balkonda bitki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
balkonda bitki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2023 Salı

Ağaç Ev Sohbetleri - #200

Biz blogcular, kendi evrenimizde bir ağacın tepesindeki eve çıkıp sohbet etmeye devam ediyoruz. Her hafta içimizden biri gündemi belirliyor. Bu haftanın konusunu, bu etkinliği bıkıp usanmadan organize eden sevgili Sade ve Derin /DeepTone belirlemiş.

Gelsin konu başlığı:

“Boş zamanları dışarıda, açık havada, doğada geçirmeyi mi yoksa evde veya kapalı ortamlarda geçirmeyi mi yeğlersiniz?

Benim gibi her cümleyi irdeleyen gıcık birine böyle soru sorulur mu? Şimdi bu soruya “boş zaman” kavramından başlayıp yanıt vermeye kalksam; kapitalizme saydırma replikleriyle girer, klişelerden çıkar ve herhalde sayfalar dolusu yazarım. O yüzden “boş zaman” kavramını başka bir ağaca tırmanış sohbetimize erteleyip soruya döneyim.

” …Açık havada, doğada geçirmek…”

Bu iflah olmaz irdelemecilik mi desem, muhalefet etme merakı mı desem bilemedim. Ne olacak benim yazarken bu kendimi tutamayışlarım? Görüyorsunuz değil mi sevgili blog dostlarım; soruyu bütün olarak görmek kesmedi, hâlâ parçalamakla meşgulüm. İçime “dış güçler” mi kaçmış nedir? Ama benim gerçekten bu işte bir suçum yok! Sorunun kendisi kurumuş yarama tuz bastı, ben ne yapayım! Keşke açık hava dediğimiz şey, doğa ile özdeş bir şey olsaydı da ben de dümdüz yazabilseydim!

Mesela balkona çıkmak da açık hava oluyor; şansın varsa balkonun vardır, oraya çıkabilirsin, sardunyalarını seversin. Bu bana uyar; netekim mütevazı derme çatma balkonumda var olan on küsur çiçek ile bu özlemimi giderecek kadar şanslıyım. 

Sokakta korna gürültüleri içinde, betonların arasından sızan şey de açık hava oluyor. Oraya çıkmak ister miyim? Daracık, kargacık burgacık kaldırımlarda, beton yığınlarının dibinde, cep telefonuna baktığı için her an bana çarpacakmış gibi yürüyen, sigarasını yere atışı kadar medeni “şehirli eşekler” arasına niye çıkayım ki? Çıkmam, otururum evimde.

 Öte yandan doğa deyince sessizlik geliyor mesela akla. Doğanın kendi sesleri geliyor. Yeşilin, mavinin, kırmızının, toprak renklerinin bin bir tonu geliyor. İlle de köy olması gerekmez; şöyle devasa, yürüyerek gidebileceğin mahalle parkları geliyor akla. Hadi abartmayayım, burası Avrupa mı, özümüze dönüp mahalle parkını geçeyim; evin önünde ağaç, ağacın altında bir bank da olur.  E o da olmayınca ne oluyor, otur evinde oluyor!

Şöyle denize en fazla beş yüz metre mesafede evim olsa, evimin bahçesi olsa, o bahçede salkım söğüt ağacının altında yumuşacık minderli bir kanepem olsa, rüzgar efil efil esse, o kanepenin yanında -sol ya da sağı fark etmez ayağa kalkılmayacak kol mesafesinde yani- bir de mini bar olsa, o mini barda envaı çeşit içecek olsa, o bahçede birkaç adım ileride bir açık hava mutfağı da olsa mesela, mis gibi taze demlenmiş çay kokusu gelse semaverden! Az ötemde, süs havuzunun önünde yani, açık hava sinema sistemim olsa, yerlerde yağmur suyunda leke yapmayan minderler falan olsa… Hatta biraz daha abartayım, hayal bu ya; olmuş olacak bir de o bahçede açık hava kütüphanesi olsa, elimin altında laptopum, hızlı internetim şıkır şıkır…

