diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2017 Pazar

Dizi Setinden İzlenimlerim


İki dönem boyunca katıldığım, bu sene işler güçler yüzünden aksattığım senaryo atölyesinde hocamız dün bizi dizi setine götürdü. Daha önce sokakta defalarca çekimlere tanık olmuştum; fakat detaylı olarak ilk kez çekim izleyeceğim için oldukça heyecanlıydım. Bize sağlanan minibüse bindik ve yaklaşık bir saat sonra İstanbul'un sınırlarındaki Darıca'ya yani sete geldik. Arabadan indiğimizde pek çok minibüs ve karavanla karşılaştık. Geldiğimiz yer de sıradan bir mahalle değil, filmler için inşaa edilmiş oldukça büyük bir açık hava platosuydu.

Açık Hava Film Platosu

Kapıda bizi bir görevli karşıladı. İçeri almadan önce “Şu anda çekim var, lütfen telefonlarınızı sessize alın” dedi. Hemen telefonlarımızın sesini kıstık. Adeta bir mabede girer gibi yavaş yavaş platonun içine adımlarımızı attık. İçeriye girince çok şaşırdım. Doksanlı yıllardan kalma eski zaman kasabasını andıran pek çok ev vardı. Evler gerçekti, aralarında sokaklar vardı. Bakkal, manav, kahvehane gibi pek çok dükkan vardı. Sokakların tabelaları oldukça sahiciydi. Evlerin çoğunun camları açıktı, tül perdeleri uçuşuyordu. Kiminin penceresinin önündeki çiçeklere dikkatle bakmasam, sahte olduklarını anlayamazdım. Sonradan araştırdığıma göre bu platonun 6 dönümlük arazide bundan 4 sene önce 1 milyar dolar harcanarak kurulmuş olduğunu öğrendim. Platoda yer alan bakkal, pastahane, berber gibi yapıların tamamı Darıca'daki tarihi binaların birebir kopyası olarak inşa edilmiş. Bildiğiniz küçük bir mahalle orası. İçinde 7 sokak, 12 apartman ve farklı farklı 10 dükkan var. Ara yolların asfaltına, taş döşeli kaldırımlara ve dikilmiş canlı ağaçlara kadar bütün detaylar düşünülmüş. Platoya girdiğim anda sinemanın büyüsü beni sarmaladı. Gerçekler içinde hayaller, hayaller içinde gerçekler adeta dans ediyor sinemada. Ne muhteşem bir şey bu!

Hummalı çalışma
Platoya girdiğimizde üzerinde “ Balat Erkek Öğrenci Yurdu” yazan, kapısının önünde gerçek bir Atatürk heykeli olan binadan sağa doğru yöneldik. Sokakların birleştiği bir meydan, meydandaki bir dükkanın önünde dizide geçen eski model bir araba karşıladı bizi. Etrafta koşuşturan onlarca insan, ışıklar, kameralar, kablolar... Yönetmen ve görüntü yönetmeni yan yana oturuyordu bir tente altında. Önlerindeki iki ekranda farklı kameralardan gelen görüntüler vardı. Biz tam yönetmenin arkasında durduk ve bu sayede olup biten her şeyi izleme olanağı bulduk. Aklıma gelmişken söyleyeyim; son yıllarda oldukça moda olan “yönetmen koltuğu”nun sahicisini de görmüş oldum sette. Ama öylece kenarda duruyordu. Demek ki yönetmen çadırından ayrılınca kullanacaktı sandalyesini.

Gerçek içinde hayal, hayal içinde gerçek...
Birden görevlilerden birisi “Sessizlik” diye bağırdı. Zaten kısık sesle konuşan herkes sus pus oldu. Sonra yine görevlilerden biri “Trafik başlasın!”komutunu verdi. Bunun üzerine sokaktan insanlar geçmeye başladı. Bence figüranların hepsi yerel halktan seçilmişti. O kadar güzel yapıyorlardı ki işlerini... Bir kadın pazar çantasıyla karşıdan geliyor, öbür taraftan bir adam yürüyor falan... Sonra başrol oyuncusu dükkandan çıktı ve konuşmaya başladı. Konuşması bitince yönetmen ”Cut!” dedi sahne kesildi. Ezber vardı, sufle yoktu. Haftada yüz yirmi dakika çekilen dizilerdeki kalınca bir kitap gibi olan senaryoyu nasıl ezberliyorlar, takdir etmek lazım. Ve elbette o senaryo kısa sürede nasıl kotarılıyor! Hani kızıyoruz ya ne saçma laflar bunlar diye... Senarist ne yapsın; kısa sürede kalın bir kitabı nasıl yazsın! Halbuki yabancı dizilerdeki gibi süre kırk beş dakika olsa, senaryonun da çekimlerin de kalitesi kim bilir nasıl değişir!

Boom; çık kareden :)
Toplamda bir kaç dakikalık sahne için en az beş kez çekim yapıldı. Bir saate yakın zaman aldı sahnenin bitmesi. Ön kamera, arka kamere, yakın planlar... Her seferinde oyuncu aynı repliği söylüyordu. Oyuncuların olmadığı hareket sahneleri için ise bir görevli, oyuncunun repliğini okuyarak sanırım süre ayarlaması yapıyordu. Bu arada oyuncusuz ara görüntüler alındı. Bir ara uçak geçti, yine çekim kesildi. Önceki çekimde bankta oturan figüran yerinden kalktığı için görüntü yönetmeni uyardı çocuğu. Başrol oyuncusu da “Elimde tespih var mıydı?” diye sordu. Bütün bu detaylar, devamlılık için çok önemli şeyler.

Ben en çok açık havada biz paltoyla üşürken incecik peştemal ile dolaşan oyuncuya üzüldüm. Düşünsenize saatlerce o şekilde dolaşmak zorunda! Geçenlerde okumuştum;Türkiye'deki oyuncuların en büyük sorunu üşümekmiş. Halbuki bu işlerin kolayı var. Mesela Hollywood'da filmler devasa kapalı stüdyolarda çekliyor. Adamlar stüdyoda çölün de, plajın da, uzayın da sahtesini yapabiliyor! Bize de böyle platolar lazım; ya da filmler ve diziler kış aylarında daha sıcak olan Antalya veya Adana'da çekilmeli! Yazık bu insanlara bence. 

 Neyse ben olayı anlatmaya devam edeyim:

YönetmenSay” dediğinde, üzerinde planın numarası, kaçıncı çekim olduğu gibi montajda işe yarayan bilgiler yazan “klaket” devreye giriyordu. Klaketi tutan kişi “çat” diye tahtayı kapatınca
 “Üç, iki bir, buyurun! “ diye oyunu başlatıyordu yönetmen yardımcısı. Setin ayrı bir jargonu vardı, ayrı bir enerjisi vardı. Bence insan öyle bir yerde normal bir işteymiş gibi “Biraz kaytarayım, cep telefonuma bakayım!” falan diyemez. Aşırı konsantrasyon var, ve bir de aşırı emek sarf ediliyor. Set işçileri sürekli ayakta; sağa sola  koşturuyor. Yönetmenler sürekli sigara çay içiyor. Yüzleri yorgunluktan ve bence düzensiz beslenmekten kara sarıya dönmüş. Gerginler; çünkü çekimler kolay kolay bitmiyor. Düşünsenize haftada yüz yirmi hatta yüz elli dakika süren dizi çekmek kolay iş mi!
Sette dinlenme yok!

 Çekimleri uzunca bir süre soluksuz bir şekilde izledikten sonra yönetmen, söyleşi yapmaya vakti olmadığı için bizden özür diledi.  En sonunda başrol oyuncuları ile birlikte toplu fotoğraf çekildik ve platodan ayrıldık.

