corona günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
corona günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2021 Cumartesi

DİSTOPİK MASKE HİKAYESİ

Yıl 2171, yer MAB cumhuriyeti. Aslında ülkenin tam adı MABAT Hayat Memat Çok Demokratik Cumhuriyetler Birliği Prensliği idi ama, bu yazı yazılmadan tam da bir gün önce sıradan, küçük, mini minnacık bir değişiklik oldu. Aman canım abartılı tepki vermeyin hemen! Yukarıdan gelen bir emirle dün gece saat 24 sıfır sıfır itibariyle isimlerin sonundaki  “At” hecesi yasaklandı. Bence çok da iyi oldu, hem olağan şeyler bunlar. Yani "Dikkat, Mabat, Damat, İcraat, İnşaat, Irgat, Gidişat, Berat, İdareimaslahat, İmdat, Heyhat ...vb." diyemiyor artık halk!  Bu durumda doğal olarak ülkenin adı da değişiyor ve kısaca Mab oluyor. Dedim ya takılmayın böyle ufak tefek şeylere, fazla derin de düşünmeyin, yeni yeni İC (at) çıkarmayın başımıza. Olanın bitenin keyfini sürüp ânı yaşayın. Alt tarafı ülkenin ismi değişti nedir yani! Hem yeni ismi daha kısa ve kullanışlı değil mi! Alışır Mablılar bu duruma, nelere alışmıyor ki insan! Eğer siz ısrarla MAB demek istemiyorsanız, açın sözlüğü bakın. Bulun Mabat anlamına gelen "üç harfli" başka bir sözcüğü. Onu da mı ben göstereyim… Yok bacım yok, herkes alışmış armut piş ağzıma düşe… Te Allahım!

Neyse işte bu Mab Cumhuriyetinin pek de sert olmayan bir takım kuralları var. Şöyle ki, toplum içinde insanların birbirleriyle konuşmaları yasak! Bu yüzden her Mab vatandaşı statüsüne uygun renkte ve uygun mesaj içeren maskeler takmak zorunda. Şimdi diyeceksiniz ki, yıl olmuş 2171, herhalde bu maskelerin üzerindeki yazılar laserli falandır, yanarlı dönerlidir. Hayır efendim hiç de öyle değil! Fazla uçmayın!. Yüz elli yıl sonrasını gözünüzde fazla büyütmeyin!. Gelecekteki Mab Cumhuriyeti ülkesinin değerli vatandaşları da bildiğiniz bez maskeleri takıyor. Hani 2021’li yıllarda yani tam 150 sene öncesinde Covid virüsü bulaşmasın diye takılan maskeler var ya, aynen onlardan kullanıyorlar Hani bir ara ülkemizin turizm çalışanları için tasarlanıp eleştiriler üzerine tedavülden “kısa süreliğine” kaldırılan maskeler vardı ya, “Enjoy, I’m vaccinated” yazanlar… Hah işte onların bir üst versiyonu bunlar. Ama tabii ki 150 yıl sonrasının insanları 2021’den daha önde! Kafaları günümüzün “reklam cıngılı besteleyip milyonlar içinde yüzerken ‘pozitif düşünün’ diye nasihatler veren  yıldız(cık)larından ve dev projelere milyon milyon liralar karşılığında reklam filmi çeken yıldızcık kocalarından daha  iyi çalışıyor! Ne demek istiyorum; öküz altında buzağı aramayın boşuna. Basit bir şey söylüyorum, yani şunu demek istiyorum: 

Bu adamlar en azından maskeleri kategorize etmeyi akıl etmişler! Anlayacağınız 2021'in reklamcıları gibi yandan kenardan dolanmayıp direkt uygulamaya geçmişler. 

Şöyle ki her sosyal sınıfın bir maske rengi var. Mesela mor maskeyi ruhban sınıfı takıyor. Bu maskelerin üzerinde “Huzurun keyfini sürüyoruz, biz cennetliğiz!” yazıyor. Bunlara kimseler hiçbir şeycik diyemiyor. Diğer bütün sınıfların mensupları gizliden ya da açıktan bu grubun maskelerine yüzlerini sürüp kendilerini kutsuyor. Sonrasında “tuzu kurular” sınıfı geliyor. Onların maske renkleri ise tabii ki etliye sütlüye dokunmayan siyah. Hem de "asilmiş" havasına bürünüyorlar bu rengi kullanarak. Peki ne yazıyor maskelerinin üzerinde:

“Çalışmanın keyfini sür, ben emrederim, sen yaparsın!”  

