tiyatro yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2026 Perşembe

Tiyatro... Öylece Durur Zaman İzledim

İLK NOT: Ben oyun eleştirmeni değilim, ne haddime...Bu yazı, izlediğim oyunun ruh halimdeki yansımaları ve o anda yaşadıklarım üzerine bir karalama. Yani oyuna gidecek olup merak edenlere doyurucu gelecek bir yazı değil… Blog yazısı işte, karman çorman izler… Tiyatro severlerin değerli zamanını almak istemediğim için baştan belirteyim dedim.

Bu arada yazı baştan sona Spoiler içerir…!


7 Ocak’ta gittim aslında oyuna, yirmi gündür yazamadım oyundan bende kalanları Öylece durdu sanki zaman. Bazen öyle olur.

Aslında geçtiğimiz ay bu oyuna biletim vardı Kadıköy’de, ama dizimdeki ağrı yüzünden dışarı çıkmaya cesaret edip gidememiş, birlikte gitmeyi planladığım arkadaşımı oyuna bensiz göndermiştim. O günden sonra da evden hiç çıkmadım. Benim için zaman sanki gerçekten de öylece duruyor gibi bu aralar.

Günler öncesinden nasıl giderim, nasıl olur diye kaygılanarak çıktım evden sonunda; evet zordu, ama başardım. Bu oyun, bu açıdan da değerli benim için…

Bazen oyunlar da gerçekle karışıyor. Aslında bir tiyatro izlemenin, bir film izlemenin ya da kitap okumanın bize kazandırdığı şey de bu. Orada gördüklerimizi ruh halimizin ve bakış açımızın süzgecinden geçiriyoruz, oradaki bir replikle hayatımızı sorguluyoruz, yani aslında biraz kendimizi besliyoruz. Sanat bu nedenle güzel…

Oyuna gelecek olursak…

Öylece Durur Zaman…

Bir tiyatro için çok güzel isim bence. Oyunun yazarı Amerikalı Donald Margulies güzel yazmış, başka oyunuyla Pulitzer ödülü almışlığı var.


İlk alkışım Dekor Üstadı Savaş Dinçel’e Gitsin!

Nefis bir dekor karşılıyor bizi. Tabii ki Barış Dinçel elinden çıkmış. Gidiş Dönüş Moskova, Köpek Kalbi, Uçurtmanın Kuyruğu, Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık, Vahşi Batı, Bir Baba Hamlet gibi gördüğüm diğer sahne tasarımlarını da çok sevmiştim. Öyle ki, bir oyunun dekoru eğer Barış Dinçel elinden çıkmaysa o oyuna gitmek daha keyifli oluyor benim için. Çünkü üstat atıyor imzasını her seferinde. Öyle ki, bazı oyunlarda oyuncuların ismini unutuyorum ama Barış Dinçel işi hafızama kazınmış oluyor.

Bir çatı katı düşünün, Amerikan mufağındaki retro kırmızı buzdolabından kütüphaneye kadar her şey düşünülmüş. Öyle ki oyuncu dolabı açınca, içinde metne uygun şeyler görmek şahane bir detaydı benim için. Ya da işte duvarlardaki Susan’ın çektiğini düşündüren nefis fotoğraflar…

Eğimli çatısında pencere olarak tasarlanan yerde ise yine Barış Dinçel’in kıvrak zekası devreye girmiş. Zaman zaman ışıklar kararıyor ve sadece çatı pencereleri aydınlanıyor. Orada oyunda anlatılan konuya ait fotoğrafların slaytını izliyoruz.

Ben tiyatrodaki modern yorum denilen, ne bileyim bir sandalye bir masadan ibaret az dekorlu oyunları pek sevemiyorum. Elbette çok güçlü bir metin ve muazzam oyunculuklar varsa olabilir ama pek nadir… Yani dekorsuz oyunlarda hep bir şeyler eksik kalıyor bende. O masalsı dekorun ayrıntılarına dalıp gitmeye ise bayılıyorum. O yüzden ilk alkışım Savaş Dinçel’e gitsin…

Yazarın hakkını yemeyelim…

Çok dramatik şeyler görmemeye gayret ediyorum son zamanlarda. Haberleri izlemeyi bıraktım aylar önce. Dram filmi izlemiyorum mesela, Güldür Güldür izliyorum Youtube’dan. Bu aralar Beyazla Joker’e de bakıyorum. Çünkü ruhumun gerçekten hafiflemeye ihtiyacı var. İşte bu yüzden oyunun konusu biraz şüpheye düşürdü aslında, neyse ki arkadaşım benden önce gidip beğendiğini söyledi de içim rahatladı.

Oyun savaşla ilgili sandım ama değilmiş. Gerçekten sorgulatan, dolu dolu ve izlemesi zor olmayan şahane bir metindi. Yazarın hakkını yemeyeyim.

Sarah bir fotoğrafçı. Erkek arkadaşı James ile birlikte Orta Doğu’da çok yerde bulunmuş. James de dergilere fotoğraflarla ilgili yazılar yazıyor. Irak’ta birlikteyken James hem olana bitene dayanamıyor hem de Sarah’ın duygusal olarak uzaklaşmasına… Sarah’dan önce Amerika’ya evine dönüyor, normal hayatına.

Ve evet Sarah bacağı alçıda, yüzü gözü yaralı geliyor bir gün erkek arkadaşının evine. Biraz soğuk, biraz gergin. Yakınlarında bomba patlamış. Ve adını anımsamadığım, Kâsım olabilir emin değilim, kendisine eşlik eden, tercümanlık yapan yerel rehberi kaybetmiş o patlamada. Aralarında duygusal bir şeyler olduğunu da anlıyoruz sonra. James savaştan mı kaçmış, yoksa gözünün önünde gelişen bu duygusallık mı O’nda daha büyük etki bırakmış…  Bence her ikisi de…

James elinden geleni yapmaya çalışsa da Sarah gergin, Sarah’ın aklı oralarda…

Derken arkadaşları geliyor eve. Sarah ve James yaşlarında bir erkek olan Richard ve daha genç bir kadın, Mandy. Bunlar ikisi evli. Adam, Sarah’ın ve James’in işlerini düzenleyen dergi editörü. Kadın ise davetler, organizasyonlar falan düzenliyor. Genç kadın çok neşeli, hayata bağlı, cilveli biri, biraz da  olaylara uzak…Sarah ise son derece rahatsız oluyor kadının bu hallerinden. Belki de kıskanıyor, ne de olsa eski sevgilisinin hayran olduğı yeni eşi... Ben öyle hissettim aslında biraz. Kadının yaptığı organizasyon işini aşağılıyor gibi… Hani vardır ya “Ben neler çektim, nasıl fedakarlıklar yaptım, senin işin ne ki!…” diyen tipler; biraz da öyle gibi. 

Sohbet sırasında Mandy’nin dışarıdan gelen masum ama keskin soruları Sarah ve James'in mesleki ve ahlaki değerlerini sorgulamalarına neden oluyor.

Sarah bombaların nasıl patladığını, orada gözünün önünde insanların nasıl öldüğünü anlatırken Mandy büyük bir içtenlikle soruyor mesela:

“Orada insanlar ölürken sen neden yardım edeceğine fotoğraf çekmeye devam ettin? Neden onları kurtarmadın?”