Bu ziyarette sinemanın büyüsüne daha da çok kapıldım. Adım adım o sihirli dünyaya yaklaştığımı hissediyorum. Bir gün mutlaka kendi senaryomun çekildiği sete gideceğim. Ve size bu blogda anlatacağım...


Devamını Oku

1 Ekim 2016 Cumartesi

Muhteşem Yüzyıl izliyorum yıllar sonra!

Bir süredir, akşam yemeği yaparken mutfağa emektar tabletimi götürüyorum, yemek yaparken Muhteşem Yüzyıl'ı izliyor ya da dinliyorum. Zaten mutfağım küçük olduğu için tablet fazlasıyla bu işi görüyor. Evet 2011 yapımı bu diziyi ben o zamanlar izlememiştim. Ortamlar “Hürrem Hürrem” diye yıkılırken, iş yerinde bu dizinin yorumları yapılırken ben hiç oralı olmuyordum. Şimdi niye mi izliyorum, çünkü mutfakta yemek yaparken film izleyemem, dikkatimi veremem. Haber zaten mümkün olduğunca izlemiyorum. Sabah 06:40-8:00 arası İrfan Değirmenci ile Sabah Haberleri yetiyor, diğerlerine katlanamıyorum. Ruh sağlığım açısından bu şekilde bir kararım var. Her neyse konu bu değil; konu Muhteşem Yüzyıl ve Hürrem Sultan...

Kimyon & Hürrem

Osmanlı tarihini pek bilmiyorum gerçekten de. Çünkü lisedeyken okutulan tarih hiç ilgimi çekmedi, hocamız da kötüydü ve uzunca bir süre tarihle pek ilgilenmedim açıkçası. Sonraları ufak ufak ilgi duymaya başladım. Sarık ve İstanbulin Kitabı'nı okuyup sevdikten sonra bu ilgim arttı. Hatta buradan okuyacağınız ve yorumlarla maaelesef trollenen bir yazım da var. Bilirsiniz Osmanlı'ya bir laf etmeye görün, hemen acımasız eleştiriler birbiri ardına geliyor. Malumunuz bugünlerde de Lozan kavgası yapılıyor.. Her neyse, sinirlenmeyeceğim, ben dizi anlatmaya devam edeyim, zaten ne olduğu ortada...



Ne diyordum, evet; tarihle daha yeni yeni ilgileniyorum. İlber Ortaylı'nın anlatımını seviyorum ve hatta elimde şimdilerde de Soner Yalçın'ın Galat-ı Meşhur kitabı var. Yani demem o ki, Hürrem Sultan hakkındaki bilgim gerçekten çok kısıtlı, sadece Osmanlı'daki en güçlü kadın olduğunu ve "Kadınlar Saltanatı" denilen dönemi başlattığını biliyordum diziyi izleyene kadar hepsi bu. Ama diziyi izleyince kadından harbiden nefret ettim.




Meral Okay (ışıklar içinde yatsın) satır aralarında çok güzel taşlamalar yapmış. Saraydaki gösterişle halkın yoksulluğu arasındaki uçurum, padişahın ve saray ahalisinin sadaka dağıtarak halkın gözünü boyaması, haremdeki kadınların değersizliği, padişahların ve yanındaki paşaların egoları, kız ve erkek çocukların ayrımı, iktidar hırsının gelebileceği kanlı boyutlar, padişahın annesi tarafından bile sorgulanamayıp “neden?” sorusuna “çünkü ben öyle uygun gördüm” yanıtını vermesi ve bu yanıt karşısında herkesin suspus olması, bir karış boyuyla koca paşalara emredebilen şehzadeler, küçücük çocukların tahta geçebilmesi, padişahın ağzından çıkanın sorgulanmadan uygulanması, harem ağalarının düşürüldüğü zavallı durum, dönemin saçma yayılmacı politikaları, tutuculuk, resim yapmanın bile günah sayılması, heykellerin uğursuzluk getirdiğine inanılması gibi gibi birçok şeyin dizide yer alıyor oluşu gerçekten güzel ve etkileyici.

Toplam 139 bölümlük dizinin henüz 40. bölümdeyim ama itiraf edeyim ki Hürrem'in entrikalarından cidden çok sıkıldım. Tamam tarihte de böyleymiş büyük olasılıkla, yoksa o sarayda o kadın nasıl söz sahibi olmuş kabul de yürek kaldırmıyor! Yani kötülerin hep galip gelmesinden nasıl hoşlanabilirim ki! Hürrem entrika çeviriyor ve hep kazanıyor, oysa azıcık da kaybetmesi gerekmez mi? Yani kötülerin cezalandırılması gerekmez mi? Bu durum adalet duygumu sarsıyor, olmuyor yani. Hayatta da böyle, ne bileyim mesela kötüler güçlendikçe canınız sıkılmaz mı? Kötü kalpli üvey annelerin ağlaması yüreğinizi serinletmez mi? Hitler ölünce milyonlarca insan sevinmemiş midir?

Yani birazdan yine yemek yapacağım ve 41. bölümü izlesem mi bilemiyorum. Oysa iyiydi mutfak ritüelim...

İnsanlar o dönem neden Hürrem yüzüğü aldılar?



Hatırlıyorum o dönem her yerde Hürrem yüzüğü satılıyordu. İyi de bu iğrenç kadının yüzüğünü neden takmak ister ki insan? Yani gerçekten de kötüleri yüceltmeyi çok mu seviyor bizim taoplumumuz? Ya da ne bileyim güce tapma hikayesi mi bu? Şaşırıyorum ve anlam veremiyorum.

Meryem Uzerli meselesi

Açıkçası Meryem Uzerli'yi takdir etmemek olmaz. Zira o olmasaydı “tükenmişlik sendromu” diye bir şeyin varlığından haberdar olmayacaktık. Ama geçenlerde haberi vardı, 12 milyon liraya villa alabilmiş hatun kişi. Yani hem “tükendim” diye izleyicisini ortada bıraktı, hem de o dizi sayesinde zengin oldu.



 Kimse kusura bakmasın ama bizim ülkemizdeki bu artistlerin Hollywood ayarında paralar kazanmasını hazmedemiyorum, sanki geri kalan tüm herkes Hollywood ayarında para kazanıyormuş gibi! Toplumdaki orta ve az gelirlinin kazancıyla üst düzeylerin kazancı arasındaki uçurum hiç bu kadar büyümüş müydü? Ya da eskiden sanatçılar, bu şımarık ablalar gibi çok kazanıyor muydu? Ya da kazandıkları para böyle gözümüze gözümüze sokuluyor muydu? Türkan Şoray yalı aldı, Kartal Tibet lüks araba aldı diye haberler çıkar mıydı basında?

O bu değil de, Meryem Uzerli'nin kötü Türkçesi ilk bölümlerde beni yormuyordu ama 40. bölüme yaklaştıkça kulaklarımı tırmalamaya başladı. Yani hanımefendinin bozuk aksanı bence izleyiciyi de tüketir cinsten... Şimdi bu benim söylediğim şey asla ayrımcılık değil, yani Türkçesi bozuk diye hanımefendiyi kınamıyorum. Sadece ekran karşısına çıkan kişinin düzgün konuşması gerektiği gerçeğinden yola çıkarak eleştiriyorum. Ne bileyim, o milyonları kazanırken az bir bütçe ayırıp bir aksan hocası tutabilirdi kendisine... Şimdi diyeceksiniz ki Hürrem Sultan Rutenyalı'ydı, aksanı kırık olabilir. İyi de haremdeki bütün kadınlar bir yerlerden gelmedi mi zaten, herkesin Türkçesi güzel de bir tek Hürrem'inki mi bozuk? Kimse kusura bakmasın ama Meryem'e iltimas geçmişler. Açıkçası ben bu aksandan rahatsızım bir izleyici olarak... Aslında belki de bu hanımefendi ve benzerlerinin hak etmedikleri deli paralar kazanmalarından rahatsızım belki de, bilemiyorum... 


