kısa öykü denemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa öykü denemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2023 Cuma

Perde Açılmadı ve Olanlar Oldu!

Okumaya karar verenlere ön bilgi:

Benden okumaya alıştığınız mizah yazılarından değildir. Öylesine bir karalamadır. Bu yazıyı üzerinde önceden hiç düşünmeden ve başladıktan sonra hiç ara vermeden ve bittikten sonra üzerinde hiçbir kelime düzenlemesi yapmadan yazdım ve bitirip yayınladım. Bakalım ne diyeceksiniz, öptüm byee

Normal bir sabah gibi uyandı herkes. Ben de en normal sabahlar gibi uyandım. İnsan uyanınca ne yaparsa hepsini yaptım. Yorganı üzerimden attım, iki kolumu yana açarak şöyle bir gerindim. Ağzımdan garip sesler çıktı. Kalktım sonra. En normal sabahlar gibi perdeleri açmaya gittim. Çok basit bir ritüeldi bu. Önce perdeleri açacak, sonra pencereyi açacak, içeriye dolan taze havayı içime çektikten sonra mutfağa gidip çay koyacaktım. Elbette ki yumurta kaynatma cezveme de bir adet beyaz yumurta atacaktım, tabii ki yumurtayı yıkadıktan sonra. Neden? Çünkü son zamanlarda dışı kahverengi olan yumurtaların tadının kötü olduğu gibi bir sonuç çıkarmıştım kendimce. Yumurtayı yıkama ihtiyacımın yumurtanın rengiyle bir alakası yoktu. Evet bütün bunları yapacaktım.

Ayağıma sarı plastik terliklerimi geçirdim. Çok seviyorum kendilerini. Bazılarının tuvalet terliği dediği cinstenler, ama başka terlik olmuyor bana. İşte o çok sevdiğim, aslında çok da eskidiği için altının kayganlaşmaya başladığı sarı terliklerimi giydim. Salondaki pencereye yöneldim. Pencerenin sol tarafına yaklaştım. Çünkü perdeleri açmaya hep soldan başlardım. Perdeyi tuttum. Çekmek istedim sağa doğru. Perde gelmedi. Bir sıkışıklık olmuştur diye düşündüm. Tekrar çektim. Perde yine gelmedi. Herkesin yapacağı ilk hamleyi yaptım sonra. Pencerenin sağ tarafına yöneldim. Bunun için pencerenin önünde duran koltuğa biraz yapışmam gerekiyordu. Kollarım yeterince uzun olmadığı için kanepeye yapışmadan perdeye ulaşamazdım. Perdenin en sağ ucuna geldim. Sağ elimle perdeyi sola doğru çekmeye çalıştım. Perde hareket etmedi. Hem soldaki hem de sağdaki perde parçalarının hareket etmemesi, günlük rutine tersti. Olmaması gereken bir şeyler olmuştu demek. Ne yapacağımı bilemedim. Tuttum çekmeye çalıştım. Hayır, perdeler açılmıyordu. Madem perdeler açılmıyor, o zaman ben de kafamı perdenin altından sokar, pencereyi açar ve temiz havamı öyle alırım dedim. Kafamı perdenin altından sokmaya çalıştım. Hayır kafam da girmedi. Bu sorunu çözmek için herkes gibi internete başvurmaya karar verdim. Benim gibi başkalarının da perdeleri sıkışmış olabilirdi ve illa ki iyi niyetli birileri yardımcı olmak için bu sorunun çözümünü internete yazmış olabilirdi. İnternette ara motorunu açtım. O da nesi? Ben daha sorumu yazmadan kendiliğinden ana sayfada alt alta satırlar sıralanmıştı:

“Sabah kalktığınızda perdenizi açamadıysanız ne yapmalısınız?”

“Sıkışan perdeler nasıl açılır?”

Tam önüme çıkan ilk sayfayı açıp çözümü okuyacaktım ki kapı çaldı. Gittim açtım, bizim üst kattaki komşu gelmiş. Daha merhaba dememiştim ki şöyle konuştu:

“Perdelerim sıkıştı, bir türlü açamıyorum”    

“Ne tesadüf, benim de” dedim. Niye bu tesadüfe şaşırmadım bilmiyorum. “Tam da şimdi internetten çözüm arıyordum, istersen gel beraber bakalım” dedim. Sarı terliklerim ayağımdaydı. Plastik. Komşumun ayağında ise kösele terlikler vardı. Birlikte açtık önümüze çıkan ilk sayfayı, şöyle yazıyordu:

Sıkışan perdelerinizi açmanın tek yolu var, o da perdenin rengini değiştirmek. Çünkü perdeleriniz yıllardır aynı renkte olmaktan o kadar sıkılmışlar ki, çözümü sıkışmakta bulmuşlar. Belki siz de perdeler gibi sıkıştınız bu hayata. Renginizi değiştirin. Kremleri turuncuya dönüştürün, yeşiller mavi olsun. Göreceksiniz nasıl da düzelecek her şey”

Komşumla birbirimize baktık ve güldük. Bu yapay zekâ çözümleri bizimle dalga mı geçiyordu. Sessizce kaldık biraz. Sonra aniden komşum “Denemekten ne çıkar?” dedi. Bir an düşündüm, evet denemekten ne çıkardı.  Aceleyle yatak odasına gittim. Ayağımda sarı terlikler. Makyaj masama yöneldim. Kartonu güzel diye ojelerimi dizdiğim iç çamaşırı kutusundan yeşil olanını seçtim. Ayağımda sarı terliklerimle salona geri döndüm.


