GÜNÜN KONUSU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÜNÜN KONUSU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2026 Cumartesi

Bir Kolonoskopi Günü ve İnsanların Hikayesi

Yer bir devlet hastanesi, şahane bir bahçenin içinde bir sürü binadan oluşan eski hastanelerden. Cerrahi kolonoskopi bölümü girişe yakın binalardan birinin zemin katında. Altı ay önceden randevu alınmış olsa da n’olur n’olmaz diye randevu saatinden önce gitmek lazım. Ama gidince görüyoruz ki mesela üç hastanın üçüne de saat 9 randevusu vermişler, kalan ikisine 10 buçuk. Canımız sağ olsun, vardır bir bildikleri…

Koridorun en ucunda bir oda burası. Karşısındaki banklarda birileri oturuyor. Odanın kapısını çalıyoruz ses yok yok. Açıp bakıyoruz yine kimse yok.

Duvarları eski zaman mavisi boyalı. Küçük masanın önünde iki koltuk. Arkasında raflar ve raflarda anlamlandıramadığım çanta gibi şeyler ve dosyalar… Yanda bir kapı, muhtemelen orası operasyon odası. Özel hastanelerin o pırıltılı ışıltılı AVM tarzı cilalı mermerleri yok burada; daha köhne ama daha sahici.

Üçüncü kapı tıklatışımızda nihayet birini görüyoruz içeride. Odanın sonradan sarışın sahibesi, büyük bir ciddiyetle oturmuş koltukta. Sahibesi diyorum; çünkü öyle bir hakimiyeti var ki ortama, insan çıt çıkarmaya bile ürküyor. “Buralar benden sorulur!” diyen bir vücut dili düşünün, öyle işte…

“Refakatçi de gelsin” demiş, giriyorum içeriye.

Kendisine “hasta kabul memuresi” demeye dilimin varmadığı odanın sahibesi, büyük bir ciddiyetle evrakları istiyor. Kolonoskopi olacak kişi uzatıyor dosyasını. Sarışın sahibe, evraklara bakıp bilgisayardaki formu dolduruyor. Acele etmiyor, sakin sakin. Biz de izliyoruz sessizce. Arkasına uzanıp yazıcıdan çıktıyı alıyor. Odada çıt yok. Öyle bir aurası var ki oda sahibesinin, istesen de çıt çıkaramazsın. Dünyanın en ciddi işini yapıyor çünkü kendisi şu anda! Hareket etmeye bile ürküyor insan. Aklıma Moldova’ya girişte bize berbat muamele eden buz gibi soğuk bakışlı gümrük memuresi abla geliyor. O kadın bu kadın işte, “Ne fark var aralarında!” diyorum kendi kendime.

Odanın sahibesi sahte sarışın, çıktısını aldığı kağıtta bazı maddeleri sarı fosforlu kalemle işaretliyor önce. Sonra eline mavi tükenmez kalem alıp o fosforladığı yerlerin yanına (tik) Pişareti koyuyor özenle. Ritüel devam ediyor. Bu sefer kırmızı kalem alıp bir yerleri daha işaretliyor. Belli ki her evrakta aynı yerleri aynı renklerle dolduruyor. İşini ne kadar özenle yapıyor diye düşünüyorum. Bu konudaki düşüncemi sonradan reddedeceğimi bilmeden. Her şey bitince anlıyorum ki bizim hanım abla işini titizlikle yapmıyormuş ki; ritüelinin titiziymiş O sadece. (Gözlem gücüme bak sen hele, nelere de dikkat edermişim peh peh)

Okudum…..Anladım……Bir Nüshasını Elden Teslim Aldım!

Ne diyorduk, evet kolonoskopi adayı kişiye uzatıyor özenle işaretlediği beş altı sayfalık metni, yanında lacivert uçlu tükenmez kalem ile birlikte. Nereye yazacağını göstererek dikte ediyor kelimeleri, evet teker teker yazdırıyor!

“Okudum…..Anladım……Bir nüshasını elden teslim aldım! Tarih, imza…"

Kolonoskopi olacak kişi büyük bir ciddiyetle söylenilenleri yapıyor. Sonra refakatçi olan bana da veriyor bir lacivert kalem ve uzatıyor belgeleri. Beş altı sayfalık evrakta önce yazacağım yeri parmağıyla gösteriyor, sonra yine dikte ettiriyor:

“Okudum…. Anladım…. Bir nüshasını elden teslim aldım! Tarih, imza…”

El yazımızla yazdırıyor ki, ileride Allah korusun hukuki bir şey falan olacak olursa!

Bak diyecekler, “Okudum anladım” yazmışsın; üstüne üstlük bir de eline belgenin kopyasını vermişiz, daha ne yapsın bu devlet size!

Sonra bilin bakalım ne oluyor… Bize “Bir nüshasını elden teslim aldım” yazdırıp imzalattığı kağıtları arkasındaki raftan özenle çıkardığı mavi şeffaf dosyaya aynı özenle yerleştiriyor oda sahibesi. Ritüelin son parçasını yerine getirmenin huzurlu dinginliği var yüzünde.

