman ve nereye olur… Belki bir ilham gelir de pasaport bile alırım... Ne tuhaf bir kişiyim Allahım Tanrım...

Tatili özetlemek gerekirse, Güzeldin Batum’un Old Town’ı, ruhuma iyi geldin, teşekkür ederim sana...

Ve yazı dizisini sıkılmadan okuyup yorum yazan herkese sevgiler efenim…  Tekrar görüşmek dileğiyle…

Devamını Oku

8 Nisan 2026 Çarşamba

Batum Gezi Yazısı #9- Batum’da Dördüncü Gün, Çakma Gaudi Binası ve Detaylar

Bugün hava güzel. Kahvaltıyı yaptıktan sonra sahile doğru yürüyoruz. Teknelerin tamir edildiği yerden sağa doğru şehrin farklı bir sokağına dalıyoruz. Benim derdim Meryem Ana Katedralini görmek. Ve ne oluyor biliyor musunuz? Sağa döner dönmez Batum’un gerçek yüzüyle karşılaşıyoruz!

Batum’un Öteki Yüzü

Birdenbire trafik hızlanıyor, insanlar kalabalıklaşıyor. O güzel bonbon şekeri gibi binalar yerlerini bakımsız, sıkışık ve kirli evlere, düzensiz dükkanlara bırakıyor…

Old Town’daki minimalist tabelalarda yer alan Gürcü alfabesi ne kadar estetik görünmüştü gözüme. Oysa bu caddedeki tabelalar karman çorman ve rengarenk yazılar sadece kaotik duruyor.

Cadde boyunca yaşlı kadınların yerdeki tezgahlarda bir şeyler sattığını görüyorum. Eğer yaşlı kadınlar ve çocuklar yerlerde bir şeyler satıyorsa o şehirdeki gelir adaletini sorgulamak gerekir! Tiflis’te çok görmüştüm böyle manzaralar. Neden? Çünkü Tiflis’te turistik bölge ile halkın yaşadığı yerler buradaki gibi keskin çizgiyle ayrılmamıştı bence.

Birden ayılıyorum. Batum’da “Old Town” denilen küçük bir alanı allayıp pullayıp adeta “Truman Show” stüdyosu gibi turistlere ve zenginlere yönelik bölge yaratmışlar! Evlerin dışı şahane boyanmış, restore edilmiş, kaldırım taşları tamir edilmiş ve sokaklara kırmızılı beyazlı kamelyalar ekmişler. Böylece Old Town sanki bir film platosu haline gelmiş. Ben üç gündür platonun içini geziyormuşum mutlu mesut!

Çok ama çok şaşırıyorum bu keskin ayrımı ve birdenbire yüzleştiğim görünmez sınır çizgilerini fark edince. 

Batum 2005-2015 arasında sahil ve turizm şehri olması için hızlı bir değişime uğramış. Anladığım kadarıyla sahile ve Old Town’a ciddi yatırım yapılmış. Dünkü yazıda marka otellerden bahsetmiştim ya, bugün ara sokaklarda bile irili ufaklı otel ve casinoların olduğunu görüyorum. Her yer otel dolu sahil bandında.

Ama geride kalan mahalleler anladığım kadarıyla bu değişimden nasibini alamamış. Şehrin parlatılmış tarafında muhtemelen turizm sektörünün üst düzey yöneticileri veya yabancı yatırımcılar oturuyordur. Ya da belki bu kısımda oturan fazla kişi de yoktur. Katedral yolunda gördüğüm Batum halkı ise muhtemelen turizm çalışanları, emekçiler, işsizler ve yaşlılar…

Hani Nerde Kaldı Sakin Giden Arabalar?

Tiflis’e gittiğimde trafik ürkütücü gelmişti. Oranın deli gibi hızlı, sağdan soldan aniden çıkan arabalarını düşündükçe Batum’un trafiği ne kadar sakin diyordum iki gündür. Meğer turistik “fanusta” reklamları izliyormuşum. Ya inanmayacaksınız ama, Old Town dışında tam karşıdan karşıya geçerken soldan hızla gelen bir belediye otobüsü zııt diye önümden sağa dönüyor, hem de yayaya yeşil ışık yanarken! Resmen nutkum tutuluyor ve ardından bakakalıyorum!

Turistik bölge ile halkın yaşadığı bölge arasında fark bu kadar mı bariz olur? İnanın abartmıyorum, bu bölgede insanların kıyafetleri bile değişiyor! O bakımlı, kürklü, kuaförden yeni çıkmış gibi süslü köpeğini gezdiren kadınların yerini bezgin, soluk yüzlü ve soluk paltolu insanlar alıyor.

Bu kadar keskin sosyal geçişe tanık olmak elbette duygularımı da alt üst ediyor….

Katedrale gelmeden önce küçük bir meydanda mola veriyoruz. Büfeden kahve alıyoruz, sütlü latte. Yarım saat sonra sindirim sistemimi alt üst edeceğini bilmiyorum tabii ki o anda, güneşi hissederek keyifle içiyorum.

