İç dünyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İç dünyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2025 Cumartesi

Mutlu Son Varsa Diziye Katlanıyor İnsan!

Genellikle mutfakta çalışırken Türk dizisi açıyorum telefonda. Eski diziler… Mümkünse on sene öncesinin dizileri. Ses olsun diye, bir hikâye olsun diye…  Film açmıyorum, çünkü filmi izlemek, dikkatini vermek gerek. Neyse işte normalde açıp da izlemediğim romantik komedilere denk gelirsem ne âla… Çok kavgalı, bağırışlı çığırışlı olursa diziyi yarıda bırakıyorum. Sonra yine çok araştırmadan Youtube’da karşıma çıkan dizilerden çok abidik gubidik olmayanları seçmeye çalışıyorum. Çünkü genelde elimde soğan ya da domates olabiliyor. Ya da işte konusu neymiş falan diye araştırma yapmaktan sıkılıyorum. Ne de olsa mutfak dizisi… İlk sahneyi beğendiysem devam ediyorum. Zaten diziye baktığım da yok, ilk bölümde karakterleri tanıdıktan sonra sesleri yetiyor. Radyo tiyatrosu gibi yani.

Neden anlatıyorum bunu uzun uzun… Çünkü bu dizi mevzusunu güncel hayata, politikaya, memleket meselelerine bağlayacağım da ondan.

Son bir haftadır izlediğim bir dizi var. Hadi adını da söyleyeyim, Ihlamurlar Altında… 2005'de başlamış, şimdi bize çook eski gelen zamanlara ait… İşte bu dizi başlarda ilgimi de çekmişti meslek gereği. Tekstilin yıldızının yüksek olduğu zamanlar. Konu da tekstil fabrikasında başladı. Patronun at çiftliği var, zengin… Çocukları yurt dışında okumuş ama babalarının fabrikasında çalışıyor. Patronun kızı işçilere çok iyi davranıyor falan… Şimdiki dizilerde göremezsiniz tekstil fabrikasında geçen konu. Çünkü tekstil bitti malumunuz.



Arka plan açısından bakıldığında her ne kadar diziler toplumsal kaygılar taşımasa da detaylarda iyi kötü zamana ayna olabiliyorlar. Şimdiki dizilerde tekstil patronu yok mesela, çünkü tekstil kalmadı. Günümüz dizilerinde mafya babaları var, havuzlu villalarda oturan zengin aileler var ve genelde ne iş yaptıklarını bilmiyoruz. Zamanın ruhu işte…  İzlediğim dizide mahallede meyhane var mesela. Meyhaneci tanıdık, zaman zaman ailecek gidip kızlı erkekli efkâr dağıtabiliyorlar. Zamanın hüzünlü ruhu… Aşklarına üzülüyorlar iki kadeh parlatıp. Günümüzde iyi karakterler meyhaneye gitmez dizilerde. Gitseler de rakı kadehi falan görünmez. Dedim ya, zamanın ruhu… 

Her neyse konuyu dağıtmayayım… Benim dizide olaylar tekstil fabrikasında geçerken aşklar da var tabii ki. Bazı aşklar başlıyor, iyi güzel, sonra malumunuz kader ağlarını iki ters bir düz örüp… Hoş o zamanlar diziler şimdiki gibi üç saat olmasa da bölümler ilerleyince bıktırıcı kadersel rastlantılar,  bir türlü olamayışlar, duyguları içine atıp yanlış anlamalar falan giriyor devreye. Yeşilçamvari...

Altmışıncı bölümde o kadar baydı ki bütün bu ola(ma)yışlar, diziyi bırakacaktım nerdeyse… O kadar sıkıldım ki her şeyin olumsuz gitmesinden! Yani işte esas kız, âşık olduğu adamdan çocuk bekliyor, araları da bozuk. Her gün karar veriyor durumu söylemeye, telefon açıyor. “Sana çok önemli bir şey söylemem lazım” diyor. “Telefonda olmaz” diyor. Sonra bir şeyler oluyor, kaç bölümdür kız bir türlü söyleyemiyor durumu. Tahmin edeceğiniz üzere kızın güya iyiliğini düşünen kötü, bencil ve de kibirli annesi, doktordan sahte rapor alarak esas oğlana “kızım hamile ama başkasından” diyor. Akıllara zarar senaryo klişeleri… Esas kız ve esas adam mutlu olamasın diye senarist elinden geleni yapmış anlayacağınız. Dizi de olsa ruhu kararıyor insanın...


Tabii ki bütün bu salaklıklara sinir olup diziyi bırakmak istiyorum ben. İyi de 60 bölüm dinlemişim, finali görmeyi hak etmedim mi? Yok bilemediniz, açıp  final bölümüne bakmadım. Ama yapay zekaya sordum.  Ve öğrendim ki mutlu son oluyormuş ve bütün saçmalıkların neticesinde sevenler kavuşuyormuş. Heyt be, hep kötüler kazanacak değil ya!


                     💪🏼👍🏼😇👏🏼👏🏼👏🏼🥰🙏🏼🫠💐🌸🌸🌸🌸🌸

İşte bunu öğrendiğimde resmen aydınlanma yaşadım!

Diziyi izlerken, yani dinlerken artık stres olmuyorum, biliyorum ki final güzel.

Peki aydınlanma bunun neresinde?

Dedim ki kendi kendime:

“Hayatımızın bıktırıcı taraflarına da mutlu sonunu bildiğimiz dizi gibi bakamaz mıyız?”

Daha doğrusu son zamanlarda ülkemizde yaşanan şeylerin de aynı bu izleyicisini bıktıran, “Hadi ya, bu kadarı da olmaz ama ya, senarist bizimle dalga mı geçiyor?” dedirten dizilerden ne farkı var?

  Her gün “Yok artık” dedirten "ülke dizimiz"in  yüz bin bilmem kaçıncı bölümünü izlemekten vazgeçemeyiz de üstelik! Kanal değiştirme şansımız var mı? Evet bazıları için mümkün bu ama genel izleyicinin cüzdanı yeter mi ülke kanalları arasında geçiş yapmaya! Hem sevdiğimiz ülkemiz, yani kanalımızı niye bırakalım… İşte tam da bu noktada benim aydınlanmam giriyor devreye…

Yahu filmin sonunda iyiler kazanacak işte!