Elbette politikacı sınıfı da var. Onların maskeleri ise tek renk değil, janjanlı. Yani başka bir deyişle yanarlı dönerli. Halkın önündeyken  maskelerinin rengi toz pembeye dönüyor ve üzerinde “ Oy vemenin keyfini sür, gerisini hallederiz!” mesajı beliriyor. Kendi aralarındayken ise maskenin rengi tabii ki dolar yeşiline dönüşüyor. Bu durumdayken maskede çıkan mesajı ne yazık ki yazamıyorum. Çünkü kusura bakmayın ama terbiyem elvermiyor. Faklı fuklu bir şey işte, anladınız siz.

2171 yılının Mab Cumhuriyetinde tabii ki çalışan maraba sınıfı da var. Niye şaşırıyorsunuz ki! Bilirsiniz, ya da bilmeniz lazım. Sınıflar asla eşitlenmez! İşte yüz elli yıl sonrasının Mab Cumhuriyetinde de işçi, maraba, köle veya adına ne derseniz deyin böyle bir sınıf var. Onların maske rengi bilin bakalım ne renk? Evet bingo bildiniz. Elbette SARI! Hem de fosforlu sarı! Her çalışan kişi fosforlu sarı renkte maske takıyor. Çünkü sarı maske takan köleler her yerde hemen görünüyor, kaytaramıyor. Renk sabit ama maskenin üzerindeki mesajlar bulundukları sektöre göre değişiyor. Mesela turizm sektöründe marabaysanız “ Tatilinin keyfini çıkar! Benden uzaklaşma, korkma, her türlü aşımı oldum!” yazıyor maskenizde. Eğer yemekhane çalışanıysanız, “Yemeğin keyfini çıkar! Tırnaklarımı bugün kestim, saçlarımı kazıttım,  yemeğinden kıl tüy çıkmaz!” yazılı sarı maske takmak zorundasınız. Eğer temizlik emekçisi iseniz sarı maskenizde şu yazıyor: “Temizliğin keyfini Çıkar!  Çöp topluyorum ama deodorant da kullanıyorum, kokmam merak etme!”

Eğer fabrika çalışanıysanız yine sarı maske takıyorsunuz ama bu sefer üzerinde “ Sen eğlen, ben senin yerine çalışırım” yazıyor.

En zorunu en sona sakladım. Gönüllü grubu bunlar. Şöyle yazıyor beyaz maskelerinin üzerinde;

“ Yaşamanın zevkini çıkar, ben senin yerine ölürüm!”



İşte böyle sevgili blog dostlarım. Şimdi sıra sizde.  Evlerden ırak deyip tahtaya vurarak soruyorum:

Eğer siz de, olmaz tabii ki de, misal, Mab Cumhuriyetinin bir vatandaşı olsaydınız (Allah Korusun) maskeniz ne renk olurdu ve üzerinde ne yazardı?

 

SON SÖZ:  Keyfini çıkar, hala okuyup yazabiliyorsun….


Devamını Oku

2 Mayıs 2021 Pazar

COVİD-17- Küçük Emrah’ın Covid ile İmtihanı

SAHNE-1

 DIŞ  / GÜNDÜZ / MAHALLE

Emrah bir Çinli ile konuşmaktadır, boynu bükük, ağlamaklı, ayakkabısının altındaki deliğe kamera zum yapar.

Küçük Emrah :

“Gözü çekik Abi, bir doz aşı abi, ne olur abi, kıyma bize abi, evde kardeşlerim beni bekler”

Çinli Abi sinirlenir:

“Yürü git, seninle mi uğraşacağım! Parayı peşin verenler aşıyı çoktan kaptı! Sana maalesef aşı maşı kalmadı. Maske mesafe temizliğe dikkat edeceksin koçum! Bir de arada sırada akşam pazarına uğra, belki defolulardan bulursun birkaç doz!”

Emrah garip, Emrah  çaresiz,  Emrah’ın boynu bükük! Kendi kendine konuşur, iç ses ekoludur:

“Yıl olmuş 2021, ben hala seksenler filminde gibi olmak zorunda mıyım Allahım, neydi günahım! Neden bu senaryo hiç değişmiyor, bari Kore filmlerinden uyarlama yapsalar da kurtulsam!”

  Ağlamaklı yüzüyle döner öbür tarafa, yaşlı birinin önünde diz çöker:

Küçük Emrah:

 “Biontek Dayı, Biontek Dayı, bi on tek bari at dayı! Kıyma bize dayı! Benim anam seninle karındaş değil mi?”