Sarah ise

“Benim işim  fotoğraf çekmek, ben sadece işimi yaptım…” diyor.

Burası gerçekten de oyunun en çok düşündüren sorgulama anıydı bence …

Ve konuşmanın bu bölümünde “Savaş fotoğrafçıları olmasaydı sizler hiçbir şeyden haberdar olamayacaktınız…” gibi bir savunma cümlesi geçiyor.

“Kameranın işi hayatı kaydetmek, değiştirmek değil… Fotoğrafçıların kadrajına girip beğenmedikleri şeyleri değiştirmelerini bekleyemezsin. Bizim işimiz gerçeği yakalamak, yeniden sahnelemek değil…” (oyun broşüründen alıntı)


Bakmak mı, Müdahale Etmek mi?

Oyunun tam da burasında sorgulama konusu savaş muhabirliğinden çıkıp yaşama yayılıyor benim gözümde. Bir trajediye tanıklık eden kişi o olayı durdurmak için elinden gelen bir şey varsa yapmalı mı, yoksa bu trajediyi dünyaya haber vermek için kaydetmeye devam mı etmeli?

Günümüze kadar pek çok savaş muhabiri kayıtları almasaydı yapılan insanlık dışı muamelelerden dünyanın haber olur muydu? Öte yandan, öğrenince değişiyor mu bir şeyler? Ya da ne kadar değişiyor… “Tarihe not düşüyoruz” da tarih tekerrür etmiyor mu peki…

Sosyal medya da biraz böyle değil mi? Bayılan kişiyi, yoldaki kazaları yayınlayanlar bu olayın neresinde?

Zamanın Durması

Oyunun adı fotoğrafçılığa da gönderme aslında. Sarah, deklanşöre basınca o an sanki zaman duruyor gibi oluyor diyor. Evet fotoğraflarda zaman o anda duruyor ama kadrajın dışında kalan savaşı kim durduracak…

Sarah, James’in  “Artık normal insanlar gibi yaşama isteğine” uyum sağlamak için zoraki de olsa evleniyor O’nunla. Zaman geçiyor, ayağı da iyileşiyor ama bu güvenli yaşam Sarah’ı mutlu edemiyor. Savaş ortamlarına, Orta Doğu’ya geri dönmek istiyor.

Peki bir insanın başkalarının acısıyla beslenen bir tutkusu olması o kişiyi “kötü” mü yapar, yoksa “gerçekçi” mi? İşte Margulies ustalıkla işlediği metinde bize bu soruyu da sorduruyor.

Oyunun başlarında neşeli ve sıradan Mandy’yi ben de “duyarsız” olmakla suçlamıştım ama oyunun güçlü bir sahnesinde geçen replik gibi, bu ne kadar doğru? Yani savaş fotoğraflarına bakıp üzülerek, ya da siyasi içerikli tiyatro oyunları izleyerek aslında “liberal vicdanlarımızı” rahatlatmaktan başka ne yapıyoruz ki!

Normalleşmek…

Ve oyunun sonunda Sarah savaş alanlarına dönmeyi, James ise normal biri olarak yaşamayı, savaş hikayeleri yerine normal yazılar yazmayı tercih ediyor. James aslında yaşadığı suçluluk duygusundan kurtulup normalleşmek isterken Sarah ise bu acıları taşıyarak, belki de “normal” dünyadan kaçarak yaşamayı tercih ediyor.

Son Sözüm,

Oyun, aslında hepimizin içindeki "izleyici"ye ayna tutuyor. Sarah ve James aracılığıyla savaşın dehşetini evimizin konforunda izlemenin veya okumanın yarattığı o tuhaf duygusuzlaşmayı eleştiriyor. Sarah'ın oyunun sonunda konforlu hayatı bırakıp tekrar kaosa dönmesi, bana kalırsa biraz kaçış, biraz da başka türlüsünü bilmediği ve ait olduğu tek "gerçeklik" olan acıya geri dönüş...

Bu oyunun temaları, özellikle günümüzdeki sosyal medya çağında "izlemek ve paylaşmak" ile "gerçekten bir şeyler yapmak" arasındaki çatışmayı daha da anlamlı kılıyor.

Öte yandan acılı anmaları da çağrıştırıyor bana. “Unutmadık, unutmayacağız” diyerek türlü türlü katliamların anma programlarını adeta bir görev gibi aksatmayan, tören bitince birer kadeh bir şeyler içip evlere dağılan “eylemci” tipler vardır mesela…  Biraz da onlar geliyor aklıma…

Gerçekten bir şeyler değişiyor mu onların sayesinde, hayat daha mı güzelleşiyor…

Bilemiyorum, “Çok bencil ve liberalsin…” damgası yemek de var işin sonunda…

Oyundaki bu etik ikilemler hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sarah'nın yerinde olsanız, kameranızı bırakıp yardıma mı koşardınız yoksa o anı ölümsüzleştirmeyi mi seçerdiniz?


NOT: Oyunun sonundaki alkış zamanını durdurmayı seviyorum... Bunu hep yapıyorum...

Devamını Oku

1 Aralık 2024 Pazar

Tiyatro- Yenilmez Oyunu- Çok Sevdim

Sezonun ilk oyununu izledim geçen gün. Adı Yenilmez. 

Oyun, Müze Gazhane’deydi. Salona girdik. Sahnede boş bir evin dış çeperlerini andıran bir ışıklandırma vardı sadece. Hani çocukken yaptığımız ev resimleri var ya, aynı öyle…  Boş bir çerçeve gibi düşünün.


İlk anda dekorsuz bir oyun diye yorumladım. Ama seyircilerin büyük bir kısmı koltuklarına oturduktan sonra, çok sevdiğim “Oyunun başlamasına 10 dakika var” anonsunun hemen ardından; o boş ev dolmaya ve anlam kazanmaya başladı.

Bazı izleyiciler, “Dekoru yerleştirmeye neden geç kalmışlar?” diye düşünmüş olabilir. Oysa oyun tam da o anda yaşanıyordu. Sahneye koltukları getirdiler; sonra masayı, sandalyeyi, kütüphaneyi… Oyunculardan biri, kütüphaneye kitapları yerleştirdi yavaş yavaş. Henüz salonda ışıklar kapanmamış, oyun görünürde başlamamıştı; oysa oyunun içindeydik…

Boş bir çerçeveden ibaret olan eve bir çift taşınıyordu ve o boş çerçeve, yaşanmışlıklara sahne olacaktı az sonra.



Geç Kalanlar ve Geçit oyunlarındaki yönetmenliğini beğendiğim yönetmen Nihat Alpteki’nin bu yorumunu çok beğendim. Işıklar sönmeden önce başlayan oyunlardan ayrı bir haz alıyorum. Böylesi tanıklıklarımda, yaşamın içinde var olan her şeyin âdeta bir oyun olduğunu ve bizlerin de “eğer istersek” bu oyunları izlemeyi başarabileceğimizi düşünüyorum hep.