Bir diziden nerelere geldik iyi mi, ne yapsam, mutfakta geçirdiğim saatlerde Hürrem Meryem'e katlansam mı, yoksa başka bir dizi mi bulsam kendime... Hayır hayır; elbette haber izleyip kendimi zehirlemeye niyetim yok...

Sevgi, saygı, hürmet, afiyetler efenim...


Devamını Oku

29 Mart 2016 Salı

Poyraz Karayel'i neden seviyorum?

Bunu ne zamandır yazmak istiyordum. Çarşamba akşamlarının müptelasıyım, çünkü “Poyraz'ım Karayel” var o akşamlar. Şimdi diyeceksiniz ki memleket kan revan içinde sen dizilerden mi bahsediyorsun? Evet dizilerden bahsediyorum; çünkü kaliteli bir şeyler izlemezse bu toplum; sanattan, hayal gücünden uzak kalırsa, kimbilir daha neler yaşayacak...

Evet Poyraz Karayel'i ilk bölümünden beri izliyorum, hatta çekildiği eve gidip duvar mesajlarını her hafta fotoğraflamak gibi bir de hobi edindim, ve bundan çok mutluyum. Çünkü onca kan revan içinde gayet insana özgü, belki bir o kadar da tuhaf bir şey benim bu yaptığım. Tuhaflık değil mi zaten bizi birbirimize bağlayan! O eve gidip duvardaki yeni mesajı görünce mutlu olmak bedava, duygusuna ve hayal gücünün uçarılığına ise paha biçilemez...



Şu andaki hayallerin ne diye sorsalar, “Poyraz Karayel senaryo ekibinde yer almak” gelir ilk on arasında! Bu derece yani, hem neden olmasın, öyle değil mi albayım...

Poyraz Karayel sevdamın nedenlerini madde madde anlatmam lazım, yoksa içimde kalacak...

1- Bu senaryoda edebiyat var.

Dizimizin kahramanı Poyraz Karayel, bir zamanlar benim de tabiri caizse sanki yutarcasına okuduğum Oğuz Atay hayranı, ve hatta bence Tutunamayanlar kitabını ezberlemiş. Çünkü attığı tiratların çoğu bu kitaptan alıntı. Nasıl ki Oğuz Atay'ın kahramanları burjuva düzenin değer yargılarına, beğenilerine, yaşam biçimine ayak uyduramıyor, Poyraz da öyle; hem de yansımaları müthiş! Bunun ironik bir biçimde gerçekleşmesi ise sarsıcı; çünkü bu düzeni koruma işini yapmaya çalışıyor, o bir polis! Benim bildiğim bir kere görevden alındı, bu aralar da kendisi istifa etti, Bahri Baba'yla (mafya ama seviyoruz kendisini) birlikte çalışmaya başladı.

Tutunamayanlar'da Turgut Özben vardı, öteki ben'i “Olric”le konuşan:

Ben anlatmak, filan falan demek istemiyorum. Sonum geldi Olric.. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve sankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz. Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı! Biz geldik! Korkudan dudağınız uçuklamasın.” (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 16. Baskı, s. 550-51)

Senarist ne düşünüyor bilmiyorum ama Poyraz Karayel ile  Albay'ım'ın hayali'nin  konuşmasını ben Olric'le konuşan Turgut Özben'e benzetiyorum. Kitaptaki zeki ironinin etkilerine kahkahalarla gülüyorum diziyi izlerken. Ve en güzeli de ne biliyor musunuz?

Poyraz Karayel sayesinde Oğuz Atay'ın kitapları korsana düştü! Bu ne demek? İnsanlar Oğuz Atay okumaya başladılar, kitap çok satmasa korsana düşer mi? Senarist Ethem Özışık ve Ertan Kurtulan'a minnettarım gerçekten de... Dizüstü edebiyatın çerez kitapları yanında gerçek bir şaheserin çok satanlar listesine girmesine katkıları olduğu için...


2- Bu senaryoda karakterler çok boyutlu

İşte tam da bu noktada sarsılıyorum ben. Mesela Bahri Baba bir mafya adamı aslında. Musa Uzunlar'ın şahane yorumuyla dizideki en sevdiğim karakterlerden kendisi. Adamları diri diri yaktığına şahit olduk, yeri geldi canlı canlı mezara gömdüğü de oldu düşmanlarını. O anlarda kendisinden nefret ettim ama, öte yandan Despina Hanım'a olan aşkının naifliği karşısında şapka çıkardım. Mafya adamı ama içinde bir güzellik var, bir zarif tarafı var. Yani kötü karakter değil, iyisiyle kötüsüyle bildiğimiz insan! Poyraz Karayel dersen, dışarıdan bakılınca bir deli, ama değil, o bir tutunamayan! Dolayısıyla ne yapacağı belli değil; bazen sınırları zorlayan romantik bir aşık, Ayşegül'ü için yapmayacağı şey yok; öte yandan intikam için öldürmeyeceği adam yok! Hayattaki bütün sorunların kaynağı olarak kapitalizmi gören, “küresel” diye bir düşman bellemiş zarif tetikçi Zülfikar mesela, aşık olduğu hacker Meltem'in yanında süt dökmüş kedi adeta. Meltem'se Poyraz'ın tuhaf kızkardeşi. Zehir gibi bir kız; “gökkuşağının bittiği yer” de yaşıyor...  Daha nasıl anlatsam, Sadrettin'den nefret ederdim bir zamanlar. Bahri Baba'nın az gelişmiş oğlu olur kendisi. Ama bir aşık oldu ki; oy oy oy, dönüştü, dönüşüyor gözümün önünde... Diziye yeni katılan Tolga Güleç, Neşet karakterine kimbilir hangi boyutları kazandıracak, ki psikopatlığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı bile...



3- Birbirine boş boş bakan insanlar yok bu dizide

Çünkü gerçek bir senaryo var; dakika doldurmak için birbirinin gözüne boş boş bakan, evin içinde gece elbisesiyle gezen saçma salak karakterler yok bu dizide. Mesela hemen hemen her bölümde, üst katında yaşayan küçük çocuk İsa'nın ödevlerine yardım ederken Poyraz, kendinden geçiyor ve müthiş sözler dökülüyor ağzından:

Kışlar yalnız ve gözü yaşlı geçer” diyo mevsimleri anlatırken. Odada herkes gözleri faltaşı gibi açılmış Poyraz'ı dinlerken, ben de kaçırmamaya çalışıyorum hayranlıkla bütün konuşmaları.

4- Çocuklar çocuk gibi bu dizide.

Parlatmadılar Poyraz'ın dünya tatlısı çocuğu Sinan karakterindeki “Ata Berk Mutlu”yu. Yani senaryoyu O'nun üzerine kurgulamadılar; doğallıyla, çocuk haliyle sevdik Sinan'ı ve hala da çok seviyoruz. İsmi lazım değil bir diğer çocuk karakteri parlata parlata en son rahmetli Zeki Alasya'yı bile çıldırtacak şımarıklığa getirmişlerdi. Ata Berk'e bunu yapmadılar, işte bu yüzden de çok seviyorum bu diziyi.