Sizi bilmem, ben hep mutlu sonlara inanırım.

O halde sakin be…  Az relaks… Az sabır... Biraz papatya çayı, az lavanta yağı kokusu... Olmadı sarı kantaron çayı içiverelim...

Edip Cansever’in de dediği gibi

“…Sanki beyaza keser gibisine yedi renk…”

Apaydınlık oluverir ortalık… 

Yani demem o ki, bizim hayatımız da olmuş dizi film…

Mutlu sona inanırsak, mutlu sonu görürüz be dostlar; enseyi karartmaya ne gerek var...

 

 

 

 

 

Devamını Oku

10 Mayıs 2025 Cumartesi

Domates Attıran Hakim Bey İle İçsel Muhasebe

---Çok uzun zamandır yaz(a)mayışlarımın dış güçlerle bir ilgisi var mıdır hâkim bey?

---Tabi tabi kesin vardır!! Dış güçler işlerini güçlerini efendime söyleyeyim nükleer projelerini falan bırakmışlar seni düşünüyorlar zaten!

 ---İyi de hâkim bey, yani ne demek istiyorsunuz şimdi ben anlayamadım? Dış güçler değilse hiç güçler mi beni böyle şeettiriyo?

---Yavrum evladım, hiç güçler ya da iç güçler, kimse kim? Sen böyle mağdur edebiyatı yapacağına otur bir realiteye bak, hangi ahval ve şerait altındasın bir düşün…

---Hâkim beyciğim, içim şişiyor ama yazamıyorum, yazsam n’olcak… Mesela yıllarca çok sevdiğim birileri “hmm bunları yazmışsın, al ben de seni siliyorum” deseler – yine bi derece katlanırım… Ama hâkim beyciğim sen, sen de beni yargılayabilirmişsin ya!! Buna ne diyeceksin?? Meğer sen de beni aldatmışsın...Keşke bunu öğrenmeseydim! Ben seni hayalimde hep babacan, tatlı sert, ama aslında merhametli Hulusi Kentmen gibi tonton bir amca olarak hayal ettim bugüne kadar; meğer sen kötü adammışsın!! Söyle şimdi ben kime inanayım? İnandıklarımı hapse atıyorsun, o da yetmezmiş gibi beni sanık koltuğuna oturtup en sevdiklerimi de karşıma dizip yüzüme yüzüme domates attırıyorsun… 


--- Dua et sopa attırmıyorum; domates atmanın içinde yine bir espri var, bir güzelleşme var. Ne bileyim domates atılan yüz beslenir, gençleşir falan...

--- Yani diyorsun ki yüzüne atılan domatesleri topla, ez, salça yap ve buna şükret! Tamam da bu noktaya da mı geldik be hâkim bey!! Hiçliğin içinden içlik çıkarma noktasına kadar geldik mi yani?

--- Bak, uzatma… Bu yazıyı da yayınlama! Bunca senedir seni takip edip yazdıklarını okuyanlara da mı hürmetin yok!

---Ah be hâkim bey, dışarıda hâkim beyler olaydı; yani Hulusi Kentmen gibi hâkim amcalar olaydı, bu kadar içlenir miydim? Güvenirdim, sırtımı yaslardım, olmadı hayal kurardım. Kitap okurdum, şiir yazardım belki de… Sevdiğim birinin evine hiç sormadan çat kapı giderdim hiç olmazsa… Çat kapı gideceğim kimse bile bırakmazsan halimiz nic’olacak böyle?

--- Bunun aklı başına gelmemiş daha! At kızım; biraz daha domates at, sulu sulu at! Çanakkale domateslerinden at, kiraz domates at! Yüzüne isabet ettir, sen sen… Evet sen, eski dostum dediği sen, al şu bir kasa domatesi!!

--- Domatesi soydum hâkim bey, tam başucuma koyacaktım ki başucuma koymam gereken şeyin domates değil de portakal olduğunu ayrımsadım birden!! Biliyor musun, sökmez bu saatten sonra attıracağın kasa kasa domatesler… Bir ben varmış bende, benden içeride bir yerlerde…. Teşekkürler o beni tanımak zorunda bıraktığın için!

Dünyanın bütün domatesleri birleşip de Elon Mask’ın füzesiyle üzerime üzerime gelse ne yazar bu saatten sonra…. 

Devamını Oku

19 Haziran 2023 Pazartesi

Yaşamın Dibi!

“Her şey çok güzel, hayatım ne kadar da güzel!” derken hoop bir şey olur, acılar içinde kıvranırken bulabilirsin kendini!  Bir şeyleri yanlış yapmışsındır, hayat sana “Bir dakika hemşerim, azıcık frene bas!” demek istiyordur. “Sınırlarını zorlama!” diyordur.

Öylece kalakalırsın.

Belki de hayatı incitmişsindir, olamaz mı? Belki onun da ruhu vardır?

Ya da ne bileyim, senin “Her şey çok güzel” demelerine en yakınındakiler bile hasetle baktıkları için, nazar de, kötü enerji de, bir şey de, ne dersen de onu değdiriyorlardır, olamaz mı?

Aslında kimseyle hiçbir şey paylaşmamak lazım.

Devir çekememezlik ve kötücül duygular devri.

Bu aralar böyle mistik şeyler düşünür oldum canım blog. Belki de bana “manyak” demektesin. Her zamanki halim olduğunu bal gibi bildiğin halde! Ama böyle hissediyorum şu iki gündür, içime düştüm be dostum. Ya da ne bileyim; içim bana düştü de ne olduğunu algılayamaz oldum.

Fiziksel acı çekmek insana neler yaptırıyor bir bilsen!

Hele bir de her sorununu kendi kendine çözmeye alışmışsan, öyle gerektiğine inandırmışsan kendini, hele ki yoksa yanında yörende candan insanların veya uzaklaştırmışsan hepsini!

Başlarsın timüs bezlerini dövmeye!

Ve kendi içindeki meleklerden yardım istersin.

“Bugün dünden daha iyiyim, bugün dünden daha sağlıklıyım, bugün dünden daha mutluyum” diye kendi kendini motive edecek meditasyon şarkıları söylersin. Kendini inandırmaktan başka ne gelir elden! 

