7 Nisan 2026 Salı

Batum Gezi Yazısı #8- Batum’da Üçüncü Gün, Müzeye Gidemeyiş ve Ötesi

Günlerden 8 Mart 2026, pencereden görünen bulutsuz gökyüzü gerçek galiba. Nasıl da güzel açmış güneş. Gökkuşağı renklerindeki vitraydan içeriye doluşan ışık hüzmeleri harika. Fakat o da nesi? Saat 10’da başlıyor inşaat gürültüsü. Tam karşımızdaki Next Garden cart curt sitesi inşaatı. Bir kere siz nereye yapıyorsunuz garden? Ağaç dikilecek yer bırakmamışsınız ki inşaat alanında! Eski evlerin restore edildiği bu şahane sokakta kim bilir ne kadar güzel bir binayı yıktınız da bu camlı mamlı estetik yoksunu binayı dikiyorsunuz?

Bugün pazar hem! Airbnb yorumlarından birinde “bitmeyen inşaat” demişlerdi, demek bunlaraymış o sitem.

Bildiğim kadarıyla Gürcistan AB’ye giriş konusunda bizden bir adım önde. Batum’da görmedim ama Tiflis’de her yer AB bayraklarıyla doluydu. Bu şekilde olmaz ama sevgili Gürcüler! Bir inşaat firması pazar günü kafasına göre gürültü yapıyorsa sizin o iş yaş, benden söylemesi!

Ya belediye ceza kesmiyor ya da işin içinde başka güçler var! İyi de bu mahallede yaşayan vatandaşlar pazar günü bu gürültüye neden katlanıyor ki? Bir de sonradan keşfedeceğim üzere şehirde pek çok şantiye var; kimi tadilat kimi ruhsuz bina inşaatı…

Bir süre sonra inşaat sesine alışıyorum. Çünkü turist olmak bunu gerektiriyor. Hani yurt dışına gidince gidilen ülkenin güzel şeyleri kıskanılır ya, ben şu an tam tersi bir gurur yaşıyorum. İçimden “Pazar günü bir inşaatçı böyle gürültü yapamaz da hadi yaptı diyelim; ararım Kadıköy Belediyesini, anında gelir zabıta…” diye ülkemle gurur duyuyorum.

O kadar da olsun değil mi ama… Tamam abuk sabuk şeyler oluyor da köklü ve oturmuş geleneklerimiz de var yani…

***  Everyday Open!***

Bugün biraz  ağırdan alıyoruz. Haldır haldır dışarıya çıkmaya da pek gerek yok. Sonuçta elinde (check) atacağı yapılacaklar listesiyle doluşan görev bilinçli turist tayfadan değiliz. Relaks… Canımız nasıl isterse moduna bayılıyoruz. Zavallı dizim zaten sudan çıkmış balık gibi isyanlarda…

Evdeki malzemelerle kahvaltıyı yapıyoruz. Sonra da tarih müzesine gidelim diyoruz, eve de uzak değil. Müzenin her gün açık olduğunu önceden kontrol etmiştik.

Restore edilen evler ve asırlık ağaçlar arasından nefis ve kısa bir yürüyüşle varıyoruz müzeye. Kapısında ne yazıyor bilşin bakalım?

                                                   “Everyday open!”

Günün dile dolanan cümlesi olacak “everyday open” yazısı, söyleyip söyleyip güleceğim bir anekdot. Çünkü bina kapı duvar! Ne bir görevli var ne bir ışık, ne de bir not; hiçbir şey yok! İyi de “everyday open” değil miydi bu müze?

