çevre bilinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çevre bilinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2024 Çarşamba

Ağaç Ev Sohbetleri - #253 / Sahillerimiz, Sokaklarımız, Parklarımız Neden Çok Pis?


Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 253. sayısındaki konuya ben de yazmasam olmazdı.

"Sahillerimiz, sokaklarımız, parklarımız neden çok pis?”

Bu “Neden Pisiz?” sorusunu, “ Neden Yeşile Değil de Betona Battık?  ve “Neden Aşırı Gürültücü Bir Toplumuz?” sorularıyla bir bütün olarak ele almak lazım bence.

Sacayağı gibi yani; bizde olmayan ve medeni ülkelerde olan şeyler:

Temizlik, Yeşillik, Sessizlik

Bu üçü bir araya gelince medeniyetin de iskeleti inşa edilmiş oluyor kendiliğinden. Sonra bir ölçü saygı, iki ölçü empati, bir ölçü sabır, iki ölçü kurallara uyum ekleyince al sana hakiki medeniyet.

Peki bizde olan ve onlarda olmayan şeyler ne?

Pislik, Beton, Gürültü!

Onlarda TYS var, bizde ise PBG!

Demek ki YKS, KPSS gibi elli tür sınavla ülkede TYS standartları gelmiyormuş, bunu da test etmiş olduk. Al sana PBG standardı;

Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Tarihini ve yeşilini koruyamamış, bitişik nizam beton apartmanların olduğu bir sokaktayız. Bangır bangır rap ya da arabesk şarkısı sonuna kadar açılmış lüks model araba geçiyor. İçinde pis sakallı, saçları tuhaf kesimli gençler var. Zaten açık olan araba camından yere boca edilen kül tablasını görüyoruz…

Nasıl, gözünüzün önüne ne kadar da kolay geldi değil mi bu sahne! Âdeta son yılların memleket klasiği gibi...

Konuyu fazla dağıtmadan şimdi soruya tekrar dönelim.

Bizim memleketin açık alanları neden pis?

Şimdi olası nedenleri art arda sıralayacağım, aklınıza gelen başka şeyler olursa çekinmeden ilave edebilirsiniz efendim; atış her zamanki gibi serbest!


1-Çünkü evlerimiz temiz

Efendim biz Türkler evlerimizin temizliğine aşırı önem veririz. Her gün o ev temizlenecek, halılar camdan silkelenecek, yastıklar dövülecek. Ayakkabılar evin dışında çıkarılacak. Sokaklar pis olabilir, amaaa evlerimiz pırıl pırıl olmak zorunda! Kapatırsın kapını camını, çıkarırsın ayakkabını, sokağın kiri pası sokakta kalır, bu kadar basit.


2- Çöp değil o gübre gübre!

Bir kere doğayı sevmediğimizi kim söylemiş?  Bizler aşırı doğa dostu insanlarız. Öyle olmasa niye gidelim mangal yakmak için parklara, piknik alanlarına değil mi ama? Domatesin kabuğunu, armudun çöpünü, üzümün sapını piknik yerinde bırakıyorsak; sırf ağaçlara gübre olsun diye yapıyoruz bunu. Bilip bilmeden bize suç atmayınız, doğanın has dostu biziz biz… Zaten doğa çok mucizelidir, kendi kendini temizlemeyi de bilir. Ama bin yıl ama on bin yıl geçer orası ayrı, fakat o naylonları da yok etmeyi bilir canımız doğamız…

3- Temizlik görevlileri işsiz mi kalsın?

Şimdi ben atmazsam sokağa çöpü, sen atmazsan, o atmazsa ne olur bir düşünün! Sokaklar tertemiz kalır. Sonra ne olur? Sokakların tertemiz olduğunu gören belediyeler binlerce temizlik görevlisini işten atar. Sonra ne olur? Al sana dev işsizlik rakamları… İyi mi olur yani! Sokakları pisletelim ki temizlik görevlilerine de iş çıksın, evlerine ekmek götürsünler. Ne kadar bencilsiniz yahu, hiç istihdamı falan düşündüğünüz yok! Atın çöpleri, devam devam… Duymamış olayım…

4- Üç kuruşluk deniz keyfimizi mi bozalım?