Şimdi şaşırıyorsun bu söylediklerime be dostum!

“Hani dalga geçmelerin?” “Nerede üstten bakan esprilerin?” diyorsun!

Eh be, canım be, insanım ben de be!

Bir de içime düşmüşüm ki, sorma gitsin!

Kendi kendime kendimi aşmaya çabalıyorum hep.

Demem o ki, fiziksel acılarla cezalandırıyorsa eğer hayat seni, nerede hata yaptığını gör diyedir, öyledir, böyledir.

Bütün bu anlattıklarım da fasa fiso değildir; kişisel gelişim şeysi de değildir; tecrübenin ta kendisidir, YAŞAMIN DİBİDİR!

 

  



Devamını Oku

12 Haziran 2023 Pazartesi

Soğana Hüzünlü Güzelleme

Sen, çürümeye yüz tutmuş, adı kuru, kendisi arafta bir soğandın. Biraz ıslak, belki biraz da yorgun. Bilinmez nedendir, ayrıksıydın. Hiçbir yemeğe yakıştıramazdı seni mutfak ağaları. Diğerlerinin yanında olmazdın, istemezlerdi. Göz zevklerini ve ağız tatlarını bozardın. Uzaklaştırılmalıydın. Her şeyi çürütürdün, öyle bilinirdin…

Belki fakir birilerinin eline geçsen, dışındaki kabuğu soyup seni bir yemeğe doğrarlardı. Olur ya, işe yarardın, karın doyururdun. Hatta sana minnet bile ederlerdi. Minnet edecek kaç insan kaldıysa artık!

Ama sen, bütün bunları yaşamadın ve benimle tanıştın. Öyle bir baktın ki! Hislerini iki saniyede anlattın mı nedir, sihirli misin bilemedim. Nasıl hemhal olduk seninle?  Bilmiyorum. Anlatamam tam, kelimeler kifayetsiz kalır…

Seni aldığım gibi, can havliyle, hem de nasıl bir hızla, camın kenarında boş boş duran saksıya nasıl tıkıştırdığımı net hatırlamıyorum. Böyle bir karar vermek, bunu yapmak, sana can suyu vermek belki de bir an kadar kısa zaman içinde gerçekleşti.

Sonra sen nasıl büyüdün, hem de nasıl büyüdün…

Sevecen dallar fışkırdı sağından solundan.

Sonra bir baktım ki, topçik çiçekler fışkırmış uçlarından.

Ve o neşeli ve biraz da oyunbaz başını neredeyse pencereden içeri uzatır oldun.


Sen ne zaman bu kadar büyüdün ve nasıl bu kadar güzel oldun, bunu hiç anlayamadım. Bana ara süreçlerini hiç göstermedin. Kendince başardın ve cana gelme çabanı ustaca gizledin. Bir de baktım ki sen olmuşsun be arkadaş!

Mutfakta ne zaman başımı çevirsem, neşeyle ve sabırla orada gülümsüyorsun.

Birbirimize göz kırpıyoruz sanki.

Ve aslında o çürümüş, o kötü kokan, o neredeyse katıyla sıvı arasında arafta kalmış ve bozulmuş bütünlüğün nasıl da böyle güzel çiçeklendi?  Ve nasıl da yaşam fışkırıyor içinden ve kim bilir ne kadar güzel soğanlar çıkacak o mini minnacık tohumlarından…


Ve sen, neler anlattın bana böyle?

Nasıl da yaşarttın gözlerimi bu sabah;

Ama acı kokunla değil,

Sadece güzelliğinle…

Ve yeniden doğuşunla

Ve bana, uzaktaki beni anlatışınla…

Teşekkürü fazlasıyla hak ettin canım soğan.

Kim ne derse desin,

Sen, sevgiyle güzelleşmenin ta kendisisin…


Devamını Oku

25 Mayıs 2022 Çarşamba

POSTCOVID- GÖSTERMELİK BİR YAZI...

İki sene boyunca maskesiz afedersiniz wc’ye bile gitmeyen ben bile artık işyerinde çıplak yüzle dolaşmaya başladım. Sadece hastaneye postaneye gidersem takıyorum maskeyi. Muhtemelen akıllı bir Türk girişimcinin çıkardığı plastikten pıt diye açılan maske kutum hep çantamda. 

Tedbiri asla elden bırakmam. Yani hayatımın hiçbir döneminde “Polis görecek diye arabada emniyet kemeri takangillerden” olmadım. Emniyetse sonuna kadar emniyet yanlısıyım ben! (emniyet güçlerinin bu aşamada konumuzla gerçekten hiçbir ilgisi yok) Geçmişte “Göstermelik kemer takanları” nasıl anlamadıysam, Covid döneminde de maskeyi burnunun altında gezdiren “göstermelik takıcılardan” olmadım.  Aslına bakarsanız kitabımda “Göstermelik” yazmadığı için böyleyim biraz da. Göstermelik yöneticilerden haz etmem mesela. Ne bileyim, göstermelik gazetecileri hiiç okumam. Ne o öyle kuru fasulyenin içine göstermelik iki dilim pastırma koymaklar falan… 

üfürükten teyyare
Kuru dediğin ya kallavisinden bol pastırmalı olacak, ya da “göstermelik ucundan çemen koklatmalı” olmayacak.
 Bizi “göstermelik” tatlara mahkum bırakanlar, pastırmanın kilosunu 350 TL yapanlar utansın!

Bak işte konu nasıl da konuyu açıyor. Bizim genlerimizde yok mu bu “göstermelik olma halleri?”

Mesela  demokrasimiz? Hadi geçelim ülkeyi, aile içi demokrasiye bakalım. Eve dışarıdan bir misafir gelmişse, kendi fikrini söyleyen kızına annesi asla terlik atmaz mesela. Çünkü kol kırılır, yen içinde kalır. Misafirliğe gelen Melahat dış güçtür. Dış güçlere karşı ailemiz son derece modern ve anlayışlı görünmelidir. Melahat gidince hapse atabiliriz, pardon terliğin istikametine doğru fırlatabiliriz evin küçük Ayşesini…

“Sana sorduk mu, otur oturduğun yerde!” diye bağıran koca da kaynanasının yanında şeker mi şeker bir damat oluverir zaten. Zira dışarıdan gelen kaynana Semahat da bir nevi dış güç sayılır. Dış güçlere karşı evin babası son derece Hulusi Kentmen olmalıdır. Semahat gidince başlar müzik yasakları ve bir bakmışız tonton babamız oluvermiş Erol Taş!!