Denize beş yüz metreydi ya ev. O beş yüz metre yol, akasya ağaçlarının, ıhlamurların, leylakların gölgesinde; yasemin ve zambak kokuları arasında yürünse, sonra doğal tahtalarla döşeli patika yoldan denize ulaşılsa… Orada dostlar olsa, güneş batarken arkadan bir yerlerden tatlı tatlı piyano sesi gelse, sepetindeki mis gibi kokan tazecik çıtır çıtır simitleri bembeyaz eldiveni ile ikram etse simitçi, martılarla birlikte yesek sonra, tanıdık martılarla, ahbap kuşlarla…

Şimdi soruya dönüyorum:

Evet böyle anlattığım gibi şeyler olsa, boşa çıkmasını beklemeden bütün zamanımı “AÇIK HAVADA, DOĞADA” doldururdum… Çünkü bu hayalde, kapalı ortamda sevdiğim her şey var; kitap var, içecek var, yiyecek var, sinema var, çiçekler var, üzerine temiz ve açık bir hava hem de doğası da olan temiz hava var! Böyleyse “ahval ve şerait”, o zaman benim evde ne işim olur? Evimin bahçesinde açık havada takılır, sonra da evime en yakın deniz kenarına inerim. Görüyorsunuz işte, hayallerde bile evden uzaklaşamadım...

Bu sorunun içinde başka bir soru daha var aslında.” Yalnızlığı mı seversin, yoksa insansız yapamaz mısın?” gibi bir gizli soru da görüyorum sanki.

Açıkçası öyle çok insan sevmem. Gideyim dışarılarda AVM’lerde, kafelerde takılayım kişisi de değilim. İnsanlarla boş beleş muhabbet etmek pek de tarzım değil, sıkılırım. Kırk yılda bir diyelim. Evden bazen beş gün altı gün çıkmadığım olur.  Hiç de sıkılmam. Okurum, yazarım, izlerim, çiçeklere bakarım, olmadı internetten yemek tariflerine bakıp bir şeyler denerim. Yemek yaparken bir taraftan da romantik komedi izlerim de demeyeyim de dinlerim telefondan. Arada gözüm ilişir öyle bakarım.

Böyleyim ben de.

Yani aslında bildiğiniz ev kuşuyum, ama elbette doğaya da hayır demem. O kadar da değil yani. Ama o doğaya ulaşmak için otobüse, minibüse, taksiye, vapura falan binmem gerekecekse, efendime söyleyeyim evet o cefayı çekerim arada sırada ama kırk yılda bir.  Mesela Burgaz Ada’yı severim, yılda bir kere giderim. Gittiğim yer ne kadar güzel olursa olsun, dönüşte evimin ruhunu içime çekmenin tadı başkadır.

Son Not:

 Çok eğlenerek ve severek yanıtladım, teşekkürler sevgili Deep, Ağaç Ev Sohbetleri cidden insana iyi geliyormuş. Geç katıldım ama iyi ki katıldım.  Haftaya ağaç tepesinde tekrar görüşmek üzere efenim sevgiyle… 

 


Devamını Oku

19 Şubat 2014 Çarşamba

Başka türlü hayatlar mümkün!


Başka türlü hayat mümkün!

Bir genç adam düşünün. 10 sene dünyanın çeşitli yerlerinde gezgin hayatı yaşamış, sonrasında doğaya adamış kendini. Derdi tohumları toprakla buluşturmak. 22 metrekare bir balkonu varmış, anlattığına bakılırsa eline geçen bütün tohumları orada fide haline getiriyormuş.
Büyük bir hayranlıkla dinledim kendisini, içim mutluluk ve sevgi doldu..
Tam 3 sene neredeyse minimum market alışverişi yaparak yaşadığından bahsetti. Yetiştirdiği ürünleri takas pazarlarında paylaşarak diğer ihtiyaçlarını gideriyormuş. Mesela karpuzdan reçel yapıp, karşılığında ups kablosu alıyormuş. Dedim ya, başka türlü ütopik bir hayatın mutluluk veren temsilcisiydi karşımdaki.