Sahile gitmişsin, yakmışsın sigaranı, keyif yapıyorsun. Bir de kalkıp izmariti atacak çöp arayacaksın öyle mi? Ya yürü git işine, aptal mısın, gömüver kuma izmariti. N’olcak canım, karışır gider kumlara. Hem denizler kendini temizler. Buradan alır, hoop başka sahile götürüp bırakır, o sahildekiler düşünsün gerisini bize ne be ya? Üç kuruşluk deniz keyfimizi mi bozalım böyle saçma detaylar yüzünden…

5- O değil de sen Norveçli misin?

Sen Norveçli misin, çok mu zenginsin? Sanki her derdin bitti de bir tek sokakların pisliği mi kaldı? O değil de bak dünyada savaşlar var, Afrika’da kıtlık var. Hindistan’a bak; insanlar hem ölülerini yakıyor hem yıkanıyor aynı nehirde. Öyle yok sokakta izmarit var, yok sahiller pis, yok parklarda neden çöpler var, neden her yer pis falan deyip şımarıklık yapmayacaksın. "Neden dünyadan çöp ithalatı yapan bir ülkeyiz?" diye sorgulamayacaksın; senin aklın ermez o işlere. Fazla sorgulama, sen bilmezsin büyükler bilir…

Otur oturduğun yerde, gerekirse pislik solu ama “daha temiz ve daha yeşil bir çevrede yaşamak benim de hakkım” diyen çapulculara uyma sen, tamam mı canım benim. Aferin, bak dizi başlayacak birazdan, aç izle. Sörvayvır var onu da izle, tamam mı canım benim, olmadı maç izle. Boş ver sen böyle şeyleri, takma kafana tokadan başka şey!


6- Cennet Öbür Dünyada Zaten Var

Öbür dünyada zaten cennete gitmeyecek miyiz? O halde ne gerek var bu dünyada parkları süslemeye, evlerin önüne ağaç dikmeye, dere kenarlarını çiçeklendirmeye, denizleri temiz tutmaya… Sahiden ne gerek var yaşadığımız yerleri güzelleştirmek için çabalamaya? Bu dünyaya çile çekmeye geldik madem. Etraf da pis oluversin, ne olmuş yani. Cennette tertemiz ağaçlar olacak, şırıl şırıl sular akacak, her yer mis gibi kokacak. Kapa gözlerini bu dünyadaki pisliklere, cennetin güzelliğini hayal et….

 Sevgiyle efenim, çiçek kokulu selamlar hepinize…


Devamını Oku

13 Mart 2016 Pazar

“Sen insan değil misin?” dedi martı...

Akşamdı. Camlarda çiseleyen yağmur. Pencerede oturmuş, İstanbul’u seyrediyordum. Düşercesine bir martı kondu pencereye. Ak tüylü kanadında bir parça kan. Bana bakıyordu, ürkek gözleri. Şaşırdım, acıdım. Bir an konuştuğumuzu sandım.

Yanlış pencereye kondun, sana yardım edemem” dedim, şaşkın gözlerle yüzüme baktı. “Sana dokunamam çünkü” dedim, yüzüme bakmaya devam etti. “Bir şey söylesene, neden öyle bakıyorsun yüzüme?” dedim. Bu sefer yavaşça araladı gagasını, ne söyleyeceğini gerçekten çok merak ettim. Önce genizini temizledi, sonra sanki yılların tiyatrocusu gibi etkileyici davudi bir sesle: “Hiç değişmeyecek misin?” dedi. Bakakaldım! Bu ses, bu diksiyon! “ Ne o, çok şaşırmış görünüyorsun” dedi. “ Sesin çok etkileyici, evet şaşırdım” dedim. “Bir martının konuşması değil, diksiyonunun güzelliği şaşırttı demek ki seni, gerçekten hiç değişmeyeceksin!” dedi.


