Günlerden 8 Mart 2026, pencereden görünen bulutsuz gökyüzü gerçek galiba. Nasıl da güzel açmış güneş. Gökkuşağı renklerindeki vitraydan içeriye doluşan ışık hüzmeleri harika. Fakat o da nesi? Saat 10’da başlıyor inşaat gürültüsü. Tam karşımızdaki Next Garden cart curt sitesi inşaatı. Bir kere siz nereye yapıyorsunuz garden? Ağaç dikilecek yer bırakmamışsınız ki inşaat alanında! Eski evlerin restore edildiği bu şahane sokakta kim bilir ne kadar güzel bir binayı yıktınız da bu camlı mamlı estetik yoksunu binayı dikiyorsunuz?
Bugün pazar hem! Airbnb
yorumlarından birinde “bitmeyen inşaat” demişlerdi, demek bunlaraymış o sitem.
Bildiğim kadarıyla Gürcistan AB’ye
giriş konusunda bizden bir adım önde. Batum’da görmedim ama Tiflis’de her yer
AB bayraklarıyla doluydu. Bu şekilde olmaz ama sevgili Gürcüler! Bir inşaat
firması pazar günü kafasına göre gürültü yapıyorsa sizin o iş yaş, benden söylemesi!
Ya belediye ceza kesmiyor ya da
işin içinde başka güçler var! İyi de bu mahallede yaşayan vatandaşlar pazar günü
bu gürültüye neden katlanıyor ki? Bir de sonradan keşfedeceğim üzere şehirde
pek çok şantiye var; kimi tadilat kimi ruhsuz bina inşaatı…
Bir süre sonra inşaat sesine
alışıyorum. Çünkü turist olmak bunu gerektiriyor. Hani yurt dışına gidince
gidilen ülkenin güzel şeyleri kıskanılır ya, ben şu an tam tersi bir gurur
yaşıyorum. İçimden “Pazar günü bir inşaatçı böyle gürültü yapamaz da hadi yaptı
diyelim; ararım Kadıköy Belediyesini, anında gelir zabıta…” diye ülkemle gurur
duyuyorum.
O kadar da olsun değil mi ama… Tamam
abuk sabuk şeyler oluyor da köklü ve oturmuş geleneklerimiz de var yani…
*** Everyday Open!***
Bugün biraz ağırdan alıyoruz. Haldır haldır dışarıya
çıkmaya da pek gerek yok. Sonuçta elinde (check) ✅ atacağı yapılacaklar
listesiyle doluşan görev bilinçli turist tayfadan değiliz. Relaks… Canımız
nasıl isterse moduna bayılıyoruz. Zavallı dizim zaten sudan çıkmış balık gibi
isyanlarda…
Evdeki malzemelerle kahvaltıyı
yapıyoruz. Sonra da tarih müzesine gidelim diyoruz, eve de uzak değil. Müzenin
her gün açık olduğunu önceden kontrol etmiştik.
Restore edilen evler ve asırlık ağaçlar
arasından nefis ve kısa bir yürüyüşle varıyoruz müzeye. Kapısında ne yazıyor bilşin bakalım?
“Everyday open!”
Günün dile dolanan cümlesi olacak “everyday open” yazısı, söyleyip söyleyip güleceğim bir anekdot. Çünkü bina kapı duvar! Ne bir görevli var ne bir ışık, ne de bir not; hiçbir şey yok! İyi de “everyday open” değil miydi bu müze?
Kapalı da niye kapalı? Tadilat mı
var? Moldova’da en azından cama yazı yapıştırmışlardı “Bomba ihbarı nedeniyle
kapalı” diye! İngilizce bilmese de kapısında bir bekçi vardı. Burada hiçbir şey
yok! Tiflis’de de gidememiştik müzelere, kapalıydılar. İyi de sevgili Gürcüler,
nasıl olacak bu AB işleri bu vurdumduymazlıkla, söyleyin bakem, nassı olcek…
Nuri Gölü ve Çevresinde Marka Oteller ve İnşaatlar
Madem öyle bari turistlere tavsiye
edilen Nuri Gölü’ne gidelim diyoruz. Maps.me sağolsun bizi götürüyor. Biraz yürüdükten
sonra göl ve çevresindeki parka ulaşıyoruz. Göl çok küçük, ağaçların çoğu
yapraklarını dökmüş. Eski ve görkemli parklardan değil burası bence. Yapay duruyor.