Oje şişesini şöyle bir çalkaladım. Katılaşan ojeler için sallamak iyi gelir çünkü. Kadim bir yöntemdir. Şöyle bir salladığım oje şişesinin fırçayı tutan sapını saat ibrelerinin tersi yönünde çevirerek açtım. Etrafa o çok sevdiğim koku yayıldı. Fırçayı iyice ojeye buladım. Sonra perdenin ve dolayısıyla odanın da en soluna gidip yaklaştım. Perdeye savurdum elimdeki fırçayı. Krem renginin üzerinde yeşil bir leke oluştu. İlk darbede sıçrayan yeşil lekeden damlacıklar aktı aşağıya doğru ve nefis bir şekil oluşmaya başladı kendiliğinden. Fırçayı şişeye daldırıp tekrar sıçrattım perdeye. Tekrar sıçrattım, sonra tekrar sıçrattım ve sonra tekrar sıçrattım! Komşum da ben de transa geçmiş gibiydik. Hayretler içinde izliyorduk. Perdede oluşan şekil gittikçe anlam kazanıyordu. Biz büyülenmiştik. Ayağımda sarı plastik terlikler… Sanki görünmeyen bir el vardı ve benim gelişigüzel fırlattığım oje sıvısını bir ressam gibi işliyordu. Böyle ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Perdede sevimli, insana benzeyen ama tam da insan olmayan bir şekil oluşmuştu. Komşumla aynı anda birbirimize baktık, sonra tekrar perdeye baktık. Evet, perde üzerinde yeşil renkli bir yaratık oluşmuştu. Sevimliydi de. Önce kaşları hareket etti. Ben sarı terliklerime baktım. Sonra göz kapağı oynadı. Sarı terliğim ayağımda biraz döner gibi oldu. Sonra dudakları oynadı. Komşumun kösele terliği ayağından fırladı. Sonra bir ses duydum:

“Merhaba demek yok mu?”

Komşuma döndüm. Sağ tarafımdaydı ve sesi çıkmıyordu. Sonra bir ses daha duydum:

“Siz demezseniz ben derim, Merhabaaa!”

Ses çok neşeliydi ve o kadar güzeldi ki, insanın o sesi kucaklayıp sarılası geliyordu. Sarı terliklerimden soldaki, ayağımda döner gibi oldu; düzelterek perdeye baktım.

“Sizi kurtarmaya geldim” dedi perdedeki o Şey. “Sakın telaşlanmayın, akışa bırakın” dedi. Ve sonra yavaşça perdeden sıyrılarak öne doğru bir adım attı.

“Şimdi açabilirsin” dedi.

“Neyi? “diye sordum.

“Perdelerini tabii ki, şapşal” dedi.

Evet, sorunum perdelerin sıkışması değil miydi? Yeşil arkadaşından ayrılan perdenin sol tarafına yöneldim, sağ elimle perde kanadını sağa doğru çektim, perde açılıyordu. Sonra camı açtım, sonra dışarıdan gelen taze havayı içime çektim. Sarı terliklerim yerli yerindeydi.

“Sen de git kendi perdelerini açabilirsin artık” dedi komşuma Yeşil Şey. Komşum dili tutulmuş gibi “Hıhı” deyip başını salladı ve kapıya yöneldi. Ayağında kösele terlikler.

Baş başa kalmıştık bu arkadaşla. Tatlı bir macera mı başlıyordu; yoksa başım derde mi girmişti diye düşünürken lafı ağzımdan aldı:

“Merak etme” dedi. “Bu sorunu herkes yaşıyor senin ülkende. Şu muhalefetin rengini değiştirirseniz bütün sorunlarınız aynı bu perdenin açılması gibi çözülecek” dedi. Afalladım. Terliklerime baktım telaşla. Kaygımı anlamış gibi devam etti: 



“Ayağındaki terliklerin rengini değiştirmene gerek yok, sadece muhalefete oje sıçrat yeter!” dedi.

Rahatladım, derin bir nefes aldım. Sarı terliklerim değişmeyecekti. Perdedeki Yeşil Şey'in dile gelmesine hiç de takılmadım.  İşte o gün ne oldu biliyor musunuz? Ülkenin dört bir yanında muhalefete oje fırlatma eylemleri başladı. Herkes; kadın erkek, çoluk çocuk demeden eline aldığı gibi ojeleri sokaklara döküldü!  En yakınlarındaki muhalefet parti binasına, muhalif görünen medyaya, sosyal medya fenomenlerine, bağımsızmış gibi görünen gazetecilere ve Gandi denilen o adama, o yerinden kalkmayan dinozorlara ve o ablaymış gibi davranan gaddar kadına ve o gözlüklü derinlik stratejistine ve her yere, ve her yere ojeler ojeler ojeler ojeler sıçratıldı! Karnaval ortamına döndü tüm ülke.

Ben mi, elbette ayağımda sarı plastik terlikler ve yanımda bana gülümseyen "Yeşil Şey" arkadaşla birlikte en önlerdeydim…

Sonrası, sonrası şairin dediği gibi;

"İyilik güzellik"

 


Devamını Oku

26 Aralık 2020 Cumartesi

KELİME OYUNU #4 – Yeşil-Şiir-Baharat-Yol-Sabah

Odun sobası kömürün alevinden kırmızıya dönmüş. Üzerinde çaydanlık fokur fokur kaynamakta. Evin en çalışkan, belki de en ezilen iki numaralı kız çocuğu, demliği mutfaktan getirip çaydanlığın üzerine oturtuyor. Arka planda tek kanallı televizyondan gelen türkünün sesi:

“Müdür Beyin yeşil kürküüü,

Yeni çıktı bu türküüü,

Müdür Bey izin verdiiii,

Söylenecek bu türkü de yanıyom ben…”

Ben de yanıyorum vallahi, hem de yürekten! Olanı biteni anlamaya çalışmaktan içim şişmiş! Sobanın yanına kıvrılıyorum, ki bu keyif Sultan Süleyman’da yok! Bir numaralı hayta oğlan, kucağında tarih kitabı ile sandalyede oturuyor. Evin külyutmaz babası yavaşça dolanıp kenardan, tam da hayta oğlanın arkasından kitaba eğiliyor. Bizim hayta anında kitabın kapağını kapatıyor, yüzünü bir heyecan kırmızılığı almış. Baba:

“Oğlum açsana kitabı bakalım hangi konuyu çalışıyorsun?”