Birden yaşadığım olayın farkına varıp ürperdim. Karşımda bir martı vardı, konuşuyordu, üstelik muhteşem bir ses ve diksiyonla! Gerçeküstü bir sahnenin içinde olduğumu fark ettim. İstemsizce elim hemen cep telefonuma gitti. Benim yerimde kim olsa aklına geleceği gibi bu ânı ölümsüzleştirmeyi düşündüm. Konuşan martı videosuyla tıklanma rekorları kırar, internet fenomeni bile olabilirdim. Tam ben bunları düşünürken, “Boşuna uğraşma, kameralar kaydetmez beni“ dedi. “Ne yapacağımı nereden biliyorsun?” diye sordum. “Ben herşeyi bilirim” dedi, büsbütün afalladım. “Şu kanadıma pansuman yapacak mısın, kanarken sohbet etmek hiç de kolay olmuyor” dedi. “Söylemiştim, sana dokunamam” dedim. “Neden?” diye sordu. “Çünkü tüylüsün, ben tüylü yaratıklara dokunamam, lütfen ısrar etme” dedim. “Tamam, işte kendin söylüyorsun, tüylü yaratıklara dokunamazmışsın. Oysa ben farklıyım. Çünkü ben, konuşan tüylü bir yaratığım. Üstelik itiraf ettin, ses tonum ve diksiyonum da şahane!” dedi. “ Bak, kan kaybından ölürsem eğer, bir daha konuşan martı görebilecek misin acaba, belki de bu sana verilmiş özel bir şanstır ve bu şansı geri tepmen belki de felaketine neden olacaktır!” dedi. Yarı tehdit, yarı korkutma, yarı umut içeren bu cümle karşısında ikircikte kaldım. Martının bile ukalası gelip beni buluyordu! “Ya bir rüyanın içindeyim, ya da bir masalın ortasındayım” diye düşündüm. Pencereyi açıp ürkekçe elimi uzattım. “Hadi korkma”dedi cesaret veren güzel sesiyle. Elimle kanadının ucuna dokundum, sonra aniden geri çekildim. “Yapamayacağım galiba” dedim. “Hemen pes etme” dedi, “Hadi dokun, başımı okşa, bak nasıl da hoşuna gidecek” dedi. 


Davudi sesli, müthiş diksiyonlu bir tiyatro sanatçısının başına nasıl dokunabilir ki insan! Biraz çekindim, sonra cesaretimi toplayıp nihayet dediği gibi yaptım. “Bak, korkulacak bir şey yokmuş gördüğün gibi, hadi beni kucağına al ve içeri götür, üşüyorum” dedi.

 Tüylü yaratıklara dokunamama fobisi, konuşan bir martı sayesinde aniden yok olan her insan gibi, O'nu sevgiyle kucağıma aldım ve pencereden içeriye taşıdım, ortadaki sehpanın üzerine bıraktım.

 Gidip içeriden çok kullanmadığım, eski ve küçük bir battaniye getirdim, koltuğun üzerine serdim. Martıyı güzelce örtünün üzerine yerleştirdim. “Vay be, hayvanlara dokunamama fobimin böyle geçeceğini söyleseler inanır mıydım?” diye düşündüm kendi kendime. Kütüphanenin kenarına ne olur ne olmaz diye sıkıştırdığım yara bandını getirdim. “ Önce kanı temizle, ne kadar da beceriksizsin” dedi. Kolonya ve pamuk getirdim. “Öyle evinde oksijen, tentürdiyot, bilumum ecza malzemesi bulunduran tedarikli biri değilim, artık idare edeceksin Martı Bey” dedim azıcık sinirlenerek. Pamuğa kolonya döküp hafifçe yarasını temizledim, neyseki fazla derine inmemişti kesik, üzerine yara bandını yapıştırmaya çalıştım. Tüylerini olabildiğince aralamam gerekti ve aslında bant pek de sağlam durmadı. Görevini başarıyla tamamlamış memur edasıyla “Tamam, dediğini yaptım, zaten yaran fazla derin değilmiş” dedim. “Teşekkür ederim” dedi. 

“Nasıl yaralandın?” diye sordum. “Beni sen yaraladın” dedi. “ Hadii bu da nereden çıktı şimdi?” dedim şaşkınlıkla. ”Evet beni sen yaraladın, incittin” diye tekrar etti. “İşine gelmeyince hatırlamıyorsun tabii ki, hiç değişmeyeceksin” dedi.


Beş dakika öncesine kadar nasıl da normal bir insandım. Sıcak evimde huzurlu huzurlu oturuyordum. Kim inanırdı ki cama yaralı bir martı konsun, konuşmaya başlasın, yarasını sarayım, üstüne üstlük onu yaraladığımı iddia etsin. Nasıl senaryo ama! Üstelik dediğim dedik inatçı bir martı olduğu da belli. Ağız dalaşına girmek istemedim, “Peki, madem seni ben yaraladım, söyle bakalım nasıl oldu bu iş?” dedim. 