Kşinev yazılarımda bahsettiğim - Moldovalı soğuk nevale gümrük memuresi sarışın abla- kadar ortamı soğutan, kolonoskopiye giriş memuresi ablaya bir söz söylemeden durur mu peki benim muhalif şahsım…

Hani romanlarda geçen “Dudağının ucunda müstehzi bir gülümseme ile” tabiri var ya, işte tam öyle bir gülümsemeyle diyorum ki:

“Bir nüshasını vermeyecek misiniz?”

“Gerekirse arşivden istetirsiniz…” gibi bir şeyler mırıldanıyor. “

“Ama aldım” diye imzaladım diyorum yine “müstehzi” bir gülümsemeyle. Moldovalı suratsız gümrük memuresinin çakması, “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” de nedense gülümsüyor! Yanıtsız bir gülümseme bu… Ve odadan çıkıyoruz.

Belki de yeni tasarruf genelgesi yayınlamışlardır hastanede, hastalara gereksiz kağıt vermeyin demişlerdir. Kimse bilemez. İyi de madem kağıt vermiyorsun, okusaydın ya bize çakma sarışın abla; biz de neye imza attığımızı bilseydik. Ya da beş dakika süre verseydin de “Önce okuyun sonra imzalayın” deseydin.  Hatta anlayıp anlamadığımızı test etseydin, bizi sınava tâbi tutsaydın, iyi olmaz mıydı be gülüm! Bu millet nasılsa okuduğunu anlamaz diye mi düşünülüyor acaba? Belgeyi hışımla hasta ve yakınının önünde çekip almak kurumsal bir davranış biçimi mi, yoksa “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” abla mı böyle uygun görüyor? Bu soru aklımda adeta bir kanca gibi asılı kalıyor. Finali çekilmeyen dizi izleyicisi gibi kendimi adeta terkedilmiş hissediyorum. Ama cevabı öğrenemiyorum. Hatta cevapsız sorular birikiyor. O belgede ne yazıyordu, abla bizden belgeyi neden kaçırır gibi çekip aldı…

Sorsam ablaya…

Soramazsın kardeşim böyle şeyler…

Oranın sahibesi O çünkü. Ters bir durum olur, zaten altı ay sonraya ancak alınmış randevu… Cevapsız sorularını alıp çıkmak zorundasın o odadan mecburen…

Oysa ne güzel de fosforlu kalemle boyamıştı kendince önemli bulduğu cümlelerin üzerini. Göz ucuyla gördüm ben, ilk 24 saat şöyle ağrı olursa doktora gidin falan gibi kolonoskopi bilgilendirme kağıdıydı bal gibi elindeki şey. Niye be abla, neden cahil bırakıyorsunuz bizi devlet bürokrasisinin çelikten gücünü kullanarak hem de…

“Gerekirse arşivden alabilirmişiz o kağıdı!” İçimizin rahatlaması gerek, devlette hiçbir belge kaybolmaz! Ben de rahatlıyorum elbet. Birileri işlerimizi ne kadar da kolaylaştırıyor!

 Ve “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” memure hanım, o saatten sonra benim hafızamdaki Moldovalı gümrük memuresi ile birleşiyor. İki farklı yüzde bir beyin, bir kalp oluyorlar. Anılar belleğimde adeta bir sıkıştırma efekti bu; yerden tasarruf hamlesi…  Böyle böyle insanları sınıflandırıp teke indirdiğinde içime bir sadeleşme hissi geliyor; sanki kolonlarda lavman etkisi gibi…

Özenle hazırladığı fosforlu evrakları gören müdürü kim bilir nasıl da “aferin” diyecek kendisine, belki bu tavrıyla terfi bile alır…

Ne İş Yaptığını Anlamadığımız Zümrüt Hanım ve Masası

Kolonoskopi odasının az ilerisinde bir tane koridor kapısı var. Kapıdan çıkıp sağa dönünce tuvaletler, asansör ve sonra da bahçeye çıkılıyor. Bu eski binaya bayılıyorum; birçok koridor ikinci katta bile olsa, merdivenle bahçeye açılıyor, dışarıda nefis ağaçlar…

Neyse işte, o kapının yanında miniminnacık bir masa duvara dayanmış, ama görsen derma çatma. Sandalyeden bir şeyler sarkıyor falan.  Bir kere o masa niye orda duruyor?  Üzerinde ayırt edici, “danışma masası” falan yazılmıyorsa niye o masa var, insan merak ediyor. Benzetmek gibi olmasın da afedersiniz hani aç gözlü dinlenme tesislerinde tuvalet girişine ufak bir masa koyup para topluyorlar ya hâlâ, insanın aklına ister istemez o görüntü geliyor. Kolonya yok masada ama olsun, hayalimizdekinde var nasılsa.

Ufacık tefecikliğiyle Adile Naşit’i andıran, ama O’ndan daha şişmanca, saçları turuncumtrak bir kadın oturuyor orada. Oturmuyor da ilişmiş sandalyeye sanki. Yaşlı gibi görünmüyor, yürüyebiliyor da aslında ama nedense elinde tahta, kısa, eski zaman bastonlarından var.  Koridordan her girene, “kapıyı kapatın!” diyor. Giren kişilerin çoğu açık bıraktığı için de her seferinde yüksek ama neşeli sesle söyleniyor:

“Bak işte yine kapatmadı kapıyı!”