Oyunun Konusu

Boş eve taşınan çiftimiz Oliver ve Emily ile tanıştırayım sizi. Oliver, bakanlıkta çalışırken işinden atılmış, liberal görüşte biri. Partneri Emily ise sosyalist görüşlerinden asla taviz vermeyen bir ressam. Bu ikisinin sahnede hiç görmediğimiz, içeride uyuduğunu söyledikleri bir çocukları var, ama evli değiller. Çünkü Emily, kapitalizmin pek çok kuralına olduğu gibi evliliğe de karşı.

Daha oyun başlarken Emily “barış” simgeli bayrağı özenle katlıyor. Sehpanın üzerine Marx’ın Kapital kitabını yerleştiriyor. Oyun boyunca “kitabî” bir dille yaptığı konuşmalardan, sosyalizm teorisini tabiri caizse “yalayıp yuttuğunu” anlıyoruz. Duvarda iki soyut tablo var. Sonradan öğreniyoruz ki bu tabloları Emily yapmış.

Konuşmanın bir yerinde Oliver Emily’ye “Sanki kilisede mi evlenelim diyorum, yine de kabul etmiyorsun!” gibi bir şey söylüyor. Emily’nin tavizsiz bakış açısını daha net anlayabiliyoruz bu sayede. Öyle “sosyalist ki” hesapta; Oliver’in ölmek üzere olan hasta annesinden kalacak mirası bile kabul etmek istemiyor. O parayı ihtiyacı olanlara dağıtma derdinde. Ve gayrı resmî kayınvalidesinin son isteği olan evliliği de asla kabul etmiyor. Oliver ise annesinden kalacak miras ile çocuğuna iyi bir gelecek kurabileceğini düşünüyor.

Oliver daha liberal, daha esnek görünüyor. Emily’ye boyun eğmiş gibi duruşuna başlangıçta anlam veremiyorum. Karşı çıksa da O'nun her isteğini yerine getirmeye çalışmasına şaşırıyorum. Oyun kişilerinin hayat hikayelerini öğrendikçe, bütün bu davranışların nedenleri de anlamlanıyor. 

 Çiftimiz, Londra’da gayet iyi bir muhitte yaşarken, gelirleri düşünce İngiltere’nin kuzeyinde, sakin bir kırsala yerleşmeye karar vermiş. Zaten daha oyun başlamadan, onların yeni evlerine yerleşmelerine tanık olmuştuk.

Komşuları Alan ve Dawn’ı bir akşam çaya davet ediyorlar. Teoride komün yaşamı savunan Emily, aslında insanlarla sosyalleşmekten de pek hoşlanmıyor. Bu daveti atılması gereken zoraki bir adım gibi görüyor. 

Ev sahibi Emily ve Oliver'ın şehirli ve eğitimli olduğunu biliyoruz. Oysa davet ettikleri Alan ve Dawn tam tersi bir çift. Kasabada doğmuşlar ve eğitimsizler. Alan, bir posta memuru; Dawn da sıradan bir sekreter…

Önce Dawn geliyor davete. Kırmızı, göz alıcı, dekolteli bir kıyafet giymiş. Evin erkeği Oliver’a asılacak kadar samimi… Sonradan gelen eşi Alan ise futbol fanatiği, elinde bir kasa bira ile misafirliğe gelmiş; kendi göbeğiyle bile dalga geçebilecek rahatlıkta. 

Resmî dille konuşan, klasik müzik dinleyen, alkol kullanmayan ev sahiplerimizin karşısında küfürlü konuşmaktan çekinmeyen, su gibi bira içen Dawn ve Alan çifti var. Alan, karısının ne kadar güzel olduğunu fütursuzca söyleyebiliyor. Tam bir tezatla karşı karşıyayız anlayacağınız. 

Ev sahiplerimiz, her ne kadar dolaplarında yıllanmış şaraplar olsa da; içki içmedikleri özellikle belirtiyorlar. Bunun altında yatan trajik nedeni daha sonra öğreniyoruz.

 Sınıf ve yaşam farkı çok belirgin… Oyun ilerledikçe her iki çiftin kendi içlerinde yaşadıkları sorunlara yakından tanık oluyoruz. Beklenmedik gelişmeler yaşanıyor ve izleme keyfi gittikçe artıyor. 

Oyuna gidecekler için “spoiler” vermek istemiyorum. Bu iki çift arasında olaylar yer yer komedi, yer yer dramatik ögelerle gelişiyor. Mesela sarhoş olma sahnesinde gülünüyor, bazı sahnelerde ise hüzün var. 

Oyun kişilerinin hayatlarına katman katman dahil oluyoruz. Nefis bir metin, iki perdeli yaklaşık iki saat süren oyun hiç sıkılmadan akıp geçiyor…

Peki oyunun adı neden Yenilmez?

Çünkü Alan’ın kedisinin adı Yenilmez!

Özetle farklı sınıflara ait iki çiftin yaşamlarına tanık oluyoruz oyun boyunca. Çelişkileri, sorunları, aşkları, duyguları…

Oyunun sonunda ise dekor ilk sahnenin tersine toplanıyor ve o evin sadece dış çeperlerini gösteren ışıklar kalıyor geride.

Çok güzel bir oyun bence. Hemen hemen tüm oyunlarını izlediğim için ancak kasım ayında gidebildiğim Şehir Tiyatroları iyi ki var! Özel tiyatrolar biliyorsunuz artan bilet fiyatlarıyla orta sınıftan giderek uzaklaşırken Şehir Tiyatroları çölde vaha gibi...


Oliver rolündeki Gökçer Genç’i  Şehir Tiyatroları’nda İngiliz oyunları Yatak Odası Komedisi ve Aldatma, Fransız oyunu Uzlaşma’dan biliyor ve severek takip ediyorum. Sanatçıyı İngiliz ve Fransız oyunlarına çok yakıştırıyorum; ki bu oyun da İngiliz yazar Torben Betz’e ait. Yüz hatları ve vücut dilinden midir nedir bilmiyorum, kendisini izlerken bir Türk oyuncuyu değil; sahici bir İngiliz ya da Fransızı izliyor gibi hissediyorum.

Alan rolündeki Tankut Yıldız’ı özellikle Öldün Duydun Mu’dan hatırlıyorum. İyi bir komedi oyuncusu bence. Yenilmez’de de çok başarılı.

Emily rolündeki Nurdan Kalınağa ve Dawn rolündeki Gizem Akkuş da gayet başarılılar.

2014’de yazılmış, görece yeni olan metin; iyi organize edilmiş, akıcı ve evrensel. Yeni bir oyun olmasına rağmen 10’dan fazla ülkede oynanması zaten başarısının kanıtı. Türkiye’de ise ilk kez Şehir Tiyatroları’nda oynanıyor. Bu seçim için kendilerini tebrik ediyor ve iyi ki gitmişim diyorum.

 Oyundan Bende Kalan

Oyun sonrasında sorguladığım ilk şey şuydu:

İnsanların, kendilerini anlatırken tanımladıkları ideolojik kimlikleri ne kadar gerçek?

