yaratıcı yazarlık çalışması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaratıcı yazarlık çalışması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2016 Cumartesi

Gülsüm'ün gülmeyen yazgısı...

Yetişin Gülsüm bayıldı” diye bir çığlık! Uğultu, oradan oraya koşuşturan işçiler! Birileri “kolonya yok mu!” diye bağırıyor, bir başkası koşturarak su getirmeye gidiyor. Kalite kontrol masasının önüne koşuyor herkes. Gülsüm yerde boylu boyunca uzanmış, gözleri kapalı, yüzü sapsarı! Herkes telaşlı, en çok da Kenan! Sevdiği kız yerde baygın yatıyor kolay mı! Derken “dağılın!” diye gür sesiyle Sadık Usta beliriyor. Kimse sevmez Sadık Usta'yı; hem sevmezler, hem de korkarlar. Aniden herkes susuyor ve bulunduğu yerden iki adım geri çekiliyor.



Sadık Usta soruyor:

-Nesi varmış, hasta mıymış?

Kenan dayanamayıp söze atlıyor hemen:

-Ne hastası usta, sanki bilmiyor musun?

Sadık Usta sinirlenerek Kenan'a hiddetle bakıyor:

-Ne diyorsun ulan sen, ağzında gevelemesene!

Kenan, delikanlılığın verdiği cesaretle bağırarak cevap veriyor:

-Yükleme bitmeden atölyeden çıkmak yok demedin mi usta! Sabah 8'de başladık gece saat 12! Kaç saat geçmiş hesaplasana, o zaman anlarsın hasta mı değil mi...

Sadık Usta'nın sinirden boyun damarları daha da belirginleşiyor, tam Kenan'a doğru yürüyecekken, fabrikanın emektarlarından Seher Teyze söze karışıyor:

-Kavganızı sonra edin, kız yatıyor orada baygın!

Seher Teyze, o kadar eski bir çalışan ki, şimdi esip gürleyen Sadık Usta'nın çırak hallerine bile tanık olmuş. Genç yaşta kaybettiği oğluna siması benzediği için, her ne kadar huyu çirkin olsa da, hep kolluyor Sadık Usta'yı. Herkese esip gürleyen Sadık Usta'nın da, Seher Teyze'ye hürmeti büyük. Ne söylese sesini çıkaramıyor. Toparlanıp eğiliyor Gülsüm'ün yanına usta. Kolonyayla kızın elini yüzünü ovalıyor Seher Teyze. Yüzüne hafifçe tokat atıyor. Kız gözlerini yavaşça aralayınca herkes rahatlıyor. Birkaç dakika sonra su içiriyorlar, kendine geliyor Gülsüm ve korkuyla Sadık Usta'ya bakarak:

-İyiyim ben, yok bir şeyim, işimin başına dönerim şimdi.



Söyleyemiyor açlıktan başının döndüğünü. Nasıl söylesin, utanır... Akşam yemeği için verdikleri ekmek arası patates kızartmasını, hiç yemeden çantasına attığını nasıl söylesin Gülsüm! Aldığı asgari ücret! Yarısı kiraya gidiyor, öbür yarısı da annesinin ilaçlarına! Şimdilik okula giden, dördü bitirince kaçak maçak mecburen çalışacak olan kardeşi evde yemek beklerken, lokmaların boğazından geçmediğini nasıl anlatsın Gülsüm!

-Dağılın, herkes işinin başına, haydi!

Diyor gür sesiyle Sadık Usta. Kenan duramıyor yine:

-Akşam 8'den beri bir çay molası vermedin usta, can bu!

Sinirleniyor Sadık Usta ama, Seher Teyze'nin dik bakışlarını görünce toparlanıp:

-Gidin on dakika mola yapın, sonra herkes işinin başına. Bu mallar bitmeden fabrikadan çıkış yok! diyor.




Uğultuyla dağılıyor işçiler. Gülsüm'ün aklı evde. Annesi çorbasını içti mi, kardeşi sobaya odun atabildi mi, ödevlerini yaptı mı, yoksa televizyonun karşısında üstü açık uyuya mı kaldı! 
Gülsüm'ün yükü ağır. Kendi yaşıtlarının başında kavak yelleri eserken, O'nun hayalleri bile sınırlı. Çocukken yatakta gizli gizli okuduğu romanlardaki gibi aşkları düşünemiyor. Çok bir şey istediği yok. Biliyor, çok hayal kurunca gerçekleşmeyeceğini çok iyi biliyor! Çünkü 18 senelik körpe yüreği, yaşından fazlasını yaşadı, gördü.




 İstiyor ki; küçük, küçücük bir evi olsun, bir de içmeyen kocası. Allah ne verdiyse geçinip giderler nasılsa, yeter ki mutlu olsun yuvası... Annesi ne dayak yemişti babasından, bugünkü hastalıklar O'ndan yadigar. Bir de borçlar kalmış geriye rahmetliden. Gülsüm, annesi gibi dayak yemek istemiyor; mutlu olmalı O'nun yuvası. Varsın ucuz basmadan olsun perdeleri; Gülsüm kenarına fırfır diker, güzelleştirir. Varsın iki göz olsun evi, misler gibi çorba yapar kocasına akşamları, çiçek koyar bir de masaya filmlerdeki gibi. Yün örer, sevdiğinin boynuna kolları gibi dolansın diye; atkılar, sıcacık kazaklar... Belki çocuğu bile olur; yüzü gülen, kalbi temiz bir çocuk. Tam böyle düşünürken bir el omzunda:


-İyi misin?
-İyiyim Kenan Abi, yok bir şeyim, öyle içim geçmiş birden.