Kapalı da niye kapalı? Tadilat mı var? Moldova’da en azından cama yazı yapıştırmışlardı “Bomba ihbarı nedeniyle kapalı” diye! İngilizce bilmese de kapısında bir bekçi vardı. Burada hiçbir şey yok! Tiflis’de de gidememiştik müzelere, kapalıydılar. İyi de sevgili Gürcüler, nasıl olacak bu AB işleri bu vurdumduymazlıkla, söyleyin bakem, nassı olcek…

Nuri Gölü ve Çevresinde Marka Oteller ve İnşaatlar

Madem öyle bari turistlere tavsiye edilen Nuri Gölü’ne gidelim diyoruz. Maps.me sağolsun bizi götürüyor. Biraz yürüdükten sonra göl ve çevresindeki parka ulaşıyoruz. Göl çok küçük, ağaçların çoğu yapraklarını dökmüş. Eski ve görkemli parklardan değil burası bence. Yapay duruyor. Mevsimi olmadığı için kenarlarda tekneler var, belki gezinti yapılıyordur. Bu tür turistik aktiviteler pek çekmez benim ilgimi. Gölün karşısında camlı devasa Marriott ve Hilton otelleri, sağda Sheraton…

Adını bildiğimiz pek çok zincir otelin devasa gökdelenleri var buralarda. Old Town’ın o şirin havası birden değişiyor. Çok şaşırıyorum bu duruma. Sokaklarda doğru dürüst insan yok ama her biri nerden baksan bin iki bin kişilik otellerle dolu her yer. İyi de otellerde konaklayan bu insanlar nerede? Gerçekten hepsi dolu mu otellerin? Hiç anlayamıyorum.

Bir sürü otelin yanı sıra otel olması muhtemel gökdelen inşaatları da var çevrede. Zaten sonradan keşfedeceğim üzere Old Town ile havalimanı arası adeta şantiye gibi. Belki yakın bir zaman sonra sadece kumar turizmi olacak buralarda, belki de “İyi ki gitmişim zamanında!” diyeceğim…

Çok ilginç gerçekten de! Bu otellerin hepsi dolu ve insanlar dışarıya hiç çıkmıyor olabilir mi? Otelde yiyor içiyor, kumar mı oynuyorlar? Her şey dahil otellerden çıkılmaz ya dışarıya, bunlar da her şey dahil casino konseptinde mi yoksa? Kafamda bir sürü var ama bu durumu anlamam gerçekten mümkün değil. Eğer bu oteller dolu değilse finansı nasıl dönüyor olabilir? Bir sürü söylenti de var ülke hakkında; siyah paralar falan filan… Bir yazar çıksa da içlerinden, anlatsa dönemi keşke…


Minnacık şehirde bu kadar otele ne demeli peki? Belki de kısa süre sonra buralar Las Vegas olacak, bilemeyiz… Bu kadar yatırım boşa değildir…

Bugün düne nazaran biraz daha çok insan var dışarıda. Kadınların çoğunda çiçekler… 8 Mart bugün. Dünya Emekçi Kadınlar Günü…

Nuri Gölü’nden çıkıp sahile doğru yürüyoruz. Hava da sanki bizimle azıcık eğleniyor gibi. Bulutlar bir kararıyor bir açılıyor. Düne nazaran harika yine de.

Dubai’nin Kumar Oynanan Versiyonu mu Olacak Batum?

Sahildeki parka çıkıyoruz yine. Ne çok palmiye var! Burası Karadeniz kıyısı oysa, palmiyenin bu iklimde ne işi var. Belki de içten içe acı çekiyordur soğukta zavallıcıklar…Bazılarını bağlamışlar, muhtemelen kar yağarken üstlerini de örtmüşlerdir. Ama zaten devasa ağaçları yok mu bu iklimin. Şu palmiyeleri neden sevemedim bir türlü… Gölgesi olmayan ağaçlar, kuş bile konmuyor üzerlerine.