Keskin bir sosyalist olarak kendini tanımlayan Emily, kasabaya yerleşirken halkın katılacağı sanat enstitüsü gibi bir şey açmayı hayal ediyordu. Ama komşusu Alan’ın büyük bir tutkuyla çizdiği resimleri son derece kırıcı ve hatta yıkıcı bir şekilde eleştirirken aslında kimdi? Üstten bakan tavrı ile eşitliği savunması arasındaki çelişki nasıl açıklanabilir? Konfor ve hatta ciddi bir zenginlik içinde yaşarken, kendilerini ateşli bir sosyalist olarak tanımlayan tanıdıklarım geldi aklıma. Hangisi gerçek? Yaşananlar mı, savunulanlar mı? 

Oyundaki sıradan kişinin askere giden oğlu için “Neden zenginlerin değil de bizim çocuklarımız ölüyor savaşlarda” çığlığı bir de… Neden birilerinin umutları, aileleri, çocukları ya da yaptıkları işler diğerlerininkilerden daha değerli oluyor? Eşit ve sınıfsız toplum hiç mi mümkün değil?  

Oyunda öyle eleştirdi ki Emily, Alan'ın çizdiği resimleri. En sonunda bütün resimlerini yaktı Alan! Peki eleştirinin sınırları nerede son bulmalı? Sanat gerçekte nedir? Emily’nin “kendi duygularını aktardığını” söylediği ve bakan kişilerin ilk etapta anlamlandıramadığı soyut çizimler sanat kabul edilirken; eğitimsiz Alan’ın sevgiyle çizdiği ve daha anlaşılabilir tablolar neden sanat kabul edilmiyor?

Oyundan çıkarken böyle şeyler düşünüyordum...

Baysan Pamay Anısına;

Geçtiğimiz Eylül ayında Baysan Pamay’ı kaybettik. Tiyatro izleyen hemen hemen herkesin bildiği, sevgili Baysan Abi, senede 300’e yakın oyun izleyen çok özel biriydi. Hatta TRT-2, O'nun hakkında belgesel bile yapmıştı. Nezaketiyle, bilgisiyle, zarafetiyle tam bir İstanbul beyefendisiydi.

Ortak oyuncu dostumuz aracılığıyla 2015'de tanışmıştık. Bilet alma kuyruklarında sık sık karşılaşırdık. Oyunlar hakkında çokça bilgi alırdım kendisinden.

Salona girdiğimde Baysan Abi geldi aklıma. İlk kez “O’nun izlemediği bir oyuna geldim” diye düşündüm…

Bu oyunu Baysan Abi adına da izleyeceğim dedim kendi kendime. 

O’nun lafı ile kapatayım yazıyı:

"Çok Yaşa Tiyatro!"

Ruhu huzur bulsun, anısına saygıyla…


Devamını Oku

7 Ocak 2024 Pazar

Tiyatro - Oscar - İzledim ve Çok Sevdim


Kırmızı renkli bir yumak düşünün, sanki yaramaz bir kedi gelmiş de yumağı çekip çekip birbirine dolamış gibi. Sonra yeşil renkli yumak, sonra mavi renkli yumak, sonra sarı renkli yumak! Hepsi birbirine dolanmış, ortada rengarenk çözülecek düğümler… Ama renkler o kadar sıcak ve güzel ki, insan bu düğümlerden hiç sıkılmıyor. Sonra olaylar birbirini kovalıyor kovalıyor, en sonunda bir de bakıyorsunuz ki bütün düğümler çözülmüş; herkes mutlu, varsa kedi de mutlu, yüzümüzde kocaman bir gülümseme…İşte 2024’de izlediğim ilk tiyatro Oscar böyle bir oyundu.

İki saatin nasıl geçtiğini anlamadık, çok güldük, çok alkışladık, bütün salon olarak yüzümüzde mutluluk izleri ile ayrıldık oyundan. Bu tür oyunlara Vodvil deniyor, diğer adı Entrika Komedisi. Dolantı Komedisi diye de çevirmişler ama ben en çok Vodvil demeyi seviyorum. Çapraşık, iç içe geçmiş dolantıların komedisi diye tanımlanıyor. Odak noktası kişiler değil olaylar, kişilerin çevirdikleri dolaplar.  Dedim ya, renkli yumaklar işte… Yanlış anlamalar, yanılmalar, bir noktada durumun arapsaçına dönmesi ve nihayetinde mutlu son. Bu tür oyunlarda yazarın kurguda usta olması lazım bence. Yeri gelmişken yazar Claude Magnier'e alkışlarımı gönderiyorum. 

 Dün hava da yazdan kalma gibiydi. Gazhane’ye giderken en ince montumun içine sadece tişört giymiştim. Bugünse yağmurlu bir İstanbul Pazar gününden yazıyorum bunları. Demem o ki; Oscar’ın renkli mutluluğu dün adeta tüm güne yansımıştı. Boşuna dememişler “tiyatro iyileştirir” diye! Gerçekten de nasıl güzel geliyor ruha. Sinemanın yeri başka evet ama tiyatronun yeri bambaşka

Fransız Yazar Claude Magnier oyunu 1969 yılında yazmış. İlk kez 1980-81 sezonunda Şehir Tiyatroları’nda sergilendiğinde başrol Mösyö Bernard’ı Cilalı İbo olarak hafızalara kazınan Feridun Karakaya oynamış. O’nun anısına bu sefer başrolü oğlu Cem Karakaya oynuyordu. Dekor içinde Feridun Karakaya’nın büyük bir fotoğrafının yer alması çok ince bir düşünceydi.

Oscar oyunu aslında tam anlamıyla çalan zil ve karışan bavulların hikayesi. Zengin bir fabrikatör var. Adı Bertrand Barnier. Paragöz ve kendini kurnaz sanıyor, başına neler geleceğinden haberi yok. Karısı Madam Barnier sanki başka dünyada yaşıyor gibi; gamsız kedersiz, her fırsatta dans eden biri. Tek derdi kızını evlendirmek. Kızları Colette’nin tek istediği şey ise evlenip aileden kurtulmak. Biraz saf da denilebilir, her gördüğü erkeğe evlenmek için şirin şirin yakınlaşıyor. Güzel denemez ama çok da tatlı. Bu tür oyunların olmazsa olmazı hani nasıl derler ya içi kıpır kıpır, her şeye maydanoz hizmetçinin adı Bernadette. İkinci başrol diyebileceğimiz Christian Martin, Mösyö Barnier’in fabrikasında muhasebeci, eli yüzü oynayan cinsten. Oyunun adı Oscar ama Oscar’ı oyunda çok az görüyoruz. Mösyö Barnier’in şoförüymüş, ama neler olmuş neler. Jacquelin var, O’nun durumu biraz karışık. Üçgen vücutlu masör var bir de. Toplam 12 kişi var oyunda.