Bizim kolonoskopiye girecek kişimiz gidiyor kapatıyor.

“Ya işte böyle, hep hastalar yardımcı oluyor sağ olsunlar”

“Böyle böyle bir sürü insanla akşama kadar arkadaş oluyoruz, sonra yenileri geliyor.” diyor, bizlerle iletişim kurmaya çalışıyor belli ki. Tam da dizi ya da filmlerdeki tipler gibi.

Adı Zümrüt’müş. “Senin ne işin var burada Zümrüt Hanım, yerine ne zaman geçeksin?” diyen bir doktordon öğreniyorum ben de.

Ne iş yapıyor ki bu kadın diye düşünüyorum. Şişirilmiş memur kadroları işte diyorum kendi kendime. Kadın, her gelene “kapıyı kapatın“demeye devam ediyor.

“Kapının üstündeki klimayı zorla taktırdım ama otomatik kapanışı yapmadılar” diyor.  Bu arada küçük masayı gören bir sürü kişi gelip bir şeyler soruyor Zümrüt Hanım’a.

Bir kadın geliyor mesela:

“Göz polikliniği nerde?”

“Buradan çık, iki sol bir sağ yap” gibi kestirmeden amaca hizmet eden cevaplar veriyor her seferinde.

Bir Afrikalı çocuk geliyor sonra, elindeki kağıtları gösteriyor. Zümrüt Hanım yine hiç düşünmeden, sanki önündeki resimden okur gibi:

“Buradan çık, yolun sonuna kadar yürü, sonra sol sağ yap B Blok” diyor.

Başta ne iş yapıyor ki dediğim kadının büyük bir kıvraklıkla herkese cevap verdiğini şaşkınlıkla izliyorum bir süre.

Böyle böyle bir sürü insan geliyor ve hepsine tıkır tıkır cevap veriyor. İsmi konulmamış bir danışmanlık pozisyonu sanki yaptığı işin adı.

“Navigasyon gibisiniz, her yeri ezbere biliyorsunuz” diyorum gülümseyerek;  biraz da ne iş yaptığını anlatsın derdindeyim.

“Benim işim o ki zaten” diyor. “Ben şurada ileride danışmadayım normalde, bu hafta beni rotasyonla asansörde görevlendirdiler” diyor.  Anlamsız geliyor bu durum bana.

“Ne yapıyorsunuz asansörle ilgili” diye soruyorum.

Kulak kenarlarındakileri kazıtmış, önünü yana yatırmış asimetrik uzunluktaki saçlarıyla ve bir sürü dövmesiyle “Çukur” dizi karakterlerine öykündüğü belli olan cama yaslanmış çocuk cevap veriyor bana:

“Biz çıkamıyoruz asansörle, O’nda kart var, o çıkartıyor. Yani hastaları sadece.”

diyor, meramını anlatmaya Türkçesi de yetmiyor. Mavi bir yelek giymiş; görevli yelekleri olur ya öyle, yeleğin arkasında bir ifade var:

“Denetimli Serbestlik”

O anda bakmıyorum internete ama tahmin ediyorum ne demek olduğunu. Yine de telefonuma not ediyorum, sonradan araştırmak için:

“Denetimli serbestlik!”.

Bakıyorum eve gelince; cezaevinde yatmak yerine ücret almadan kamuya yararlı bir işte çalışarak cezasını çeken suçlu kişi demekmiş. Yanında kendine benzeyen bir arkadaşı daha var, O da aynı yeleği giymiş. Ne iş yapıyorlar acaba? Benim gördüğümde belki de moladalardı. Açıkçası ters bir şey söylesen kavga çıkaracak kadar ürkütücü bir frekans yayılıyor kendilerinden.

Asansör sorusuna verdiği cevaba

“Hı hı” deyip konuyu kapatıyorum. Ne yalan söyleyeyim, “Çukur” tiplerini güven verici bulmuyorum. Hayır şekilcilikten değil, biraz insan sarraflığından, hissiyatımın yüksekliğinden diyelim.

Ne diziymiş arkadaş! Bir dönemin simgesel solcu bıyığı gibi “Çukur Traşı” var artık hayatımızda… Toplum mühendisliğinin en çarpıcı örneklerinden biri hem de. Dizisi bitti, saçı dövmesi kalıcı oldu.

Bakınmaya devam ediyorum sağıma soluma. Zümrüt Hanım bildiğiniz gibi, öylece oturuyor, gelene geçene cevap vermekle meşgul.

Memleketimden Hasta Manzaraları

Koridordan çıkınca kolonoskopi adaylarının ve de çağrılınca sonradan odaya giren refakatçilerin kapısı var; yani kayıt yaptırdığımız kapıdan girmiyor hastalar.

Bir hasta çıkıyor oradan, geliyor yanımıza oturuyor. Arada geğiriyor, çok gaz yemiş. Pardon diyor, lütfen diyorum, siz rahat olun… Laf lafı açıyor, adam keyifli de biri, konuşkan.

“Rüyamda börek gördüm” diyor, ayılayım doğrudan ete girişirim” diye ekliyor. “Akşam hanım ile oğlan yedi yemekleri, ben öyle kedi gibi baktım” diyor gülerek. Çok da yaşlı değil.