5- Star dizisi değil bu!

Bir star üzerine kurgulanıp sonra da çıkmaza giren dizilerden değil Poyraz Karayel. Çünkü dizideki herkes star! Rol dağılımı eşit, Bahri Baba da star, Poyraz da star, çocuk İsa da star, Ayşegül de star, Meltem de, Sadrettin de, Taş Kafa da, Songül de, Zülfikar da, Sinan da star. İşte bu nedenle de seviyorum ben bu diziyi. Oyuncuların hepsine eşit davranılmış, ve senaristler bence bu zor işi başarmakla bir kez daha alkışı hak ediyorlar.

Not: Bu haftaki kapı mesajında ne var, bu yazıya yetişmedi gerçi ama, en geç yarın mutlaka Facebook sayfamda yayınlarım Poyraz'ın kapı mesajını...

Son söz olarak Poyraz gibi bir cümle kurmayı deniyorum:

Gidiyorum albayım şimdilik;  bütün gidişlerde istikamet, insanın kendisine doğru değil midir zaten...”


Devamını Oku

20 Ağustos 2015 Perşembe

The Lottery, insan nesli tükenirse!

Yıl 2025, 5 yıldır kadınlar hiç çocuk yapmamış. 5 yaşında olan son çocuklardan ise sadece 6 tane var...

Öykü tabii ki Amerika'da geçiyor. İnsanlık Bakanlığı diye bir birim kurulmuş, laboratuvarlarda harıl harıl insan embriyosu üretmeye çalışıyorlar. Nihayetinde 100 tane embriyo üretmeyi başarıyorlar. Seçmenlerde umut yaratsın ve oy olarak geri dönsün diye (!) ülke çapında bir piyango düzenlemeye karar veriliyor. Çocukların taşıyıcı annesi olacak 100 kişi piyangoyla belirlenecek. Peki ama derin devlet bu duruma ne diyecek? Sonrasında neler olacağını birlikte göreceğiz...

The Lottery

Böyle, tek bir cümleyle başlayan hikayeleri seviyorum. Sonradan konusu savaşa dönüşüp berbat hale gelse de, başlangıçta Revolution da müthiş bir cümleyle başlamıştı ve hikaye çok ilgimi çekmişti:

Aniden elektrikler tüm dünyada kesilir ve karanlık yeni bir dönem başlar!”

The Lottery'de de öyle:

Kadınlar doğuramaz ve yeni bir dönem başlar!”

Bu cümlenin sonrasını çok güzel doldurabilirsiniz, daha doğrusu iyi bir öykücü, hayal dünyası geniş bir senarist bu öykünün devamını çok güzel getirebilir.

Bu tür filmlere “post-apokaliptik” tür deniliyormuş, ben de yeni öğrendim. Karanlık, anti-ütopik bir gelecekte geçen (distopyanın) alt başlıklarından biriymiş post-apokaliptik hikayeler. Nükleer, çevresel bir felaket gibi olağanüstü durum sonrasında yaşananları anlatan filmlermiş bunlar. Özetle bir kıyamet oluyor, sonrasında kıt kaynaklarla yaşam mücadelesi verilen kurgusal bir düzende geçiyor olaylar...

The Lottery

Dünyada çocuk doğmaması bir felaket elbette, neticede insan neslinin sonu demek. Hoş insan nesli sürse ne olacak, herşeyi hızla tüketen, önüne geleni yok eden bir canavara dönüştü neredeyse insanlık; orası da ayrı bir tartışma konusu elbette...

The Lottery

Konuyu dağıtmayalım, ne zamandır böyle sürükleyici bir konusu olan, heyecan, gerilim ve bilimkurgunun harmanlandığı iyi bir Cnbc-e dizisi izlememiştim. The 24 ve Prison Break'in tadı ise hala damağımdadır. Bizim yerli ekranlarda aşk, entrika ve gençlik dizilerinden geçilmezken Cnbc-e dizileri gerçekten de ilaç gibi geliyor insana. Hele de dışarıda ürkütücü olaylar oluyorken, ne yapacağımızı bilemez hallerdeyken, birileri “waaarr, waaarr!” diye çığlıklar atarken...

Bu dizi 10 bölümde bitmiş, yani bizdeki gibi esnetip uzatmıyor adamlar. Açıkçası ben internetten bütün bölümleri tek oturumda izlemek yerine, bir hafta bekleyip, televizyonda kaldığı yerden heyecanın sürmesini daha çok seviyorum. Sonuçta orijinali geçen yıl oynadığı için muhtemelen internette bütün bölümlerini bulabilirsiniz. Ama benim gibi haftalık heyacan yaşayıp, pazar akşamlarında iyi vakit geçirmek isterseniz, ilk 2 bölümünü Cnbc-e sitesinden izleyip devamı için heyecanla pazar akşamları saat 20:00'yi beklemenizi tavsiye ederim.


Distopik değil, ütopik bir gelecek umuduyla diyorum ve gidiyorum, sevgiyle...

Devamını Oku

6 Şubat 2015 Cuma

Ne istediniz Ulan İstanbul'dan!

Bugün internette okuduğum bir habere üzüldüm ki ne üzüldüm...

Ulan İstanbul televizyonda bitiyormuş, ama aynı gün ve saatte internette yayınlanmaya devam edecekmiş. Zaten iyi bir sosyal medya kitlesine sahipmiş ve diziyi artık tabletten, pc'den izleyecekmişiz. Sıkı durun, öyle bedava olmayacakmış, para verecekmişiz izlemek için! Efendim bu uygulama Türk dizi tarihinde bir ilk olacakmış. Sanki çok güzel bir yenilik getiriyorlarmış gibi bir de “ilk olacak!” yorumu yapmışlar.


Hem televiyon izlemek için para ödeyeceğim, hem internete aylık ücret ödeyeceğim, hem o parasını ödediğim internette bir sürü reklam göreceğim, bir de dizi izlemek için üzerine para vereceğim öyle mi!

Elbette bunu yapmayacağım! Bağrıma taş basıp Ulan İstanbul defterini kapatacağım...

Bence bir çok kişi de aynı benim yaptığımı yapacak. Koltukta yayılıp büyük ekran televizyondan dizi izlemek varken niye beni tablete ya da bilgisayara mecbur ediyorlar ki? Hadi diyelim bilgisayarı televizyona bağlayıp bu sorunu bir şekilde çözdüm, ama niye ekstra para vereyim ki dizi izlemek için?

Sevdiğim ve tek tük kalan dizilerin birbiri ardına yayından kaldırılmasına mı kızayım, televizyon zevkimi yok etmelerine mi kızayım, soyguncu kapitalizmin zevk aldığım her şeyden kat kat para almak için türlü türlü saçmalıklar üretmesine mi kızayım bilemiyorum gerçekten de..

Kimse kusura bakmasın, isterse bölüm başına 1 kuruş alsınlar, internetten dizi izlemek için para VER-ME-YE-CE-ĞİM!


Bence kimse vermesin! Zevkine göre bir tane program bulamasan da TRT vergisi ver, ehliyet değişiyor para ver, kaçak kullananlar yüzünden elektrik dağıtım şirketi zarar etmesin (yazık vah vah !) diye para ver, verginin üzerine vergi ver, ona ver, buna ver...  İnsanın dağ başına kaçası geliyor!