Bundan sonrası Spoiler içerebilir. Sonradan vay senin yüzünden oyunun sürprizi kaçtı falan demeyin diye uyarıyorum. Oyunu izleyecekseniz lütfen devamını okumayınız efendim. Mersi…

Bir gün zilin çalmasıyla olaylar başlıyor. Gelen kişi Muhasebeci Christian Martin. Mösyö Barnier’e artık Ticaret Müdürü olmak istediğini ve 37.000 Frank olan maaşının 300.000 Frank’a çıkmasını istediğini söylüyor. Tabii ki Mösyö Barnier kriz geçiriyor. Aslında Christian Martin’in amacı, Mösyö Barnier’in kızı Colette ile evlenmek.  Ama O’nun Colette sandığı kişi aslında Jacqueline. Kendini Mösyö Barnier’in kızı diye tanıtmış. Bundan Christian Martin’in haberi yok. Evin kızı Colette ise aslında Oscar’a aşık. Oscar’ı Mösyö Barnier kovmuş, O da askere gitmiş. Hizmetçi Bernadette Colette’ye akıl veriyor, “hamileyim dersen baban senin Oscar’la evlenmene izin verir!” Bunun üzerine her şey karışıyor.

Christian Martin, muhasebeci olduğu için fabrikada kaçırılan vergileri falan biliyor. Bir de patronunu 40 milyon Frank dolandırmış. Bu Frankları bir bavulda mücevher olarak saklıyor.  Bavulu verme karşılığında Mösyö Barnier’den kızı ile evlenme sözü alıyor. Mösyö Barnier ise bavulu alacak, kendi kızı olmayan Jacqueline'yi verecek hesapta. Bu arada sürekli zil çalıyor, birileri geliyor birileri gidiyor, olaylar gelişiyor. Hizmetçinin iç çamaşır dolu bavulu, içinde mücevher olan bavul ve ayrıca 40 milyon Frank olan başka bavul sürekli birilerinin eline geçiyor. Colette Oscar’a tam kavuşacakken yine bir şeyler oluyor. Tam her şey çözüldü derken yine bir şeyler oluyor ve finalde başka bir sürpriz ortaya çıkıyor, O’nu da söylemeyeyim artık.

Sahne aşırı dinamik, oyuncular müthiş. Önden izlemeyeceksem almam bilet tiyatrodan, haklıyım. Çünkü Christian Martin rolündeki Çağrı Büyüksayar’ın dudaklarını titreterek üzülmesi, Cem Karakaya’nın müthiş, altını çizerek bir daha söylüyorum müthiş mimikleri tam bir seyir keyfi yaratıyor. Colette’nin babasını ikna etmek için yalandan ağlamaları, Bayan Barnier’in şarkıları, hepsi müthiş ve çok keyifli.

Yönetmen Ersin Umulu’nun da söylediği gibi gülmeye, umuda ve sevgiye ihtiyacımız var.  Ne diyor:

GÜLMEK UMUTTUR… GÜLELİM DÜNYA GÜLSÜN…

Ve her zamanki sloganı hatırlatıyor ve iyi pazarlar diliyor ve gülümseyerek gidiyorum:

#tiyatroiyidir

 #tiyatroiyileştirir


Devamını Oku

23 Ekim 2016 Pazar

Haldun Taner Sahnesi'nde Saadet Hanım'ı izledim

 Perde açılınca bir banka şubesini görüyoruz. Dekor çok başarılı. Numara alma makinesinden bankodaki kayan yazılara kadar her şey bütün detaylarıyla düşünülmüş. Sahnede bir müşteri, banka memurları ve güvenlik görevlisi var. Öğle tatili bitmiş, ama şubedeki rehavet sürüyor. Derken sahneye emekli ilkokul öğretmeni Saadet Yurtlu giriyor. Üzerinde kendisine çok yakışan, tam da sosyal konumuna ve yaşına uygun yeşil şık bir elbise var. Saçları sıkıca topuz yapılmış. Herkese “evladım” diye hitap eden, disiplinli, mesleğini yaşam tarzı olarak benimsemiş bir öğretmen kendisi. Aynı zamanda çocuğunun üzerine titreyen bir anne. Bankadaki parasını çekecek ve oğlu Sermet'e hediye alacak. Çünkü Sermet'in o gün doğum günü. Daha bankaya adımını atar atmaz güvenlik görevlisinin laubali ve cahilane davranışlarından rahatsız olan Saadet Hanım “bunlar hep müfredat sorunu, sizleri eğitemedik” diyerek tavrını ve halini belli ederken, bankaya yüzlerinde kadın çorabı olan 3 kişi giriyor ve olaylar böylece başlıyor.



Buraya kadar anlattıklarım zaten oyunun tanıtım broşüründe de mevcut, dolayısıyla oyunu izlemek isteyenlere bir kopya vermediğimin altını çizmek isterim. Gelelim yorumlarıma.

Oyunu izledikten sonra yazarın neyi anlattığını pek anlayamadım.

Geçen sene önermesiz tiyatro metin yazarlığı eğitimi aldıktan sonra, izlediğim oyunlarda hep yazarın asıl anlatmak istediği ana temayı bulmaya çalışıyorum. Ama “Saadet Hanım” da o kadar çok mesaj kaygısı vardı ki, oyundan çıktığımda aklımda kalan şey sadece “ yazarın kafasının çok karışık” olduğuydu. Oyunun tanıtımında özetlendiği gibi eski zaman disiplinlerinden kalma emekli öğretmen Saadet Hanım'ın bakış açısından olaylar anlatılsaydı, “güldüm eğlendim düşündüm” der çıkardım. Ama böyle olmadı. Çünkü son dönemin popüler tanımlaması olan “sübliminal mesajlar” oyunda o kadar çok yer alıyordu ki, açıkçası izleyicilerin çoğunun topluca güldüğü bazı yerlerde ellerim çenemde donuk bir yüz ifadesiyle bakakaldığım çok oldu. Bir karışıklık komedisi olarak kalabilirdi belki oyun, ben de güler eğlenir stres atar çıkardım. Ama öyle değildi...

Oyundaki mesajlar
Saadet Hanım bankadaki çalışanların ya da eylemcilerin beğenmediği davranışları için “işte bunlar hep müfredat yüzünden, okullardaki müfredat değişmeli” mesajını birkaç kere tekrarladı. O sırada salondaki izleyicilerden büyük bir alkış koptu. Oysa “müfredat değişmeli” diyen Saadet Hanım'ın okullarda nasıl bir eğitim sistemi istediğini bilmiyorduk biz seyirciler olarak. Dolayısıyla ben alkışlamadım bu repliği. Çünkü bu sloganvari tekrar edilen mesaj beni hiç ama hiç etkilemedi.


Oyunda solcu eylemciler aşırı derecede karikatürize edilmiş. Tamam silahlı eylemler yanlıştır, elbette şiddet yanlısı değilim ben de. Ama kitap cümleleriyle konuşan eylemcilerin -ki böyle konuşmaları alay konusu edilmiş- bir bildiri yazıp isteklerini dile getirmekten bile aciz olarak gösterilmelerini, grubun başkanının gözlüğünden sarkan etiketi egzajere edilmiş detaylar olarak gördüm. Aynı şekilde eylemcilerin bir konuya karar vermek için oylama yapmaları da abartılarak komedi unsuru haline getirilmiş. Neden? Bir toplulukta karar vermek için oylama yapmak çok mu gülünesi bir durum... Oyunun sonunda “her şeyi sevgiyle çözelim” gibi bir mesaj verildi gibi oldu bir ara ama, açıkçası bu kadar laf kalabalığında çok sönük kaldı bence.