Bu kadar çok palmiye ve bu kadar çok gökdelen merakı bana bügünlerde yine adından çok söz edilen Dubai’yi anımsatıyor. Sanki bir “kafa” burada “Çakma Dubai” yaratmak istiyor gibi. Ama tam Dubai değil de değişik versiyonu. Dubai alışveriş odaklı, burası ise kumar odaklı yapay şehir olacak gibi hissediyorum. Umarım yanılıyorumdur. Kumar dünyası, sahte pırıltılar, arka planda dönen türlü hileler, poker face adamlar… Bunlar bana hiç de turistik gelmiyor.

Bazı güzelim tarihi binaların arasına diktikleri gökdelenler gerçekten çok çirkin. Oysa o kadar güzel ki orijinal evleri. Taş binalar, ferforje balkonlar, binaların bonbon şekeri gibi renkleri, kırmızı çatıları…

Belli ki Old Town’daki bu şahane evlerde Avrupa’ya öykünen burjuvalar oturuyormuş zamanında. Boşuna Avrupa Meydanı, Piazza Meydanın gibi isimler koymamışlar… Hatta bazı evlere “Gaudi” dedim daha ilk gün. Valla sanki yerinde görmüş gibi on ikiden vurmuşum bu benzetmeyi, sonraki bölümlerde anlatacağım detayını.  

Simetrik olmayan camlar, Gaudi stilini andıran çizgiler enteresan gerçekten de.

Evler, Sokaklar, Şakacı Yağmur Bulutları, Baba Köpek

Bu sokaklarda gezmek bence sahilde gezmekten daha güzel… Tiflis’e nazaran buradaki Old Town’da  daha çok bina restore edilmiş. Ve kaldırımlar Tiflis’den daha geniş, daha bakımlı. Yine taşlar yerinden oynuyor elbette, insanın önüne bakmadan yürümesi risk.

 Asırlık ağaçlar hep şahane.

Yaklaşık iki saat yürüdükten sonra Avrupa Meydanına geliyoruz yine. Mc Donalds’ın dışarıdaki sıralarında kahve içerken birden hava kararıyor ve yağmur başlıyor. Şakacı bulutlar yağmuru döküveriyor hemen. Hava aniden kararınca soğuyor da. Değişik bir iklim.  Mc Donalds’ın önünü mesken tutmuş “baba köpek” hiç havlamadan ama elinde paketle restorandan çıkan insanların dibinde ısrarla bekleyerek resmen köfte haracı kesiyor. Öyle bir bakışı var ki! Küçük Emrah’ın acıklı hali ve Erol Taş’ın “buralar benden sorulur” özgüveni sanki bu köpekte hayat bulmuş gibi. Herkes yemek veriyor baba köpeğe; patates kızartmasını bile lüpletiyor o da. Hiç korkmuyorum kendisinden. Sakin çünkü. Sakin ve kararlı…

Eve geçip biraz dinleniyoruz, 10 bin adımı geçince benim diz yine eror veriyor. Ama bugün daha iyiyim sanki, açıldı hareket ede ede…

Mevlana Restoran, Mis gibi Esnaf Lokantası

Saat 20:30 gibi evden çıkıp hakkında güzel yorumlar okuduğumuz Mevlana Restorana gitmeye karar veriyoruz. Baraka deneyiminden sonra açıkçası restoran konusunda başka bir maceraya girmeye hiç niyetim yok. Önünden geçtiğimiz İstanbul Restoran falan hiç cazip gelmiyor.

Mevlana Restoran tam bir esnaf lokantası. Sanki Anadolu’nun küçük bir şehrinde ara sokaklardan birinde lokantaya gitmişsin gibi. Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar marka otelin, şaşaanın olduğu bir yerde esnaf lokantasının ne işi var? Ben de öyle düşünmüştüm başta ama sokağı görünce anladım durumu. Çünkü bu sokak bildiğiniz Türk sokağı. Ali Berber var, Türkçe adı olan fırın var, hediyeci Türk dükkanı var; yani bir sürü Türk esnaf var. Demek ki zamanında gelip birisi yerleşmiş, sonra ihtiyaç doğdukça yeni dükkanlar açılmış. Esnafın yemek ihtiyacı için elbette esnaf lokantası olacak. Sosyal medyanın etkisiyle de isim yapmış bir yer burası.

