seçimlerin ardından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçimlerin ardından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Yalaka Selim mi yoksa Pısırık Niyazi mi!

İlkokuldaki sınıf başkanı seçimlerini hatırladım şimdi. İki aday olurdu genelde, ikisi de birbirinden kıl! Biri olur olmaz her şeyi öğretmene gammazlayan yalaka Selim; diğeri de sınıfın uzun boylu yaramazları tarafından ezik muamelesine layık görülen, çalışkan ama pısırık Niyazi..
Bu gibi durumlarda ne yapardım hiç anımsamıyorum, çoğunlukla seçimi protesto edip boş oy mu verirdim, olabilir.. Çünkü benim için Selim ya da Niyazi fark etmezdi, ikisini de sevmezdim. Yıl bitince en çok da pısırık Niyazi'nin ya da yalaka Selim'in saçma başkanlığından kurtulduğuma sevinirdim. Sonra yeni bir yıl başlardı ve yine büyük olasılıkla sevmediğim biri başkan olurdu. 
“Madem başkan adaylarını sevmiyordun, sen niye aday olmazdın ki?” diyenleriniz var biliyorum. Benim hiç başkan olmak gibi bir arzum olmazdı ki, kültür ve edebiyat koluna seçilir paşa paşa kitaplarımı okurdum, hem sonra başkan olmak bence saçma bir şeydi. Sahte bir güçtü, sınıf başkanının saltanatı “örtmen” gelinceye kadardı zira.. Başkanların, öğretmen sınıfa girmeden önceki “Susun bak fena olur, susun yoksa örtmene söylerim, tahtaya adını yazarım!” şeklindeki efelikleri kapı açılınca pıs diye sönerdi. Sınıf başkanı denilen şahsiyet, öğretmene kendini şirin göstermek için sınıf arkadaşlarını ayak üstü satan kötü karakter değil miydi? Yetki sarhoşluğu ile egosunu kısa süreliğine tatmin eden sınıf başkanı, kendini aynada dev gören bir cüceden başka neydi ki? Zira hepimiz cüceydik, küçüktük, ne farkı vardı ki O'nun bizden?

Düşünürken aklıma geldi şimdi, öğrencilik hayatım boyunca sınıf başkanlarını ve başkan adaylarını hiç sevmeyişimin acaba bu insanların ortak kişilik özellikleri ile alakası olabilir miydi? Tabi ya, güce tapan, pozisyonu gereği insanlara rahatça eziyet edebilen, şantaj yapabilen, kendi başarısızlığını ört bas etmek için herkesi gözünü kırpmadan harcayabilme potansiyeli olan, sanki kendisi de diğer arkadaşlarıyla aynı yaşta ve hormon seviyesinde değilmiş gibi yüzüne sahte bir ciddiyet maskesi takan, çıkarcı, bencil, üstüne üstlük sınıfın ajanı değil miydi onlar? Düşünün, öğretmen sınıfa gelmeden önce, yani daha ders başlamadan önce, insanın  yanındaki arkadaşıyla konuşmasının suç sayılması kadar saçma bir şey olabilir miydi? Saçmaydı ama otorite bunu istiyordu, zira bir saçma kural olmalıydı ki başkan da bu saçma kurala karşı çıkanlara başkanlığını yapabilsin, gücünü gösterebilsindi..

Hayat da aynı bu ilkokul sınıfları gibi işte. Birileri gösterişle, büyük ihtişamla başkan oluyor, otoritelerini göstermek için de koydukları saçma kurallara koşulsuz şartsız riayet etmemizi istiyorlar..



Açıkçası ben sıkılıyorum bu otoriter şaklabanlıklardan.. Benim için A kişisi, B kişisi gelse de hiç fark etmiyor kafası aynı veya benzer zihniyette olduktan sonra.. İlkokulda ya da lisede sevmediğim Selim ya da Niyazi başkan olduğunda onları yok sayıp nasıl ki kitaplarıma gömülürdüm, yani onların eline koz vermezdim, yine öyleyim.. Kaale almıyorum saraylarını da soytarılarını da.. Sadece çok sıkıldım bu yaşanan tiyatrodan. Artık senaryo ve kahramanlar değişsin istiyorum, taze hikayelere ihtiyacım var, daha doğrusu merak etmeyi bile özledim.. Çünkü yıllardır olan biteni ezberledim artık..