 Işıklar kararıp da son sahnede Saadet Hanım oyuncuların arasına karışarak “biz çocuklarımızdan gözyaşlarımızı sakladık, sonunda kendileri arayıp buldular. Siz çocuklarınıza acılarınızı öğretin ki mutluluğu bulsunlar” dediğinde çok beğendim bu repliği. Ama oyunun bütünüyle ne alakası vardı, yine bağlantı kuramadım...


Muhtemelen yazar Ahmet Levent Pala, dünyaya soldan bakanları eleştirmek istemiş, ama açıkçası kendisinin nerede durduğu da pek belli değil. Bu eleştiriyi yaparken ortak değer olan öğretmenlerden yola çıkmış. Biraz müfredattan dem vurmuş, biraz eğitimsizlikten dem vurmuş, araya görevini kötüye kullanan memur, elemanıyla sevgili olan evli yönetici, sevince evlenmek gerekir klişesi, az biraz da komik unsur ekleyince, sonuna da “sevin, sevilin” mesajını kulağa güzel gelen bir akışla koyunca, dediğim gibi ortaya karmaşık bir oyun çıkmış.




Oyunda en çok Nilgün Kasapbaşoğlu'nu sevdim.

Oyunda Saadet Hanım rolünde oynayan Nilgün Kasapbaşoğlu'nu çok sevdim. Gerek ses tonu, gerek sahne hakimiyeti, gerekse mimikleriyle gerçekten de çok başarılıydı. 200'e yakın oyunda görev yapan, sinema ve dizilerden de tanıdığımız, aynı zamanda çok başarılı bir seslendirme sanatçısı olan Nilgün Hanım'ın performansını ve müthiş enerjisini izlediğim için kendimi şanslı hissediyorum. Siz de eğer fırsat bulup oyunu izlerseniz yorumlarınızı merakla bekliyorum.

Son not; 
Sansürsüz, düşüncelerin özgürce aktarıldığı, tiyatrocuların işten atılmadığı, oyunların yöneticilerin istekleri doğrultusunda seçilmediği ve  doya doya sanatla dolu geçen günler dilerim hepimize...



Devamını Oku

24 Aralık 2015 Perşembe

En Kısa Gecenin Rüyası - Moda Sahnesi

Dün akşam Moda Sahnesi'nde “En Kısa Gecenin Rüyası” adlı Shakespeare uyarlaması müthiş oyunu izledim. İki buçuk saate yakın süren oyun gerçekten de çok keyifliydi.

Orijinal adıyla A Midsummer Night's Dream, 1595 yılında sahnelenmiş ilk kez; yani günümüzden tam 420 yıl önce! Bugün hala bu romantik komedyaya gülebiliyorsak, Antik Yunanistan'da geçen öyküyü günümüzle harman edebiliyorsak, "işte deha budur" demekten ve sanatın gücü karşısında saygıyla eğilmekten başka ne gelir elimizden!

Keyifli ve oldukça interaktif bir masal ortamı yaratılmış salonda. Sahne ortada, karşılıklı dizayn edilen iki oturma bölümü var. Herbir oturma bölümünün yanlarında ve ortalarında oyuncuların yürüyeceği mesafede boşluklar dizayn edilmiş. Dolayısıyla bütün salonu sahne gibi kullanıyor oyuncular. Kah arkanızdan biri çıkıyor, kah yanınızdan biri geçiyor ve siz masalın büyüsüyle daha da bütünleşiyorsunuz. Göz yorucu dekor yok sahnede, sadece 4 adet sıra var o kadar. Böylece oyunculara adapte oluyor ve tamamen hayal gücünüzün akışına kaptırıyorsunuz kendinizi. Duvarları boydan boya kaplayan yeşil led ışıklarla ormanın derinliklerine dalıyor, tavandaki müthiş dekor ve müziklerle, danslarla masalın içine girmeniz hiç de zor olmuyor. Bu arada tavandaki -burada kopya vermeyeceğim- esprili detayların oyunda hiç de öne çıkarılmayan erotizme satır arası bir gönderme olduğunu da belirtmek isterim.
Timur Acar-Didem Balçın (alıntı web)
Oyunun konusundan bahsetmeyeceğim. Sonuçta bu zaten bilenlerin bildiği, bilmeyenlerin ise internet ortamında kolayca özetini bulabileceği meşhur bir metin. Sadece beni etkileyen kısımlarını aktarmak istiyorum.

Olay Antik Yunanistan'da geçiyor. Daha ilk sahnede bir baba var, kızını bir adamla evlendirmek istiyor. Kızı ise başkasını seviyor. Baba diyor ki,

“Ya benim seçtiğim adamla evlenirsin, ya da sonsuza kadar bekar kalırsın!”

Ben işte o noktada direkt ama direkt kendi toplumumuzu düşündüm. Biz hiç ama hiç yol kat edememişiz! Hâlâ babalar kızlarının evlenecekleri adama karışıyor; hâlâ kızlar, aşık oldukları adama kaçmaya çalışıyor ve o babaların bir kısmı kızlarını reddediyor, bir kısmı ise söylemeye dilim varmayacak... Gerçi Shakespeare ve çevirmenler benim kadar dramatize etmemişler olayı; komik komik anlatmışlar. “Ben birini severim, o da başkasını!” klişesi çok güzel işlenmiş oyunda. Yerlerde sürünmeler, “köpeğin olayım, sen vicdansız bir mıknatıssın, beni kendine çekiyorsun sözleri... İşte tam da bu noktada oyunculuklar müthişti, güldüm, eğlendim.

Hikayenin devamında aşk iksiri var. Bilirsiniz, peri aşk iksirini damlatıyor birilerinin gözlerine uyurlarken, uyanınca kimi görürlerse ona aşık olacaklar! Tabii ki eşeğe aşık olan da var aralarında. Aşkın aslında bir ilüzyon olduğunu düşündüm tam da o noktada. İnsan bir eşeğe aşık olduğunu belki de hiç fark edemez ya bazen; Shakespeare bunu ne kadar da güzel anlatmış. Aşık olan insanın nasıl da gözünün döndüğünü, nasıl da kendini küçük düşürdüğünü gülümseyerek izledik.


İnsan bazen bir eşeğe aşık olur! ( görsel webden alıntı)

Periler vardı, çok tatlılardı. Onları izlerken de oyunculuklara hayran oldum. Tamamen hayali yaratıkları sahnede canlandırmak ne zor bir şey olsa gerekti! Ve insan hiç mi teklemez bu kadar uzun ve ağır bir metinde. Şahane oynadılar gerçekten de.

Oyun içinde oyun yazmış Shakespeare. Ormandaki periler, zengin düğünü ve bir de tiyatro oyunu hazırlayan bir grup köylü. Bu köylülerle alt sınıf, üst sınıf ayrımını çok güzel vurgulamış yazar yıllar yıllaar öncesinde. Alt sınıf insanlarının duruşu, üst sınıfa karşı kendilerini anlatmak için ezilip büzülmeleri ve kendilerini savunamayıp, üst sınıfın doğrularını hemen kabul edişleri. Bunun yanısıra bilinçsizce gösterdikleri cesaret, biliyormuş gibi konuşmaları... Hani yönetenlerin tabiri caizse “koyun” olarak adlandırdığı, cahil bırakılmış, ama boyun eğen kesim var ya... Batı yakasında değişen bir şey yok anlayacağınız!