“Eroolll, o çoraplarını kirliye atsanaaa!” diye seslenmeyegörsün evin hanımı Nebahat! Eve “kayyum hanım” atamaya dünden meraklı olan Erol durur mu? Hemen eski mahalleden Suzan’ı getirir kuma… Sıkıysa Nebahat konuşsun bakalım…

Peki niye böyle?

Çünkü genetik kodlarımız böyle…

“Böyle gelmiş, böyle giderciyiz” biz. Azıcık da dönerciyiz. Yağlarını akıta akıta pişen döner gibi değil mi mesela oycağızlarımızı verip meclise gönderdiklerimiz?

Sahi meclis lokantasında döner kaç lira bu ara? Bizim mahallede domates 30 lira da!! Off böyle giderse kendimi yadsıyacağım ve “göstermelik” bir yazı olacak bu! Eyvah ki ne eyvah….

Farkındaysanız, otosansür yapacağım diye kasa kasa bir hal oldum. Neden? Çünkü pazardan kasa kasa domates alan Fahriye, sadece film ablası artık.

Ama neden böyle oluyor mirim…

Off içim şişmiş ayol yazmamaktan…  Güzel şeyler olsa, ince çoraplar kaçmasa… Hayat bayram olsa, kuşlar uçuşsa,

 Sa sa sa…

Se se se…

Deneme bir ki, ses kontrol, ses kont.., ses.. se.. s….

Devamını Oku

20 Temmuz 2021 Salı

Mutfaklardan kötü kötü kokular geliyor!

Blog yazmak, aslında biraz da kendimle konuşmak. Neredeyse iki buçuk aydır yazmadığıma göre demek ki kendimle de konuşmaz olmuşum. Ne yapıyorum peki kendimle bile konuşmazken? Harbiden ne yapıyorum ben? İş, hem fiziksel olarak hem de mental olarak çok zamanımı alıyor. sonra Twitter var, SP ne demiş, SS ne cevap vermiş, tatilimizi koronalasak da mı alsak, yoksa evde mi otursak, ne olacak bu memleketin hali… İşte böyle geçip gidiyor zaman…

Sizde algı nasıl bilmiyorum ama bu aralar bende hayat da sosyal medyanın hızına uyum sağlamış gibi. Nasıl desem, sanki önümde sanal bir sayfa var, olaylar o sayfada akıp gidiyor, bense aptal gibi izliyorum. Evet sadece izliyorum! Yok tam da öyle değil aslında. Bazen olup bitene sinirlenip ağız dolusu söylendiğim de oluyor. Vay be! Hepsi bu kadar, gerçekten de bu kadar… Bravo bana!

smelly city

 Sanki mutfakta berbat bir aşçı var, pis baharatlarla kötü kokan bir yemek yapıyor. Üstüne üstlük elindeki bütün malzemeleri,  hatta soğanı  ve kabağı bile, her şeyi ama her şeyi yakıyor! Bense yan odada oturuyorum. Kötü kokular burnuma geliyor gelmesine de af edersiniz bir yerimi kaldırıp olaya el atasım bile gelmiyor! “Amaan!” diyorum, “Kendisi pişiriyor kendisi yesin, bana ne!” diyorum. Sanki ben böyle yapınca hayat bahar oluyor. Nerdee! Tabii ki böyle bir şey olmuyor!  Çünkü mutfağımdaki kötü aşçının bütün akrabaları bizim mahalleyi çoktan ele geçirmiş bile. Her evin mutfağından leş gibi kötü kokular yayılıyor. Bütün mahalle pis pis kokuyor, sonra semt kokuyor, şehir kokuyor, her yer ama her yer pis pis baharat ve yanmış kabak ve yanmış soğan kokuyor! Hepimiz “Amaan” diyoruz, “Boşverrr!” diyoruz, “Dışarıdan söyleriz yemek!” diyoruz. Oysa mesele aç kalmak, yemek yemek ya da yememek değil ki! Mesele, temiz oksijenle dolu mis gibi bir havayı koklayamamak, dolu dolu nefes alamamak!

(Benim komikli, kara mizahlı tarzımı sevenler acaba yazıyı buraya kadar okudular mı, eğer okudularsa şimdi ne biçim daraldılar ve hayal kırıklığına uğradılar ama! Kızmayın, ne yapalım bugün de böyle olsun. Hatta biraz daha devam edeyim de bari bayram öncesi iyice ağızcağızlarımızın tadı kaçsın! Bir kerede dökeyim içimdekileri siz de rahat edin ben de rahat edeyim. Böyle yazmasam bugün, bir daha hiç yazamayacağım yoksa)

Evet devam ediyorum daralmaya ve de daraltmaya. Biraz umutsuzluk da var serde. Tabi ya, tam da öyle işte. Bir şeylerin değişebileceğine olan inancın kaybolması mı desem, en önem verdiğim değerlerin bile içlerinin boşaltılıp sıradanlaştırılması mı desem ne desem bilemedim. İçim şişti arkadaş! Mutfakta ille de pirzola ya da ne bileyim yanarlı dönerli antinli kuntinli portakallı pekin ördeği pişmesine gerek yok ki! Benim zaten böyle bir talebim de olmadı ki hiç! Normalde iki yumurta da kırsa insan, mis gibi kokmaz mı! Bunlar ne biçim aşçı böyle! Baharat yerine bataklık gazı mı kullanıyorlar anlamadım gitti!

 Söyleyin bana, bir mutfak neden pis pis baharat  ve yanık kokar! Bütün mahalle, bütün şehir, her yer ama her yer neden bu kadar pis kokar… Ya da söylemeyin, boşverin. Bu muhabbet de burada bitsin, iyice içimiz şiştiyse eğer, dağılalım gitsin..

NOT:

1-Ha sahi yarın bayram, iyi bayramlar, iyi iyi bayramlar…  

2- görsel : www.gettyimages.com'dan alıntıdır. 

Devamını Oku

25 Nisan 2021 Pazar

Bugün Söylenme Günüm!