“Bunlar var ya hep stresten oluyor, bende her şey var “ diye devam ediyor. “Covid’den sonra da arttı”

 “Benim beynimde baloncuk var, midemde ülser var, şeker var, tansiyon var, afedersiniz yumurtalıklarımda da…” gerisini pek dinlemiyorum.

“Ben de rüyamda yemek gördüm” diyor bizim kolonoskopiye girecek adayımız.

Gülüşüyoruz. Kolonoskopi diyeti kolay değil, iki gün boyunca duru et suyu, duru hoşaf suyu ve duru su içen insanın tabii ki rüyalarına girer börek çörek…

Adam gidiyor, sonra annesiyle bir kadın geliyor.

Seninki neydi, benimki neydi diye dertleşmek iyi geliyor hastalara, bir nevi toplu terapi seansı gibi. Ben de böyle şeyleri izlemeye bayılırım zaten. Tiyatro bilet kuyruklarında beklerken ne çok insan tanımıştım. Sonra havaalanları, hastanede bekleme salonları, otobüs garajları… İnsanları gözlemlemeyi, tanımadığım kişilerle konuşmayı çok seviyorum. Hepsinden ayrı ayrı hikayeler kalıyor aklımda.

Burası güzel. Hem ferah hem havadar, hem de çok kalabalık değil.  Derin kalınlığıyla pencere önündeki duvar girinti beni benden alıyor, çocukluğumun iki katlı evinin mutfağındaki pencere önüne götürüyor. Benim masamdı orası, orada dersimi yapardım. Ve binaların duvarları ne kadar da kalın ve güvenliymiş diye düşündürtüyor insana…


Saatler öyle böyle geçiyor. Bizim randevu on buçuktaydı. On ikiye dokuz kalana kadar bekliyoruz çağırsınlar diye.

Arada Zümrüt Hanım bildiğiniz gibi.

Yanda bekleyen Özlem Hanım diyor ki:

“Hiç de çalışasım yok artık, on sene çalıştım kurumsalda. Kurumsalın verdiği stres… Bir de karşıya gittim geldim.”

“Evet” diyorum, “O stresi çekmektense az parayla geçinmek evladır...”

“Benim ağrı eşiğim yüksektir, çıkan kolumu kendi kendime yerine oturtmuş insanım, ama geçenlerde uyutmadan rektoskopi yapmaya kalktılar, işlemi yarıda bıraktırdım, polip var temizlenmesi lazım” diyor.  İkide bir stresten tuvalete gidiyor, herkesin derdi başka…

Başka bir kadın var öbür yanımda, “Bıktım kolonoskopi ilaçlarından” diyor, “kusuyorum” diyor.

Herkesin bir derdi var ama insanlar güzel geliyor o anda.. Çantamı, cep telefonumu orada bırakıp tuvalete gidebilecek kadar hem de. Seviniyorum böyle hissettiğim için. Özlediğimiz insan manzaraları bunlar, tanımadığı birine kolonoskopi odasına girerken iyi dileklerde bulunan, dua eden, moral veren güzel insanlar hâlâ var… Her şeye rağmen, tüm kutuplaştırmalara rağmen hem de…

“Denetimli Serbest” çocuğun yüzünden ise nasıl kötü bir enerji alıyorum… Bende galiba değişik bir yetenek var, insanlara bakınca  onları hissetme yeteneği.

Denetimli serbestlik yazan çocuğun arkasını dönünce tam pantolonunun beline saplanmış bıçak gibi bir şey gözüme çarpıyorç. Özlem Hanımın annesi de görmüş “Bıçak mı o?” diyor. Biraz tırsmış.

“Yeleklerinin arkasında “denetimli serbestlik” yazıyor diyorum, iyice kaygı beliriyor gözlerinde. Sonra bir kez daha volta attıklarında fark ediyorum ki bıçağa benzeyen şey, rulo halindeki çöp torbasıymış meğer.

“Merak etmeyin, çöp torbası o” diyorum, herkes rahatlıyor. Demek ki çevre temizliği görevi verilmiş “Çukur” çocuklarına…

Özlem Hanım da rüyasında börek görmüş, onu söylüyor. Kolonoskopi diyetini yapanların ortak rüyası börekmiş deyip gülüşüyoruz.

Saat 11:51… Benim hastayı çağırıyorlar. Biraz telaşlanıyorum ama bir şey yok nasılsa çabuk çıkar diyorum. Öyle olmuyor, 12:45’de çıkıyor… Detayını dillendirmek istemiyorum, O’nun özeli çünkü.

Özlem Hanım stresle giriyor içeriye biz çıkarken…

Zümrüt Hanım yemeğe çıkmış. İşimiz bitip dönerken fark ediyorum ki, asansöre herkes binebiliyor, hiç öyle kart mart da gerekmiyormuş. Denetimli Serbest çocuklar Zümrüt Hanım’ın önemli bir iş yaptığını anlatmak için abartmışlar belli ki…

Biz çıkıyoruz, hastanede hayat devam ediyor.... Hayat her yerde olduğu gibi devam ediyor...

“Çıkarken kapıyı kapatmayı unutmayın…” diyor  uzaklarda neşeli bir ses...