Kenan bozulduğunu belli etmiyor ama, şu kızın inadını bir kırabilse, ah kırabilse! O'na nasıl sevdalandığını bir bilebilse, ah bilebilse! Abi dedi ya yine, sanki yüreğine hançer sapladı! Sigarasından derin bir nefes alıp;

-Bana abi demekten ne zaman vazgeçeceksin?

Diyor, Gülsüm sanki anlamaz gibi:

-Ama sen benim için abi gibisin. Ne zaman dara düşsem yanımdasın! Sana demeyeceğim de kime diyeceğim Kenan Abi!

Kenan aniden arkasını dönüp hızla uzaklaşıyor oradan.“Haydi işbaşına!” diye bağıran Sadık Usta'nın sesiyle, ayaklarını sürükleye sürükleye işçiler birer birer atölyeye giriyor.

Etrafta yığınla allı pullu giysiler... Son ütücüler kan revan içinde ütülerini yapıyor. Müslüm Baba'nın gümbür gümbür sesiyle“İtirazım var” şarkısı son sesiyle geliyor hoparlörden. Kalite kontrol masasının etrafında, çoğu kadın, önlüklü işçiler, birer birer elden geçiriyor allı pullu giysileri. Birilerinin ağzına kadar dolu dolabının köşesinde unutulacak olan, birilerinin sadece bir gün giyip çöpe atacağı, birilerinin vitrinde görüp hayal kuracağı, içinde Gülsüm'ün de olduğu birilerinin parasının asla yetmeyeceği allı pullu giysiler; yığın yığın! Sabaha kadar çalışılacak, bu allı pullu giysiler ütülenip paketlenecek, kolilere girecek. Girecek ki, birileri satın alsın, Gülsüm de eve para götürsün!

Sabaha karşı saat 4.30 sıralarında bir duman kokusu geliyor burunlarına. Keskin, sanki kağıt yanmış gibi bir koku. Uykusuzluk, yorgunluk, bir de bitmeyen işler arasında önce anlamıyorlar, çalışmaya devam ediyorlar. Derken duman aniden giriyor içeriye, kağıt değil yanan şey! Pamuklu kumaşlardan gelen selülozun kokusu bu! Göz gözü görmez oluyor. Sonra bir sıcaklık yayılıyor. Sarı, kırmızı, turuncu alevlerin arasında allı pullu giysiler kayboluyor. Müslüm Baba'nın sesi bir yandan, çığlık sesleri öte yandan...




Gülsüm'ün annesi, bir göğüs çarpıntısıyla fırlıyor yataktan, başucunda duran eski model cep telefonundaki saate bakıyor; 4:30! Gülsüm'ün yatağı boş! Çeviriyor numarayı, metalik bir ses yanıtlıyor:

"Aradığınız numaraya ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz! The number you called..."
Devamını dinlemeden kapatıyor telefonu telaşla ve kendi kendine söyleniyor:
- Hiç böyle yapmazdın ya Gülsüm'üm! Gülyüzlüm, kınalı kuzum, neden aramadın ki! Başına bir şey mi geldi yoksa!

Gülsüm, bir taraftan ağzını burnunu kapatırken, bir taraftan da kalabalıktan kurtulmaya çalışıyor. Can pazarı var sanki içeride; bedavaya satılan canlar ortaya saçılmış... Alıcı Azrail gülümsüyor, hangi birini seçeceğine karar vermeye çalışıyor;

-Bu güzelmiş, bunu alayım. Bu gençmiş, bunu da alayım. Bu Usta'yı zaten almam lazım, çok ah var üzerinde!

Azrail'in işi hem kolay, hem de zor bu gece! Çünkü atölyede çalışan canların hepsi ucuz... Hangi birini alsın, akşamın hasılatı da iyi olacak hani!
Çünkü, atölyenin kapılarını kilitlemiş Sadık Usta, kimse çıkamasın diye! Anahtarı sadece kendisinin bildiği bir yere saklamış ve dumanlar arasında sızmış kalmış bir köşede... Birisi haber verecek de, İtfaiye gelecek de, daracık sokağa girecek de, Gülsüm'ü kurtaracak!


Not: Yeşilçam'ın duayenlerinden sevgili hocamız Mehmet Aydın'dan almakta olduğum “Yaratıcı yazarlık ve senaryo“ dersleri kapsamında yazdığım beşinci ödevdir. Ödev konumuz, unutulmaz şarkı Fabrika Kızı'ndan esinlenerek bir işçi kızın öyküsünü  anlatmaktı. Hatalarım var ise affola.../EvdeYazar
Devamını Oku

19 Mart 2016 Cumartesi

Muharrem'i büyütmediler!

Sabah annesinin sesiyle uyandı iki gözlü konduda Muharrem.

-Hadi Muharrem, elini yüzünü yıka çayı koyuyorum bak.
-Tamam anne, az daha uyuyayım!
-Erken kalkan yol alır oğlum, hadi benim güzel oğlum, kalk üzme beni! 

Aslında uyanmıştı ama bilerek kalkmıyordu yataktan. Çünkü annesi Gülsüm, oğlunu kaldırmak için birazdan yanına gelir, gül kokan elleriyle saçlarını okşar, alnına bir öpücük kondururdu nasılsa. Sabah sabah insan ana kokusunu içine çekerse günü de güzel geçerdi, kimselere söylemediği totemiydi Muharrem'in bu. Yorganı başına çekti mahsusçuktan, uyuma numarası yaptı. Bekledi, bekledi, gelmedi annesi! Tam o sırada “garkk!” diye bir kuş sesi geldi kulağına kondunun bahçesinden. Sanki öte alemlerden gelen kötü bir haberci gibi uzun uzun öttü. Aldırmadı Muharrem, aklına kötü şeyler getirmedi. Biraz daha bekledi yatağında, ama annesi yine gelmedi. Kalktı çaresiz  esneyerek, terliklerini giyip kapıdan sofaya, sofadan da evin dışına çıktı. Soğuk havalarda sabah sabah dışarıya çıkmak nasıl da zordu, içinden “çok para kazanıp tuvaleti banyosu içeride ev alacağım anama, kaloriferli olacak hem! Sıcacık suyla yıkayacağız elimizi yüzümüzü sabahları, içinde küvet bile olacak filmlerdeki gibi...” diye düşünürken annesi seslendi içeriden:

-Muharrem oğlum, hadi oyalanma üşüyeceksin!
-Tamam anacığım hemen geliyorum.