Katedral büyük, görkemli. Bahçesinde oturuyorum. Sonra eve doğru yürümeye başlıyoruz. Yine Old Town sınırlarından içeriye girmişiz. O kadar belli ki o bölgeye girişimiz. Kaldırımlar genişliyor, şahane ağaçlar yolda sağlı sollu… Araçlar yavaşlıyor cidden. Hepsi nazikçe yol veriyor karşıya geçerken. Evler şeker evler oluyor yine, her yer pırıl pırıl…

Batum’da Çakma Gaudi Binaları Keşfettim

Bunu anlatmasam olmaz…Ya, ben var ya bazen çok komik ve hiç unutamayacağım laflar edebiliyorum, olmadık şeylere olmadık isimler takabiliyorum.

Anlatmayı unutmuşum, şehirdeki ilk gün gördüğüm bu camlı binaya “Gaudi” demiştim. Barselona’ya gittiğimden değil, gezi videolarını hayran hayran izlemekten aklımda yer etmiş bu binalar. Eve giderken ne zaman bu binanın oradan geçsek Gaudi’ye geldik, Gaudi’den geçtik şeklinde söyleyip gülüyordum.

Son gün o binanın altında ne görüyorum dersiniz?

“Gaudi Restoran” tabelası…

Nasıl gülüyorum anlatamam size. Benim çakma diye dalga geçtiğim, bir yandan da taş ile camı ne güzel bir araya getirmişler diye de beğenerek lakap taktığım şeyi yapmışlar meğer. Ciddi ciddi de binanın altına “Gaudi Restoran” açmışlar!

Üstelik taş çakma Gaudi’nin karşısına bir de cam ve metalden oluşan çakmanın çakması bir tane daha bina bile eklemişler! Çinliler görse şapka çıkarır bu duruma.

Gerçekten kendimle gurur duyuyorum, bu espriyi nasıl da yakaladım ama…

Mide Bozma Keyfisi (!)

Sahte dünyanın sunduğu bu görüntüler, detaylar elbette turist ruhumu okşuyor. Katedrale giderken gördüğüm manzaralar ise “dünyanın ahvali” olarak belleğime kazınıyor. Eve yaklaşmışken tam da bir markete girmişken başlıyor midemde gurultu… Eski gezilerimde de benzer şeyler yaşadığımı bilenler bilir. Deeptone mesela, buraya kadar okuduysa ne zaman midemi bozacağımı merak etmiştir.  Evet bunun suçlusu o en son içtiğim latte olabilir, dün akşam yediğim hafif acılı İzmir Köfte de olabilir. Ya da ne bileyim alışık olmayan bünyeme sabahtan beri üç büyük kahve fazla da gelmiş olabilir.

Eve zor atıyorum kendimi, dışarıya çıkmaya cesaret edemiyorum. Akşam yemeğim Mevlana’dan gelen kuşbaşılı pide ve ayran oluyor; riske girmiyorum.

Oysa bara giderim diyordum. “Turist olmak, akışa kendini kaptırmaktır.” Cümlesi geliyor aklıma.

Yarın dönüyoruz artık, elbette son bölümü de detay detay anlatırım; siz hiç merak etmeyin 😊

Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batum notları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de diğer gezilerim burada…


Devamını Oku

7 Nisan 2026 Salı

Batum Gezi Yazısı #8- Batum’da Üçüncü Gün, Müzeye Gidemeyiş ve Ötesi

Günlerden 8 Mart 2026, pencereden görünen bulutsuz gökyüzü gerçek galiba. Nasıl da güzel açmış güneş. Gökkuşağı renklerindeki vitraydan içeriye doluşan ışık hüzmeleri harika. Fakat o da nesi? Saat 10’da başlıyor inşaat gürültüsü. Tam karşımızdaki Next Garden cart curt sitesi inşaatı. Bir kere siz nereye yapıyorsunuz garden? Ağaç dikilecek yer bırakmamışsınız ki inşaat alanında! Eski evlerin restore edildiği bu şahane sokakta kim bilir ne kadar güzel bir binayı yıktınız da bu camlı mamlı estetik yoksunu binayı dikiyorsunuz?

Bugün pazar hem! Airbnb yorumlarından birinde “bitmeyen inşaat” demişlerdi, demek bunlaraymış o sitem.

Bildiğim kadarıyla Gürcistan AB’ye giriş konusunda bizden bir adım önde. Batum’da görmedim ama Tiflis’de her yer AB bayraklarıyla doluydu. Bu şekilde olmaz ama sevgili Gürcüler! Bir inşaat firması pazar günü kafasına göre gürültü yapıyorsa sizin o iş yaş, benden söylemesi!

Ya belediye ceza kesmiyor ya da işin içinde başka güçler var! İyi de bu mahallede yaşayan vatandaşlar pazar günü bu gürültüye neden katlanıyor ki? Bir de sonradan keşfedeceğim üzere şehirde pek çok şantiye var; kimi tadilat kimi ruhsuz bina inşaatı…

Bir süre sonra inşaat sesine alışıyorum. Çünkü turist olmak bunu gerektiriyor. Hani yurt dışına gidince gidilen ülkenin güzel şeyleri kıskanılır ya, ben şu an tam tersi bir gurur yaşıyorum. İçimden “Pazar günü bir inşaatçı böyle gürültü yapamaz da hadi yaptı diyelim; ararım Kadıköy Belediyesini, anında gelir zabıta…” diye ülkemle gurur duyuyorum.