“Ben” dedi, “Gül gibi yaşayıp gidiyordum. Yandan çarklı vapurlarla rüzgara karşı yarış eder, bana simit atan aşıklara türlü numaralar yapar, bu şehrin şiirine duygu dolu sözler eklerdim. Biz öyle mutluyduk. Sonra sen geldin, herşey berbat oldu! Önceleri düzelirsin diye bekledim, ama nafile. Dedim ya hiç değişmedin, sanırım değişmeyeceksin de! Beni sen yaraladın!” dedi.“Peki” dedim, “Ne zaman yaraladım seni?” “Son otuz beş yıldır iyice zıvanadan çıktın, beni her gün yaralıyorsun” dedi. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Bir taraftan da kendimden şüphelenmeye başladım. Acaba gerçekten de O'nu yaralamış olabilir miydim? Tamam tüylü yaratıklara dokunamıyordum da, o kadar gaddar mıydım yoksa? “ Yanılıyorsun, o ben değilim” dedim, dinlemezden geldi. O kadar kararlıydı ki, “Anlat bakalım, nasıl oldu bu iş?” diye sordum.

 “ Önce geldin binaları yükselttin, sonra daha da yükselttin ve diktiğin kulelerle övünmeye başladın. Benim özgürce uçtuğum gökyüzüne bariyerler yaptın sen. Sen gelmeden önce neşeyle pike yaptığım uçsuz bucaksız bir gök vardı, ama sen, bencil sen...” Dedi, yutkunarak devam etti: “Senin o övünerek gökyüzüne doğru yükselttiğin binalara çarpa çarpa yaralanıyorum ben her gün, şimdi anladın mı? “ dedi. “İyi de beni niye suçluyorsun, ben inşaatçı mıyım?” dedim. 
“Sen insan değil misin?” diye sordu gür sesiyle. Cevap veremedim, sustum kaldım... Camı açtım, “İstediğin zaman gidebilirsin” dedim, yüzüme baktı, baktı, baktı... Öylece uçup gitti...

Not: Yeşilçam'ın duayenlerinden sevgili hocamız Mehmet Aydın'dan almakta olduğum “Yaratıcı yazarlık ve senaryo “ dersleri kapsamında yazdığım üçüncü ödevdir. Koyu renkle yazdığım ilk paragraf hocamızın anlatımıdır, devamı da benim hayallerim naçizane.. Umarım hocamız da siz de beğenirsiniz... /EvdeYazar

Not2: Fotoğraftaki martı gerçekten de geldi pencereme kondu ve bu yazıya konu mankeni oldu. İnsan bazen ne kadar enteresan anlar yaşıyor...
Devamını Oku

6 Ekim 2015 Salı

Hepimize (h)es yani!

Sabah haberleri açtım. Fındıklı parkı şantiye olacakmış, insanlar eylem yapıyor. Büyükçekmece'de bir park otel yapılacakmış, insanlar eylem yapıyor... İyi haber de var; Sivas Suşehri'nde “suyumuzu vermeyiz” diyen, sularını korumak için gaz yiyip kendini arabaların önüne atan Kıymet Abla ve köylüler kazanmışlar neyse ki... Suşehri'nde su eylemi ne kadar ironik...

Devamını izleyemedim, kıstım televizyonun sesini, yazmaya başladım.

dünyayı yok ediyoruz!

Ne kadar obursunuz, ne kadar çirkinsiniz, ne kadar aç gözlüsünüz, ne kadar iğrençsiniz demek istedim. Sonra da vazgeçtim. Her güzel şeyde olduğu gibi, dünyanın da sonu gelmeli ve bu insanlar, dünyanın sonunu getirmek için kendilerini sorumlu hissediyorlar demek ki dedim. 
Eh dünya da sonsuza dek yaşayacak değil ya, birilerinin yok etmesi lazım!