İçeriye girdi hızla parmaklarını ovuşturarak. Çivi gibiydi su, nasıl olmasın, mart ortası ne de olsa. Anası sofadaki kuzineyi çıtır çıtır tutuşturmuş, dünden kalma ekmeği üzerine koymuş, mis gibi kokutmuştu evin içini. İştahla oturdu yer sofrasına Muharrem. Kızaran ekmeğe sana yağını boca etti, bir taraftan da çayları dolduran annesine seslendi:

-Küstüm sana ben, niye gelmedin bu sabah yanıma?
-Küsme oğlum küsme, sobayı tutuşturma telaşıyla gelemedim, dedi anası.

Sanki sofrada kuş sütü eksikmiş gibi neşe içinde ettiler sana yağlı ekmek, zeytin ve çaydan oluşan kahvaltılarını. Çayları bitince kalktı sofradan Muharrem, yattığı odada hızla pijamasını çıkarıp pantolon ve kısa kollu gömleği geçirdi sırtına. Montu vardı ama giymedi, kağıda çıkınca montla rahat çalışılmazdı çünkü. Zaten çalışan adam üşümezdi ki! Muharrem adamdı, 14 yaşında anasına bakan kocaman bir adamdı hem de! Rahmetli babasından devralmıştı mesleği. Mecburiyetten! 2 sene öncesinde babası kağıda çıktığında o zengin adam arabayla babasına çarpmasaydı, çarptıktan sonra kaçmasaydı, az vicdan sahibi olsaydı, insan olsaydı yani, hastahaneye götürseydi babasını, Muharrem bugün kağıda çıkmayacak, okuluna devam edecek, daha büyük adam olacaktı!  Ama olsun, gidemese de okulunu bitirmeyi kafasına koymuş, geceleri eve geldiğinde derslerine çalışmayı hiç ihmal etmemişti. Dışarıdan mışarıdan diplomasını alacak, sonra da çalışıp anasını sıcak suyu olan evlerde oturtacaktı! Kağıt toplamayla olmazdı biliyordu, okulu bitene kadar idare edecekti artık. Zaten hükümet kağıt toplamayı da yasaklayacakmış diye duymuştu. Kendisi gibi toplamacılardan kağıt alanlara ceza vereceklermiş, öyle diyordu toptancı Mehmet Abi geçen gün. Bundan böyle daha az verecekmiş kilosuna kağıdın! Ne de olsa bir nevi kaçak işe giriyormuş yaptığı!

Bir bulut geçti gözlerinin önünden Muharrem'in, ne yaparlardı ekmek teknesini ellerinden alırlarsa. Bunları düşünürken kağıt taşımaktan kamburlaşmaya başlayan omuzları biraz daha düştü sanki. 14 yaşında bir adam, bu kadar yükü nasıl taşısın diye düşünmedi elbette, çünkü 14 yaşındakiler sırtındaki yük ne kadar ağır olsa da birer çocuktu, çocukların dünyasında endişe olmazdı ki!  Giyindikten sonra kapıya geldi, yırtık ayakkabılarını ayağına geçirip anasının elini öptü, başına koydu. “Hayırlı işler” dedi Gülsüm Ana, bağrına bastı oğlunu, işte o anda içine çekti anasının kokusunu Muharrem doya doya, sanki son defa koklarmış gibi... Kollarını iki omzundan arkaya doğru uzatarak köşede duran kağıt arabasının saplarını tuttu, dengesini bulunca “Hadi Allaha ısmarladık” diyerek hızla uzaklaştı evden.

Kendi mahallesindeki çöpleri es geçer, direkt zengin mahallelere yönelirdi hep.  Fakir mahallesinin çöpünden ne çıkardı ki zaten. Üç beş zeytin çekirdeği, belki biraz elma çöpü.. Para eden kağıttı, teneke kutuydu, plastik şişeydi; atar mıydı onları da mahalleli, atmazdı elbet. İnsan ekmek parasını çöpe atar mı hiç... Sırtında boş çuval, koşa koşa koyuldu her zamanki yoluna, Güven Park'a yaklaşmıştı. Hayalleri mi daha hızlıydı adımlarından, yoksa adımları mı kovalıyordu hayallerini bilemedi Muharrem. Yeşil çiçekli perdeleri olan bir ev, içinde kalorifer sıcacık, yumuşacık halılarla döşeli mutfak, banyosu tuvaleti zenginlerinki gibi ayrı ayrı, hem de sokakta değil içeride, tam çeşmeyi açıp sıcak suyla yüzünü yıkıyordu ki, mahşeri bir patlama sesi geldi kulağına. Bir kuş “garkk!” diye öttü bir yerlerde sanki! Sıcak sıcak aktı kan ağzına doğru, çeşmeyi kapatamadı, elleri uyuşuyordu o sıra, elinin birini havada uçarken gördü, öbürüyle tutmaya çalıştı, tam da o anda gül kokulu anasının kokusu geldi burnuna, “sabah gelip başımı niye okşamadın anacığım” diyecekti, savruldu sola doğru, havada kızarmış ekmek kokuyordu sanki, Muharrem'in gülümsemesi, hayalleriyle beraber havada asılı kaldı...
14 yaşında kocaman bir adamdı Muharrem...
Hiç büyümeyecek, kocaman bir adam...