O kadar da olsun değil mi ama… Tamam abuk sabuk şeyler oluyor da köklü ve oturmuş geleneklerimiz de var yani…

***  Everyday Open!***

Bugün biraz  ağırdan alıyoruz. Haldır haldır dışarıya çıkmaya da pek gerek yok. Sonuçta elinde (check) atacağı yapılacaklar listesiyle doluşan görev bilinçli turist tayfadan değiliz. Relaks… Canımız nasıl isterse moduna bayılıyoruz. Zavallı dizim zaten sudan çıkmış balık gibi isyanlarda…

Evdeki malzemelerle kahvaltıyı yapıyoruz. Sonra da tarih müzesine gidelim diyoruz, eve de uzak değil. Müzenin her gün açık olduğunu önceden kontrol etmiştik.

Restore edilen evler ve asırlık ağaçlar arasından nefis ve kısa bir yürüyüşle varıyoruz müzeye. Kapısında ne yazıyor bilşin bakalım?

                                                   “Everyday open!”

Günün dile dolanan cümlesi olacak “everyday open” yazısı, söyleyip söyleyip güleceğim bir anekdot. Çünkü bina kapı duvar! Ne bir görevli var ne bir ışık, ne de bir not; hiçbir şey yok! İyi de “everyday open” değil miydi bu müze?

Kapalı da niye kapalı? Tadilat mı var? Moldova’da en azından cama yazı yapıştırmışlardı “Bomba ihbarı nedeniyle kapalı” diye! İngilizce bilmese de kapısında bir bekçi vardı. Burada hiçbir şey yok! Tiflis’de de gidememiştik müzelere, kapalıydılar. İyi de sevgili Gürcüler, nasıl olacak bu AB işleri bu vurdumduymazlıkla, söyleyin bakem, nassı olcek…

Nuri Gölü ve Çevresinde Marka Oteller ve İnşaatlar

Madem öyle bari turistlere tavsiye edilen Nuri Gölü’ne gidelim diyoruz. Maps.me sağolsun bizi götürüyor. Biraz yürüdükten sonra göl ve çevresindeki parka ulaşıyoruz. Göl çok küçük, ağaçların çoğu yapraklarını dökmüş. Eski ve görkemli parklardan değil burası bence. Yapay duruyor. Mevsimi olmadığı için kenarlarda tekneler var, belki gezinti yapılıyordur. Bu tür turistik aktiviteler pek çekmez benim ilgimi. Gölün karşısında camlı devasa Marriott ve Hilton otelleri, sağda Sheraton…

Adını bildiğimiz pek çok zincir otelin devasa gökdelenleri var buralarda. Old Town’ın o şirin havası birden değişiyor. Çok şaşırıyorum bu duruma. Sokaklarda doğru dürüst insan yok ama her biri nerden baksan bin iki bin kişilik otellerle dolu her yer. İyi de otellerde konaklayan bu insanlar nerede? Gerçekten hepsi dolu mu otellerin? Hiç anlayamıyorum.

Bir sürü otelin yanı sıra otel olması muhtemel gökdelen inşaatları da var çevrede. Zaten sonradan keşfedeceğim üzere Old Town ile havalimanı arası adeta şantiye gibi. Belki yakın bir zaman sonra sadece kumar turizmi olacak buralarda, belki de “İyi ki gitmişim zamanında!” diyeceğim…

Çok ilginç gerçekten de! Bu otellerin hepsi dolu ve insanlar dışarıya hiç çıkmıyor olabilir mi? Otelde yiyor içiyor, kumar mı oynuyorlar? Her şey dahil otellerden çıkılmaz ya dışarıya, bunlar da her şey dahil casino konseptinde mi yoksa? Kafamda bir sürü var ama bu durumu anlamam gerçekten mümkün değil. Eğer bu oteller dolu değilse finansı nasıl dönüyor olabilir? Bir sürü söylenti de var ülke hakkında; siyah paralar falan filan… Bir yazar çıksa da içlerinden, anlatsa dönemi keşke…


Minnacık şehirde bu kadar otele ne demeli peki? Belki de kısa süre sonra buralar Las Vegas olacak, bilemeyiz… Bu kadar yatırım boşa değildir…

Bugün düne nazaran biraz daha çok insan var dışarıda. Kadınların çoğunda çiçekler… 8 Mart bugün. Dünya Emekçi Kadınlar Günü…

Nuri Gölü’nden çıkıp sahile doğru yürüyoruz. Hava da sanki bizimle azıcık eğleniyor gibi. Bulutlar bir kararıyor bir açılıyor. Düne nazaran harika yine de.

Dubai’nin Kumar Oynanan Versiyonu mu Olacak Batum?