Bütün sebzelerini balkonda yetiştiriyormuş.
 Bamya, kabak, bezelye, aklınıza ne gelirse. Hatta ada çayı bile.. "Ada çayı ağaç değil mi" dedim bilmezlikle, "70 çeşidi var" dedi. Balkonundan topladığı ada çaylarından getirmiş bir torbada, mis gibi kokuyorlardı.
Marul gibi, maydanoz gibi yapraklı bitkilerin çok bereketli olduğunu söyledi, "siz koparıp yersiniz, ardından yenisi gelir" dedi. Küçük bir tarla edinmiş kendisine, balkonda sürgün veren filizleri daha geniş topraklarla buluşturmak için. Oradan elde ettiği ürünleri de ailelerle paylaşıyormuş.
Bu toplayıcılık ve yetiştiricilik işlerine ilk başladığında “hadi aranızda yiyecek bir şeyler yok mu diye dolanırdım” dedi. “Sonrasında o bamya çiçeğinin güzelliğini, o bezelye çiçeğinin zerafetini gördüm ya” dedi, “unuttum yiyeceği filan, bitmesin istedim çiçeklerin vakti sonrasında” ve ekledi:
-Bitkiler öylesine değiştiriyor ki bakış açınızı!

"Benim gezme rotamı bitkiler belirliyor" dedi. "Mesela İğneada'da ıhlamurlar, Bolu Ormanları'nın lezzetli meyveleri"..

Etkinliğe gelen genç bir çift vardı. Karar vermişler, gideceklermiş doğanın kucağına; basit ve mutlu bir hayat yaşamak için. Birikimleriyle alacakları bir arazi baktıklarını söylediler.
Bir diğer katılımcının söyledikleri ise şiir gibiydi:

-Bu zamanlarda Datça'da bademler çiçeklenmiştir artık. Datça'ya bahar, şubat ayında gelir. Gece kışından bineceksiniz otobüse, sabahın baharı karşılayacak sizi Datça'da...

Nasıl içim eridi, anlatamam size..

balkonda harikalar
çiçeklerim

Etkinlikte kendi yetiştirdiği bu güzel çilek ve sümbülü verdi bize genç adam. "Sümbül çiçeği açıp solduktan sonra sapını kesin, soğanı serin bir yerde kurutun. Seneye şubat ayında sürgün vermeye başladığında toprakla tekrar buluşturun" dedi, gözleri parlıyordu.
Bir de kendi toprağını kendisi üretiyormuş. Derince bir kaba kat kat evdeki bitki çöplerini, kurumuş yaprakları, üzerine de -solucanlısı makbul olan- toprağı örtüyormuş, dört beş ay sonra taze toprak oluşuyormuş.
Bir katılımcı "çiçeklerimde beyaz bitler var, ne yapsam da kurtulsam" dedi. Genç adam “bir keresinde güllerimi yemişti o bitler, biberi kaynatıp sıktım üzerlerine, gülüm kurtuldu. Ama böceklerin intikamı acı oldu, bir hafta sonrasında Gezi'de biberi bana sıktılar “dedi, gülüştük..
Bir başka katılımcı ta Silivri'den gelmiş etkinlik için, " benden geçti artık, torunlarıma güzel bir dünya bırakmanın peşindeyim" dedi.
Bu güzel insanları buluşturan  harika etkinliğe nerede gittim diye merak ediyorsunuz belki de;  Don Kişot Sanat Merkezi'nde.. Belki duymuşsunuzdur hani şu işgal evi var ya! Basında sıkça yer alan, işte orası. Upuzun bir yazı konusu olacak o müthiş mekan!

NOT: Merak edenleriniz, harika bitki fotoğrafları görmek isteyenleriniz olursa Facebook'a "bahçe günlüğü" yazsınlar...

Sevgilerimle..







Devamını Oku