Devamını Oku

24 Ağustos 2025 Pazar

Eski Bavulda 2007'den Kalma Gazete Buldum!

Dün akşam evdeki eski bir bavulu karıştırıyordum. İçinden bir gazete çıktı. Tarih, 28 aralık 2007!

 Radikal Gazetesi, satış fiyatı 40 YKr… Tam 18 sene öncesinden günümüze mesaj gibi…


Bir mücevher bulsam ancak bu kadar sevinirdim inanın.

Paradan 6 sıfır atılmış, Liranın önüne “Y” konmuş. Gazetenin çok sevdiğim kitap ekinin tanıtımı var üstte.

Manşette “İslamcı Terör İşbaşında” başlığı.... Pakistan’da seçimlere 10 gün kala öldürülmüş kadın başbakan Benazir Butto! İslam aleminin ilk kadın lideriymiş kendisi ve "göreve gelince daha iyi yaşam” sözü verdiği miting sonrası saldırıya uğramış… Harvard ve Oxford mezunu kendisi… İstememişler.  "Tarih tekerrürden ibarettir." sözüne nasıl da güzel örnek olmuş! 

Yıl sonu yaklaştığı için "2007'den Öğrendiklerimiz" diye bir köşe yapmışlar. "Doğrunun işe geldiği gibi çarpıtılabileceğini, pozisyon kaybının azgınlaştırıcı gücünü" öğrendik demişler ama, bence asıl bunları öğrenememişiz aradan geçen zamanda.

İkinci sayfada Tarkan’ın “Metamorfoz” ismini verdiği son albümünden bahseden bir yazı var, yazar pek de beğenmemiş albümü.

Okumaya devam ediyorum büyük bir merakla ve biraz da duygulanarak.

Altıncı sayfada Avrupa Birliği uyum sürecinde bile yasalarda ne güzel düzenlemeler olduğundan bahsediliyor.  Avrupa Birliği'ne girme umudu var yani...


Yazıda, "Şimdiden böyleyse bir de Birliğe girsek neler neler olacak.." diye güzel beklentiler anlatılıyor. 


 “Türkler, pasaport olmadan  nüfus cüzdanı ile bütün Avrupa’da gezebilecek” ilk maddesini okuduktan sonra gerisini okumuyorum. Çünkü 18 yıl sonra 2025 yılındayız ve biliyorsunuz ki vize bile alamaz halde ülkemiz vatandaşları…

 AB müzakerelerinde baş müzakereci Ali Babacan’mış, kendisi hem de Dış İşleri Bakanıymış… Günümüzde biliyorsunuz Deva diye bir partinin başkanı kendisi, %1-2 gibi belki de daha az oyu var partisinin. 2007’de bayağı forsluymuş… Vay be, nereden nereye… 

"Türkiye makas değiştirdi" söylemleri varmış o zamanlar. Hasan Celal Güzel bu söyleme karşı çıkıyormuş...

Yedinci sayfada DTP partisi kapatma davasından bahsediliyor. Bugünün DEM Partisi yani…

 Konular aynı, çoğu politik aktör aynı, polemikler aynı... Tarih hep mi tekerrür etmiş; yoksa  biz insanlar mı tarihi buna zorlamışız?







Sonra Yılbaşı kutlamalarının “güvenlik gerekçesiyle” iptal edildiği haberini okuyorum. 
"Son günlerde artan araç yakma olayları, patlayıcı ele geçirilmesi...vs. vs..."

Gazetenin küçücük bir köşesinde yayınlanan bu haber aslında ne çok şey anlatıyor...

Aradan geçen 18 senede böyle haberler hiç değişmemiş bakın, sadece gerekçeler güne daha uyarlanmış gibi...



Başka bir haberde Aselsan'ın deprem gibi tehlike anlarında kesintisiz iletişim projesi başlattığından söz ediliyor. Ne oldu acaba o proje? Mutlaka geliştirilmiştir 18 senede... Öyledir, öyledir...

Ramize Erer’in o zamanlar çok sevdiğim köşesini görüyor ve gülümsüyorum sonra... Karikatür demişken Leman Dergisi kapatılmıştı değil mi geçenlerde? O kadar yoğun ki gündem, arada kaynıyor böyle haberler. Tekrar açıldı mı hiç bir fikrim yok...

Ekonomi sayfasına geliyorum sonra;

Dolar= 1,1790 YTL

Avro= 1,7050 YTL

Yalnız bakar mısınız Türkçe hassasiyetine! Euro değil Avro yazıyor gazetede. Radikal'in bu dilini çok severdim...

Bu arada bilmem hatırlatmaya gerek var mı;  günümüzde Dolar 40,9 TL, Avro 47,56 TL!


Ekonomi sayfasını hemen kapatıp bunları görmemek isterken yan sayfada asgari ücrete ait bir tablo ile yüzleşmek zorunda kalıyorum. İstatistik böyle bir şey işte, görmek istediğini gösterir sana...