Not: Yeşilçam'ın duayenlerinden sevgili hocamız Mehmet Aydın'dan almakta olduğum “Yaratıcı yazarlık ve senaryo “ dersleri kapsamında yazdığım dördüncü ödevdir. Fotoğrafdaki gerçek haber üzerine  benim kurguladığım bir öyküdür... /EvdeYazar

Devamını Oku

13 Mart 2016 Pazar

“Sen insan değil misin?” dedi martı...

Akşamdı. Camlarda çiseleyen yağmur. Pencerede oturmuş, İstanbul’u seyrediyordum. Düşercesine bir martı kondu pencereye. Ak tüylü kanadında bir parça kan. Bana bakıyordu, ürkek gözleri. Şaşırdım, acıdım. Bir an konuştuğumuzu sandım.

Yanlış pencereye kondun, sana yardım edemem” dedim, şaşkın gözlerle yüzüme baktı. “Sana dokunamam çünkü” dedim, yüzüme bakmaya devam etti. “Bir şey söylesene, neden öyle bakıyorsun yüzüme?” dedim. Bu sefer yavaşça araladı gagasını, ne söyleyeceğini gerçekten çok merak ettim. Önce genizini temizledi, sonra sanki yılların tiyatrocusu gibi etkileyici davudi bir sesle: “Hiç değişmeyecek misin?” dedi. Bakakaldım! Bu ses, bu diksiyon! “ Ne o, çok şaşırmış görünüyorsun” dedi. “ Sesin çok etkileyici, evet şaşırdım” dedim. “Bir martının konuşması değil, diksiyonunun güzelliği şaşırttı demek ki seni, gerçekten hiç değişmeyeceksin!” dedi.


Birden yaşadığım olayın farkına varıp ürperdim. Karşımda bir martı vardı, konuşuyordu, üstelik muhteşem bir ses ve diksiyonla! Gerçeküstü bir sahnenin içinde olduğumu fark ettim. İstemsizce elim hemen cep telefonuma gitti. Benim yerimde kim olsa aklına geleceği gibi bu ânı ölümsüzleştirmeyi düşündüm. Konuşan martı videosuyla tıklanma rekorları kırar, internet fenomeni bile olabilirdim. Tam ben bunları düşünürken, “Boşuna uğraşma, kameralar kaydetmez beni“ dedi. “Ne yapacağımı nereden biliyorsun?” diye sordum. “Ben herşeyi bilirim” dedi, büsbütün afalladım. “Şu kanadıma pansuman yapacak mısın, kanarken sohbet etmek hiç de kolay olmuyor” dedi. “Söylemiştim, sana dokunamam” dedim. “Neden?” diye sordu. “Çünkü tüylüsün, ben tüylü yaratıklara dokunamam, lütfen ısrar etme” dedim. “Tamam, işte kendin söylüyorsun, tüylü yaratıklara dokunamazmışsın. Oysa ben farklıyım. Çünkü ben, konuşan tüylü bir yaratığım. Üstelik itiraf ettin, ses tonum ve diksiyonum da şahane!” dedi. “ Bak, kan kaybından ölürsem eğer, bir daha konuşan martı görebilecek misin acaba, belki de bu sana verilmiş özel bir şanstır ve bu şansı geri tepmen belki de felaketine neden olacaktır!” dedi. Yarı tehdit, yarı korkutma, yarı umut içeren bu cümle karşısında ikircikte kaldım. Martının bile ukalası gelip beni buluyordu! “Ya bir rüyanın içindeyim, ya da bir masalın ortasındayım” diye düşündüm. Pencereyi açıp ürkekçe elimi uzattım. “Hadi korkma”dedi cesaret veren güzel sesiyle. Elimle kanadının ucuna dokundum, sonra aniden geri çekildim. “Yapamayacağım galiba” dedim. “Hemen pes etme” dedi, “Hadi dokun, başımı okşa, bak nasıl da hoşuna gidecek” dedi. 


Davudi sesli, müthiş diksiyonlu bir tiyatro sanatçısının başına nasıl dokunabilir ki insan! Biraz çekindim, sonra cesaretimi toplayıp nihayet dediği gibi yaptım. “Bak, korkulacak bir şey yokmuş gördüğün gibi, hadi beni kucağına al ve içeri götür, üşüyorum” dedi.

 Tüylü yaratıklara dokunamama fobisi, konuşan bir martı sayesinde aniden yok olan her insan gibi, O'nu sevgiyle kucağıma aldım ve pencereden içeriye taşıdım, ortadaki sehpanın üzerine bıraktım.

 Gidip içeriden çok kullanmadığım, eski ve küçük bir battaniye getirdim, koltuğun üzerine serdim. Martıyı güzelce örtünün üzerine yerleştirdim. “Vay be, hayvanlara dokunamama fobimin böyle geçeceğini söyleseler inanır mıydım?” diye düşündüm kendi kendime. Kütüphanenin kenarına ne olur ne olmaz diye sıkıştırdığım yara bandını getirdim. “ Önce kanı temizle, ne kadar da beceriksizsin” dedi. Kolonya ve pamuk getirdim. “Öyle evinde oksijen, tentürdiyot, bilumum ecza malzemesi bulunduran tedarikli biri değilim, artık idare edeceksin Martı Bey” dedim azıcık sinirlenerek. Pamuğa kolonya döküp hafifçe yarasını temizledim, neyseki fazla derine inmemişti kesik, üzerine yara bandını yapıştırmaya çalıştım. Tüylerini olabildiğince aralamam gerekti ve aslında bant pek de sağlam durmadı. Görevini başarıyla tamamlamış memur edasıyla “Tamam, dediğini yaptım, zaten yaran fazla derin değilmiş” dedim. “Teşekkür ederim” dedi. 