Sahildeki parka çıkıyoruz yine. Ne çok palmiye var! Burası Karadeniz kıyısı oysa, palmiyenin bu iklimde ne işi var. Belki de içten içe acı çekiyordur soğukta zavallıcıklar…Bazılarını bağlamışlar, muhtemelen kar yağarken üstlerini de örtmüşlerdir. Ama zaten devasa ağaçları yok mu bu iklimin. Şu palmiyeleri neden sevemedim bir türlü… Gölgesi olmayan ağaçlar, kuş bile konmuyor üzerlerine.

Bu kadar çok palmiye ve bu kadar çok gökdelen merakı bana bügünlerde yine adından çok söz edilen Dubai’yi anımsatıyor. Sanki bir “kafa” burada “Çakma Dubai” yaratmak istiyor gibi. Ama tam Dubai değil de değişik versiyonu. Dubai alışveriş odaklı, burası ise kumar odaklı yapay şehir olacak gibi hissediyorum. Umarım yanılıyorumdur. Kumar dünyası, sahte pırıltılar, arka planda dönen türlü hileler, poker face adamlar… Bunlar bana hiç de turistik gelmiyor.

Bazı güzelim tarihi binaların arasına diktikleri gökdelenler gerçekten çok çirkin. Oysa o kadar güzel ki orijinal evleri. Taş binalar, ferforje balkonlar, binaların bonbon şekeri gibi renkleri, kırmızı çatıları…

Belli ki Old Town’daki bu şahane evlerde Avrupa’ya öykünen burjuvalar oturuyormuş zamanında. Boşuna Avrupa Meydanı, Piazza Meydanın gibi isimler koymamışlar… Hatta bazı evlere “Gaudi” dedim daha ilk gün. Valla sanki yerinde görmüş gibi on ikiden vurmuşum bu benzetmeyi, sonraki bölümlerde anlatacağım detayını.  

Simetrik olmayan camlar, Gaudi stilini andıran çizgiler enteresan gerçekten de.

Evler, Sokaklar, Şakacı Yağmur Bulutları, Baba Köpek

Bu sokaklarda gezmek bence sahilde gezmekten daha güzel… Tiflis’e nazaran buradaki Old Town’da  daha çok bina restore edilmiş. Ve kaldırımlar Tiflis’den daha geniş, daha bakımlı. Yine taşlar yerinden oynuyor elbette, insanın önüne bakmadan yürümesi risk.

 Asırlık ağaçlar hep şahane.

Yaklaşık iki saat yürüdükten sonra Avrupa Meydanına geliyoruz yine. Mc Donalds’ın dışarıdaki sıralarında kahve içerken birden hava kararıyor ve yağmur başlıyor. Şakacı bulutlar yağmuru döküveriyor hemen. Hava aniden kararınca soğuyor da. Değişik bir iklim.  Mc Donalds’ın önünü mesken tutmuş “baba köpek” hiç havlamadan ama elinde paketle restorandan çıkan insanların dibinde ısrarla bekleyerek resmen köfte haracı kesiyor. Öyle bir bakışı var ki! Küçük Emrah’ın acıklı hali ve Erol Taş’ın “buralar benden sorulur” özgüveni sanki bu köpekte hayat bulmuş gibi. Herkes yemek veriyor baba köpeğe; patates kızartmasını bile lüpletiyor o da. Hiç korkmuyorum kendisinden. Sakin çünkü. Sakin ve kararlı…

Eve geçip biraz dinleniyoruz, 10 bin adımı geçince benim diz yine eror veriyor. Ama bugün daha iyiyim sanki, açıldı hareket ede ede…

Mevlana Restoran, Mis gibi Esnaf Lokantası

Saat 20:30 gibi evden çıkıp hakkında güzel yorumlar okuduğumuz Mevlana Restorana gitmeye karar veriyoruz. Baraka deneyiminden sonra açıkçası restoran konusunda başka bir maceraya girmeye hiç niyetim yok. Önünden geçtiğimiz İstanbul Restoran falan hiç cazip gelmiyor.

Mevlana Restoran tam bir esnaf lokantası. Sanki Anadolu’nun küçük bir şehrinde ara sokaklardan birinde lokantaya gitmişsin gibi. Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar marka otelin, şaşaanın olduğu bir yerde esnaf lokantasının ne işi var? Ben de öyle düşünmüştüm başta ama sokağı görünce anladım durumu. Çünkü bu sokak bildiğiniz Türk sokağı. Ali Berber var, Türkçe adı olan fırın var, hediyeci Türk dükkanı var; yani bir sürü Türk esnaf var. Demek ki zamanında gelip birisi yerleşmiş, sonra ihtiyaç doğdukça yeni dükkanlar açılmış. Esnafın yemek ihtiyacı için elbette esnaf lokantası olacak. Sosyal medyanın etkisiyle de isim yapmış bir yer burası.

Baraka’da bira vardı, burada yok mesela. Dedim ya Anadolu lokantası gibi bir yer.

Tam geliyoruz lokantanın önüne. O da nesi, dükkanın önünde en az otuz tane çoğu kürklü, kalanları da şık giyimli, ful makyajlı, çok hoş görünen orta ve üzeri yaş grubu kadın var. Hepsinin ellerinde birer kırmızı gonca gül. Muhtemelen bir Gürcü kadın derneği 8 Mart yemeği düzenlemiş. Helal olsun lokanta sahibine diyorum içimden. Demek ki Gürcüler arasında da isim yapmış.