“Aman baba ya, Selçuklular işte…”

“Aç da görelim”

Derken kitap haytanın kucağından yere düşüyor ve içine gizlediği Tommiks Teksas saçılıyor ortalığa.

“Anlat bakalım oğlum Teksaslı Selçuk ne yapmış?”

Baba sinirleniyor, bense gülümsüyorum bu olan bitene. Ama kim takar ki! Zaten beni kimse duymaz ki!

Havada pişmekte olan bulgur pilavının sarhoş edici kokusu…  Şiir gibi bir şeyin içindeyim adeta. O kadar kısa, o kadar derin ve bir o kadar da yok hükmünde…

Anne, ekoseli sofra bezini getirip yere seriyor. Sonra da tahta sofrayı koyuyor üzerine. Tabakları diziyor üç tane!  Bir bana koymuyor tabak, bir de kendisine. Anneler artıkları yer çünkü, görünmez çocuklar ise zaten yokturlar…

Ortada bulgur tenceresi, kenarda bir tas da erik hoşafı. Oturmuyorum sofraya. Edip Baba’nın “Çağrılmayan Yakup”u gibiyim. “Kurbağalara bakmaktan geliyorum..” diyesim geliyor, susuyorum.  Gözümden süzülen iki damla yaş… Biri yavaş yavaş kucağıma düşüyor. Diğerinden ağzımın içinde kekremsi, acı baharat  gibi bir tat kalıyor. Artık gitmeliyim diyorum, kaçmalıyım bu tuhaf sahneden. Oysa elim kolum bağlı. Zamanı gelmeden nereye kaçabilir ki insan!

Baba kalkıyor sofradan, hayta kalkıyor. İki numaralı kız çocuğu ortalığı topluyor, anne mutfakta tencerenin dibini sıyırarak karnını doyurmakta. Böylece bu yuva sahnesi de sisler içinde kayboluyor. Olması gerektiği gibi…  Ben mi, ben zaten yokum ki!

Yine sabah olacak, görünmez çocuklar yine yollara düşecekler birer birer. Müdür beyin yeşil kürkü unutulacak, tommiks teksaslar nostalji olacak. Ben yine en sıcak sobaların kenarında kendime kıvrılarak Sultan Süleyman konforu yaşayacağım.

Zaten aile dediğin nedir? Nihayetinde herkes kendine kıvrılır, herkes kendine sarılır. Mutlu çocukların ülkesi çoook uzak diyarlardadır…

 

NOT :

Kelime oyunu etkinliğini sevgili Deep organize ediyor. Bu haftanın kelimelerini Benhnf Blog a seçti. 

 ***GÖRSEL https://society6.com/product/sad-one-so-alone_print sitesinden alıntıdır.

 

Devamını Oku

19 Aralık 2020 Cumartesi

KELİME OYUNU #3 - Zambak Hayal Diyar Özgürlük Dilek

Kocaman bir bahçe. Etrafta yığın yığın soğanlar. Kimi lale, kimi sümbül, kimi de zambak soğanı. Bahçenin ta öbür ucunda devasa bir saray görünüyor.

Ezik ve büzük kelimelerinin adeta vücut bulmuş hali olan, orta boylu, kambur demeyelim de eğik duran isimsiz adam, dik duran ve belli ki biraz da olsa düşünebilen diğerine dert yanıyor:

“Eğer bu zambakların hepsini bu gece sarayın bahçesine dikemezsem, vay halime! Sürgüne gönderir beni Dük, ya da zindana kapatır! Hiçbir şey olmasa bile kesin bi şey yapar! Yandım ben, yanddımmm!”

Dik duran isyankar Duran, (ismi Duran) bu durumda her zaman olduğu gibi veriyor odunu ateşe:

“İyi de salak mısın sen! Tek başına bir gecede nasıl kalkacaksın bu işin altından? Oğlum sen Höö Dük’ün kölesi misin, yoksa özgür bir birey misin, önce buna karar ver!”

“Tabi tabii, bekara sarma yapmak kolay geliyor tabii! Sen söyle o zaman Sayın Hööö Dük’e. De ki ‘Efendim, haşmetmaap Hööö Düküm, bu kadar soğanı nasıl ayırayım’ de. Zambak soğanları bir tarafa, lale soğanları öbür tarafa, sümbüller şu tarafa… ‘Hadi ayırdım diyelim, bir gecede zambakları sarayın bu koooskocaman, dünyanın enn büyükk bahçesine eşit aralıklarla nasıl dikeyim’ de! De bunları da gör bakalım kırk katır mı geliyor kırk satır mı başına! Off git başımdan ya, herkes kendi işine baksın!…”

Dik duran isyankar Duran adama söylene söylene uzaklaşıyor.

köle misin aabii

İsimsiz eğik adam soğanlarla haşır neşir olmuşken, sarayda da büyük bir koşturmaca yaşanıyor! 