Biontek Dayı:

 “Elbette sana da vermek isterdim Emrahım şekerim ama, senin de paran yok ki be oğlum! Dayılık akrabalık da bir yere kadar! Varsa anandan atandan kalan bir tarla, olmadı yeraltı suyu falan, sat getir peşin parayı, ancak o zaman alırsın bir dozu!”

Bu arada ekranda kız kulesi silueti görünür. Emrah sahilde çaresiz yürümektedir. Boynu bükük, elleri cebinde, bir yandan da öksürmekte. Derken arkadan bir araba geçer. Üstü açık, içinde Emrah yaşlarında gürbüz gençler. Yeni aşı olmuşlar, arabanın camlarından kollarını çıkarıp taze aşı izlerini göstererek hava atmaktadırlar.



Emrah kendi kendine şarkı söylemeye başlar:

“Onun aşısııı  var, korur mu korur

İzni de vaar, gezer mi gezer

Karantinaya nanik çeker mi çeker

Ama maalesef ruhu yok, ama yine de şansıı çook”

Birden kendine gelir ve yanağına bir tokat atar!

“Oğlum Emrah, ne işin olur senin Musti şarkısıyla, özüne dön, arabesksin sen, arabesk kal!”

Toparlanır ve çaresiz bir şekilde bakkala gider. Tam içeriye girecektir, bakkal saatini göstererek kapıdan içeriye almaz!

Acımasız Bakkal:

“Görmüyor musun saati a oğul, saat 16:55, birazdan bakkalların kapanma saati geliyor, sana bir şey satamam!”

Küçük Emrah hıçkırır:

“Ama bakkal abi, sen bari bunu bana yapma! Evde kardeşim Ceylan aç beni bekler, bari tuzlu fıstık alaydım!”

Acımasız Bakkal eline sopayı alıp Emrah’ı kovalar:

“Seni gidi vatan haini senii! Tuzlu fıstığın yanında bira içecektin değil miii! Yasakları bilmiyor musun sen haa! Alkol yasak, fıstık da alkolün arkadaşı olduğu için zaten yasak!“

Emrah neye uğradığını şaşırıır. Hem ağlamakta, hem de koşmaktadır. Kaçarken polis durdurur:

Polis Memuru ensesinden yakalar Emrah’ı:

“Çıkar bakalım e-devletten aldığın izin belgesini!”

Emrah boynunu büküp kaşlarını kaldırarak yalvarır polise:

“Polis abi, kıyma bana abi. Ben edevlet nedir bilmem abi, ben devletten bi şey almadım abi, çalmadım abi… Sadece kardeşim için bir doz aşı dilenmeye çıkmıştım. Sonra da bakkaldan yiyecek alacaktım. Alamadım abi, polis abi, kıyma abi…”

Polis

“Demek izin kağıdın olmadan sokağa çıkarsın ha! Öde çabuk dört bin teleyi!”

Küçük Emrah:

“Polis Abi, benim o kadar param olsaydı hiç sokaklarda dilenir miydim abi!”

Polis Emrah’ın kafasından tutup yere yatırır. Tam bu sırada mahallenin dedikoducusu meraklı Suzan  oradan geçmektedir. Çıkarır çantasından cep telefonunu, olayı videoya çekmeye başlar. Bunu gören polis, Emrah’ı bırakıp Suzan’a bağırır:

Polis:

“Hanım hanım dün yasa çıktı, artık polisi kameraya çekmek yasak! Hem polisin görevini yapmasına engel olmaktan, hem de özel hayatın gizliliğini ihlal etmekten içeri attırırım seni, indir o telefonu çabuk!”

Suzan korkar:

“Amirim ben bizim kek gününde arkadaşlara gösterecektim, tanırım da Emrah’ı, şey…” demeye kalmadan polis copunu görünce adımlarını sıklaştırıp kaçar oradan Suzan.

Bu arada Emrah eve gelir. Salonda kız kardeşi televizyon izlemektedir. Fonda haberlerin sesi duyulur:

“Sayın seyirciler, halkının yüzde ellisinden fazlasını aşılamayı başaran İngiltere’de deneme amaçlı maskesiz mesafesiz 3 bin kişilik konser düzenlendi. Haziran itibariyle hayatın normale dönmesi planlanıyor…”

Televizyonu hışımla kapatır Emrah, 

Ceylan odadan seslenmektedir:

“Abi sen mi geldin abi, aşı getirdin mi abi, canım nasıl da tuzlu fıstık çekiyor abi…..”