Az önce güncel politik gelişmelere söylenirken birden zihnim üniversite yıllarına kaydı. Ne güzelmiş o zamanlar! Ben mesela asla oy vermezdim, nüfus sayımlarında memura kapıyı açmaz, kendimi görünmez kılardım. Yakın arkadaşlarım da benim gibiydi. Hayır yanlış anlaşılmasın; toplumsal konulara duyarsız değildik. Aksine gelişmeleri yakından takip ettiğimiz için tepkiliydik güncele.

Arkadaş grubumuzun içinde liberaller, solcular, orta solcular, orta sağcılar, oruç tutanlar, oruç tutmayanlar, Anadolu’nun doğusundan batısından kuzeyinden insanlar vardı. Kimimizin annesi başını örter, kimimizinki örtmez, bunlar asla konu edilmezdi. Ramazanda hep beraber akşam yemeği yiyeceksek lokantaya giderdik. Oruç tutanlar yemez, tutmayanlar yerdi ya da hep birlikte top atılmasını beklerdik falan. Detayları çok hatırlamıyorum; çünkü bu şeylerin akılda kalacak kadar konusu edilmezdi ki! Bunlar problem değildi çünkü! Birebir aynı düşünmesek de arkadaş olabiliyorduk, kendimizi haklı çıkarmak için birbirimizi deli gibi yargılamıyorduk! Demokrasi gibiydi, sahi öyleydi...

O zamanlar açıkçası 23 Nisan veya diğer milli bayramlara karşı aşırı hassasiyetim de yoktu. Bayramlar zaten kutlanıyordu rutin bir şekilde; ben genellikle oralı olmuyordum. İsteyen törene gidiyor, isteyen televizyondan seyrediyor, bazıları da bayram yokmuş gibi hayatına devam ediyordu. Hiçbir şeyin çivisi çıkmamıştı yani, zorlama yoktu! Problem yok muydu, hem de çoktu! 

 Şimdinin gözlüğüyle bakıyorum da, iskeleti sağlam bir koltuğun kumaşının hafiften yırtılması gibiymiş o zamanın problemleri. Kıymetini bilememişiz.


Eşyanın tabiatı denir ya, harbiden de öyle. Düzgün bir şeye çomak sokup  eşelersen, o şeyin hem kendisi  dağılır, hem de dağıntılar etrafı kirletir. Biz de aynen böyle zamanlardan geçiyoruz ne yazık ki. Pandemi de tuz biber elbette!

Söylenecek çok şey var da yeter bu kadar, baymayayım pazar pazar içinizi.

Ne demişler; gün olaaa, hak getire!( uydurdum galiba) 


Devamını Oku

24 Ekim 2019 Perşembe

Suçlu kim hakim bey!


Dört beş sene freelancer olarak çalıştıktan sonra iki sene önce tekstile geri döndüm biliyorsunuz. Ne oldu sonra? Tabii ki feleğim şaştı. Ne doğru dürüst kitap okuyabiliyorum, ne doğru dürüst sanatla ilgilenebiliyorum, ne de doğru dürüst yazı yazabiliyorum artık. Baba Sahne oyun yazma yarışması açmış mesela, Ocak’a kadar da vakit var. İçim gidiyor ama ne mümkün! Aslında bu durumdan yakınmaya hakkım da yok. Çünkü kimse kolumdan tutup zorla fabrikaya atmadı ya beni. Her şeyi bilerek ve isteyerek kendim yaptım.

Suçlu benim hakim bey! Peki benim suçum ne hakim bey?


Bir işte çalışmayı istemek suç mu?  Bu işin bir ortası yok mu? Evde çalışsam hareketsizlikten canım sıkılıyor, işe gitsem yorgunluktan başka bir şey yapmaya vaktim kalmıyor! Suçlu kim hakim bey?

HAKİM BEY : (Güçlü ve babacan bir sesle)
Suçlu kapitalizm kızım.

BEN: (Kendini acındıran bir sesle, hafif ağlamaklı )
Peki çözüm ne hakim babacığım? Ben nasıl mutlu olacağım?

HAKİM BEY : (Deneyimli ve Hulusi Kentmen sesi ile)
Söyle kızım, nedir canını bu kadar sıkan durum? Derdini söylemeyen derman bulamaz!

BEN: (Çok düşünmekten ezberlediği şiiri bir çırpıda okuyan ilkokul çocuğu heyecanı ile)

Sabah 05:56’da kalkarım
Bir yumurtayı suya atarım
Soğumuş ekmek, biraz da zeytin
Aman efendim ne de zor yeniiir….

HAKİM BEY: (Şaşkın ses tonuyla, biraz da meraklı)
Bu şarkı değil miydi kızım! Sanki biraz deforme olmuş!

BEN: (Heyecanı devam eden kız çocuğu sesi ile)
Daha bitmedi şarkım Hakim Babacığım.

HAKİM BEY: (Biraz sabırsızlanmış baba sesi ile)
Haydi çabuk ol biraz, adaleti geciktirmeyelim! Zaten trenin son düdüğü çalıyor yavrum evladım.

BEN: (İşçisin sen işçi kal modunda, biraz büyümüş insan sesiyle, hızlı hızlı, gramersiz)


Saat altıda kalktıktan sonra evi toplayıp duş alıp kahvaltı hazırlayıp kahvaltı yapıp saat tam yedide servise binip sekizde işte olup sadece on dakika yemek molası vererek tam on saat on beş dakika çalıştıktan sonra akşam altı çeyrekte çıkıp servise binip trafik iyiyse yedi buçuğu beş geçe evde olduğuma sevinip trafik kötüyse asla arabeske takılmayıp ve fakat Beyaz Türklere özgü bunalımları taklit edip sekizde evde olup ocağın altını sonuna kadar açıp saçma sapan hızlı bir yemek yapıp sekiz buçuğa doğru yiyip bulaşıkları makineye koyacak gücü olmayıp ikili koltukta biraz televizyona bakıp dokuz buçuğa doğru uyuklayıp sonra uyuyup sonra gece üç buçukta uyanıp işle ilgili sorunlar düşünüp sonra tekrar uyuyup sabah 5:56’da çalacak saatten bir iki dakika önce uyanıp…

HAKİM BEY:  (KIzgın ve otoriter bir sesle)
Tamam kızım, sen artık sus. Şimdi herkes ayağa kalksın. Karar!
İsviçre Medeni Kanunu’nun sekseninci maddesi ve birinci fıkrasına göre günde dört saat çalışılmasına…

BEN: (Çok mutlu ve hayalci ses tonumla)

Hakim Babaaa, sen çok yaşaaa, sistem feda olsun sanaaa...