Önce Galip Derviş'i yok ettiler, sonra Yalan Dünya'yı,  yetmedi, Ah Neriman vardı eski Türk filmleri tadında, onu bile yok ettiler... Farkında mısınız yüzümüzde gülücük açtıran bütün dizileri birer birer yok ediyorlar. Elimizde bir tek Ulan İstanbul kalmıştı! Emre Kınay da ne güzel yakışmıştı Firuz rolüne!! Galiba AB grubunda olup kitap okuyan, beklentisi yüksek, komedi seven, kaliteli senaryo arayan izleyici kitlesinden nefret eden birileri var oralarda. Sayelerinde böyle de komplo teorileri kuruyoruz işte!

Efendim dizinin süresi 45 dakikaya inecekmiş ve de sansür olmayacakmış...

Açıkçası bu işin altında sanki başka bir iş varmış gibi geliyor bana, sanki emir büyük yerden gelmiş gibi hissediyorum. Değişen reyting sistemine rağmen izlenme oranları da iyi olduğu için diziyi kaldırmaya bahane bulamadılar ve belli ki aralardaki dokundurmalar, özellikle de usta tiyatrocu Zihni Göktay'ın canlandırdığı Servet Abi'nin lafları zülf-i yare dokundu! Altın yumurtlayan tavuğu kesmeye gönlü razı gelmeyen tv patronları böyle bir ara çözüm buldular! Bence böyle... Yoksa niye durduk yerde böyle bir karar alsınlar ki!


Demem odur ki, herkes tiyatroya gidemiyor, herkes sinemaya gidemiyor, insanların akşam eğlencesi günümüzde hala televizyon. Ama işte onun da içi her geçen gün daha da boşalıyor!

Sabah sabah bağırasım geliyor: Gandemiiiir Gandemiiir, yeter artık Gandemiirrr!!



Devamını Oku

21 Kasım 2014 Cuma

Şeref Meselesi'ni gala gecesinde izledim

Şeref Meselesi dizisi televizyonda başlamadan önce gala gecesinde ilk bölümü izleyen şanslılardan biri de bendim. Hürriyet Bumerang sayesinde bulundum bu unutulmaz gecede. Galanın detaylarına girmeden önce diziden söz etmek istiyorum meraklıları fazla yormadan.

Açıkçası beklentimin çok çok üzerinde başarılı buldum diziyi. İlk bölümü izlediğinizde bence siz de bana hak vereceksiniz. Bakın neden başarılı olmuş dizi?


Bu dizi bence olmuş


1- Dizinin senaryosu roman tadında

Zor beğenen izleyicilerdenim ben. Bir diziyi sevmem için güzel bir hikaye anlatmalı senarist, beni sarmalı söyledikleri. Edebi bir lezzeti olmalı diyalogların. Bir cümlelik fikirden yola çıkıp o cümlenin etrafını entrikalarla, saçma diyaloglarla, gerilim yaratma amacı sırıtan gereksiz çatışma sahneleriyle, “yok artık!” dedirtecek absürt tesadüflerle dolduran senaristlere diş biliyorum. Hatta çoğu uyarlamaları için “edebiyat katilleri, bırakın romanları katletmeyi!” falan dediğim de oluyor.
 Şeref Meselesi'nin uyarlama senaristi Seray Şahiner ise ilk bölüm için gerçekten de takdirimi kazandı.
Bir kere çok güzel bir hikayesi var dizinin. Roman tadında, daha doğrusu gerçek hayattan bir kesit gibi. Ne çok hızlı anlatılmış, ne gereksiz yere uzatılmış. Hikayede yaşananlar içimizden birinin başından geçse yadırgamayacağımız cinsten. Uyarlama senaryoymuş, romandan mı yoksa yabancı bir diziden mi onu bilemiyorum ama sonuçta yine de tebrik etmek lazım; öyle güzel uyarlamışlar ki hikayede sırıtan hiçbir taraf bulmadım ben.


Şeref Meselesi kadınları şahane:)


2-Kahramanlarla kolay tanışıyoruz.

Dizilerin de romanlarda olduğu gibi ilk bölümleri önemlidir benim için. Hikaye içine çekmezse eğer kitabı yarım bırakırım, ya da dizinin devamını izlemem. Şeref Meselesi'nde çok dozunda tatlı tatlı başlıyor olaylar. Konunun içine yavaş yavaş dahil olurken eş zamanlı olarak karakterleri de tanımaya başlıyoruz.
Bazı dizilerin ilk bölümlerinde her yerden bir karakter çıkar, kim kimdir bir türlü kafamızda oturtamayız. Bazı dizilerde de sanki ders anlatır gibi sırayla kahramanlara odaklanarak insanı hikayenin bütününden koparırlar bilirsiniz. Hatta ilk bölümündeki senaryo başarısızlığı yüzünden yayından kalkan bir çok dizinin adını sayabilirim size. Şeref Meselesi'nde ise böyle sorunlar yok. Karakterler olabildiğince karmaşadan uzak ve yalın anlatılmış. Yani ilk bölüm bittiğinde bütün karakterlerin isimlerini ezberlemiş oluyorsunuz, kişilik özellikleri kafanızda oturuyor ve bu doğal anlatım, tanıdık bir yazarın yeni romanını okuyormuş hissi veriyor.

Şeref Meselesi'nin yakışıklıları

3-Bu dizideki kahramanlarımı hemen seçtim.

Size de olur mu bilmem, bir diziyi ilk kez izlerken empati kuracağım kahraman yoksa hemen  o diziyi yarıda bırakırım. Sevdiğim kahramanların gözlüğünü ise kolayca takıveririm, hemhâl olurum kendileriyle. Kahramanlarımın başına kötü bir şey gelirse de senaristlere diş bilerim ne yalan söyleyeyim.

Şeref Meselesi'ndeki kahramanlarım da  belli. Zeki, başarılı, sağ duyulu, mantıklı, vicdan sahibi, idealist, dürüst ve aynı zamanda duygusal yönü ağır basan, hoşlandığı kıza “Hangi tür kitapları okumayı seversin?” gibi şahane bir soruyu soracak kadar da saf bir aydınlığı olan Emir baş kahramanım olacak belli ki. Emir'i sevdiren bir diğer sahneyi daha anlatayım.

Avukatlık stajı yaptığı büronun sahibine bütün idealistliği ve vicdanıyla soruyor:
           
“Neden sadece icra davalarına bakıyoruz ki? Oysa bize okulda hukukun çok değişik yönlerini de anlattılar. Burada birkaç ay çalışan kişi hukukun alacak-verecek işleri olduğunu sanır!”

Bir de Şükran Ovalı'nın oynadığı Derya karakterini çok sevdim. Dürüst ve kendi içinde çok tutarlı, hayat mücadelesini en ağırından verse de, hakkını savunmak için çoğunlukla kavga etmek zorunda kalsa da, gülümsemeyi ve eğlenmeyi de becerebiliyor Derya. Yaşadığı koşullar arabesk aslında dışarıdan bakıldığında. Üvey baba, huzursuz ev, pısırık anne, az para... Başka yönetmenin elinde olsa ağlak sahneler çıkar Derya'nın hayatından. Ama bölümün sonunda benim aklımda kalan Derya bırakın arabeski, neşe dolu hayat dolu bir kız. Belki de Şükran Ovalı'nın dizide çok başarılı bulduğum oyunculuğunun da etkisi olmuştur böyle düşünmemde bilemiyorum. Sevgili senarist Seray Şahiner'e seslenmek istiyorum daha yolun başındayken.
            -Seray Hanım, lütfen Emir ve Derya'ya torpil yapın, başlarına kötü şeyler gelmesin, onlar benim bu dizideki sevdiğim kahramanlar!