Sonra televizyon sayfasına bakıyorum. Sayfanın yarısı, günümüzde neredeyse yok olmak üzere olan sinemalarla ilgiliymiş. Günün filmlerinden seçmeler ve seans saatleri…

Henüz gelinli kaynanalı, bağırtılı çağırtılı alt seviyenin de altında gündüz programları çıkmamış o zamanlar. Mesela Kanal D’de gündüz kuşağında gayet bilgilendirici ve seviyeli Esra Ceyhan’la var. O zamanlardan günümüze gelen tek şey galiba Arka Sokaklar… 

Saat 20’de bir dizi, 22’de başka bir dizi var. Yani günümüzdeki gibi akşam kuşağında 5 saat bir diziyle oyalamıyorlarmış insanları… Reklam odaklı değilmiş galiba tv politikaları...

Star’da Haluk Bilginer ve Sumru Yavrucak’lı Sevgili Dünürüm komedisi var mesela… Sahi böyle kaliteli komedi var mı televizyonlarda artık? Çukur ve versiyonları, yani kafası garip traşlı, yer altından fırlamış gibi erkeklerin habire birbirine silah sıktığı, gençleri çetelere özendiren mafya dizileri daha başlamamış o zamanlar. 

TV8 henüz Acun’a geçmemiş, tatlı tatlı programları var. Pilates Saati gibi, Nilgün Belgün’le gibi soft ve düzeyli programlar...  2007’de Acun demek ki parmak arası terlikle  hâlâ sahillerde turistlerle röportaj yapıyormuş. Vay be, kısa sürede nasıl da değişmiş hayatı demek istiyor insan! 

Bu minik tv program akışına 18 yıl sonradan bakıldığında sayfalarca yazı yazılır... 

Bence eski gazeteler tarih müzelerinde korunmalı! Nasıl öğretici ve nasıl da heyecan verici yorumlar yaptırıyor insana bu tip bir yüzleşme! 

Devam ediyorum okumaya...

19. sayfanın yarısı kültür sanat reklamlarına ayrılmış. “Efes Pilsen’in kültür ve sanata katkıları artarak sürecek” son sözüyle yayınlanan Sivas93 oyun duyurusunu okuyunca gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. Genco Erkal 2024’de aramızdan ayrıldı ve Efes Pilsen’in reklam yapması  artık yasak… 

Son sayfada Rus Hükümeti ile ilgili gülümseten bir haber daha var…  Noel Baba yalandır diyen reklamı yasaklamış hükümetleri.  Çocukların büyüklere olan güvenini sarsıyorlar diye...  Savaş mavaş yok ve bakar mısınız ince düşünceye...

Böyle şeyler işte... 

Ne çok severdim Radikal gazetesini. Hele hafta sonları verdiği kültür sanat, kitap ekleri... Tam sayfa kare karalamaca, su doku…

İçim bir hoş oldu gazeteyi incelerken. Ve tarihe not düşmek için yazmak istedim buraya ve paylaşmak istedim sizlerle de...18 senede nereden nereyeee…

 Umarım 18 sene sonra bugünün gazetelerinden birini ele geçirdiğimizde “Amma da kötüymüş 2025’ler, 2043 yılında nasıl da güzel her şey" deriz…

Sevgiyle ve umutla...

Devamını Oku

3 Aralık 2024 Salı

Bugün Engelliler Günü, hadi hamaset yapalım!

Bu yazıyı 2015'de, 2016'da tekrar tekrar yayınlamıştım. Aradan geçen 9 sene içinde yazının güncelliğini koruyor olması çok üzücü... Keşke mesela kentsel dönüşüm için kesilen ağaçlar aynen kalsaydı bu sürede de bu bakış açısı değişseydi!

Ha bu yazıya yeni bir şey daha eklemem lazım. Sevgili hükümetimiz, maddi olarak çok yoruyor demek ki, engellilere tanınan vergi indirimi ile erken emeklilik hakkını kaldırma yönünde yeni bir yasa tasarısı hazırlığı yapıyormuş. Öyle okudum, umarım yanlış bilgidir... Tasarruf için engellilere engel çıkaracak değil ya koskocaman devletî âliyye... Kesinlikle yanlış bilgidir bu...

***********

Seneye 3 Aralık'ta çok güzel şeyler yazmak dileğiyle 9 sene önce yazdığım yazıyı tekrar yayınlıyorum efenim...

************


Şimdi bugün 3 Aralık Engelliler Günü ya, hamasetin en abartılı hallerine tanık olacağız. Hoş gündem politika üzerine dönüyor gerçi, belki de tam tersi olur. Türkiye'de bu kadar engelli var, onlara sahip çıkalım, tekerlekli sandalye alalım falan deyip geçiştirebilirler. Ya da 23 nisanda çocukların başbakan koltuğuna oturması gibi, engellilere bir günlük askerlik yaptırırlar, engelli tiyatrolarında en engellileri bir arada oynatarak milletçe acıma ritüellerine kapılırlar, ya da bir engelliyle sağlam kişinin evlenmesini ana haber bültenine taşıyarak, ne kadar yürek burkucu bir hikâye olduğunun altını çizerler ve fonda en acılı arabesk müzik çalarken hep birlikte göz yaşlarına boğulurlar...


photo from mymodernmet.com 

Bense bütün bunları görmezden gelerek o hamaset kokan cümleden bahsetmek istiyorum.