Mevsimi olmadığı için kenarlarda tekneler var, belki gezinti yapılıyordur. Bu tür
turistik aktiviteler pek çekmez benim ilgimi. Gölün karşısında camlı devasa Marriott ve Hilton
otelleri, sağda Sheraton…
Bir sürü otelin yanı sıra otel
olması muhtemel gökdelen inşaatları da var çevrede. Zaten sonradan keşfedeceğim
üzere Old Town ile havalimanı arası adeta şantiye gibi. Belki yakın bir zaman
sonra sadece kumar turizmi olacak buralarda, belki de “İyi ki gitmişim zamanında!”
diyeceğim…
Çok ilginç gerçekten de! Bu
otellerin hepsi dolu ve insanlar dışarıya hiç çıkmıyor olabilir mi? Otelde
yiyor içiyor, kumar mı oynuyorlar? Her şey dahil otellerden çıkılmaz ya
dışarıya, bunlar da her şey dahil casino konseptinde mi yoksa? Kafamda bir sürü
var ama bu durumu anlamam gerçekten mümkün değil. Eğer bu oteller dolu değilse
finansı nasıl dönüyor olabilir? Bir sürü söylenti de var ülke hakkında; siyah
paralar falan filan… Bir yazar çıksa da içlerinden, anlatsa dönemi keşke…
Minnacık şehirde bu kadar otele ne
demeli peki? Belki de kısa süre sonra buralar Las Vegas olacak, bilemeyiz… Bu
kadar yatırım boşa değildir…
Bugün düne nazaran biraz daha çok
insan var dışarıda. Kadınların çoğunda çiçekler… 8 Mart bugün. Dünya Emekçi
Kadınlar Günü…
Nuri Gölü’nden çıkıp sahile doğru
yürüyoruz. Hava da sanki bizimle azıcık eğleniyor gibi. Bulutlar bir kararıyor
bir açılıyor. Düne nazaran harika yine de.
Dubai’nin Kumar Oynanan Versiyonu mu Olacak Batum?
Sahildeki parka çıkıyoruz yine. Ne
çok palmiye var! Burası Karadeniz kıyısı oysa, palmiyenin bu iklimde ne işi
var. Belki de içten içe acı çekiyordur soğukta zavallıcıklar…Bazılarını
bağlamışlar, muhtemelen kar yağarken üstlerini de örtmüşlerdir. Ama zaten devasa
ağaçları yok mu bu iklimin. Şu palmiyeleri neden sevemedim bir türlü… Gölgesi
olmayan ağaçlar, kuş bile konmuyor üzerlerine.
Bu kadar çok palmiye ve bu kadar
çok gökdelen merakı bana bügünlerde yine adından çok söz edilen Dubai’yi
anımsatıyor. Sanki bir “kafa” burada “Çakma Dubai” yaratmak istiyor gibi. Ama
tam Dubai değil de değişik versiyonu. Dubai alışveriş odaklı, burası ise kumar
odaklı yapay şehir olacak gibi hissediyorum. Umarım yanılıyorumdur. Kumar
dünyası, sahte pırıltılar, arka planda dönen türlü hileler, poker face adamlar…
Bunlar bana hiç de turistik gelmiyor.
Bazı güzelim tarihi binaların
arasına diktikleri gökdelenler gerçekten çok çirkin. Oysa o kadar güzel ki
orijinal evleri. Taş binalar, ferforje balkonlar, binaların bonbon şekeri gibi
renkleri, kırmızı çatıları…
Belli ki Old Town’daki bu şahane
evlerde Avrupa’ya öykünen burjuvalar oturuyormuş zamanında. Boşuna Avrupa
Meydanı, Piazza Meydanın gibi isimler koymamışlar… Hatta bazı evlere “Gaudi”
dedim daha ilk gün. Valla sanki yerinde görmüş gibi on ikiden vurmuşum bu
benzetmeyi, sonraki bölümlerde anlatacağım detayını.
Simetrik olmayan camlar, Gaudi
stilini andıran çizgiler enteresan gerçekten de.
Evler, Sokaklar, Şakacı Yağmur Bulutları, Baba Köpek
Bu sokaklarda gezmek bence sahilde
gezmekten daha güzel… Tiflis’e nazaran buradaki Old Town’da daha çok bina restore edilmiş. Ve kaldırımlar
Tiflis’den daha geniş, daha bakımlı. Yine taşlar yerinden oynuyor elbette, insanın
önüne bakmadan yürümesi risk.
Asırlık ağaçlar hep şahane.
Eve geçip biraz dinleniyoruz, 10
bin adımı geçince benim diz yine eror veriyor. Ama bugün daha iyiyim sanki,
açıldı hareket ede ede…
Mevlana Restoran, Mis gibi Esnaf Lokantası
Saat 20:30 gibi evden çıkıp
hakkında güzel yorumlar okuduğumuz Mevlana Restorana gitmeye karar veriyoruz.