4-Sinema Tadında

Dizilerden biz izleyicileri soğutan şeylerin başında uzun bakışmalar, tirat atar gibi yapılan konuşmalar, zaman doldurmak için eklendiği belli olan gereksiz hatırlama sahneleri gelir bilirsiniz. Şeref Meselesi'nde öyle sahneler yoktu, en azından ilk bölümünde yoktu ve umarım devamı da böyle olur. Yönetmen Altan Dönmez'i bu anlamda tebrik ediyorum gerçekten de. Sinema filmi izliyor hissine kapıldım inanın, gerçi böyle hissetmemde bölümü sinema salonunda izlememin de etkisi vardır mutlaka. Bence siz de ilk bölümü izlerken ışıkları kapatın, varsa ses sistemenizi açın, sinema ortamı yaratın evinizde; bakalım siz de benim gibi düşünecek misiniz?

5-Dizinin müziği şahane

Müzikler gerçekten de şahane, Salvatore Riccardi ve Yıldıray Gürgen'in adı geçiyor. Dediğim gibi varsa evinizde ses sistemi, izlerken mutlaka açın. Ben dizinin müziklerine bayıldım. 


Şeref Meselesi'nin doğal kadınları


6-Kıyafetler ve ortam samimi


Sizi bilmem ama ben şahsen evin içinde topuklu ayakkabı ile dolaşan, parıltılı kıyafetler giyip havuzlu villalarda yaşayan insanların marjinal ve de entrika dolu abuk hayatlarının anlatıldığı dizilerden hiç haz etmiyorum. Hangi dizide karakterler evin içinde terlik giyiyorsa o diziyi daha fazla seviyorum, çünkü samimi buluyorum. Hele ki dizinin konusu sıcak bir mahallede geçiyorsa değmeyin keyfime...  Şeref Meselesi bu anlamda da beni cezbetti. Balat'ın özgün mimarisinde sıcak bir mahalle ortamında geçiyor dizi, kıyafetlerde ve makyajlarda aşırılık yok. Doğal ve samimi halleriyle benden geçer not aldılar, ama ne yalan söyleyeyim evde terlik mi giyiyorlardı aklımda kalmamış, pazar günü ikinci kez izlerken gözüm oyuncuların ayaklarında olacak.

Anlatacaklarım şimdilik bu kadar, kaçırmayın bu diziyi diyorum. İlk bölümü izledikten sonra yorumlarınızı da bırakmayı ihmal etmeyin. Üzerinde konuşur eğleniriz birlikte.

Biraz da gala gecesi hakkında gözlemlerimi anlatayım size.

Şeref Meselesi Gala Gecesi

Hayatımda ilk kez katıldım böyle bir gala gecesine. Canlı yayınlarda denk geldiyseniz görmüşsünüzdür siz de, ortam çok kalabalıktı. Daha dizi başlamadan nasıl biraraya geldiklerini bir türlü anlayamadığım genç fan'lar grubu mu dersiniz, Kanal D'nin yarışması sayesinde galaya katılma hakkı kazanan heyecanlı tipler mi dersiniz, Ulan İstanbul'un çok sevdiğim sıcak kadrosu mu dersiniz, hangi birini anlatayım. Ortalık kamera ve fotoğraf çekenle dolmuştu. Biz de karıştık aralarına şanslı on blogger olarak. Kurulan sahnede dizi oyuncuları yerlerini aldılar, flaşlar patlamaya başladı, kameralar canlı yayınlara geçtiler.

Zor zenaat oyuncu olmak, gözler üzerindeyken insanın saatlerce poz verip sürekli gülümsemesi kolay iş değil bence.


Kerem Bürsin fanları


 Genç kızlar dizideki Yiğit karakterini canlandıran Kerem Bürsin'i adeta ablukaya aldılar. Ben kendisini daha önce hiç izlememiştim, internetten baktım hayat hikayesine. Hollywood-Türk yapımlarında çift dilli oyunculuk yapıyormuş. Güneşi Beklerken adlı dizide oynamış, Çağan Irmak'ın “Unutursam Fısılda” filminde de Erhan olmuş. Amerika'da filmler yapmış. Tamam yakışıklı da,  ama Emre rolündeki Şükrü Özyıldız'ın da hakkını yememek lazım bence. Çok başarılı bir oyuncu ve görüntüsüyle gayet de ekrana yakışıyor. Tarık Akan'ın gençliğini anımsatıyor hatta biraz.  Oyun Atölyesi'nde devam eden “Kim Korkar Hain Kurttan” adlı oyunda da oynuyormuş Şükrü Özyıldız, ki bilet bulabilirsem gitmeyi düşünüyorum o oyuna.
 Kadın oyuncular, ekranda göründüklerinden çok daha güzelmişler bunu da not olarak belirteyim.


Şeref Meselesi ve Ulan İstanbul ekibi


 Renkli bir dünyaya gözlemci olarak katılmak keyifliydi açıkçası. Yeri gelmişken böyle güzel br gece geçirmemi sağlayan Bumerang'ın güleryüzlü sıcak ekibi sevgili Hilal Meriç'e ve Ahmet Erten'e çok teşekkür ediyorum.

Keyifli seyirler efendim, yorumlarınızı merakla bekliyorum.

Devamını Oku

13 Eylül 2014 Cumartesi

Benim Adım Gültepe'nin Karnesi: Otur sıfır!

Hatırla Sevgili'yi çok sevmiştim, Çemberimde Gül Oya'ya bayılmıştım, Öyle Bir Geçer Zaman Ki'nin özellikle ilk sezonu gayet güzeldi. Şimdi bu başarılı örnekleri izlemişken, ağır arabesk kokan, seksenli yıllarda geçmesine rağmen ilk iki bölümden anlaşıldığı üzere geri plandaki tarihi-politik gerçeklere hiç mi hiç dokunmayan, gergin ve acayip negatif karakterlerle dolu bir dizi dönem dizisi midir, bence değildir. Sevebilir miyim peki ben?
Üzgünüm sayın yönetmenim ve sayın yapımcı, sevemem; bünyeye ters, dokunur, ağır acılı arabeske alerjim var!

Benim Adım Gültepe dizisi


“Benim Adım Gültepe” adlı diziden bahsediyorum evet. İlk bölümü Ayça Bingöl (Gülümser) ve Mete Horozoğlu (Eşref) hatırına izledim ve onlarca karakteri tek bölümde anlamaya çalışarak oldukça ambale oldum. Hadi bir şans daha vereyim dedim, ikinci bölümü de izledim ama yok, sevmedim ne hikayeyi ne de karakterleri! Herşey çok abartılı, çok ağlak, çok gergin, çok negatif, yani çok ama çok arabesk! Zaten günlük hayatta yeterince sorun varken, pardon akşamları niye ekstra geriyorsunuz ki insanları televizyon karşısında? Bu ne biçim dizi böyle, korku filmi çekseniz daha iyi, bari bu çektiğiniz karmaşık acılı arabeskin adına “Dönem Dizisi” deyip de insanları kandırmayın!



Gülümser- Ayça Bingöl

Olmadı Cemile, otur sıfır!