Devamını Oku

14 Mart 2021 Pazar

COVİD-16- Lulu Başkan’ın Şafetullah’ı!

Şatafatlı bir oda. Oymalı kakmalı bir koltukta Lulu Başkan oturuyor. Karşısında Şafetullah Türedi ayakta durmakta. Adı Şafetullah diye önyargı oluşturmasın kimse. Kendisi Harvard’da profesörken oğul Bush’a danışman olmak için Beyaz Saray’a transfer olmuş. Ama işte kader bu ya! Ani bir kariyer sıçramasıyla bir şekilde Lulu Başkan’ın yaverliğine terfi etmiş! Lulu, küçük bir ada ülkesi olan Lulistan’ın başkanı. Nedense Türkçe konuşuyorlar bu ülkede ama, inanın ki bizlerle uzaktan yakından hiç mi hiç alakaları yok! 

Lulu başkan Şafetullah Türedi’ye kısaca Şakir diyor. Niye mi? Koskocaman başkan nasıl uğraşsın “şe” harfiyle “fe“harfinin “tullah” haliyle! Sizinki de soru mu yani!  Şakir deyip geçecek elbette, daha ne yapsın!  

Diyaloğu kaçırıyoruz sizin bu gereksiz merakınız yüzünden! Ne konuşuyorlar bir bakalım:

“Oğlum Şakir, sana on beş gün süre! Al tepe tepe kullan. Ne yap ne et, bi şey uydur. Yok demokrasiydi, yok denetlemeydi, yok hesap vermekti, yok üst kuruldu yok alt kuruldu! Bütün bu zaman kaybettiren şeylerden kurtar beni! Artık yolumda taş, bana karşı çıkan baş istemiyorum!  

Lulistan dünyanın merkezi olacak! Zaman daralıyor! Kaldır önümdeki engelleri! Kaldırırken de öyle bir bahane bul ki, herkesin aklı başından gitsin. Kimse beni sorgulayamasın! Anladın mı Şakir!”

Şafetullah Türedi, nam-ı diğer Şakir Gariban, Şakir zavallı, Şakir perişan! Ne diyeceğini bilemez hallerde. İki elini ovuşturarak haşmetmeaplarının önünde ezim ezim eziliyor;

“Ama, sayın ve çok saygıdeğer Lulu başkanım, ben şimdi ne yapsam bilemedim ki…”

“Sus bre gafil! Bana laf salatasıyla gelme! Bak şimdi bir çarparsam iki de yerden yersin! Yapar mıyım?”

“Yaparsın Lulu Başkanım, yaparsın bilirim!”

Bütün bu konuşma sürerken, Şafetullah Türedi’nin Harvard günleri bir film şeridi gibi bile aklından geçemiyor artık! Çünkü çoktan devran dönmüş, bütün atlar kabak olmuş, külkedisi bile masaldan kaçmış!

Nitekim, ortamda şok etkisi sürmekte. Şafetullah yalvarıyor:

“Sayın ve çok saygıdeğer Lulu başkanım, ne olur dövmeyin beni!  Geçen seferki morluklar henüz geçmedi, mendeburlar beni sosyal medyada rezil ediyor! Tamam tamam ben bir şey düşüneceğim. Az müsaade, toplayayım bizim hacı hocaları, avukatları; muhtarlarla tüccarları; aracıları, bozacıları ve bir de şıracıları!

“Mühendis bozuntularıyla bilim adamlarını araya karıştırma sakın haa Şakir! Bak geçen de çağırdın okul arkadaşlarını falan, onların yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı! Teoremdi, veriydi, formüldü, deneydi monşer monşer kafamızı ütülerler, uğraşamam onlarla!”

“Tamam Lulu Başkanım, siz hiç merak etmeyin. Okul arkadaşlarımın hepsini sildim defterden. Ben sizi üzer miyim!”

“Aferin Şakir, yeni bir uçağı hak ettin bak! Şu iş bir bitsin; sana zırhlı uçak alacağım söz, hem de hostlu hostesli!’

Yalayan Şafetullah 

Artık Şakir olmayı iyice özümseyen eski Şafetullah’ın yüzü kızarıyor:

“Yüce gönüllü Lulu Başkanımın hazinesine bereket! Ben hediye için değil, size layık olmak için çalışıyorum efendim!”

 Öyle dediğine bakmayın siz! Harvard’lı Şafetullah Şakir’in yüreği tabii ki pır pır ediyor hostlu hostesli uçağı duyunca!  

Bu konuşmanın üzerine hemen sarılıyor telefona. Günler geceler boyu tartışıyorlar ve nihayet çözüm bulunuyor!