Aslında düşünüyorum da okul yıllarında sınıf başkanı diye bir şey olmamalı. Öyle bir eğitim verilmeli ki çocuklara, elinde sopa sallayan biri olmadan da efendi efendi durmayı, başkalarını rahatsız etmeden yaşamayı bilebilsinler..
Bu seçim saçmalığı ve de zulmü çekilir dert değil zira.. Çoğunluğun oyunu aldı diye yalaka Selim veya pısırık Niyazi'ye katlanmak zorunda olmak cidden insanı çok ama çok yoruyor..


İstemiyorum başkan maşkan kardeşim, yöneticiler olmadan hayat daha güzel...
Onların ayrıcalıklı yaşamları, zenginlikleri, entrikaları, sadece güce tapan içi boş yaşam felsefeleri, kendilerini üstün insan gibi görme gafletinde bulunmaları, çevrelerine yağdırdıkları emirler talimatlar, etrafındaki şemsiye tutucuları, kapı açıcıları; çoğunluğun oyları ile bütün bunları elde etmelerine rağmen çoğunluğu hiçe sayan yaklaşımları, çoğunlukla muhatap olmayan ukala tavırları, dayatmaya çalıştıkları saçma kuralları ile  yani sistemlerinin bütün yozlukları ile birlikte benden uzak olsunlar...

Ömür dediğiniz hızlı geçer; 5 sene Selim'le, 5 sene Niyazi ile ömrümü çalmaya ne hakları var??


Devamını Oku

31 Mart 2014 Pazartesi

Oh be rahatladım!

Son dönemlerde biraz fazla kaptırmıştım kendimi politik sorunlara, aldım ağzımın payını pıstım oturuyorum gördüğünüz üzere. Boş yere gerdim kendimi def gibi, oysa bahar gelmişti, çiçekleri koklayıp doğa yürüyüşlerine çıksaydım ya!

Televizyonda boş boş politik tartışmalar dinleyip vakit geçirdim akşamları, dizi film izleyip kafamı boşaltsaydım ya, Kurt Seyit ve Şura'dan mı başlasam ne yapsam, çok geç kalmamışımdır umarım.. Mahallemizin bakkalı Ali Abi'yle boşu boşuna siyaset tartıştım belki gerçekleri görür diye. Ne gerek varmış, "hayırlı işler" deyip geçip gitseymişim keşke.. Bütün bunlarla zaman kaybederken zamanı ıskalamışım boşu boşuna..

Fazla zorlamamak gerekiyormuş oysa hayatı, bazen de akışına bırakmak lazımmış. Bugün zorlandığımız, yaşamak istemediğimiz durumlar; yaşamımızın bir sonraki mutluluk sahnesinin zeminini oluşturuyormuş; öyle olmasa da ben öyledir diye düşünmek istiyorum artık.

oportunist olmaliyim


Nereden çıktı şimdi bu hafif pesimistik ve de mistik düşünceler, Evdeyazar iyice kafayı kırdı demeyin. Bundan sonra böyleyim artık, yoruldum çünkü.. Öyle “bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganlarına prim verecek gücüm de yok açıkçası. Ömür dediğimiz şey, toplumsal dönüşümlerin gerçekleşme hızına kıyasla çok çabuk geçiyor, e ben de 0-5 yaş grubunda değilim ki, daha ne kadar sabredeyim? Herkes de tarihe adını yazdırmak zorunda değil, ben kenarda kalanlardan olmak istiyorum ayıp mı?