Biz de tam zamanında gelmişiz ki, kadınlar kalkmışlar, yer bulamazdık yoksa. İçerisi hiç şık değil, kapının girişinde solda bir kasa, yanında iki tane camekanlı tezgah. İlkinde yemekler, ikinci de etler, şişler falan dizilmiş. Beyaz masalar, aşırı beyaz ve rahatsız edici ışık, süs püs yok ortamda. Öyle çok masa da yok, 10 -15 masa ancak. Köşedeki dikey klimanın üzerinde neden orada olduğunu kendisinin bile anlam veremediği bir hinkel mantısı heykeli…Duvarda asılı televizyonun sesi kısılmış, sürekli tekrar eden Batum görüntüleri. Arka planda inceden hafif bir arabesk bir müzik…

Kasada oturan mutaassıp geç kadın muhtemelen patronlardan birinin eşi. Patron olduğunu tahmin ettiğim üç adam, televizyonun yanındaki masaya oturmuş, deminki kalabalığın üzerine keyif çayı içiyorlar. Çaylar zift…

Oradan oraya koşturup Baraka’nın tersine vızır vızır çalışan iki genç kadın garson Türkçe biliyor ama bence Türk değiller.

Tezgahtaki yemeklere bakıyoruz. Çorba, pirinç pilavı, bulgur pilavı, makarna, bir sebze yemeği, ve İzmir köfte. Bu kadar… Tam istediğim gibi; taze ve abartısız çeşit. Tezgahın diğer tarafında da şişler, etler, kebaplar…

Dünkü beyti fiyaskosundan sonra sulu yemek istiyorum. İzmir köfte ve pilav söylüyorum, yanında da ayran. Buranın pirinçleri küçük oluyor sanırım ve pilav biraz da kuru. Ama yemekler gayet lezzetli.

Fiyatlar Baraka ile hemen hemen aynı. Et de yesen, tavuk da yesen ortalama 23-25 Lari civarında. Ama biliyorsunuz bizim paramız pul maalesef.

Yemekten sonra çay içer misiniz diye kendileri soruyor. Çayın aromasını pek sevmiyorum ama dünkü Karabak deneyiminden sonra buradan gayet memnun ayrılıyorum.

Bugün dizimi bandajlamadan çıkmıştım, ondan mıdır bilmiyorum ama daha iyi gibiyim. Bol bol da arı zehri kremi sürmüştüm. Her yolu deniyorum yani.

Kilise görmek istiyorum aslında, bir türlü denk gelmedi, önümüze de çıkmadı. Yarın bakarız artık.

Bence tatil gayet güzel geçiyor. Ama itiraf edeyim; başka bir ülkede değil de Türkiye’de gibi hissediyorum…

Çok uzattım yine, devamı da yarına kalsın…

Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batum notları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de diğer gezilerim burada…


Devamını Oku

6 Nisan 2026 Pazartesi

Batum Gezi Yazısı #7- Batum’da İkinci Gün Akşamında Ne Maceralar Ne Maceralar…

Baraka’da yemek bittiğinde saat 22:30’a geliyor. Dönüş yolunu yürüyecek gücüm hiç yok. Bolt uygulamasından taksi çağırıyoruz. 2 dk’da geliyor. 1,2 km’lik yol 3,5 GEL tutuyor. 1 GEL yaklaşık 16 TL! Şaka gibi! 56 TL’ye geliyoruz yani eve. Yani paramız bu kadar değersizken bile bu kadar ucuz geliyor taksi ücreti! Şoföre düz 5 GEL veriyoruz, sadece 80 TL! Kesin çok mutlu olmuştur, nerdeyse taksimetrenin iki katı bile bedava gibi!  İstanbul’da 2026 itibariyle kısa mesafe indi bindi 210 TL, kilometre başı da 44 TL olmuş. Yani Gürcistan’da 20 dakikalık havaalanı yoluna verdiğimiz para ile ben Kadıköy’de sadece 3 dk falan gidebiliyorum! Önceden hayatımızda normal gelen şeyler birer birer lüks sınıfına giriyor ya, insanın midesinde hazımsızlık oluyor ister istemez.

Emekli Albay Sayıklamaları! Gerçek Acı Biberdir!

Çok değil yakın zaman öncesinde bizim paramız değerliyken maalesef şu anda Gürcü Lari’si (GEL) 16 TL. Ben Tiflis’e gittiğimde 2024 Mayıs’ında ise 12 Lira civarındaydı. İki senede yüzde otuzdan çok değer kaybetmiş paramız…. Gerçekler acıdır, biber de acıdır, öyleyse gerçek biberdir demek istiyor ve konuyu sahildeki kızgın kumların altına ittiriyorum şu an. Çünkü bu bir gezi yazısı; gülümsemeliyiz. Ne yapalım; eskiden paramız değerliyken sınırdan geçip Gürcistan’dan alışveriş yapardı bizim Karadenizliler. Biraz da Gürcü kardeşlerimiz gelsin değerli paralarıyla bizden alışveriş yapsın değil mi ama. Hep bana hep bana olmaz ki canımm!!