“Nasıl yaralandın?” diye sordum. “Beni sen yaraladın” dedi. “ Hadii bu da nereden çıktı şimdi?” dedim şaşkınlıkla. ”Evet beni sen yaraladın, incittin” diye tekrar etti. “İşine gelmeyince hatırlamıyorsun tabii ki, hiç değişmeyeceksin” dedi.


Beş dakika öncesine kadar nasıl da normal bir insandım. Sıcak evimde huzurlu huzurlu oturuyordum. Kim inanırdı ki cama yaralı bir martı konsun, konuşmaya başlasın, yarasını sarayım, üstüne üstlük onu yaraladığımı iddia etsin. Nasıl senaryo ama! Üstelik dediğim dedik inatçı bir martı olduğu da belli. Ağız dalaşına girmek istemedim, “Peki, madem seni ben yaraladım, söyle bakalım nasıl oldu bu iş?” dedim. 

“Ben” dedi, “Gül gibi yaşayıp gidiyordum. Yandan çarklı vapurlarla rüzgara karşı yarış eder, bana simit atan aşıklara türlü numaralar yapar, bu şehrin şiirine duygu dolu sözler eklerdim. Biz öyle mutluyduk. Sonra sen geldin, herşey berbat oldu! Önceleri düzelirsin diye bekledim, ama nafile. Dedim ya hiç değişmedin, sanırım değişmeyeceksin de! Beni sen yaraladın!” dedi.“Peki” dedim, “Ne zaman yaraladım seni?” “Son otuz beş yıldır iyice zıvanadan çıktın, beni her gün yaralıyorsun” dedi. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Bir taraftan da kendimden şüphelenmeye başladım. Acaba gerçekten de O'nu yaralamış olabilir miydim? Tamam tüylü yaratıklara dokunamıyordum da, o kadar gaddar mıydım yoksa? “ Yanılıyorsun, o ben değilim” dedim, dinlemezden geldi. O kadar kararlıydı ki, “Anlat bakalım, nasıl oldu bu iş?” diye sordum.

 “ Önce geldin binaları yükselttin, sonra daha da yükselttin ve diktiğin kulelerle övünmeye başladın. Benim özgürce uçtuğum gökyüzüne bariyerler yaptın sen. Sen gelmeden önce neşeyle pike yaptığım uçsuz bucaksız bir gök vardı, ama sen, bencil sen...” Dedi, yutkunarak devam etti: “Senin o övünerek gökyüzüne doğru yükselttiğin binalara çarpa çarpa yaralanıyorum ben her gün, şimdi anladın mı? “ dedi. “İyi de beni niye suçluyorsun, ben inşaatçı mıyım?” dedim. 
“Sen insan değil misin?” diye sordu gür sesiyle. Cevap veremedim, sustum kaldım... Camı açtım, “İstediğin zaman gidebilirsin” dedim, yüzüme baktı, baktı, baktı... Öylece uçup gitti...

Not: Yeşilçam'ın duayenlerinden sevgili hocamız Mehmet Aydın'dan almakta olduğum “Yaratıcı yazarlık ve senaryo “ dersleri kapsamında yazdığım üçüncü ödevdir. Koyu renkle yazdığım ilk paragraf hocamızın anlatımıdır, devamı da benim hayallerim naçizane.. Umarım hocamız da siz de beğenirsiniz... /EvdeYazar

Not2: Fotoğraftaki martı gerçekten de geldi pencereme kondu ve bu yazıya konu mankeni oldu. İnsan bazen ne kadar enteresan anlar yaşıyor...
Devamını Oku

23 Şubat 2016 Salı

Yarın Sevgililer Günüydü!

Gözlerimi aralıyorum, bembeyaz bir ışık var sadece. Neredeyim, bilmiyorum.“Hasta kendine geldi” diyor birisi. Kalkıp etrafa bakmak istiyorum, ama ne mümkün! Sanki başımın üzerine onlarca kilo ağırlığında taş koymuşlar, kıpırdayamıyorum. Demek ki yine kriz geçirmişim. Alışkanlıklarını kabullenen insanların sakin tavrıyla “ne kadar da sıklaştı bu bayılma nöbetleri, bakalım nereye kadar devam edecek?” diye düşünüyorum. Bir taraftan da “Ben hasta değilim, bırakın gideyim!” diye haykırmak istiyorum. “Hastayım” desem, başıma gelecekleri biliyorum çünkü. Sesim çıkmıyor pek. Biraz daha dinlenmem lazım sanırım. Boğazımda gıcık da var. Bir su veren olsa da içsem keşke... Beyaz giysili güzel bir hemşire yüzüme doğru eğiliyor ve tatlı sesiyle “aramıza hoşgeldiniz” diyor. Susuyorum; kaçıncı gidişim ve kaçıncı dönüşüm bu, bir bilse... Sanki aynı güzergahta hiç durmadan ring seferi yapan halk otobüsü gibiyim son zamanlarda. Öte yanla bu yan arasında soluksuz bir trafik benimkisi. “Allahtan şoför arabesk müzik dinlemiyor, yoksa bu yolculuklar ne kadar çekilmez olurdu” diyorum sesli sesli. “Şu halimde bile espri yapabiliyorum ya, bravo bana” diye de gülümsüyorum bir taraftan. Söylediklerimin hasta sayıklaması olduğunu düşünüyor demek ki, duymazdan geliyor güzel hemşire “Çabuk toparlandınız” diyor. “Evet, trafik yoktu bu sefer!” diyorum. “Anlamadım” diyor, “Önemli değil, yol” diyorum, “kısa sürdü.” Şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme, “Amaan boşverin, ben de anlamıyorum zaten!” diyorum.