Bu konuya toplumumuzun genelinin bakış açısının ne kadar hastalıklı olduğunu anlatan ve nedense her yıl tekrarlanmaya devam eden o meşhur cümle hakkında düşüncelerimi anlatacağım naçizane... Çünkü artık bu cümleden çok ama çok sıkıldım!

 Diyorsunuz ki Hepimiz birer engelli adayıyız!”

 Şimdi cümleyi inceleyelim:

 Hepimiz” diyorsunuz ya, dakika 1 gol 1; baştan ötekileştirdiniz bile! Pardon biraz düşünün, “hepimiz” engelli adayıyız derken, engelli olmayanları kast ediyorsunuz değil mi? Yani bunda hemfikiriz. Zira engelli olan kişi, bir kez daha engelli olmaya neden aday olsun? Kim ister ki duble engeli? Yani diyorsunuz ki bu “hepimiz” sözcüğü ile, “bizler, hepimiz, yani sağlam olanlar da engelli olabiliriz bir gün.” Peki bu ötekileştirici, üzerinde düşünülmemiş, güya empati kurmak için söylediğiniz cümleyi bir engelli okuduğunda ne düşünecektir? Onlar yani “hepsi” ne güzel de empati kuruyor, aman da aman mı diyecekler? Toplumun genelini engelsiz “hepimiz” sözcüğü ile anlatırken, bunun nerelere gideceğini, bu cümlenin bir engelli için ne kadar anlamsız olduğunu düşünemiyor musunuz? O kadar mı karmaşık bir durum bu? Aslında belki de ben çok ince düşünüyorum, zira kaba saba yığınla problem var ve çözülmeyi bekliyor ya, neyse...


photo from: realimprints.org 

“Yok bunda bir art niyet ki!” diyorsunuz, sineğin yağını çıkarmakla itham ediyorsunuz belki de beni! Zaten bizim toplumumuzda kimse art niyetli değil ki, herkes birbirinin iyiliğini düşündüğü için bir şeyler söylüyor, bir şeyler yapıyor... Mesela kendi halinde yolunda yürüyen bir görme engelli vatandaşa, sizden yardım istemediği halde sokulup, izinsiz dokunarak, onu rahatsız etmenizde nasıl bir art niyet olabilir? Yürüme engelli bir kişiye yine sizden yardım istemediği halde “yardım edeyim mi?“ deyip sonra da “ne oldu, kaza mı?” diye sormanız da sizin iyi niyetinizden elbette! Aynı engelliyi metrobüste gördüğünüzde yer vermemek için uyuma taklidi yapmanız da gerçekten art niyetli değil, yorgunluktan sadece... Çocuklarınıza engellilerin de normal insan olduğunu, onları sokakta görünce pis pis bakmanın çok ayıp olduğunu öğretememenizde de art niyet yok, çocuk onlar tabii, masumlar! En karmaşık bilgisayar oyunlarına kafaları çalışabilir ama sokaktaki engelliye bakmamak gerektiğini öğrenemiyorlar, ebeveynlerinin ne suçu var değil mi?

Hellen Keller -  görmez ve duymaz, yazar, öğretim üyesi, aktivist

Bırakalım engellileri, mesela kız çocukları okula gönderilmiyor, sırf iyi niyetten! Adam çocuğunu dövüyor, onun iyiliğini düşündüğü için, kötü şeyler yapmasın diye! Sırf iyilik olsun diye, art niyet olmaksızın çocuklara kamyondan oyuncak da dağıtıyorlar! Çocuklar ağlıyor, birbirlerini eziyor bir oyuncak almak için ama, sırf iyi niyetten, merhametten oluyor böyle şeyler! Ya da ne bileyim, art niyeti yok ki birine iyilik yapmaya giden ünlünün yanında kamera götürmesinin... İçeriğe ve niyete bakmak lazım; yöntem ve söylem kaba saba olsa ne olur ki, velev ki olmuş ne olacak yani! Velev ki diyen insanlar bütünüyüz vesselam!


Stephen Hawking- bilim insanı

Bence bu toplum bazen gerçekten fazla iyi niyetli oluyor, ben ve benim gibiler art niyetli... Acaba kimlerden özür dilesem...

Neyse ben şu şahane cümleyi kuran her kimse ona saygı ve sevgilerimi ileterek (!) irdelememe devam etmek istiyorum.


Hepimiz birer engelli adayıyız!

 Şimdi TDK'dan “aday” sözcüğünün anlamına bakalım:

aday(1. anlamı)

  1. Bir görev, bir iş için kendini ileri süren veya başkaları tarafından ileri sürülen kimse: Babası da beni damat adayı olarak görüyordu. -M. Yesari.
  2. Bir iş için yetiştirilmekte, eğitilmekte olan kimse, namzet: Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan adayları, on gün içinde Başkanlık Divanına bildirilir. -Anayasa.

 

Yani ben bu “aday” sözcüğünden ne anlıyorum, seçilmek isteyen kişiyi anlamıyor muyum? Birbirleriyle yarışır adaylar. Bir rekabet olur, ne bileyim aynı kızı seven iki damat adayı birbirinin ayağını kaydırmaya çalışır. Ya da iki parti seçime gider, her ikisi de iktidar olmaya adaydır ve kıyasıya bir mücadele başlar aralarında...