Bizde ne Yandex Go var, ne Uber var, ne de Bolt taksi uygulaması var! Bunlar olsa, sarı taksilere dünya kadar para vermek zorunda kalmayacağız, rekabet olacak. Sözde serbest piyasa ekonomisi var bizim ülkemizde ama taksilerle rekabet edecek Uber yasak. Neden? Taksiciler zarar görmesin diye. Tatil rezervasyonu için avantajlı fiyat sunan Booking yasak. Neden? Ets, Odamax gibi yerli seçenekler kafalarına göre yerli turiste fiyat geçirebilsin diye. En çok da Paypal’ın yasak olmasına üzülüyorum. Geçen 30 dolarlık minik bir ödeme alacaktım yaptığım işten, 10 dolar kesti bizim güzide yerli bankamız! Paypal niye yok? Yurtdışına freelance yapılan ufak tefek işlerden bankalarımız devasa komisyonlar kesebilsin diye yok. Bu aynı şeye benziyor. Kırmızı başlıklı kızla büyükanne kılığına girmiş kurt gibi…

“Senin ağzın neden büyük nineciğim?”

“Seni daha iyi yiyebilmek için yavrummm…”

Diyor sanki bir yerlerde birileri…

Bak görüyor musunuz, insan yurt dışına çıkınca ufku nasıl açılıyor. Yani şimdi ben Bolt yerine oranın sarı taksisini çağırsam kim bilir nasıl turist tarifesiyle kazık yiyecektim…Serbest piyasa girişimcileri sağ olsun, vatandaş korunabiliyor elin Gürcistanında.

Neyse işte, biraz daha bu konuları deşersem kendimi emekli albay gibi hissederim, aman diyeyim. Konuş konuş yaz yaz ne oluyorsa sanki… Batum dizimize bu kadar “antireklam” arası yeter, izlemeye devam edelim. Bakalım neler olmuş neler, maydanozlu köfteler…

 Evde biraz dinlendikten sonra etraftaki barlara bakalım diyoruz.

Cumartesi Akşamı Old Town’da Çılgın Köpek!

Biraz biraz canlanmış ortalık. Evin yakınlarında pek çok bar var. Ben beklerken arkadaşım yolun karşısındaki bara bakayım diyor. Neden sonra tanıdık sesle ürperiyorum. Tam barın önündeki köpek arkadaşımı kovalıyor! Bende bir panik! Ama öyle böyle panik değil! Kendisi asla köpeklerden korkmaz, bilakis sever, dokunur, yemek verir. Ama bu köpek benim olduğum kaldırıma kadar kovalamış! Köpek çılgın gibi havlıyor bizimkinin peşinde! İstemsizce çığlık atmaya başlıyorum Türkçe tabii ki. Ben bağırırken yan taraftaki mekandan biri çıkıyor ve köpeği kovalıyor; sakinlikle

“Montlulara saldırıyor sadece, bir şey olmaz” diyor Türkçe!

İyi de hava soğuk, herkes montlu. Acaba sadece yeşil montlulara mı saldırıyor bu köpek? Adam paniğimi görünce su vermek için ısrar ediyor, istemiyorum. Benim de montum yeşil bu arada. Ya ben de karşı kaldırıma geçseydim? Neler olabileceğini düşünmek dahi istemiyorum… Köpeklere yaklaşma çabalarımda beş adım geri götürüyor beni bu durum.

Sokak hayvanları evet olsun, ama bu saldırganlara izin vermek ne derece doğru? Evet muhtemelen köpeğin yeşil mont ile ilgili bir travması var. İyi de benim gibilerin köpeklerle olan travmaları ne olacak?

Bütün modum düşüyor. Zaten gün boyu yeterince yorulmuştum, bir de bu köpek muhabbeti üzerine tuz biber… Neyseki burada her yerden Türk çıkıyor diyorum kendi kendimi avuturken!

Gürcistan sokaklarında çok köpek var… Oradan hızla uzaklaşıyoruz. Bir yerlerden gelen canlı müzik sesine doğru yöneliyoruz.

Miniminnacık Şahane Bar; FANJARA

İflah olmaz pozitif yanım yine devrede. O köpek olmasaydı belki de o bara girecektik ve Fanjara’yı bulamayacaktık. Gürcüce'de Pencere demekmiş. 


Bir evin salonu kadar küçük bir yer burası. Anladığım kadarıyla Old Town'da restore edilen mekanların bazıları Airbnb evlerine bazıları da bar ve kafelere dönüşmüş.  Duvara film yansıtmışlar, sadece görüntü ama. İçeride orkestra var, rock müzik yapılıyor. Yalnız o küçücük mekan için orkestra fazla gürültülü gibi. Evin odasına orkestra kurduğunuzu ve amfiler olduğunu düşünün. Ama bir süre sonra alışıyor insan, üstelik müzik gayet güzel.