Kendimi bildim bileli haksızlıklara karşı çıktım, adaletin olmadığı ortamlarda bir şeyleri değiştiremiyorsam o ortamdan uzaklaştım, kavga dilini hep itici buldum. Beni, kişiliğimi, kararlarımı ezmeye çalışanlara hiçbir zaman prim vermedim. Aileyse aileyle mücadele ettim, işse patronlarla verdim savaşımı. Son zamanlarda kişiliğime en yoğun saldırılar, yaşadığım ülkenin resmi kurumları tarafından, iktidar tarafından  geliyordu, onlarlaydı kavgam..

Ne istiyordum biliyor musunuz, bir parça saygı ve biraz da huzur..

Ben bunları istedikçe daha çok saldırganlaştılar, ben bunları istedikçe daha çok aşağılamaya başladılar..

Buyurun, pes ediyorum artık. Kendinizle gurur duyabilirsiniz sayın otorite!

Bu saatten sonra sadece kendimi düşüneceğim, orada haksızlık varmış, şurada adaletsizlik varmış bana ne ya, dünyaya bir kere geliyorum ve yaşama zevkimi elimden almalarına asla izin vermeyeceğim. Bunu istiyorlardı zaten demeyin, nedeni neyse ne, son tahlilde gelinen nokta budur benim açımdan..

insan nedir?


Evet bu saatten sonra bencilin, oportunistin önde gidenlerine ses çıkarmadığım gibi “Amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğunu düşünen” makyavelistleri gördüğümde “E bu da onların tercihi, helal olsun beceriyorlar” diyeceğim.

Madem düşünce boyutunda bile karşı çıkamıyorum bir şeylere, pısar otururum kardeşim ne olacak yani..

He” der geçerim; gelen ağam, geçen paşam olur; herkese mavi boncuk dağıtırım, sen sağ ben selamet..

Yapmıyorlar mı, her devrin adamları yok mu, bir elleri yağda bir elleri balda değil mi? E ben yapmadım da ne oldu yani, başım göğe mi erdi!

Bir de işin diğer boyutu var. Bu kadar başarısızlık bana ağır geliyor arkadaş!

Son çalıştığım iş yerinin 3 kere batışına tanık oldum mesela, her seferinde “olsun, bir sonraki seferde düzeleceğiz, azıcık sabır, iyi günlerinde yanındaydım, şimdi işten ayrılırsam ayıp olur” dedim. Dedim dedim de ne oldu, mesleğimden soğudum! Oysa oportunist desinler ne olacak deyip, fırsatları değerlendirseydim hayatım daha kolay olurdu belki..

Hadi bu sefer değişecek bir şeyler umuduyla son on yıldır düzenli oy veriyorum, her seferinde hezimet her seferinde “yan yattı çamura battı” hikayeleri, şiştim yahu! Bu saatten sonra dünyanın en iyi partisini kurduk diye gelseler bile oy moy vermeyeceğim.

Hayal kurmazsam hayal kırıklığına da uğramam, bu kadar basit aslında..

Ülke gerçekliği belli, yazılan senaryo belli, karakterler ortada.. Bu tabloda sürreal kalıyorsam niye mücadele edeyim ki artık, başaran varsa buyursun sahne burada, bana ne yahu, bana ne!!

Aslında değer yargısı falan olmayacak, hang parti kazanıyorsa ona destek olacaksın, ne başarısızlık psikozuna girersin, ne de işsiz kalırsın.. E yapmıyorlar mı koca koca patronlar, ben yapsam ne olacak ki bu saatten sonra.. Haklının değil de başarılının yanında olmak, mutluluk hormonlarını harekete geçiren, süper motive edici bir unsur. İnsan ben mazoşist miyim diyor  öbür türlü, bir yere kadar dayanma gücünün sınırı!

Demem o ki benden bu kadar arkadaş.. 
Bu saatten sonra keyfime bakarım, koltuk kavgası yüzünden dökülen kanları da duymazdan, görmezden gelirim. Altta kalanın canı çıksın, azıcık aşım ağrısız başım..

Oh be rahatladım biraz..



Devamını Oku