HAKİM BEY: ( Mahmut Hoca edasıyla)

Otur kızım, tezahüratı da kes!  Herhalde böyle bir karar vereceğime inanmadın değil mi! Sen bu ülkede işsizlik oranı ne biliyor musun? Sen çıksan o işe senden daha az maaşa kaç kişi razı olur haberin var mı? Haberin var mı taş duvar, demir kapı kör pencere?
Hem Hulusi Kentmen gibi hakim hayal et, hem İsviçre koşullarında çalışmıyorsun diye üzül,  hem  yazar olmayı iste, hem de taze fasulyeyi soğuk ve zeytinyağlı yeme konusunda ısrarcı ol! Sana diyecek lafım yok. Sanki dışarıda da Tarık Akan ve Gülşen Bubikoğlu ağaçlardan ağaçlara el ele koşuşturuyor!


BEN: Bir bardağın yarısı dolu mudur boş mudur Hakim Baba? Yumurta mı civcivden çıkar, civciv mi kümesten! Olmak mıdır olmamak mıdır mesele? Yoksa Bir Baba Hamlet'in dediği gibi "Var olmak mıdır, yoksa yok olmak mıdır temel çelişkimiz? "Toma"domatesin İzmirce kısaltması mıdır, ağaçlar neden yaşken eğilir…

Lir lir lir lir lir…



Devamını Oku

19 Eylül 2019 Perşembe

Ben buradayım, terketmedim blogumu!

En son doğum günümde gelmişim buraya, ne acı...

Uzun uzun yazmayı çok özledim oysa. Ne çok hikaye birikti, ne çok şey var anlatılacak. Şurdan burdan bahsederek kısa da olsa bir girizgah yapayım affınıza sığınarak.

Ne mi yapıyorum bunca zamandır! İşe gidiyorum! Anlayacağınız, daldım gittim yine. Yok bu kumaşın gramajı yanlış oldu, yok bu ürünler eksik kesildi, yok bu svet'ler yetişmeyecek mevzuları ana gündemim! Özetle hayatım kumaş tozu solumakla geçip gidiyor son iki senedir.  Oysa neler  neler var anlatılacak!
Tiyatro sezonu açılıyor mesela, aldım 3 tane bilet Ekim ayına. Heyecanla bekliyorum izlemeyi. Bir Baba Hamlet var önce. Sonrasında Şehir Tiyatrolar'ından Hastalık Hastası ve Ay Carmela.

Yol hikayeleri var bir de anlatacağım. Otobüste küstah küstah sesli video izleyenlere söylediğim laflar var mesela! Seksenli yılları anımsatan kadife koltuklu, nazar boncuklu dolmuşlarda arabesk müzik eşliğinde yaptığım yolculuklar var.

Çocuğuna "Annecim" diye hitap eden kadınlara hissettiğim "gıcık olma" duygusu var mesela. İçimde sıkıştı kaldı, anlatmak istiyorum uzun uzun bu konuyu.

Siyasi rüzgarlara göre dönenler var bir de; uzun uzun geyik çevirmek istiyorum haklarında.

Farkında olmalıyım ki "Hayat tişörtlerden ibaret değil, hayat tekstil değil, yani, hayat "İŞ" değil!"


İki arada bir derede iç dökme gibi kısacık yazdım bunları bir çırpıda. Özensiz ve geçiştirmek gibi olduğu için gerçekten özür dilerim. Ama bir yerden başlamak lazımdı. Çünkü yazmayı, blogumu ve bu satırları okuyan isimsiz arkadaşlarımı gerçekten de çok özledim. O yüzden bir çırpıda bunları yazıvermek geldi içimden. Zaten burası iç dökme yeri değil mi ki!

İşte sloganım:


Bu daha başlangıç,  yazma sevdasına devam!
Devamını Oku

24 Ocak 2019 Perşembe

Taht olmasın baht olsun be ya!



2019 oldu, bir yazı bile yazamadım. Geçen sene kasım ayında kırk yılın başı bir geziye gitmiştim, iki tane yazı yazdım hakkında, aylar geçti daha üçüncü yazı bitmedi maalesef. Oysa anlatacağım çok güzel şeyler var, içimden geçiyor hep. Tiyatroya gidiyorum arada; yazsam ya bunu diyorum. Yok bir türlü o da olmuyor. Otobüste kitap okuyorum, nefis kitaplar var. Mesela Suç Ve Ceza’yı nefesimi tutarak okuyorum bu aralar. Dostoyevski’yi bu sene silme bitirecek kadar hayran ola ola hem de. Balta sahnesini okudum dün. Hakikaten sahnede izlemiş kadar içindeydim olayın. Üç boyutlu yazmışsın be Dostoyevski diyesim geldi. Neredeyse Raskolnikov’un nefes alışını bile duyar gibi oldum, satır aralarında anlatılan kanın kokusu geliyordu. Hem okuyorum soluksuz, hem de olayın gayet dışına çıkarak “İşte böyle yazmalı, her şeyi çetrefilsiz ve net anlatmalı” diye hayranlık, haz  ve de kıskançlıkla yorum yapıyorum bir taraftan. Otobüste Dostoyevski, işe gidince beşinci sınıf diyaloglar! Neyse işte;  bahsetsem mutlaka blogda bunlardan diyorum, hayır yine olmuyor. Çünkü işe gitmek için harcadığım zaman, işte harcadığım  zaman, kafamın yorgunluğu, insanların yüklediği manevi yorgunluk, saçma salak şakalar, kulağa çalınan saçma salak dedikodular derken yazma dürtüm içimde hapsolup kalıyor ister istemez. E peki hayalini kurduğum roman ya da senaryo ne zaman çıkacak ortaya? Kem de küm…

Ben biliyorum nedenini, siz de biliyorsunuz bal gibi! İşte cevap:

 İş hayatı bir labirent. Dön dolaş aynı yerdesin, çıkışı bulan bile çıkamıyor  bu dolambaçtan!