Tabii ki bu durumun da ulvi bir gerekçesi var. Çünkü, Özgürlük Dükalığının  yöneticisi, tek söz sahibi Höö Dük, her sabah tek kanallı televizyona çıkıyor ve halkının hiç göremediği, yiyemediği, içemediği ve hatta hayal bile edemediği şeyleri göstererek onları cahil kalmaktan kurtarıyor! Evet, bütün bunlar, işte bu kutsal görev için kendini parçalayan Höö Dük’ün telaşının yansıması! Çağırıyor Yaver Cafer’i :

“Cafeer, çabuk gel oğlum, şu yüzümü gözümü gül suyuyla yıka, kolajen kremlerimi sür! Sür ki, yarın televizyon programımda cahillere zambak tarlasını gösterirken rengim solgun çıkmasın!”

“Emredersiniz sayın Höö”

“Höö demeyeceksin bre cahil, Sayın Höö Düküm diyeceksin!”

“Pardon Sayın Höö Düküm, bir daha olmaz!”

Höö Dük, Yaver Cafer’in yetenekli parmaklarına yüzünü teslim etmişken, bahçede çalışmakta olan isimsiz eğik adam bir taraftan soğanları koklaya koklaya ayırıyor, bir taraftan da sesli sesli dua ediyor:

Ey Büyük Allahım! Biliyorsun ben öyle ota boka kafayı takıp seni meşgul etmem! Senden çok bi şey de istemem. Hele kendim için hiçbir şeycikler istemem. Şükür her şeyim var. Ama bugün senden tek bir dileğim olacak Yüce Allahım!  Ne olur benden ömür al Höö Düküme ver, Onu başımızdan eksik etme! Evet bazen imkansız şeyler istediği oluyor benden ama dükümdür, boynum karşısında büküktür! İsteyecek tabii! Arada ona kızıyorum falan ama sen affet Allahım! Amin! ”

Biraz önce Düküne içten içe kızdığı için suçluluk hissedip Allahtan af dileyen isimsiz eğik adam, böylece yüreğine su serperek can havliyle soğanları ayıklamaya devam ediyor.

Sarayda bir akşam daha böylece bitiyor...

Sizler, yani Özgürlük Dükalığından fersah fersah uzak diyarlarda yaşayanlar! Çok şanslısınız! Önce baş, işaret ve orta parmağınızı bir araya getirip öpün, sonra kulağınızı çekin, sonra da üç kere tahtaya vurun!

NOT :

Kelime oyunu etkinliğini sevgili Deep organize ediyor. Bu haftanın kelimelerini  Blog Kendi Dünyasında seçti. Ben de yazdım bir şeyler 

Umarım  okurken keyif almışsınızdır.

 ***GÖRSEL İnternetten alıntıdır


Devamını Oku

7 Ocak 2017 Cumartesi

Kar, ayva ağacı ve kapanda kuş...

İki katlı evin alt katında, arka bahçeye bakan mutfak penceresi. Pencerenin önünde neredeyse küçük bir masa kadar çıkıntı var. Yoksa girinti mi demeli. O girinti ya da çıkıntı adı her neyse, işte orada oturan bir kız çocuğu. Elinde bir ip tutuyor, hafif aralık  camdan dışarı uzanan bir ip. Bir kuş kapanının ipi bu. En küçüğü kendisinden en az beş yaş büyük kardeşleri karla kaplı bahçede kuş kapanını kurmuş, ipini de küçük kıza vermişler. Bir tanesi diyor ki;

“ Burada otur, gözünü sakın kapandan ayırma, kuş kapana girince ipi hızla çek!”

Küçük kız, kendisine verilen görevi yerine getirmek için elindeki ipi sıkı sıkıya tutmuş bekliyor. Kapan dedikleri de un elemek için kullanılan, ahşap bir çembere geçirilmiş telden bir elek. Ve bu eleğin ucuna bağladıkları bir misina ipi. Eleği dik yerleştirmişler karın içine, bir parça da ekmek kırıntısı koymuşlar iç tarafına. Acıkan kuş gelecek, elekten bozma kapanın içindeki ekmek kırıntılarını tam yerken, işte tam o anda küçük kız ipi çekecek ve elek tam da kuşun üzerine kapanacak. Kuş kapanda... Sonra ne olacak bilmiyor küçük kız. Zaten küçük çocuklar, yaşadıkları ânın sonrasında ne olacağını hiç bilmezler...



Dışarıda neredeyse kendi boyu kadar, belki de daha fazla kar var, bembeyaz. Camın sağ tarafından bir kaç metre uzakta ise bir su kuyusu görünüyor. Yüksek duvarları var, karla kaplı. Ama kuyunun suyu içilmiyor. Sadece bahçe sulamak için kullanıyorlar. Donmuştur suları belki de o gün, bunca soğuğa dayanır mı... Kuyunun tam yanında kocaman bir ayva ağacı. Baharda açan çiçeklerini gizli gizli yedikleri ağaç yine bembeyaz olmuş. Baharda çiçekten, kışın kardan...

Orada kaç saat oturduğunu bilmiyor küçük kız. Belki çok kısa, belki de çocuk gözünde sonsuza dek... Kapana kıstırılan kuşu avuçlarında eve getiriyor kardeşi sonra. Küçük kız ağlıyor, çok ağlıyor. Sonra kuşu salıveriyorlar pencereden. Kuşu pişirip yiyecek halleri yok ya...

Dışarıda bembeyaz kar var. Başka bir şey yok. Anne yok bu tabloda, baba yok, kardeşlerin yüzü yok. Sadece kar, kapana gelen minik kuş ve bir de kuyunun dibindeki ayva ağacı... Bir kız çocuğu, yıllar yıllar sonra neden böyle bir sahneyi hiç unutmaz ki... Kız çocuklarının unutamayacakları daha güzel anıları olması gerekmez mi...