Seni tiyatroda izlemiştim ilk, “Bana Bir Picasso Gerek” oyununda hayran olmuş ve sırf sen varsın diye Öyle Bir Geçer Zaman Ki'yi izlemiştim Ayça Bingöl. Şimdi fark ediyorum ki meğer sana Cemile olmak o kadar yapışmış ki, Gülümser olarak hiç kabul edemedim doğrusu. O uzun ve siyah saçlar olmamış bir kere, sanki peruk gibi iğreti duruyor.
Ailesini koruyan, özverili, dimdik ayakta duran Cemile'den sonra kocası hapiste yatarken, ergen oğlunun duygularını da hiçe sayarak mahallenin dolmuş şoförüyle kırıştırmak sana hiç yakışmamış! Dolmuşta Orhan Gencebay şarkısı söylediğiniz sahne mesela, yönetmen vakit doldurmak için bu sahneyi uzattı da uzattı, uzattı da uzattı, sense sırıtıyordun o sahnede üzgünüm. Cemile gibi bakıp Gülümser gibi davranmaya çalışan silik bir kadın olup çıkmıştın, neredeydi o Cemile'nin heybeti, sahne bitse de kurtulsak dedim, olmadı Cemile, sen Gülümser olamadın benim gözümde! Otur, sıfır!

Seyfi - Ekin Koç

Tek ayak üzerinde bekle Seyfi - Ekin Koç, cezalısın!

Gelelim sosyal medyada binlerce fanı olan ve benim ilk kez izlediğim Seyfi karakterindeki Ekin Koç'a.
Oyunculuğunu da oynadığı karakteri de hiç sevmedim, hayran kitlesi kusura bakmasın. Bu nasıl abartılı bir karakterdir arkadaş! Sanki sinir hapı almış bir kutu, içmemiş de yemiş gibi! Ona kızıyor buna kızıyor, herşeye isyan ediyor. Annesi babası yıllarca zengin bir ailenin yanında çalışmış, gidiyor bu Seyfi “çalışmayacaksınız burada” diye zengin evini basıyor. Sanki annesi “tamam çalışmayalım” dediğinde ne yapacaksa, nasıl para kazanacaksa! Annesi “herşey sen oku diye oğlum!” diyor ama bu isyankar ne idüğü belirsiz karakter ona da bağırıyor: “Abimi okutsaydınız, niye okutmadınız? Ben okumuycam” diyor. Hamallık yapan abisine de kızıyor hamallık yaptığı için, aslında belli ki utanıyor da O'nun ezik hallerinden. İçinde bulunduğu sınıfa bir isyanı var anladık da boş bir isyan, belli ki büyüyünce pis işlere dalıp para kazanacak, senarist de buna zemin hazırlıyor. Ama bu kadar da belli edilmez ki, böyle de kaba saba anlatılmaz ki!
Sanki yönetmen “sinirlen koçum, herşeye sinirlen!” demiş, bu Seyfi denilen Ekin Koç da ona buna dalıp duruyor.. Yahu daha ikinci bölüm, azıcık bu karakterin normal halini görseydik, ne bu şiddet bu celal! Olmamış, bu Ekin Koç da olmamış, çok sırıtık bir karakter, hiç sevmedim kendisini. Yine Öyle Bir Geçer Zaman Ki'den örnek vereceğim gerçi ama orada da Mete karakteri vardı mesela. O da sinirliydi, O da ota çöpe dalardı, kavga çıkarırdı kızınca ama zaman zaman güzel de bakardı, insani bir tarafı vardı, arada ağlardı, şarkı söylerdi. Bu Seyfi ise kinli kinli bakıyor her şeye, insanı varlığı ile geriyor, anlamsız bir isyanı var, kız arkadaşına bile sevgi ile bakmayı beceremiyor. Bence senarist eksik yazmış bu karakteri, tiner vermeliydi eline, ya da alkol şişesi olmalıydı elinde hep! Ayık kafa ile bu kadar sinirli olunmaz, hem de o yaşta!
Bu nedir böyle saatli bomba gibi karakter koyup izleyiciyi gererek ne yapmaya çalışıyorsunuz ey yönetmen ve senarist, acılı arabesk olur da bu kadarını Acıların Kadını Bergen bile yapmamıştır!

Sen de sıfır aldın Seyfi, derhal kendine biraz çeki düzen ver, cezalısın, tek ayak üzerinde bekle kenarda!



Eşref - Mete Horozoğlu

Alkışlarım Eşref karakterindeki Mete Horozoğlu'na gitsin!


Dizide beğendiğim birkaç karakterden biri Öyle Bir Geçer Zaman Ki'nin Soner'i, bu dizinin Eşref kabadayısı Mete Horozoğlu. Gerçekten de çok iyi bir oyuncu olduğunu yine kanıtladı. Davranışıyla, ses tonuyla, bakışıyla mahallenin ağır abisi Eşref'e tam oturmuş. Alkışlarım Mete Horozoğlu'na gitsin. Evet öyle bir mahalleye böyle bir ağır abi yakışırdı bence de, hikayesinde belli ki eski bir aşk da var, en azından balıklama dalıp anlatmadı şimdilik yönetmen. Bu tip olmuş, hikayede ayakları yere basan bir karakter olarak göz dolduruyor. Zaten başka da olan pek bir şey yok ya neyse..
My Oscar gooess toooo Eşrefff!

Halil- İlker Kızmaz

Gülümser'in sevgilisi dolmuş şoförü Halil - tam bir aptal aşık!

Sıra geldi Gülümser'in sevgilisi dolmuş şoförü Halil rolündeki İlker Kızmaz'a. Benim için hikayede olsa da olur, olmasa da olur kendisi. Neden mi? Hani bazı insanların yüzüne bakarsınız onları seversiniz, bazılarını da direkt sevmezsiniz.. Yani bir şekilde negatif ya da pozitif enerjileri geçer insanların size. Ama işte bir de üçüncü kategorideki tipler vardır ya, bakarsınız bakarsınız anlayamazsınız adamın iyi mi kötü mü olduğunu, yani sanki enerjileri yoktur bu tiplerin. İşte tam da böyle nötr bir tip benim için bu Halil'i oynayan İlker Kızmaz. Ne sevdim ne de sevmedim kendisini ve oyunculuğunu. Baktım baktım baktım yüzüne, bana hiçbir şekilde duygu geçiremedi.
Oyuncusu bir yana, Halil karakterinin aptallıklarına, ağdalı arabesk tavırlarına dizi izleyicileri bundan sonraki bölümlerde nasıl katlanır cidden yorum yapamıyorum. İlk iki bölümde Halil'e katlanamadım şahsen ben.
Örnek mi, ikinci bölümün başında uzadıkça uzayan Halil'in ilan-ı aşk sahnesi mesela, arabeskin dibine vurmuştu o sahne ve gerçekten de içim bayıldı. Bu sahnede bu Halil, Gülümser'in hapisteki kocası için “Refik abinin çok iyiliğini gördüm, ben de istemezdim O'nun karısına göz dikmeyi” gibi bir cümle söylüyor. Öyle bir mahallede hem delikanlı geçineceksin, hem de sana abilik eden adam hapse düşünce karısına aşık olacaksın! Bir kere böyle bir şey delikanlılığın kitabında yazmaz! Bu kadarını Ferdi Tayfur abimiz bile yapmadı zamanında, aşkını yüreğine gömdü hep. Gönül ferman dinlemez hesabı yapmış senarist, abartmış da abartmış hikayeyi. Bu Halil dedim ya biraz da salak, arıyor jetonlu kulübeden Gülümser'i, telefona Gülümser'in oğlu Gülali çıkıyor “Baba baba baba “diyor, belli ki cezaevinden babası arıyor da hat düşmüyor sanıyor. Bu Halil telefonu kapatıyor, iki saniye sonra bir daha arıyor ısrarla, sonra da telefona çıkan Gülümser'e “sensiz yapamam” diye ağlıyor. Yahu be salak Halil, liseli aşık mısın, belli ki Gülali denilen sevgilinin çocuğu babasını çok seviyor, belli ki telefonun yanında bekliyor ve babası aradı sanıyor, ya sevgiline fütursuzca ve gereksizce ilan-ı aşk ederken seni telefondan duyarsa! Nasıl olur da böyle saçmalarsın! Bu sahneden, ilerideki bölümlerde Gülümser'in oğlu Gülali'nin bu Halil salağına düşman olacağını anlamak için çok da düşünmeye gerek yok anlayacağınız. Yani ne diyeyim, gereksiz gereksiz ayrıntılardaki gereksiz gereksiz saçmalıklardan küçük bir örnek işte size..
Yani sonuç olarak ne diyoruz; otur Halil, sen de bütünlemeye kaldın!