Bazıları gerçekten iyi paralar kazanıyor bu dünyada, her gittikleri yerde hep üst düzey yönetici oluyorlar, “siefou”, “siyoo”, “kostumır representatif” gibi telaffuzu zor ama kulağa afili gelen kartvizitleri oluyor. Bir üstten bakmalar, bir afralar, bir tafralar… Sanki doğuştan “yönetici” olarak gelmişler dünyaya. Donuk bakışlar, omuzlar dik, göğüs dışarı, yere basınca “ tak tak” diye çıkan topuk sesleri. Kadınlarda kalkık kaşlar, erkeklerde keskin parfüm kokusu… “Ben emrederim siz yaparsınız” modu, heyt beee!  Afedersiniz sanki hiç sümükleri akmazmış gibi, sanki hiç tırnak kenarlarında gereksiz et parçaları uzamazmış gibi, sanki hiç günlük diziye takılmazlarmış gibi. Hep Netfliks, hep belgesel tadında geçiyor hayatları gibi… Ne bileyim işte zoruma gidiyor bütün bunlar. Şimdi bazılarınız “Kedi uzanamadığı ciğere…” falan gibi yorumlar yapıyor, aman diyeyim, gözünüzü seveyim yapmayın böyle. 

Uzanmak ya da uzanmamak değil ki mesele; mesele üstadın dediği gibi gerçekten de “Olmak ya da Olmamak” meselesi! Olmamış kavunu koy altından tahta, o kavun kelek kelek parıldar. Peki var mıdır tahtta balı damlayan, mis kokulu, kehribar sarısı kavun! Bana sorarsanız kavunun iyisi tarlada belli olur ayan beyan!.

Demem o ki, taht olmasın baht olsun be ya! Entrika olmasın, herkesin allı güllü entarisi olsun. Sevenler birbirine kavuşsun; şiir olsun, resim olsun, heykel olsun. Yönetenler ve yönetilenler bir kazanda aşure gibi kaynasın, az şekerlisinden, bol tarçınlısından hem de…

  Bir de daha çok yazmalı olsun, allısından morlusuna…

Not:
Yazayım yani, oh be rahatladım biraz...



Devamını Oku

9 Ekim 2018 Salı

Bu Böyle Yarım Kalmayacak!


 Blogger'ların bazıları Instagram'a kaydı, bir kısmı vlogger oldu, bir kısmı instablogger oldu. Ben ise bu güzel ortamı hiç terk etmedim, hiç de düşünmüyorum gitmeyi. Ayrıca dinozor blogger'lar arasında yer almaktan son derece mutlu olduğumu da belirtmek isterim.

( Gördüğünüz üzere yazı aralarında gülen surat emojileri falan kullanmamaya da özen gösteriyorum.) 
gitmeyen...

İş hayatının hiç durmayan canavar çarklarının arasına tekrar döndüğüm için buraları biraz ihmal ettim. Hepsi bu aslında. Şimdi yakınmayayım uzun çalışma saatlerinden, kendime zaman ayıramamaktan… Sonuçta bu benim kendi tercihimdi.

Ama bu böyle gitmez; düzenli yazmam lazım. Öyle eksik hissediyorum ki yazmayınca.
Üstelik ne çok şey birikti anlatacak…  

Bilenler bilir; uzun anlatıların insanıyımdır ben. Hiç olmadı böyle kısa yazı ya, en azından araya giren uzun sürenin kirini pasını bir atayım dedim. Bir girizgah olsun, bir bi şey olsun dedim işte. Ne bileyim; durup dururken elim klavyeye gitti kendiliğinden. Hani sigara tiryakilerinin eli istemsizce pakete kayar ya; aynı öyle gibi... Özlemişim deliler gibi.


 "Virgül" koyarak gidiyorum şimdilik; elbette bu böyle yarım kalmayacak,

Sevgiyle








Devamını Oku

1 Şubat 2018 Perşembe

Rüyam yorum bekliyor...

Bir keşmekeş ki sormayın gitsin! Bulunduğumuz yer sanki bu dünyada değil gibi. Mavili beyazlı mimarisi olan bir evin önünde duruyoruz. Ev de değil aslında; ikiz villa gibi bir şey. İkizinin rengi yeşilli beyazlı. Bu evlerin görüntüleri çok değişik. Eski zaman evlerini andıran cumbaları var, girintileri çıkıntıları var; ama sanki karton köpükten yapılmışlar gibi.  Dokunsanız yumuşacık bir his sarmalayacak sanki içinizi. Önlerinde çiçekler, ağaçlar…


Mavili beyazlı evin önünde bir kız, mavili beyazlı bir bisiklete biniyor. Sanki bisiklet evden koparılmış gibi, o derece aynı. Girintiler, çıkıntılar, duyumsanan yumuşacık sarmalayacakmış hissi… Yani bu bisikletteki her şey, evden alıntı sanki.

Biraz ilerliyoruz. Bu sefer bitişik evler, bitişik koridorlar, tuhaf giysili adamlar, tuhaf giysili kadınlar sarmalıyor dört bir yanımızı. Şaşkınlık içindeyim.

Yanımda işyerinden bir arkadaşım var. Beni bir eve götürüyor. Biraz oyalanıyoruz.  sonra “Hazır buraya gelmişken mutlaka dondurma ye, çok güzel bir pastahane var ileride” diyor. Nasıl gideceğimi o kadar karmaşık tarif ediyor ki; hiçbir şey anlamıyorum. Yine de evden çıkıyorum. Şehir gibi, ama değil gibi sokaklarda yürüyorum. Ufukta yemyeşil uzanan çayırları görüyorum. Nerede olduğumu bir türlü anlayamıyorum. Her adımımda acayip insanlar çıkıyor karşıma. Oraya ait olmadığımı bilerek tuhaf tuhaf bana bakıyorlar.  Yürüyorum renkli dünyaların içinde, hiçbir araba geçmiyor. Biraz daha ilerliyorum. Film karakteri gibi giyinmiş, yüzünde acayip boyalar olan insanlardan birine soruyorum;

“Buradan otobüs geçer mi?”