Sadece kar, bembeyaz; ayva ağacı ve kapanda kuş...



Devamını Oku

23 Şubat 2016 Salı

Yarın Sevgililer Günüydü!

Gözlerimi aralıyorum, bembeyaz bir ışık var sadece. Neredeyim, bilmiyorum.“Hasta kendine geldi” diyor birisi. Kalkıp etrafa bakmak istiyorum, ama ne mümkün! Sanki başımın üzerine onlarca kilo ağırlığında taş koymuşlar, kıpırdayamıyorum. Demek ki yine kriz geçirmişim. Alışkanlıklarını kabullenen insanların sakin tavrıyla “ne kadar da sıklaştı bu bayılma nöbetleri, bakalım nereye kadar devam edecek?” diye düşünüyorum. Bir taraftan da “Ben hasta değilim, bırakın gideyim!” diye haykırmak istiyorum. “Hastayım” desem, başıma gelecekleri biliyorum çünkü. Sesim çıkmıyor pek. Biraz daha dinlenmem lazım sanırım. Boğazımda gıcık da var. Bir su veren olsa da içsem keşke... Beyaz giysili güzel bir hemşire yüzüme doğru eğiliyor ve tatlı sesiyle “aramıza hoşgeldiniz” diyor. Susuyorum; kaçıncı gidişim ve kaçıncı dönüşüm bu, bir bilse... Sanki aynı güzergahta hiç durmadan ring seferi yapan halk otobüsü gibiyim son zamanlarda. Öte yanla bu yan arasında soluksuz bir trafik benimkisi. “Allahtan şoför arabesk müzik dinlemiyor, yoksa bu yolculuklar ne kadar çekilmez olurdu” diyorum sesli sesli. “Şu halimde bile espri yapabiliyorum ya, bravo bana” diye de gülümsüyorum bir taraftan. Söylediklerimin hasta sayıklaması olduğunu düşünüyor demek ki, duymazdan geliyor güzel hemşire “Çabuk toparlandınız” diyor. “Evet, trafik yoktu bu sefer!” diyorum. “Anlamadım” diyor, “Önemli değil, yol” diyorum, “kısa sürdü.” Şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme, “Amaan boşverin, ben de anlamıyorum zaten!” diyorum.


"Bu sefer nerede yakalandım acaba?” diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Hafızamı zorluyorum. Birbiriyle bağlantısız görüntüler beliriyor; sedyede baygın yatan ben, etrafımda koşturan insanlar, “Kız ölüyor, çabuk hastahaneye sür!” diyen bir çığlık! Başımdan dökülen soğuk su, sarsıntı, sonra buğulu bir beyazlık... Bir ara gözlerimi açtığımı anımsıyorum, tanımadığım birisi kesme şeker mi tıkıştırmaya çalışmıştı ağzıma! Yok canım, yanlış hatırlıyorumdur diye düşünüyorum. Biraz daha zorluyorum hafızamı, evet dolmuştaydım en son, tabii ya, sahiden de birisi kesme şeker yedirmeye kalkışmıştı. Hatta yanılmıyorsam muz yedirmek için çabalayan birisi de vardı yolcuların arasında. Direndim tabii ki, yemedim hiçbirini. Baygın da olsam yemem, prensiplerim var. Dört beyazdan uzak dururum hep. Un, şeker, tuz, bir de buz... Rakıya bile buz atmam! Birden silkelenip “Off, kes be kızım saçmalamayı da ne yapacaksın onu düşün sen!” diye kızıyorum kendi kendime. “Buradan bir an önce çıkmazsan, kobay faresine çevirmeye kalkacaklar seni!“ diyorum. En son bayıldığımda, kolumdan aldığı kanı görünce gözleri faltaşı gibi açılmıştı genç doktorun. Uzaylı görmüş gibi davranmıştı bana, kan tüpünü kapıp kaçmıştım apar topar. İyi de ne yapabilirim, ben de böyle bir insanım işte. Alıştım bu halime! Hem kime ne zararım var ki; azıcık bayılıyorum, bıraksalar 15 dakika sonra ayılıyorum kendi kendime o kadar. Soranlara da “astral yolculuk vaktim gelmişti, bilet yakmayı sevmem” diyorum. Aval aval bakıyorlar genelde. Bıktım çünkü insanların bana tuhafmışım muamelesi yapmalarından, ayılınca acıyan gözlerle bakmalarına ise gerçekten de tahammülüm yok. Onlar böyle yaptıkça kötülük yapasım geliyor hep, alay edesim geliyor. Halbuki böyle olmak istemiyorum ki ben, zorlamasalar...
Hemşire bir şırıngayla geliyor, eyvah hemen bir şeyler yapmam lazım. “Tuvalete gitmeliyim” diyorum hızla kalkarak, “biraz kan alacaktım, tahlil için” diyor. “Tuvalete gideyim, dönüşte alırsınız“diyorum. Bu bayılma huyum çıktığından beri çanta taşımadığım için kafam rahat. Eski zaman kadınları gibi iç çamaşırımın içinde taşıyorum paramı ve kimliğimi, nerede bayılacağım belli olmuyor çünkü. Ayılınca bir de çanta derdine mi düşeyim yani! İnsan bukalemun gibi, herşeye alışıp adapte olabiliyor. Ben de babaanne yöntemiyle kendimce önlem alıyorum böyle işte. Hemşire görmeden yokluyorum çamaşırımı, evet para ve kimlik duruyor. Şimdi şüphe uyandırmadan buradan kaçmam lazım. Yavaşça kalkıyorum, “tuvalet nerede acaba?” diyorum hemşireye, “odadan çıkın, soldan devam edin, koridorun sonunda göreceksiniz” diyor. Gerçekten de dediği gibi yapıyorum. Aynada kendime çeki düzen vereyim, öyle çıkayım bari. Hasta yakınıymışım gibi... Devlet hastahanesindeyimdir inşallah diyorum. Özel hastahanelerde güvenlik müvenlik insanı rahat bırakmazlar, fatura ödemeden çıkartırlar mı hiç! Tuvalete giriyorum, aynada kendime bakıyorum. Sorun yok, turp gibiyim, bir de rujum olsaydı iyi olurdu gerçi. Buna da bir çözüm bulmam lazım, boynuma kolye gibi minik bir kese mi assam, içine ruj, rimel falan koyarım. Terden ıslandığı için rengi iyice siyahlaşmış görünen saçlarımı parmaklarımla tarayıp, sonra da kaşlarımı düzeltiyorum. Tamam artık çıkabilirim.