Suna - Evrim Alasya

Sırıtan bir karakter daha, Suna - Evrim Alasya!

Bu Suna, anladığım kadarıyla kız kardeşinin aşık olduğu adamı bir şekilde entrika çevirerek elde edip evlenmiş, iki çocuk doğurmuş, nedenini bilmediğimiz bir şekilde kocası öldükten 40 gün sonra da kendine zengin bir sevgili bulup mahalleyi terk etmiş. Sonra da mahalleye hiç uğramamış. Aradan en az 17-18 yıl geçmiş ve nikah yapmadığı sevgilisine aniden kızıp yaşadığı ultra lüks hayatı terk ediyor ve bir kamyonete eşyalarını yükleyerek babasının iki göz odalı gece kondusuna geri dönüyor. Üstelik kocasını elinden aldığı, sonrasında yaşlı bir adamla zorla evlendirilen kız kardeşi o evde yaşarken ve kendisini istemezken! Hikayede aykırı tipler olsun diye yazılmış Suna karakteri belli ki ama saçmalığın böylesi az görülür gerçekten de! Zira 17-18 yıl ultra lüks hayat yaşayan bir kadının cüzdanında sadece 100 lira ile evden ayrılması abes değil midir? Öyle bir kadın, en azından çocuklarının geleceğini düşünerek kenara para koymaz mı? Kenarda köşede kötü günler için takısı pırlantası olmaz mı? Üzerinde ipekli giysiler, elinde abiye çanta, sivri burunlu pabuçlarla yıllarca kendine hizmetçilik eden kadının mahallesine taşınacaksın, biz de “vay be kadere bak!” diyeceğiz öyle mi? Sevgili hakimiyetinden baba hakimiyetine, daha doğrusu baba parası yemeğe gideceksin, bu kadar işe yaramaz ve kendine bakamaz zavallı bir kadınsın yani! Kül yutmaz seyirciye denk geldiniz bu sefer, yemiyoruz maalesef! A be Suna, onca sene bir arkadaş da mı edinemedin kendine, ara dönemde geçici olarak zengin arkadaşlarına gitmeyi de mi düşünemedin?  İlle de bir erkeğin parasını yemen mi icap ediyor? 17-18 sene aramayıp sonra baba evine nasıl dönersin? Kadın bu kadar aciz bir yaratık mıdır?

Bu karakterde senarist iyice saçmalamış bence. Hele ki Suna rolünü oynayan Evrim Alasya'nın şan sesiyle kızına bağırmasına hasta oldum. Gecekondu ortamı ile ne güzel tezat oluşturdu o ses, ne diyeyim ben izlemeyeceğim nasılsa bundan sonrasını, izleyenlere sabır diliyorum..
Suna'cığım üzgünüm senin o ipekli giysilerle Med Cezir'de olman gerekiyordu, yanlış dizidesin, setleri mi karıştırdın yoksa? Derhal özüne dön, sıfır aldın tabii ki!

Murat -  Tolga Sarıtaş

Suna'nın oğlu Murat – Tolga Sarıtaş, sen de olmasan ne yapardı izleyici?

Dizideki en pozitif karakter olduğu için kendisini kutluyorum. Suna'nın kitap tutkunu, yumuşak huylu, temiz bakışlı oğlu Murat, dizinin gergin, arızalı tiplerinden sonra insana ilaç gibi geliyor. Belli ki mahallenin bıçkın çocukları tarafından çok ezilecek, okulda dışlanacak, ama senarist eğer “iyiler hep kazanır” düsturuyla hareket ederse, yani bu karakteri harcamazsa ileride mahallenin saygın bir kişiliği olabilir, neyse izleyenler yorum yazar artık bana, dedim ya ben bu diziyi izlemeyeceğim.
Ne diyoruz, aman Tolga Sarıtaş aman diyelim Murat o mahallede bozulmasın, sen bizim sınavı geçtin, sen de olmasan dizi izleyicisi insanlıktan uzaklaşacaktı, seni de tebrik ediyorum, sen oturma gez dolaş, beş aldın..

Basri -  Hakan Kısrak

Hamal Abi Basri – Hakan Kısrak

Bir insan hamal olduğu için bu kadar mı ezik olur? Alın teriyle kazanılan her para insanın başını dik tutmasını sağlar diye biliriz biz. Oysa yönetmen Basri'yi öyle ezik göteriyor ki, acaba arkada başka bir neden mi var, çocukluğunda bir travma mı yaşamış bu karakter diye düşünüyor insan.. Hakan Kısrak daha önce Sultan adlı dizide de böyle ezik bir karakteri oynuyordu, bu kadar mı denk gelir üst üste? Olmamış yani, çok abartılmış bu abinin psikolojisi de.

Aslında dizide konuşulacak çok karakter var daha ama fazla da başınızı ağrıtmayayım şimdi. Mesela seksenli yıllara ayıp olmasın diye Şafak Başkaya'nın oynadığı Fuat Hoca karakteriyle azıcık solcu sos dökecekler belli ki diziye ama muhtemelen etliye sütlüye fazla karışmayacakları için Fuat Hoca karakteri de arada kaynayacak, daha doğrusu bir aşk üçgenine kurban olacak gibi görünüyor.

Benim bildiğim böyle içiçe geçmiş hayatların yaşandığı mahallelerde hayat zor da olsa neşe olur, ne bileyim kadınlar kapı önlerinde çekirdek çitleyip dedikodu yaparlar, sokak düğünleri olur, kızlar oğlanlar gizli aşklar yaşarlar. Bu dizide ise ağır bir “underground” havası var, mesela Ağır Roman'daki hayatlar daha zorluydu ama eğlenceliydi de. Benim Adım Gültepe'de ise herkes topluca intihar edecek gibi, zorla yaşıyor gibi, ağır ağdalı bir umutsuzluk hakim.

Umutsuz yaşanmaz sayın yönetmen Zeynep Günay Tan ve sayın senarist Vural Yaşaroğlu!

İnsanlara böyle karamsar tablolar göstererek, hayal dünyalarına karabasan gibi çökerek kazandığınız paraları yerken lokmalar boğazınıza dizilir sonra! Bu halk evinde akşamları televizyon izleyerek kafasını dağıtmaya çalışırken kabus senaryolar izleterek, reyting yapma kurnazlığına düşerek yanılıyorsunuz. Orhan Kemal de fakir hayatları anlatır, ama umudu da işler. Yaşar Kemal de fakir hayatları anlatır ama o öykülerdeki kavga sahicidir, böyle ucuz senaryolarla bu halkı uyutmaya devam etme çabalarınızın karşılıksız kalacağını umut ediyorum.

Kusura bakmayın, belki de çok yükleniyorum size, çünkü evet herkes bir Çağan Irmak olamıyor! Hayatın içinde elbet hüzün de var ama hayatın içindeki hüzün arabesk değil. Onu ağdalaştıran sizin bu hastalıklı bakış açınız, umarım sayın yönetmenim ve sayın senarist beni anladınız.

Dedim ya, bu halk bu kadar arabeski hak etmiyor!





Devamını Oku