Söylediğinden emin bir tavırla kafasını "evet" anlamında sallıyor ve bana yol tarif ediyor. Yürüyorum, yürüyorum  dediği yönde, ama bir türlü geçmiyor otobüs!  Sonra bir başka tufah duruşlu adama rastlıyorum:

“Buradan otobüs geçer mi?”
“Geçmez” diyor, “Buradan hiç otobüs geçmez!”

“Sen geri dön” diye ekliyor. Bu sefer içimde bir kaygı, ne yapacağını bilememe kaygısı. Hızla atıyorum kendimi yola, profesyonel bir kaykaycı misali hoop kayıyorum yokuş aşağıya. Tam bir kavşağa geliyorum ki, o da nesi! Arkadaşım arabası ile yanımdan geçiyor; bir metre ilerimde durup sağına soluna bakıyor. Muhtemelen beni arıyor.  Acaba beni görebilecek mi, bilemiyorum. Göremezse ne yapacağım; hiç bir fikrim yok. Uzaktan bir taksi geçiyor, ama cebimde param yok ki… Ve evet, senaristine söylendiğimiz ve çokça sinir olduğumuz dizi sahnelerinde olduğu gibi telefonumun şarjı %1’e düşmüş… Durum bu...

Sonra saat ötüyor yanı başımda… 6:02! Kan ter içinde uyanıyorum. Oysa ben rüyalarımı hiç hatırlamam; hayırdır inşallah diyorum.

Rüyadan anlayanlarınızın yorumları için şimdiden teşekkür ediyorum...


Not: Bir aydır yazamıyordum,  bu beni çok üzüyordu. Silkindim ve kendime geldim. 
 Artık blogumu ihmal etmeyeceğim, zaten yazacak o kadar çok şey var ki... 

Sevgiyle, 
Devamını Oku

2 Haziran 2017 Cuma

İklim değişir mi, sahiden Akdeniz olur mu?

Hayatımda böyle bir dönemi sanırım bir de üniversitedeyken yaşamıştım. Yani çemberin içinde hem var hem yok. Hem duyarlı, hem önemsemeyen. Hem üzgün, hem de boş vermiş. Hem burada hem değil gibi. Hem öyle gibi, hem de “hadi canım boş ver Allasen” der gibi... Alışmayı istemeyen, ama alışmış gibi; yok sayan, yok saymalara sığınan...

Yıllar sonra ilk kez uzunca bir süredir ana haber bültenlerini izlemiyorum. Yıllar sonra ilk kez, eve hafta sonları bile gazete almıyorum. (Radikal Gazetesi ve hafta sonları yayınlanan nefis bulmaca ekini, tam sayfa kare karalamaca günlerini yad etmesem olmaz) Çok sevdiğim aylık dergileri bile okuyasım yok. Sahi yıllar sonra ilk kez, mahallemizin sevgili kırtasiyesine uğramayalı aylar oldu. Kocaman bir kış geçti hatta... Yıllar sonra ilk kez, ne zamandır kendime renkli kalem almıyorum örneğin... Ve tatilde üç günde severek okuduğum "Baba ve Piç" kitabını saymazsak, (onu da en yakın zamanda yazsam aslında) yıllar sonra ilk kez bir kitap tam beş aydır elime yapıştı kaldı! Kırmızı ve Siyah'a yılın ilk ayında başlamıştım, son yüz sayfasına geldim, bırakmaya gönlüm de elvermiyor, ve ne acayiptir ki benim gibi kitap seven biri, beş ay elinde kitap sürükleyebiliyor! (Yarın başlayan Haydarpaşa Kitap Günleri'ne katılarak belki bu olumsuzluğu kırabilirim)

Neden mi böyleyim? Belki de ülkenin değişmeyen iklimindendir! Bugün 02 haziran ve yaz henüz gelmedi. Ülkenin iklimi bu haldeyse, ben böyle olmuşum çok mu! Utanmasam akşamları kombiyi yakacağım. Hala yorgan örtüyorum geceleri, hala camlar kapalı, hala dışarıya çıkarken yanıma ince de olsa mont alıyorum. Neden? Çünkü ülkemize bu sene yaz bile gelmek istemiyor ! “Silkinin, kendinize gelin. Yoksa sizi üşütürüm!” diyor belki de kendi diliyle! Kim bilebilir? Bilmeyen biziz... Bir şeyler hızla değişiyor, biz aynı kafa!

Sanırım umut etmekten ve hayal kırıklıkları yaşamaktan yorulduk ülkece! Benim bu hallerim de ülkenin ruh halinin yansıması olsa gerek.

Bu sene daha önce izlemediğim kadar tiyatro izledim, baleye gittim, operet izledim. Oralarda oyunların içindeyken nefes alabildiğimi fark ettim. Gerçek hayatın boğuculuğu, beni kurmaca hayatlara doğru çekti muhtemelen!

Bu sene hayatımda ilk defa, sevdiğim annelerin anneler günlerini kutlamak gelmedi içimden, zorlamadım da! Aramadım kimseyi ve sanırım biraz küstüler! Sevgi kelebeği gibi sahte sahte gülücükler de atasım yok ne yalan söyleyeyim! Hesap veresim yok, günah çıkartasım hiç yok! Küsenleri alttan alma düşüncesi bile yorucu!

Farkındayım, iç sıkıcı bir yazı oluyor gitgide! Ama, bunu yapmazsam, içimi dökmezsem daha güzel şeyleri nasıl yazabilirim ki!

Peki ama gerçekten iklim değişir de Akdeniz olur mu?
Biz görür müyüz, kötü cadılar pamuk prenses için hazırladıkları elmaları kendileri yer mi?
 İklim değişir mi sahiden? Akdeniz olur mu?
 Hiç Sezen Aksu fanatiği olmadım hayatım boyunca. Bu nedenle  Kemal Burkay'ın bu harika şiirini Rahmi Saltuk'tan dinletmek istiyorum. Ya da ne bileyim; bir şekilde kendime “hadi gülümse!” diyesim var bu sabah!

Hadi Gülümse, lütfen gülümse, ama ne olursun gülümse...

Not: Bu yazıyı sonuna kadar okudunuz ve içinizi sıktıysam lütfen beni affedin. Bu aralar böyle, ve ben de bu blogda sahte olamam ki! Sevgiler...


Devamını Oku