 Sakin sakin açıyorum kapıyı, sağa sola bakıyorum, karşıda merdivenler var. Koşmayan ama hızlı yürüyen telaşlı hasta yakını gibi merdivenlere yöneliyorum. Bir kat, iki kat, ve nihayet zemin görünüyor. Güvenlik memuru cep telefonuyla meşgulken, teknolojiye içimden teşekkür ederek yavaşça süzülüyorum kapıdan. Çıkar çıkmaz büyük bir nefes alıp içime çekiyor, olanca gücümle o nefesi dışarıya veriyorum. Arındığımı hissediyorum ve hızla uzaklaşıyorum hastahanenin sokağından. Biran önce kaçmam lazım bu şehirden! Eve gidip eşyalarımı toplamalıyım. Ahmet ne olacak ya? Bir yerlerden telefon bulup O'na ulaşmam lazım. Telefonumu cebime koymuştum ama demek ki bayılınca düşmüş. Offf, ne garip dertlerim var! Anlatsam gülüp geçerler, anlamazlar kendi pencerelerinden baktıkları için ama, gerçekten de benim ne acayip sorunlarım var böyle! Ayrık otu gibiyim resmen, bir insan ötekilerden nasıl böyle farklılaşabilir? Oysa dışarıdan nasıl da aynı görünüyoruz... Düşünceler arasında boğulup yine her şeyi berbat etmemeliyim, evet bu sefer başarmak zorundayım!

Yeterince param var nasılsa, taksiye binerim, mahalleye gelince bakkaldan ararım Ahmet'i, bir yalan uydururum. Bugün bu işi halletmem lazım. Böyle düşünceler arasında dalıp gitmişken bir taksi geçiyor, hemen durduruyorum. Biniyorum ve adresi söylüyorum. Adam “sahilden mi gidelim?” diyor, “sahilden” diyorum istemsizce, bildiğimden değil; biliyormuş gibi davranmam gerektiğinden. İnsanlar bir şeyi gerçekte bilip bilmediğini sorgulamıyor ki, sadece emin misin ona bakıyor. “Mış” gibi davranmak yetiyor yani. Kendine güvenli görünürsen, zaten onlar da sana pek bulaşmıyorlar. Şimdi “yolu bilmiyorum” desem, kimbilir taksici beni nasıl kandırır! O hemşire acaba kanımı görseydi “aramıza hoşgeldiniz” lafını geri alır mıydı? Muhtemelen alırdı, hatta beni tanıdığına pişman bile olurdu... Bazen sonucunu bildiği durumları yaşamak istemez insan. Ahmet'ten uzaklaşmalıyım. İnsan en sevdiğini, onu çok sevdiği için terk edebilmeli. Yarın 14 şubat, sadece sevgililer günü değil, Ahmet'ten ayrılışımın 1. günü! Seneye bütün dünya sevgilisiyle elele sevgisini kutlarken, ben Ahmet'i böyle özel bir günde özgür kılmanın şerefine tek başıma kadeh kaldırıyor olacağım. Ahmetse beni bekliyor heyacanla, yarın kan verip evlilik formalitelerini halledeceğiz sanıyor. Ah Ahmet, ruhum, hayatımın en anlamlı sözcüğü... Seni nasıl sevdiğimi içimde götüreceğim bu sefer de, bütün yolculuklarımda yaptığım gibi... Nasıl katlanacağım sensizliğe, nasıl geçecek günler, geceler... Sevgililer gününde seni terk ettiğim için beni hiç affetmeyeceksin belki de!  Bir dakika ne oluyor, bu sarsıntı ne? Yavaşlasana biraz! Dursana, ne yapıyorsun! Şoför kan ter içinde “Adam kendini attı arabanın önüne ya!” diyor. “Sussana be!” diye bana bağırıyor! Tok bir ses duyuyorum. Şidddetli bir sarsıntıyla savrulurken koltuğu tutuyorum sıkı sıkı.. Kafamı çarpmıyorum, bilincim yerinde. Araba duruyor, kalp atışlarım hala çok hızlı. Yan yatan arabanın ön camında masmavi bir leke görüyorum. Yerdeki adam...Nasıl yani, Ahmet, mavi, sevgi, 14 şubat...




Not: Yaratıcı yazarlık ve senaryo atölyesi kapsamında yazdığım ilkinci ödevdir, kurgudur, daha eğitmenin kritiklerini öğrenmedim, hatalarım varsa affola.../EvdeYazar

* 1. görsel : Frank Donato * 2. görsel: Mark Chadwick * 3. görsel : Lidiane Rodriguez
Devamını Oku

23 Eylül 2015 Çarşamba

GERÇEĞİN YÜZÜ - 1

Gerçekten çok büyük bir sahneydi. Perde neredeydi, açıkçası ben göremedim. Oysa bordo veya mor renkte kadifeden perdenin yavaş yavaş açılmasını bile hayal etmiştim. Hatta üste doğru mu açılmalı, yoksa yanlara doğru mu açılmalıyı test de etmiştim düşümün güçlü dünyasında..  Ama, sanırım biraz hayal kırıklığı olacaktı benim için. Zira perde merde yoktu bu sahnede...