"Bu sefer nerede yakalandım acaba?” diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Hafızamı zorluyorum. Birbiriyle bağlantısız görüntüler beliriyor; sedyede baygın yatan ben, etrafımda koşturan insanlar, “Kız ölüyor, çabuk hastahaneye sür!” diyen bir çığlık! Başımdan dökülen soğuk su, sarsıntı, sonra buğulu bir beyazlık... Bir ara gözlerimi açtığımı anımsıyorum, tanımadığım birisi kesme şeker mi tıkıştırmaya çalışmıştı ağzıma! Yok canım, yanlış hatırlıyorumdur diye düşünüyorum. Biraz daha zorluyorum hafızamı, evet dolmuştaydım en son, tabii ya, sahiden de birisi kesme şeker yedirmeye kalkışmıştı. Hatta yanılmıyorsam muz yedirmek için çabalayan birisi de vardı yolcuların arasında. Direndim tabii ki, yemedim hiçbirini. Baygın da olsam yemem, prensiplerim var. Dört beyazdan uzak dururum hep. Un, şeker, tuz, bir de buz... Rakıya bile buz atmam! Birden silkelenip “Off, kes be kızım saçmalamayı da ne yapacaksın onu düşün sen!” diye kızıyorum kendi kendime. “Buradan bir an önce çıkmazsan, kobay faresine çevirmeye kalkacaklar seni!“ diyorum. En son bayıldığımda, kolumdan aldığı kanı görünce gözleri faltaşı gibi açılmıştı genç doktorun. Uzaylı görmüş gibi davranmıştı bana, kan tüpünü kapıp kaçmıştım apar topar. İyi de ne yapabilirim, ben de böyle bir insanım işte. Alıştım bu halime! Hem kime ne zararım var ki; azıcık bayılıyorum, bıraksalar 15 dakika sonra ayılıyorum kendi kendime o kadar. Soranlara da “astral yolculuk vaktim gelmişti, bilet yakmayı sevmem” diyorum. Aval aval bakıyorlar genelde. Bıktım çünkü insanların bana tuhafmışım muamelesi yapmalarından, ayılınca acıyan gözlerle bakmalarına ise gerçekten de tahammülüm yok. Onlar böyle yaptıkça kötülük yapasım geliyor hep, alay edesim geliyor. Halbuki böyle olmak istemiyorum ki ben, zorlamasalar...
Hemşire bir şırıngayla geliyor, eyvah hemen bir şeyler yapmam lazım. “Tuvalete gitmeliyim” diyorum hızla kalkarak, “biraz kan alacaktım, tahlil için” diyor. “Tuvalete gideyim, dönüşte alırsınız“diyorum. Bu bayılma huyum çıktığından beri çanta taşımadığım için kafam rahat. Eski zaman kadınları gibi iç çamaşırımın içinde taşıyorum paramı ve kimliğimi, nerede bayılacağım belli olmuyor çünkü. Ayılınca bir de çanta derdine mi düşeyim yani! İnsan bukalemun gibi, herşeye alışıp adapte olabiliyor. Ben de babaanne yöntemiyle kendimce önlem alıyorum böyle işte. Hemşire görmeden yokluyorum çamaşırımı, evet para ve kimlik duruyor. Şimdi şüphe uyandırmadan buradan kaçmam lazım. Yavaşça kalkıyorum, “tuvalet nerede acaba?” diyorum hemşireye, “odadan çıkın, soldan devam edin, koridorun sonunda göreceksiniz” diyor. Gerçekten de dediği gibi yapıyorum. Aynada kendime çeki düzen vereyim, öyle çıkayım bari. Hasta yakınıymışım gibi... Devlet hastahanesindeyimdir inşallah diyorum. Özel hastahanelerde güvenlik müvenlik insanı rahat bırakmazlar, fatura ödemeden çıkartırlar mı hiç! Tuvalete giriyorum, aynada kendime bakıyorum. Sorun yok, turp gibiyim, bir de rujum olsaydı iyi olurdu gerçi. Buna da bir çözüm bulmam lazım, boynuma kolye gibi minik bir kese mi assam, içine ruj, rimel falan koyarım. Terden ıslandığı için rengi iyice siyahlaşmış görünen saçlarımı parmaklarımla tarayıp, sonra da kaşlarımı düzeltiyorum. Tamam artık çıkabilirim.


 Sakin sakin açıyorum kapıyı, sağa sola bakıyorum, karşıda merdivenler var. Koşmayan ama hızlı yürüyen telaşlı hasta yakını gibi merdivenlere yöneliyorum. Bir kat, iki kat, ve nihayet zemin görünüyor. Güvenlik memuru cep telefonuyla meşgulken, teknolojiye içimden teşekkür ederek yavaşça süzülüyorum kapıdan. Çıkar çıkmaz büyük bir nefes alıp içime çekiyor, olanca gücümle o nefesi dışarıya veriyorum. Arındığımı hissediyorum ve hızla uzaklaşıyorum hastahanenin sokağından. Biran önce kaçmam lazım bu şehirden! Eve gidip eşyalarımı toplamalıyım. Ahmet ne olacak ya? Bir yerlerden telefon bulup O'na ulaşmam lazım. Telefonumu cebime koymuştum ama demek ki bayılınca düşmüş. Offf, ne garip dertlerim var! Anlatsam gülüp geçerler, anlamazlar kendi pencerelerinden baktıkları için ama, gerçekten de benim ne acayip sorunlarım var böyle! Ayrık otu gibiyim resmen, bir insan ötekilerden nasıl böyle farklılaşabilir? Oysa dışarıdan nasıl da aynı görünüyoruz... Düşünceler arasında boğulup yine her şeyi berbat etmemeliyim, evet bu sefer başarmak zorundayım!