Mesela bir bölümünü anlatayım. Güya dük'ün düğününde bir piyes sergileyecekler ve oyunun içinde bir aslan var. Açıklama yapma gereği duyuyor soylulara:

Şimdi bu aslandan korkmasın zarif hanımlar, ben aslında doğramacı Snug'um, oyunda masusçuktan aslan rolü yapıyorum!”

Bu zekice diyalogları kurgulayan Shakespeare, alttan aldıkça kendini ve varlığını hiçe sayan halk tabakası anlatımı ile sanki günümüz insanlarını betimliyordu ve müthişti. Hani bizde de öyledir ya! "Devlet büyüklerimiz en doğrusunu bilir” derler ya hani, şapka çıkarıp yerlere kadar eğilirler ya statüsü yüksek olanın karşısında. Oyundaki dük'ün de, kendinden yaşça büyük köylüye elini öptüren çağımız siyasetçilerinden hiç farkı yoktur aslında!

Ama tam da bu noktada şöyle bir yorumum var. Bu çok çarpıcı olan bölüm, oyunun en sonundaydı ve biz izleyiciler biraz yorulmuştuk. Belki biraz daha kısa olabilirdi, belki de ikinci bir araya ihtiyaç vardı.

Bu bölümde, yönetmen Kemal Aydoğan çok radikal bir yorum yapmış. Köylüler şiveli konuşuyordu, gerçi aralarında mantıklı bir dağılım da vardı. Kimisi Anadolu'nun doğusundan, kimisi de batısından seçilmişti. Ama sanki biraz fazla abartılı gibi geldi bana bu köylü konuşmaları. Yani nasıl diyeyim; perilerin, kralın, kraliçenin, aşıkların olduğu büyülü masaldan çıkıp, Anadolu köylüsü muhabbeti dinlemek biraz beni olaydan kopardı. Tabii ki ben sanat eleştirmeni değilim, ama bir izleyici olarak bu esnaf köylü sahnelerinin çok egzajere edildiğini düşündüm. Bu kadar abartılmasaydı daha iyi olurdu sanki. Ama bu küçük eleştirim yanlış anlaşılsın istemem, oyundan genel olarak tatmin oldum ve çok beğendim.

Melis Birkan - Mert Fırat (web alınıtısı)

Müzikler, kostümler ve sürpriz danslar muhteşemdi. Oyunculuklara gerçekten de hayran kaldım. Timur Acar'ı hep sinemada ve televizyonda birbirine benzeyen rollerde görmüştüm, pek de ilgimi çekmezdi, ama oyunda müthişti. Mert Fırat ve Melis Birkan cidden çok başarılılardı. Erkek peri Puck'a hayat veren Volkan Yosunlu müthişti. Lysander'i oynayan Onur Ünsal'ın özellikle çok iyi kullandığı ses tonuna hayran oldum. İntikam dizisindeki Dicle rolünden tanıdığımız Beyza Şekerci, hem bale hem de oyunculuk eğitimi aldığı için sahneye çok yakışıyordu.


görsel web alıntısı
Son bir notum daha olacak. Gerek okuduğum kitaplarda, gerekse izlediğim oyun ve filmlerde kaba küfüre adapte olamıyorum. Hatta "ivedik" tarzı kaba küfür filmlerinin, ucuz para kazanma amaçlı, sanatla alakası olmayan kandırmacalar olduğunu düşünüyorum. Tamam elbette küfür hayatımızda var, ama bunun sanattaki yansımasının çok zarif biçimleri de var. Keşke devamını hatırlasam; oyunun bir bölümünde “sen çukursun!” gibi bir aşağılama sözcüğü vardı. Hayran kaldım, "edebiyat işte budur!" dedim.  Kolaya kaçıp kaba küfür yazabilirdi ama “çukur” demişti yazar ve ben çok ama çok etkilendim bu sözden...




Sonuç olarak, sevme sevilmeme kaosu, kavuşmalı mutlu sona eren aşk hikayesi, periler, aşağılandıkça yalakalıkta sınır tanımayan halk kitlesi ve Shakespeare'in şiirsel dilinin güzel bir uyarlaması, müthiş bir oyunculukla sizi bekliyor. Ben tavsiye ediyorum, izleyin ruhunuz şenlensin.. Ve oyunda emeği geçen herkesi kutluyorum. 

Bugünlük de benden bu kadar, sevgiyle...
"Kimse sanatsız kalmasın!" der ve kaçarım...
Devamını Oku

14 Haziran 2015 Pazar

Oyun Atölyesi'nde Nehir'i izledim...

Çok sıradandır bazen hayat, basittir. Siz ne kadar hayal kursanız ve beklentilerinizi üst seviyeye çıkarsanız da o yine kendi bildiğini okur. Mesela bazen  en heyecan verici anlar bile sanki daha önce yaşanmış gibi gelir insana, belki de yaşanmıştır gerçekten de...
Kadın erkek ilişkileri zaten böyledir. Değil midir?

Nehir-Oyun Atölyesi*

Çevrenize bir bakın, aşkından ölebilecek gibi hisseden bir çok kadın görürsünüz. İlişkisini hayatının merkezine koymuş, deli divane dolaşan; ama aşkından ölebilecek gibi hisseden ve öyle davranan erkek sayısı biraz daha azdır sanki. Acaba neden böyledir? Hızlı hızlı yanıtlayabilirim bu soruyu, çoğunuz aynı benim gibi hiç düşünmeden hızlı hızlı benzer bir cümle söylersiniz:

Çünkü kadınlar her türlü ihtiyacını öncelikle “aşk” dahilinde gidermeye programlanmıştır, bir sonraki “level” ise kendilerini güvende hissedecekleri evlilik, yani kutsal aile bağıdır.
Erkeklerse aşkı kendi cisimlerinden soyutlamayı genelde iyi bilirler... “

Ayça Bingöl-Haluk Bilginer- Oyun Atölyesi*

Bir kadın, yemek yediği ve hatta üzerine geceyi birlikte geçirdiği adamdan ertesi gün yüzükle ilgili bir şeyler duymak isterken, adamsa sadece ona göstermek istediği bir çocukluk anısı olduğunu, bu anısını karyolanın altında bir kutuda sakladığını söyleyebilir. Kadın, özel bir gece geçirdiği, o gece içinde kendisini sevdiğini söyleyen erkeğin, karyolanın altından çıkacak kutuda kendisi için bir yüzük sakladığını düşünebilir ve hatta o kısacık zaman dilimi içinde giyeceği gelinliğin modelini bile tasarlamış, gelin topuzu için bir an önce saçlarını uzatması gerektiğine bile karar vermiş olabilir. Evet karyolanın altında bir kutu olabilir gerçekten de, içinde kocaman taşlı bir yüzük hayal eden kadın, aradığından daha büyük bir taş görünce afallayabilir. Neden afallamasın ki, çünkü kutunun içinde kocaman bir taş görmüştür, bildiğiniz taş hem de! Kadın bozuntuya vermeyebilir, ne diyeceğini de bilemeyebilir, adamsa kendi oyunu içinde mutludur muhtemelen. Ritüel tamamlanmış, kadın “tek taş”ını da almıştır, daha ne yapacaktır ki adam?