Nasıl sevimli bir yer anlatamam. Sanki sitcom gibi ortam. Şarkı söyleyen çocuk meğer orada barmenmiş, geliyor bize merhaba diyor. Zaten iki masa var ortamda, bir de sağda solda ve barda birkaç sandalye var. Bizim masaya oturan oldukça kibar biri benim 8 Mart’ımı kutluyor. Zamanında Alanya’da tatil yaptığını anlatıyor. Sonra barda epi topu 7-8 tane olan bütün kadınları bara çağırıyorlar. İki adım ötemize yani. Ve hepimize renkli shot içkiler ikram ediyorlar, 8 Mart için. Dinleyicilerin arasından biri kalkıyor şahane sesiyle İngilizce şarkı söylüyor. Ukraynalı olduğunu anlıyoruz. Belki de savaş öncesinde ülkesinde müzisyendi ve mecburen buraya taşındı… Her insan bir hikaye…


Barmaid kız, sevgilisi olduğunu sonradan anladığım kız ile kalkıp dans etmeye başlıyor. Çok estetik ve doğal dans ediyorlar. Kimse onlara dik dik bakmıyor.  Dışarıdan gelip ayakta müziği dinleyenler var, kimse de gelip ne içersin diye sormuyor. Baraka’nın o ilgisizliğinden sonra buranın sıcak atmosferi ruhuma çok iyi geliyor. Gece saat 1 gibi çıkarken kapıda müzisyen dahil bir sürü kişi tanıştığımıza memnun olduk diyor. Yaşadığımız yine film sahnesi tadında bir deneyim, ama bu sefer kült dizi Friends tadında…

İşte böyle geçiyor ikinci gün sevgili günlük. Eve gelince arı zehiri kremi ağrıyan dizime sürüyorum. Bir buçuk ay boyunca günde en fazla 50 adımdan sonra ilk gün 9500, ikinci gün 13500 adımı gören bünyenin “N’oluyoruz, konfor alanımdan niye çıktım” serzenişi normal tabii ki!

Macera devam ediyor…

Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batum notları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de diğer gezilerim burada

 

Devamını Oku

5 Nisan 2026 Pazar

Batum Gezi Yazısı #6- Batum’da İkinci Günün Akşamı Türk Restoranı Hikayesi

Yazılara azıcık moral motivasyon eksikliği arası vermiştim ama bitirmeye kararlıyım. Bir kişi bile okumasa da bu seri buraya yazılacak. Kendime ayıp ederim yarım bırakırsam, sayfalarca defter doldurdum oralarda… Hem yazarken hayallere de kaçıyorum işte fena mı…

Evet günlerden hâlâ 7 Mart Cumartesi ve akşam oldu artık.

Baraka veya Karabak Diye Geçen Restoran Hikayesi  

İnternetten döneri çok güzel, temiz Türk restoranı olarak tavsiye edilen Baraka, ya da Karabak da denilen yer evden yaklaşık bir buçuk kilometre uzaklıkta görünüyor. Yorgun dizim için çok uzun gelen bu mesafeyi yavaş yavaş yürüdükten sonra akşam saat dokuz gibi restorana varıyoruz. Biliyoruz ki burası gece 12’ye kadar açık.

Kocaman bir yer ama masalar boş. En arkada bir masa dolu. Kırmızı giyinmiş garson kızlar girişte sağdaki masada oturmuşlar. Tam iftar sonrası zamanı olduğu için elemanların mola vermiş olması normal. Bir de yaşlı biri var, kızların masasına sürekli gidip geliyor. Muhtemelen oranın sahibi, ya da en eski elemanı da olabilir. Kızlardan biri kalkıyor, bizim önümüzden geçerek arka masaya çay götürüyor. Bize bırakın “hoşgeldiniz” demeyi, özenle gözlerini kaçırıyor.

Böyle böyle biz orada yokmuşuz gibi on-on beş dakika geçiyor. Acelemiz yok, yorgunum zaten. Ama bu da olacak gibi değil. Yazarken bile gülüyorum duruma. Sanki ödüllü sanat filminin içinde gibiyiz. Hadi kızlar kaytarıyor diyelim, yaşlı adam da yüzümüze bakmıyor. Bu arada arka masamızda yayılmış keyif yapan bir kadın daha var. Kırmızı giyinmemiş gerçi ama belli ki oranın bir şeyi. Artık patronun akrabası mı yoksa önlüğünü çıkarmış bir garson mu bilemiyorum. Dönüyorum arkama ve “menü verir misiniz?” diyorum. Lütfedip getiriyor hanımefendi…

Çok ilginç değil mi ya! Gülsem mi ne desem cidden bilemiyorum. Kocaman bir restoranda sadece bir masa var, yeni müşteri geliyor ama oradakiler sanki kimse gelmemiş gibi davranabiliyor… Hayır Gürcü restoranlarında servisin çok yavaş olduğunu, servis elemanlarının da suratsız olduğunu çoğu yorumda okumuştum ve Tiflis’den de biliyorum bunu. İyi de “Türk restoranı” konseptiyle yer açmışsınız, hani nerde servis kültürümüz? Türk restoranı sadece pilav üstü kuru fasulye ile olmaz ki! Bizde nasıldır, garson hemen zıtt diye gelir, “ne vereyim abime?” diye yemeklerini över.