 Şimdi çok mânâlı cümlemize geri dönelim; ne diyor empati gurusu büyüklerimiz:


Hepimiz birer engelli adayıyız!”

Yani engelli olmak için birbirimizle yarışıyoruz! Çok istiyoruz engelli olmayı, günlerce haftalarca bunun için çalışıyoruz! Trafik kazaları organize ediyoruz, gerekirse ortama virüsler salıyoruz hastalanabilmek için, iş kazaları olsun diye var gücümüzle çalışıyoruz, akraba evliliklerini teşvik ediyoruz, yanlış ilaç kullanımına ön ayak oluyoruz... Çünkü bizler hepimiz, yani engelli olmayan sağlıklı olan HEPİCİĞİMİZ, bir de öyle sempatik empatiler kuruyoruz ki, şahaneyiz, yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyoruz hatta En büyük engelli bizim engelli, hepimiz adayız seçilmeye layığız; engelli olanlar da bizim kardeşimiz, onları sevelim aman da aman, ley ley ley loy loy loy!

Sloganlar ve marşlar eşliğinde Ortaçağa doğru koşar adım gidiyoruz!  Engelli bireylerin sorunları mı, amaan canım olur geçer ne olacak, kader kısmet, bu millet çile çekmeye alışık zaten! 


Bütün insanlar eşittir!


Devamını Oku

17 Kasım 2024 Pazar

Paralel Evrende Mutlu Ülkemizden Kesitler

Kapımızın önündeki dört buçuk metre genişlikte kaldırıma bayılıyorum. Akşamları ferah ferah yürüyüşlere çıkıyoruz. Kaldırımlara dikilen ıhlamur ağaçlarının kokusu yok mu, insanı mest ediyor. İyi ki sokaklara böyle güzel kokan, meyve veren ağaçlar dikilmiş otuz sene önce.

Haberleri açayım bakalım neler varmış:

“Sevgili Seyirciler,

Bugün yine harika haberlerle karşınızdayız. İlk haberimiz bir ödül ile ilgili. İstanbul, dünyanın en yeşil büyük şehirleri yarışmasında birinci oldu. Paralel evrenlerde “kupon arazi” diye adlandırılan, istenilse gökdelenler dikilebilecek alanları kent ormanı, kent göleti, park şeklinde devasa yeşil alanlara dönüştürüp halkın hizmetine açan yöneticilerimize şükranlarımızı iletiyoruz.


Sıradaki haberimiz, “ulusal tarım kalkınması” programı ile ilgili. Türkiye, gıda anlamında “kendi kendine yeten” birkaç ülkeden biri olma özelli
ğini koruyor. Köye teşvik programının da etkisiyle verimli Anadolu topraklarında ilaçsız, zehirsiz, ata tohumlarıyla yapılan üretimlerden âdeta bereket fışkırıyor. Hatta dünyanın pek çok ülkesi, Türkiyeden gönderilen tarım ürünlerini, meyve ve sebzeleri test etmeye bile gerek duymadıklarını; Türkiyeye çok güvendiklerini basın araçlarında sürekli gündemlerinde tutuyor.

Evet sayın seyirciler, ülkemizin her noktasına eşit kalkınma olanakları sunan Merkez Planlama Teşkilatı sayesinde fabrikasız şehrimiz kalmadı biliyorsunuz. Her ilimizde, o ilin özelliklerine uygun fabrikalar adeta sosyal yaşam alanına dönüşmüş durumda. Atatürk’ün Sümerbank projesinin devamı dalga dalga tüm kasabalara yayılıyor. Fabrika yerleşkelerinde açılan okullar, kurslar; düzenlenen bahar şenlikleri, Cumhuriyet baloları; konserler, sinema etkinlikleri… Kapalı meclis oturumundan sızan kulis bilgilerine bakılırsa; Almanya’dan bir heyet, fabrika sosyalleşmesini incelemek üzere yakında ülkemize gelecekmiş. Bu konudaki yorumlarınızı lütfen bizimle paylaşın. Alman heyet sizce neden ülkemize gelmek istiyor?


Sıradaki haberimiz yurt dı
şından ülkemize çalışmak ve okumak için gelmek isteyen batılı gençler ile ilgili. Kısa sürede zenginleşen ülkemizde biliyorsunuz bilim alanında da harika gelişmeler yaşanıyor. Üniversitelerimizin akademik üretimleri, bilimsel buluşları dünyanın dört bir yanında hayranlıkla izleniyor. Almanya, İsviçre, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinden ülkemizde okumak ve çalışmak için gelmek isteyen son derece donanımlı gençler için Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen sınava başvurular yarın başlıyor. Dünya ülkeleri bizi kıskanıyor mu bilemeyiz ama bizi hayranlıkla izledikleri bir gerçek.

Bu günlük bültenimiz bu kadar Sevgili Seyirciler. Şahane ülkemizde şahane günler, şahane akşamlar sizlerin olsun efendim, kalın sağlıcakla…

*******************

Haberleri kapatıp dışarıya çıkıyorum. Etraf mis gibi… Ne kadar şanslıyım… Kim bilir paralel evrenlerde benim diğer versiyonlarım neler yaşıyordur?

Mutlu pazarlar…


Devamını Oku