Baraka deneyiminden sonra açıkçası restoran konusunda başka bir maceraya girmeye
hiç niyetim yok. Önünden geçtiğimiz İstanbul Restoran falan hiç cazip gelmiyor.
Mevlana Restoran tam bir esnaf
lokantası. Sanki Anadolu’nun küçük bir şehrinde ara sokaklardan birinde
lokantaya gitmişsin gibi. Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar marka otelin, şaşaanın
olduğu bir yerde esnaf lokantasının ne işi var? Ben de öyle düşünmüştüm başta
ama sokağı görünce anladım durumu. Çünkü bu sokak bildiğiniz Türk sokağı. Ali
Berber var, Türkçe adı olan fırın var, hediyeci Türk dükkanı var; yani bir sürü
Türk esnaf var. Demek ki zamanında gelip birisi yerleşmiş, sonra ihtiyaç
doğdukça yeni dükkanlar açılmış. Esnafın yemek ihtiyacı için elbette esnaf lokantası
olacak. Sosyal medyanın etkisiyle de isim yapmış bir yer burası.
Baraka’da bira vardı, burada yok
mesela. Dedim ya Anadolu lokantası gibi bir yer.
Tam geliyoruz lokantanın önüne. O
da nesi, dükkanın önünde en az otuz tane çoğu kürklü, kalanları da şık giyimli,
ful makyajlı, çok hoş görünen orta ve üzeri yaş grubu kadın var. Hepsinin
ellerinde birer kırmızı gonca gül. Muhtemelen bir Gürcü kadın derneği 8 Mart
yemeği düzenlemiş. Helal olsun lokanta sahibine diyorum içimden. Demek ki
Gürcüler arasında da isim yapmış.
Biz de tam zamanında gelmişiz ki,
kadınlar kalkmışlar, yer bulamazdık yoksa. İçerisi hiç şık değil, kapının girişinde
solda bir kasa, yanında iki tane camekanlı tezgah. İlkinde yemekler, ikinci de
etler, şişler falan dizilmiş. Beyaz masalar, aşırı beyaz ve rahatsız edici
ışık, süs püs yok ortamda. Öyle çok masa da yok, 10 -15 masa ancak. Köşedeki
dikey klimanın üzerinde neden orada olduğunu kendisinin bile anlam veremediği
bir hinkel mantısı heykeli…Duvarda asılı televizyonun sesi kısılmış, sürekli
tekrar eden Batum görüntüleri. Arka planda inceden hafif bir arabesk bir müzik…
Kasada oturan mutaassıp geç kadın
muhtemelen patronlardan birinin eşi. Patron olduğunu tahmin ettiğim üç adam,
televizyonun yanındaki masaya oturmuş, deminki kalabalığın üzerine keyif
çayı içiyorlar. Çaylar zift…
Oradan oraya koşturup Baraka’nın
tersine vızır vızır çalışan iki genç kadın garson Türkçe biliyor ama bence Türk
değiller.
Tezgahtaki yemeklere bakıyoruz.
Çorba, pirinç pilavı, bulgur pilavı, makarna, bir sebze yemeği, ve İzmir köfte.
Bu kadar… Tam istediğim gibi; taze ve abartısız çeşit. Tezgahın diğer tarafında
da şişler, etler, kebaplar…
Dünkü beyti fiyaskosundan sonra
sulu yemek istiyorum. İzmir köfte ve pilav söylüyorum, yanında da ayran.
Buranın pirinçleri küçük oluyor sanırım ve pilav biraz da kuru. Ama yemekler
gayet lezzetli.
Fiyatlar Baraka ile hemen hemen
aynı. Et de yesen, tavuk da yesen ortalama 23-25 Lari civarında. Ama biliyorsunuz
bizim paramız pul maalesef.
Yemekten sonra çay içer misiniz
diye kendileri soruyor. Çayın aromasını pek sevmiyorum ama dünkü Karabak deneyiminden
sonra buradan gayet memnun ayrılıyorum.
Bugün dizimi bandajlamadan çıkmıştım, ondan mıdır bilmiyorum ama daha iyi gibiyim. Bol bol da arı zehri kremi sürmüştüm. Her yolu deniyorum yani.
Kilise görmek istiyorum aslında, bir türlü denk gelmedi, önümüze de çıkmadı. Yarın bakarız artık.
Bence tatil gayet güzel geçiyor. Ama
itiraf edeyim; başka bir ülkede değil de Türkiye’de gibi hissediyorum…
Çok uzattım yine, devamı da yarına
kalsın…
Gezinin tamamını okumak isterseniz
Bütün Batum notları burada.
Başka gezi yazısı yok mu diyenler
için de diğer gezilerim burada…