Yeterince param var nasılsa, taksiye binerim, mahalleye gelince bakkaldan ararım Ahmet'i, bir yalan uydururum. Bugün bu işi halletmem lazım. Böyle düşünceler arasında dalıp gitmişken bir taksi geçiyor, hemen durduruyorum. Biniyorum ve adresi söylüyorum. Adam “sahilden mi gidelim?” diyor, “sahilden” diyorum istemsizce, bildiğimden değil; biliyormuş gibi davranmam gerektiğinden. İnsanlar bir şeyi gerçekte bilip bilmediğini sorgulamıyor ki, sadece emin misin ona bakıyor. “Mış” gibi davranmak yetiyor yani. Kendine güvenli görünürsen, zaten onlar da sana pek bulaşmıyorlar. Şimdi “yolu bilmiyorum” desem, kimbilir taksici beni nasıl kandırır! O hemşire acaba kanımı görseydi “aramıza hoşgeldiniz” lafını geri alır mıydı? Muhtemelen alırdı, hatta beni tanıdığına pişman bile olurdu... Bazen sonucunu bildiği durumları yaşamak istemez insan. Ahmet'ten uzaklaşmalıyım. İnsan en sevdiğini, onu çok sevdiği için terk edebilmeli. Yarın 14 şubat, sadece sevgililer günü değil, Ahmet'ten ayrılışımın 1. günü! Seneye bütün dünya sevgilisiyle elele sevgisini kutlarken, ben Ahmet'i böyle özel bir günde özgür kılmanın şerefine tek başıma kadeh kaldırıyor olacağım. Ahmetse beni bekliyor heyacanla, yarın kan verip evlilik formalitelerini halledeceğiz sanıyor. Ah Ahmet, ruhum, hayatımın en anlamlı sözcüğü... Seni nasıl sevdiğimi içimde götüreceğim bu sefer de, bütün yolculuklarımda yaptığım gibi... Nasıl katlanacağım sensizliğe, nasıl geçecek günler, geceler... Sevgililer gününde seni terk ettiğim için beni hiç affetmeyeceksin belki de!  Bir dakika ne oluyor, bu sarsıntı ne? Yavaşlasana biraz! Dursana, ne yapıyorsun! Şoför kan ter içinde “Adam kendini attı arabanın önüne ya!” diyor. “Sussana be!” diye bana bağırıyor! Tok bir ses duyuyorum. Şidddetli bir sarsıntıyla savrulurken koltuğu tutuyorum sıkı sıkı.. Kafamı çarpmıyorum, bilincim yerinde. Araba duruyor, kalp atışlarım hala çok hızlı. Yan yatan arabanın ön camında masmavi bir leke görüyorum. Yerdeki adam...Nasıl yani, Ahmet, mavi, sevgi, 14 şubat...




Not: Yaratıcı yazarlık ve senaryo atölyesi kapsamında yazdığım ilkinci ödevdir, kurgudur, daha eğitmenin kritiklerini öğrenmedim, hatalarım varsa affola.../EvdeYazar

* 1. görsel : Frank Donato * 2. görsel: Mark Chadwick * 3. görsel : Lidiane Rodriguez
Devamını Oku

8 Şubat 2016 Pazartesi

Sarı Çocuğun Hayali

O gün kasabanın ustaları gelince çok sevindim. Nasıl sevinmem ki, üzerimde çöreklenmiş bunca senenin yorgunluğu son bulacaktı yakında! Ustalar, içimdeki çürümeye yüz tutmuş tahtaları söktüler önce, sanki ciğerlerimden katran söker gibi. Biraz acı çektim tabii ki. Kolay mı, canından can gidiyor. Sonra o sökülenlerin boşluğundan hava girmeye başladı yüreğime. Temiz havaydı, ilk gençliğimdeki kadar güzel, ilk günüm kadar taze. Nefes alan hücrelerim canlandı, bir silkeleneyim derken, baktım güzel renkli yeni döşemelerle kaplıyorlar bedenimi. Hiç zorluk çıkarmadım, ne yapıyorlarsa ses etmedim, öyle mutluydum ki. Taze kesilmiş meşe kokusuyla sarhoş gibiydim. “Bu tamirattan sonra yüzyıl daha yaşarım” diye çocuklar gibi sevindim. Sonra gök mavisi boya ile renklendi iç duvarlarım. İhsan Efendi'nin en sevdiğinden hem de. Nasıl da güzel seçmiş sarı çocuk, nasıl da bilirdi babasının zevkini. Konuşabilseydim, teşekkür edebilseydim keşke kendisine; yüreğime dert oldu, hakkı kaldı üzerimde. Bir tek dışımdaki tuğlaların elden geçmesi kalmıştı. Bir aya kalmaz o da bitecek, yeni gelin gibi süslenmiş halimle anahtarımı hediye edecekti İhsan Efendi'ye sarı çocuk, diyecekti ki:

Babacığım, bunca yıl sen beni okutmak için çalıştın didindin. Benden saklasan da ben bilmiyor muyum bu evi benim için elden çıkarmak zorunda kaldığını. Çok şükür sayende elim ekmek tutuyor artık, bu ev bundan böyle senindir, annemle güle güle oturun.”
Ama diyemedi, cansız bedenler konuşamazlar çünkü!