Neyse, oyuncular teker teker sahneye gelmeye başladılar. Önce bir adam girdi. Simsiyah takım elbisesi tam da üzerine uygundu, belli ki özel olarak dikilmişti. Beyaz gömleği ve yeşil kravatı vardı. Kravatı ipekliydi, anlarım ben; aynı renkten mendille süslemişlerdi ceketinin üst cebini. Herşey normal gibiydi ama bir tuhaflık vardı yine de. Önce algılayamadım, sonra birden farkına vardım; adamın yüzü yoktu ki!

Hayır maske falan takmamıştı, adam bildiğiniz yüzsüzdü! Nasıl anlatabilirim ki size bu durumu, daha önce hiç böyle bir şeye tanık olmamıştım! Binbir türlü maske gördüm; ne bileyim hırsız maskesi, balo maskesi, gülen surat maskesi, süper kahraman maskesi, palyaço maskesi... Ama hiç böyle bir maske görmemiştim. Hem nasıl bu kadar gerçekçi olabilirdi ki! Zira ikinci sırada oturuyordum, sahneye çok yakındım, ve gerçekten de şok geçiriyordum sanırım. Çünkü adam sahiden de yüzsüzdü!


Seyircilerin bir kısmı durumu anladı benim gibi. Önce büyük bir sessizlik oldu salonda, sonra ufak ufak fısıldaşmalar başladı. Yanımdakileri duydum:

       - Metin, gördün mü, adamın yüzü yok!
       - Of saçmalama Birgül ya, hiç öyle şey olur mu!
       - İyi de sen hiç böyle maske gördün mü?
       - Makyajdır o, plastik makyaj; sus da oyunu izleyelim!
       - Bir kere de bana inansan ya Metin!

Arkadan da benzer konuşmalar geliyordu. Birisi “adamın gerçekten yüzü yok!” diyordu, öbürü de “saçmalama, amma hayalcisin!” gibi bir azarla karşısındakini susturuyordu. Derken derken salonda acayip bir uğultu oldu. Bu arada sahnedeki adam çok yüksek bir sesle aniden bağırdı:

      - KESİN SESİNİZİ!!!

Biz, yani seyirciler birden afalladık! İçimizden bazıları “ne kadar da interaktif oyun, iyi ki gelmişiz!” memnuniyetini yaşıyordu muhtemelen; ama ne yalan söyleyeyim, ben onlardan değildim. İçim ürperdi, neye uğradığımı şaşırdım. “Bu bir oyun, evet bu sadece bir oyun!” diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Buz gibi bir rüzgar esmişti salonda, bütün gözler yüzsüz adamın üzerindeydi. Elleri göğsünde çapraz bağlanmış, yüksek sahneden bize bakıyordu. Birden konuşmaya devam etti:

    - Siz kendinizi ne sanıyorsunuz, buraya sadece beni izlemeye ve talimatlarımı yerine getirmeye geldiniz! Oyun boyunca salonda çıt çıkarsa, gerisini siz düşünün! Daha doğrusu olacakları hayal bile edemezsiniz!

Yine afalladık bütün izleyiciler olarak, gerilimin dozu iyice artıyordu. Arkalardan davudi bir ses yükseldi:

     -Ben para verip bilet aldım, geldim oyun izleyip hoşça vakit geçireyim diye. Sen ne diyorsun orada yüzsüz adam! Verin paramı geriye, izlemiyorum sizin oyununuzu!

Yüzsüz adam sahnenin sağına doğru bir el işareti yaptı, oradan iki tane koruma görevlisi çıktı. Gözlerinde siyah gözlükler, ellerinde telsiz, ceplerinde silahlarla koşarak  adamın yanına gittiler, koluna girdiler. Davudi sesli adamı yaka paça salondan çıkarmaya çalıştılar. Adam direniyordu:

     - Bırakın ulan beni, siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Zindan ederim size dünyayı, ne yapıyorsunuz, bırakın ulan kolumu!



Biz seyirciler neye uğradığımızı şaşırmıştık. Zira içimizden bazıları muhtemelen hâlâ “Ne kadar interaktif bir oyun, aksiyon da var, iyi ki gelmişim!” diye düşünüyor olabilirdi, ama dedim ya ben öyle düşünmüyordum. Çünkü adamın yüzü gerçekten de yoktu! Davudi sesli adamı yaka paça dışarıya çıkardılar. 100 kişilik salonda sadece 1 sandalye boşalmıştı. Ne önemi vardı ki bunun, belki o davudi sesli adam da oyuncuydu, kesin öyleydi...

Sahnedeki yüzsüz adam ayakta dikilmeye devam ediyordu. Derken sahneye başka bir adam daha geldi. Bu adam, ilk yüzsüz adam gibi siyah değil lacivert bir takım elbise giymişti, kravatı kırmızıydı, ceket cebinde mendil de yoktu. Bu adamın da hemen suratına baktım. Yüzü olmadığı gibi, kafasında da bir delik vardı. Bu deliğin içinden bağırsak gibi bir şey sarkıyordu. Gözlerimi ovuşturup bir daha baktım, evet bildiğimiz bağırsaktı sarkan!  Özür dilerim durumu idrak edebilmeniz için söylemek zorundayım, midenizi bulandırmak istemem ama o bağırsakların içi olması gereken dolgu malzemesiyle doluydu. Gördüm çünkü, akan damlaları da gördüm... Adamın yüzü olmadığı gibi bence beyni de maalesef (.)ok doluydu! 