Sonra sakinleşip biraz empati kurmaya çalıştım. Bir şekilde bir koltuğa kapağı atmış bu kaba etler, o koltukta otururken aslında doğayı ve dolayısıyla insanlığı yok ettiklerinin farkında da olmayabilirler. Çeşitli hesapları vardır muhtemelen, yani oldukça masumdurlar kendi çaplarında; ne bileyim, şöyle düşünüyor olabilirler:

Bu koltuğa oturmamı sağlayan beyefendiye sözüm vardı, otel arazisi ayarlayacaktım, borçlu kalmayayım. (Bunun neresi doğa düşmanlığı, gayet insani bir şekilde adam borcunu ödemeye çalışıyor! Adama doğa düşmanı diyeceğimize “namuslu vatandaş” dememiz lazım. Borcunu ödemek için bir parkı feda etse ne olacak ki sanki, adam sözünün eri, yetmez mi!)

Bu köylüler aptal, ne anlarlar kalkınmadan; hepsi cahil! Su boşa akmasın diyoruz, “Hes” yapacaz hes, hes, hes.. has... hass... (Adam eğitimli, olaya bilimsel yaklaşıyor; biz de adamı suçlayıp günahını alıyoruz boş yere! Hem cahil köylüyle eğitimli bürokrat aynı düşünebilir mi allasen! Sular gürül gürül boşa akacağına bir iki firma ekmek yese fena mı? Karadeniz'de yeşil çok nasılsa, azıcık da beton karışıversin araya, adam istihdam yaratıyor. Bu adamı suçlayan, hes'e karşı çıkan herkes cahil aslında! Hepimize (h)es diyorum, (h)es yani!)

Sanki parktaki otları yiyecekler! Oysa yerine bir AVM diksem yüzlerce insana ekmek kapısı açılır! Yaranamazsın ki bu millete! Varsa yoksa AVM düşmanlığı! (Adam yerden göğe kadar haklı, az bile söylüyor! Hatta her bir yanımız AVM olsun, nasılsa içindeki dükkanlardan birinde oksijen maskesi satarlar, öyle soluruz oksijeni ne var yani!)

Komünist bunlar, vatan hainleri! İnşaat yapacaaz ki vatan kalkınsın! Geri kafalı bunlar! Ah ah bende yetki olacak, yıkarım dünyadaki bütün eski binaları, Küba'da bile taş taş üstünde bırakmam! (Tabi ya, 400 senelik binalarda yaşayan Avrupalılar zaten geri kafalı, taa ortaçağdan kalma binaları korumaya alıyorlar. Ne gerek var kardeşim, ne öyle gotik gotik! Yapacaksın gösterişli apartıman kuleler, vatandaş otursun temiz temiz! İnşaatçılar da yaptıkları hizmetin karşılığında azıcık para kazanacak tabii ki! Biz de adamları suçluyoruz, ticaret kafasının neresi doğa düşmanlığı! Yıkacaksın ki, yerine yenisini yapasın! Yoktan var edecek değiliz ya, yeni yeni icatlar mı yapalım! Yazıklar olsun hepimize, entel geçiniriz bir de!

green economy

Ha bu arada, bu adamı aklarken sizler de aradan sıyrıldınız sanmayın!

Evinde yüzlerce ayakkabısı olduğu halde daha da alan, obur bir açgözlülükle almaya devam eden Selma, sen mesela... Evinden iki adım ötede otobüs durağı olduğu halde işe çift kapılı spor arabayla gitmeyi tercih eden Serkan, sen de saklanma hiç! Konuşurken mangalda kül bırakmasan da, elindeki sigara izmaritini yere utanmadan fırlatıverdiğini görmüyorum sanma Selin! Yeni model cep telefonlarının takipçisi Emre, sakın saklanma! Sen Ahmet, sen Hüseyin, sen Yıldız, sen Cemre, sen Esin... Ben... Evet ben...

yetmez ama, eh işte!


Bir dönüp baksak kendimize, bu adamlardan pek de farkımız olmadığını göreceğiz!
Hadi öyleyse hepimize ev ödevi veriyorum! Herkes dünyayı yok etmek için neler yaptığını yazsın madde madde. O adamların yaptığı kadar olmasa da,  bizim de suçlarımız var, suçlarımızla yüzleşelim, ne kadarını düzeltirsek o kadar faydalı olur!

Bugünü farkındalık günü ilan ediyorum, evet paşa gönlüm böyle istedi...


Kalın sağlıcakla...
Devamını Oku