Ayça Bingöl-Haluk Bilginer- Oyun Atölyesi-Nehir*

 Ben şahsen satırlara ve satır arasında anlatılanlara hayran kaldım. Jez Butterworth, iyi bir metin yazmış gerçekten de.  Kadın erkek ilişkilerine, insanın kendi içindeki yalnızlığına, belki bencilliğine, aslında iç dünyasına demek daha doğru olacak sanırım, kendi aynasını tutmuş. Ben yansımaları sevdim.. Çeviren Hira Tekindor'un da hakkını teslim etmek gerekir elbette...

Oyun Atölyesi-Nehir*

Bir çocuk düşünün, hayatının ilk balığını tutmuş, çok heyecanlı, kendini büyümüş gibi, kocaman balıklar tutan amcası gibi, daha doğrusu önemli gibi hissediyor. Derken ne oluyorsa oluyor, balık kayıp gidiyor kucağından, ağlıyor “ne olur gitme!” diyor balığın ardından. Akşam oluyor, sanki bütün bu kötü şeyler hiç yaşanmamış gibi afiyetle yemeğini yiyip mutlu mutlu uyuyor çocuk. Şimdi de bir adam düşünün, hayatının kadınını arayan. Bir kadın geliyor ve sonra terkedip gidiyor. Elinden kayan balığa ağlayan çocuk gibi azıcık ağlıyor adam ve hemen sonra kaldığı yerden hayatına devam ediyor. İnsan ister istemez afallıyor ve ayılıyor sonrasında.. O çocuk aslında o balığı istememişti, aynı o adamın o kadını istemediği gibi... Sahte gözyaşlarının insanın göz pınarındayken kuruyuvermesinden daha normal ne olabilir ki! İkisinin de aradığı bambaşka şeylerdi çünkü.. Adam kadını değil, çocuk balığı hiç değil...

Nehir*
Öyle adamların, kadınları kandırmak için genelde sabit bir hikayesi de olur. Yani işte ne bileyim çok etkilendikleri bir çocukluk anısı vardır mesela, ya da ezberledikleri iki şiir, ya da altında uyudukları bir ağaç... Çok da önemli değildir bu hikayede ne anlatıldığı, gerçek de olabilir, kurgu da olabilir. Önemli olan tek şey, adamın kendini özel hissetmesidir o hikayeyi anlatırken; ha pardon bir de karşısındaki kadını etkilemek ister. Kadınsa genelde zavallıdır, etkilenmiş gibi yapar. Hiç ilgisini çekmeyen bir konu da olsa adamın anlattığı, adamın gözünün içine bakarak pür dikkat dinler, arada çok eğleniyormuş gibi kahkahalar bile atar. Çünkü birine sığınma ihtiyacı hissediyordur muhtemelen. “O adamı etkilerse belki yuva kurabilirler birlikte” hayali geçer, belli belirsiz de olsa usundan.

 Bu tip erkekler, karşılarındaki kadına bir şeyler öğreterek de egolarını okşamayı ihmal etmezler. Öyle ya kadın dediğin nedir ki? Adamdan daha az bilgisi olan, adamın her anlattığı hikayeyi dinlemek zorunda olan, adamın içgüdesel ihtiyaçlarına cevap vermekle yükümlü, adamın canı istediğinde çağırıp canı istediğinde gönderdiği bir ŞEYdir kadın.. Hatta kadın dediğin kafasız bir şeydir, sadece vücuttan ibarettir. Oyunda, özellikle de adam, kırmızı elbiseli kadın resmi çizip kafasını karaladığında bunu iliklerime kadar hissettim, daha doğrusu yazar Jez Butterworth ve yönetmen Haluk Bilginer bana çok iyi hissettirdi bunu.
Nehir*

Peki ama adam suçlu mudur gerçekten de? Yani aşkı arıyorsa, bulamıyorsa, çok denediyse ve bir türlü hissedemediyse ve vazgeçmişse, artık boşvermişse, ânı yaşamaya karar vermişse, kendini bir nehrin akışına bırakır gibi bırakıvermişse kadınların kollarına, hayatına davet ettiği kadınlar, hep aynı gibi davranıyorlarsa, adamı etkilemeyi başaramıyorlarsa, adam ne yapabilir ki? Çaba sarfetmeyi bırakır, otomatiğe bağlar, hep aynı müziği dinler, kadınlara hep aynı hikayeleri anlatır, hep aynı şarabı içer, hep aynı balığı yer... Adam suçlu mudur gerçekten de?
Kimilerine göre bu sorunun yanıtı evet, kimilerine göre hayır. Daha doğrusu kendi hikayenize ne kadar değmişse adam, o kadardır!

Ben bu oyunda anlatılanları çok derin ve çok dolu dolu buldum, hiç ama hiç sıkılmadım izlerken, bilakis metni noktası virgülüne kadar iyi algıladığımı sanıyorum. Bir çok yerde güldüm, kahkaha attığım zamanlar da oldu, düşündüm, üzüldüm, sevindim, şaşırdım... Yani bu oyun bir çok duyguyu aynı anda yaşattı bana. 

Modern tiyatro metinleri noktalı virgülle bitmeli” demişti “Modern Tiyatroda Önermesiz Metin Yazarlığı” dersi aldığım sevgili hocalarım Serhan Alben ve Sercan Alben. Bu metin tam da öyle bitti. Yani, ben ne hissettiysem sonu oydu oyunun, siz ne hissederseniz size göresi mutlaka farklı olacaktır. Zaten aşkın tam olarak ne demek olduğunu kim bilebilir ki?

Merak unsuru oyunun sonuna kadar devam ediyordu. Finalde ters köşeye yatmadık gerçi ama beklenmedik bir sürprizle bitti oyun. Çatışmalar yerli yerinde ve dozundaydı. Yanılmıyorsam 4 sahne vardı, oyun  tek perde ve olması gereken gibi yetmiş dakikaydı..

Dekor muhteşemdi, gerçek bir dağ evi gibi nemli ahşap kokusunu, doğranan salatalığın kokusunu bile hissedebildim ikinci sırada oturduğum için. Oyuncuların yediği balığın üzerinden dumanlar çıkıyordu, o derece gerçekti her şey.. Müzikler, ışıklar ve oyunun sonunda ayakta alkışlanan Haluk Bilginer, Ayça Bingöl ve Canan Ergüder müthişti..

Sezon bitti yanılmıyorsam, ama yeni sezonda Oyun Atölyesi'nde Nehir'i izlemenizi tavsiye ederim ben.

Yaşasın sanat ...


* Fotoğraflar Oyun Atölyesi web sayfasından alıntıdır. 
* "Modern Tiyatroda Önermesiz Metin Yazarlığı" dersi almak isterseniz, www.tiylab.com 'a göz atın.  
Devamını Oku