 Off nasıl bir oyuna gelmiştim böyle! Aksiyonu severim bir yere kadar ama gerilimi asla! Çıksam gitsem mi diye düşündüm. Açıkçası cesaret edemedim. Zira ya o davudi sesli adam oyuncu değilse!

Yapılacak en iyi şey,  yüzsüz kafasının içinden bağırsaklar sarkan adamla  sadece yüzsüz adamın neler yapacağını biraz daha bekleyip görmekti. Zaten başka çarem mi vardı?

Tam bu sırada bir ses geldi yan taraftan. Evet davudi sesli adamın sesiydi bu, adam bağırıyordu, işkence edilen bir adam sesiyle bağırıyordu hem de! Bu arada sahnedeki birinci yüzsüz adamla ikinci yüzsüz ve kafatasından bağırsak sarkan adam pis pis, hani derler ya bıyık altından gülüyorlardı. Yanımdakine baktım, öbür yanımdakine baktım, arkama döndüm hafifçe, kimsede bir tepki yoktu. Adeta hipnotize olmuş gibi herkes sahneye kilitlenmiş öylece bakıyordu. Tam da ne yapacağımı şaşırmışken arkadan tiz bir kadın sesi yükseldi:

         -  Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz, yan taraftan adamın çığlıkları yükseliyor, bu ne biçim bir oyun!

Yüzsüz adam sırıtarak alaylı bir sesle kadına yanıt verdi:

     - Ne o beğenemedin mi? Sen ne bekliyordun, müzikli bir kumpanya mı?

Kadın yanıtladı:

       -Ne biçim konuşuyorsun sen be, azıcık saygılı olsana yüzsüz adam!

Yüzsüz adam tahmin edeceğiniz gibi yine korumalarına bir el kol hareketi yaptı, sağdan koşuşturan gözlüklü, siyah takım elbiseli, ellerinde telsizler ve ceplerinden sarkan silahlarıyla korumalar aynı davudi sesli adama yaptıkları gibi bu kez de tiz sesli kadını yaka paça dışarıya çıkardılar. Salondaki boş sandalye sayısı sadece ikiydi, bundan ne çıkardı ki!


.......




Devamını Oku

3 Aralık 2013 Salı

#blogfırtınası / 2. gün ödevi / Bir kitaptan bir cümle ve sonrası..

Bugün #blogfırtınası etkinliğinin ikinci günü ve ödevimiz şöyle:

Gün 2. Herhangi bir kitabın, herhangi bir sayfasını açın ve bir satır seçin. O satırla yazıya başlayın, gerisi sizden…


..Bu sırada Timur'un telefonu, “Bir Tatlı Huzur Almaya Geldim Kalamış'tan” şarkısıyla çaldı.”

Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları sf: 315
Buket Uzuner

Tam da zamanı diye düşündü Timur. Ne bahtsız adamdı, karısıyla etmekte olduğu kavganın  en heyecanlı yerinde telefondan gelen huzur nağmeleri de neydi böyle.. Sahi kim değiştirmişti telefonunun zil sesini? Yoksa dün gece? Olabilir miydi?
Birden aklı karıştı. Dün gece, evet dün gece olanlar olmuştu, bir kez daha gözünün önüne geldi yaşadıkları. İyi de ne yapsındı yani, dünyanın bütün yükünü sırtında mı taşısındı! O da bir insandı nihayetinde, azıcık mutluluğa ihtiyacı vardı.
Tamam zenginlikse zenginlik, itibarsa itibar. Ama ya beklentileri?

Her akşam kendisiyle kavga etmekten bıkmayan karısı Çiğdem'den artık gerçekten de nefret ediyordu. Dün gecenin ilerleyen saatlerinde de avukatıyla görüşmüş, gerekeni yapması talimatını vermişti. Şimdi bu kararını Çiğdem'e açıklamak gibi küçük bir pürüzü de hallederse her şey tamam olacaktı.

Kendini topladı, kimin aradığına bakmadan telefonu hışımla kapattıktan sonra Çiğdem'e döndü ve o vurucu cümle döküldü dudaklarından:

-Çiğdem, yeter artık ben avukatımla konuştum, bitti bu iş!

Oh be!” dedi içinden, sanki üzerine yıllar öncesinde devrilen tanımsız kütleyi, görünmeyen bir el bir çırpıda üzerinden çekip almıştı.. Niye beklemişti ki bunca sene?
Çiğdem giderken ne isterse vermeye razıydı, yeter ki gitsindi, çıksındı hayatından.

hikayenin gizemi


Çiğdem'in tepkisi ise hiç de beklediği gibi olmamıştı. Ne ayılıp bayılmış, ne de ağlama krizlerine girmişti. Oturduğu koltukta kahvesinden bir yudum almış, sanki dost meclisinde keyifli bir söyleşideymiş gibi bir ifade belirmişti yüzünde. Daha bir dakika öncesinde kendisiyle kavga eden kadından eser kalmamıştı. İyi de konuşmuyordu; bir şey söyleseydi ya, bağırsaydı Timur'a, hatta bir şeyler fırlatsaydı!
 Yok, yok, yok!

Timur daha fazla dayanamayacaktı, ceketini bile almadan kapıya doğru yöneldi ve tam da kapıyı açmak üzereyken Çiğdem'in sesini duydu:

-Telefonunun zil sesi!

Timur afalladı, istemsizce geriye döndü ve şaşkınlıkla baktı Çiğdem'in yüzüne.. Çiğdem yutkunarak devam etti:

-Telefonunun zil sesini ben değiştirmiştim!








Devamını Oku