Baraka’da bira vardı, burada yok mesela. Dedim ya Anadolu lokantası gibi bir yer.

Tam geliyoruz lokantanın önüne. O da nesi, dükkanın önünde en az otuz tane çoğu kürklü, kalanları da şık giyimli, ful makyajlı, çok hoş görünen orta ve üzeri yaş grubu kadın var. Hepsinin ellerinde birer kırmızı gonca gül. Muhtemelen bir Gürcü kadın derneği 8 Mart yemeği düzenlemiş. Helal olsun lokanta sahibine diyorum içimden. Demek ki Gürcüler arasında da isim yapmış.

Biz de tam zamanında gelmişiz ki, kadınlar kalkmışlar, yer bulamazdık yoksa. İçerisi hiç şık değil, kapının girişinde solda bir kasa, yanında iki tane camekanlı tezgah. İlkinde yemekler, ikinci de etler, şişler falan dizilmiş. Beyaz masalar, aşırı beyaz ve rahatsız edici ışık, süs püs yok ortamda. Öyle çok masa da yok, 10 -15 masa ancak. Köşedeki dikey klimanın üzerinde neden orada olduğunu kendisinin bile anlam veremediği bir hinkel mantısı heykeli…Duvarda asılı televizyonun sesi kısılmış, sürekli tekrar eden Batum görüntüleri. Arka planda inceden hafif bir arabesk bir müzik…

Kasada oturan mutaassıp geç kadın muhtemelen patronlardan birinin eşi. Patron olduğunu tahmin ettiğim üç adam, televizyonun yanındaki masaya oturmuş, deminki kalabalığın üzerine keyif çayı içiyorlar. Çaylar zift…

Oradan oraya koşturup Baraka’nın tersine vızır vızır çalışan iki genç kadın garson Türkçe biliyor ama bence Türk değiller.

Tezgahtaki yemeklere bakıyoruz. Çorba, pirinç pilavı, bulgur pilavı, makarna, bir sebze yemeği, ve İzmir köfte. Bu kadar… Tam istediğim gibi; taze ve abartısız çeşit. Tezgahın diğer tarafında da şişler, etler, kebaplar…

Dünkü beyti fiyaskosundan sonra sulu yemek istiyorum. İzmir köfte ve pilav söylüyorum, yanında da ayran. Buranın pirinçleri küçük oluyor sanırım ve pilav biraz da kuru. Ama yemekler gayet lezzetli.

Fiyatlar Baraka ile hemen hemen aynı. Et de yesen, tavuk da yesen ortalama 23-25 Lari civarında. Ama biliyorsunuz bizim paramız pul maalesef.

Yemekten sonra çay içer misiniz diye kendileri soruyor. Çayın aromasını pek sevmiyorum ama dünkü Karabak deneyiminden sonra buradan gayet memnun ayrılıyorum.

Bugün dizimi bandajlamadan çıkmıştım, ondan mıdır bilmiyorum ama daha iyi gibiyim. Bol bol da arı zehri kremi sürmüştüm. Her yolu deniyorum yani.

Kilise görmek istiyorum aslında, bir türlü denk gelmedi, önümüze de çıkmadı. Yarın bakarız artık.

Bence tatil gayet güzel geçiyor. Ama itiraf edeyim; başka bir ülkede değil de Türkiye’de gibi hissediyorum…

Çok uzattım yine, devamı da yarına kalsın…

Gezinin tamamını okumak isterseniz

Bütün Batum notları burada.

Başka gezi yazısı yok mu diyenler için de diğer gezilerim burada…


0 yorum to “ Batum Gezi Yazısı #8- Batum’da Üçüncü Gün, Müzeye Gidemeyiş ve Ötesi ”

Yorum Gönder