Hayatımda hiç böyle bir şey yaşamamıştım cidden. Bir restorana gittiğimde kimse bana “davetsiz misafir” muamelesi yapmamıştı. Üzerine bir de para verdik iyi mi…

İftar yemeğini yemişler, rehavet çökmüştür diyeceksiniz de. Ben de anlayışsız değilim elbette, ama şöyle deselerdi:

“Hoşgeldiniz, iftar saati olduğu için sizden 10 dk müsaade istiyoruz, buyrun menümüz…”

Sadece buydu beklentim. Ama onlar, akşam akşam sanat filmi suskunluğu yaşattılar böyle…

Beyti değil Bey(me)ti

Neyse, biz siparişleri verdik. Yemekler şaşırtıcı bir hızla servis edildi. Porsiyonlar cidden çok büyük. Söylemesi ayıp Adana ve beyti bizdekinin neredeyse bir buçuk katı. Adamlarda et ucuz çünkü. Oralara hiç girmeyelim.

Efendime söyleyeyim, sıcacık bir beyti hayali kuran ben karşımda kimlik erozyonuna uğramış bir yemek ile karşılaştım. Beyti değil de Beymeti desek daha doğru olur. Beyti dediğin benim bildiğim et piştikten sonra  tereyağlanmış yufkanın içine sarılır ve tekrar fırına gider, yufka çiğ ve soğuk olmaz yani. Ve üzerinde sıcak sos olur, terayağlı.

Benim beytimside pişmiş Adana’yı beş santim kesip sonradan buz gibi soğuk yufkaya sarmışlar,  güya süs olsun diye kocaman domatesleri etlerin arasına dizmişler. Ve bilin bakalım tabağın ortasında ne var? Sarımsaklı sulu yoğurt! İlk tadına baktığımda cacık sandım ben, o derece suluydu. Şu an emin değilim ama içinde nane de koymuş olabilirler; yoksa niye cacık sanayım...



Açım, yiyeceğim mecbur. Üstelik turist dediğin umduğunu değil bulduğunu yer. O soğuk yufka ve sarımsaklı yoğurt sayesinde kısa sürede  iyice buz oldu mu benim yemek! Halbuki fırından çıkmış beytiye coss diye tereyağ gezdirselerdi; oy oy oy!

Et güzeldi bak hakkını yemeyeyim ama soğuduğu için tabağın yarısını zor bitirdim. Yalan yok, adamlar Türk usulü ekmek de koymuşlardı masaya. Sarımsaklı yoğurda bandırıp bandırıp ekmek yedim de doyma noktasına gelebildim. Evet, bayılırım sarımsaklı yoğurda ekmek batırıp yemeğe. Mantının tabakta kalan son sosuna ekmek bandırmazsam mantı zevkim yarıda kalır, o derece yani…

Armutlu Gazoz Efsanesi Bence Tıss!

Evet, Batum’la ilgili hangi vlogu ya da blogu açsanız, limonata gibi bir adı olan armutlu gazozu öve öve öve bitiremediklerini görürsünüz. Tiflis’de üzümlüsünü sevmiştim, burada da armutluyu deneyeyim dedim. Damak zevkleri tartışılmaz elbette de sentetik tadı olan bir gazoz işte. Bende de gazoz kültürü vardır üstelik, severim güzel Datça gazozunu falan. Ama bu, akıp gitmedi arkadaş, resmen takıldı boğazımda; iki yudum içtim gerisi gelmedi.

Böylece armutlu gazoz hakkındaki sosyal medya balonunu da patlatmış olmanın haklı gururunu yaşıyorum şu an. Evet bazıları sevebilir mutlaka bu tadı. Bana soracak olursanız, eğer Gürcü gazozu içeceksem armutlu değil, kara üzümlüyü tercih ederim. Bunu sevmedim, aynı ballandıra ballandıra anlatılan Haçapuri pidesini ve Hinkel mantısını sevmediğim gibi…

Her ne kadar bu restoran bey(me)ti ile sınıfta kalmış olsa da açıkçası yemek konusunda Batum’da Tiflis’e göre daha mutluyum. Old Town’da bir sürü Türk restoranı var, Mc Donald’s var, pizzacılar var. Tiflis’deki Türk restoranları turistik merkeze çok uzaktı ve haçapuri, hinkel dayatması vardı her yerde. Burada Gürcü mutfağına ait restoran görmedim desem yeridir.

Görsel: Gemini Nano Banana 2

Eğer siz de Batum’a gittiğinizde davetsiz misafir muamelesi görüp zorla ağırlanma deneyimi yaşamak isterseniz Karabak’a gidebilirsiniz elbette. Yiğidi öldürüp hakkını yemeyeyim; kendileri her ne kadar “çay içer misiniz?” diye sormasalar da “ çay var mı?” diye sorup zorla ikram ettirdiğim çayın tadı güzeldi bak, Allah için parasını da almadılar...

 İşte böyle….

Yemekten sonra gittiğimiz bar harikaydı bak, onu da yarın anlatırım…

Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batum notları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de diğer gezilerim burada…

Devamını Oku