Son geldiğinde komşuya bırakmıştı anahtarımı, göz kulak oluyordu Kürt Necati ve karısı bana, üzerimde çalışan ustalara çay bile demliyorlardı. Komşuluk güzel bir şey. Dün akşam üzeriydi, önce benim kapım hızlı hızlı çalındı, açan olmayınca, Necati'lerin kapısını çaldılar. Gelenler belediyenin görevlileriymiş, sarı çocuğun şehit olduğu haberini almışlar. Necati'den anahtarı alıp al bayrağı astılar penceremden. İşte o an, yüreğim öyle bir burkuldu ki, sözler yetmez anlatmaya! Olayı öğrenince İhsan Efendi'nin hali kimbilir nice olurdu? Keşke gözlerim görmez olaydı, kulaklarım işitmeseydi; keşke hiç anlamasaydım bu olan biteni... Ama olan olmuştu işte, ateş gelmiş bize düşmüştü. Bu saatten sonra ciğerime o temiz havayı çeksem, iskeletim sapasağlam olsa ne olurdu ki, giden gitmişti bir kere. Artık yapacak bir şey yok, dua ederim ruhuna; tıpkı dedesine ettiğim gibi, tıpkı babaannesine ettiğim gibi. Zamansız gitti yavrucak, sıralı ölüm olmadı O'nunkisi. Daha yeni nişanlanmıştı; evlenecek, kendi çocuğu da avlumda büyüyecekti. Ah be sarı çocuk, otuzunda gencecik delikanlıydın sen, nasıl kıydılar o körpe bedenine...

Yıllara meydan okuyan yaşlı iskeletim beni iyi taşıdı, bu ağırlaşmış gözler nelere şahit olmadı ki! Şimdi o bayrağa sarılmış tahta tabutun içinde yatan sarı çocuğun doğduğu günü biliyorum ben. Bir bahar vaktiydi, erikler yeni çiçeklenmişti. Babası İhsan Efendi nasıl da heyecanlıydı, belli etmek de istemiyordu gerçi ama, ben anlıyordum, içi içine sığmıyordu. Karısı Gülizar, nur topu gibi o küçük bebeği kollarına uzatınca, gözünden akan yaşlara hakim olamamış, salya sümük ağlarken, bir taraftan da kahkahalarla gülmeye başlamıştı.. Koşup gitmiş iki tepsi dolusu lahmacun yaptırmış, taze çalkalattığı yayık ayranıyla hayırlı olsuna gelenleri doyurmuştu. Kendi olmasa da gönlü zengin adamdır İhsan Efendi, eh oğlu da olunca açmıştı kesenin ağzını. Ne bilecekti ki, 30 sene sonra, oğlunun ölüsüne gelenlere yine lahmacun dağıtacağını...

Sarı çocuk doğduğu zamanlarda Kürtlerle Türkler birbirlerini böyle öldürmüyordu. Gül gibi geçinip gidiyorduk, tavuklarımız birbirine karışıyordu. Bizi bize bu kadar düşürmemişlerdi daha. İhsan Efendi Karadenizlidir, karısı Gülizar kadın hem Alevi, hem de Kürt'tür. Bunun lafı bile geçmedi onca yıl. Birbirlerini hiç incitmediler. Gülizar kadının akrabaları geldiğinde kendi aralarında Kürtçe konuşmaya başlarlar, İhsan Efendi de takılırdı:
Yine benim dedikodumu mu yapıyorsunuz anlamıyorum diye...” Gülerdi Gülizar Kadın, “Yok bey, hiç öyle şey olur mu, kaptırdık yine çocukluğumuzun hatıralarına, çocukluğumuzun dilinde” derdi. Bu sarı çocuk, annesinin söylediği Kürtçe ninnilerle büyüyüp, babasının kemençe çalarak söylediği Lazca türküleri ezberledi. Annesinin akrabalarıyla Kürtçe konuşur, babasının akrabalarından dinlediği laz fıkralarına gülerdi. Yüreği sevgi doluydu. Çok istediler ama kader işte ne yaparsın, olmadı İhsan efendilerin ikinci çocuğu. İşte bu yüzden göz bebekleri gibi baktılar oğullarına.

İhsan Efendi pazarcılık yapardı, o köy senin bu köy benim dolaşır, taze meyve sebze toplayıp kasabanın pazarında satardı. Tek derdi sarı çocuğu okutmak, vatana millete hayırlı bir evlat yetiştirmekti. Başardı da, oğlu subay okulunu kazandığında mutluluktan gizli gizli ağlamıştı, ben şahitim. Dedim ya duygusal adamdır İhsan Efendi. Babası gibi hakikatli, yufka yürekliydi sarı çocuk da, O'nun nelere katlandığını iyi bilirdi. Okurken yaz tatillerinde gelir, pazarda babasına yardım ederdi, subay çıktığında da hiç büyümedi burnu, öyle mütevazı, öyle hatırşinas, öyle hisli... Okulunun son senesinde bankadan aldığı krediyi ödeyemeyip evi satmak zorunda olan İhsan Efendi'nin “biraz da amcanlarla beraber yaşayalım” demesine zaten hiç inanmamıştı... Diplomayı aldığı gün, o evi babasına hediye etmeyi kafasına koymuştu bir kere.


Geçici görevle gitmişti Şırnak'a, anasına babasına söylememişti üzülmesinler diye. O gün çıkan çatışmada, on arkadaşıyla birlikte vurulmadan bir saat önce aramış Kürt Necati'yi, beni sormuş. Kimbilir nasıl hayaller kurarak... Gerisini anlatmaya gerek yok, zaten anlatacak dermanım da yok... Ama şunu söylemeden edemem, sarısı karası fark etmez, yeter artık, ölmesin çocuklarımız...

Not: Yaratıcı yazarlık ve senaryo atölyesi kapsamında yazdığım ilk ödevdir, gerçek bir olayın internetten alınma fotoğrafı üzerine tarafımdan kurgulanmıştır, daha eğitmenin kritiklerini öğrenmedim, hatalarım varsa affola.../ EvdeYazar
Devamını Oku