Evet on sekiz senedir iyilik için bilim insanlarının üzerinde çalıştığı virüs çalınacak, ismine +1 eklenecek ve corona-19 olarak piyasaya çıkarılacak! İşte bu kadar! Sonrası zaten kendiliğinden gelir, gelmezse de de kervan yolda düzülür!

Lulu Başkan için ballı börek tatlısı bu çözüm! Daha ne olsun! Hem börek, hem de tatlı!

Projeye bayılıyor ve hemen emirleri ardı ardına yağdırmaya başlıyor:

-        Kapatın Lulistan’ın tüm limanlarını, artık başka adalara gitmek yasak!”

Hoop kapatır Şakir.

-        Saat dörtte evden çıkın, beşte eve girin!

Hoop bu da tamam! Bir saatte neler yapılmaz ki! İnsan olana çok bile!

-        Hafta sonları zencefilli gazoz, hafta içi kuyu suyu içilecek!

Herkesi alır mı kuyu kazma telaşı!

-        Öpüşmek yasak, bundan böyle kafalar tokuşturulacak!

Vatandaşın “Bir kere mi tokuştursak iki kere mi” sorularından Lulistan din işlerinin telefonları kilitlenir.

-        Tiyatora miyatora yok, herkes evinde dizi izlesin!

"Ohh mis gibi! Şakir kulunuz hemen ithal eder dost ülke Türkiye’den dizileri. Yarısı kahramanlık dizisi olacak elbette, çünkü milletimizin katarsise ihtiyacı var! Yarısı da romantik ve de ağlak olacak el mahkum! Özcan Deniz yarı yaşında kızla romans kahramanı olsun bir de! Bundan iyisi Lulistan’da kayısı! Komedi falan istemez, insanı yoldan çıkarır onlar! İzahı olmayan şeyin mizahı olur falan derler, evlerden ırak! Siz hiç merak etmeyin Lulu Başkanım. O iş bende!"

-        Belediyelerin yüzme havuzları virüs yayıyor! Derhal kapatın, parası olan beş yıldızlı otele gitsin, hemen kanun çıkar Şakir!

"Emriniz olur Lulu Başkanım!"

-        Virüs sahillerden yayılıyor, sahilde yürümek yasaklansın. Vatandaş yürüsün tabii, ama sadece işine gitmek için, sahile paralel sokaklardan yürüsünler!

"Hemen düzenliyorum Lulu Başkanım."

-        Barları kapat Şakir! Barlar hemen kapansın!

"Şimdi hallediyorum Lulucuğum!"

"   Nee Lulucuğum mu dedin sen! Ben sana toplum içinde böyle konuşma  demedim mi!"

"   Ağzımdan kaçtı Lulucuğum!"

"    Bak hala ne diyor!"

(Şakir ağlamaya başlar)

………………………..

Lulistan’da sıradan bir akşam daha bitmekte. Herkes evine gitsin, dağılın! Hey dağıl sen de blog okuruyum diye havalanma öyle ! Hem HES kodun var mı senin bakayım! Çağırırım Şakir’i bak!

***Görsel alıntıdır

 https://aumolc.wordpress.com/2019/11/18/sycophancy/

Devamını Oku

24 Ocak 2021 Pazar

Corona-14- Aşı Karnesi ve Salatalık Özlemi

Tam evin köşesini dönmüşlerdi ki, Filiz telaşla kocasına sordu:

“- Aşı karnesini aldın mı Recai?”

“- Sen almayacak mıydın?”

Bu devirde aşı karnesiz sokağa çıkmak demek, geceyi karantina köyünde korku içinde geçirmek demekti. Hem de böylesi özel bir günde! Nasıl bir heyecansa artık, nasıl unuttularsa! Mecburen adımlarını geri çevirdiler. Maskenin altında nefes nefese kalmıştı Filiz. Recai ise sakin kalmaya çalışıyordu. Zaten aklı fikri bu işi nasıl başaracaklarındaydı! Ya işler ters giderse! Ya PSP’lerin sözüm ona -dezenfektan- fışkırtan silahlarından korunamazlarsa! (PSP: Pandemi  Sivil Polisi)  Çok şükür bu güne kadar hiç PSP’lerle muhatap olmamışlardı ama mahalleden Giray’ın durumu da dillerden düşmüyordu. Hani beş yüz metre sınırını ihlal ettiği için dezenfektan sıkmışlar da sonrasında Giray iyice boş boş bakmaya başlamış ya!  Şehir efsanesi olmuştu bu olay.

“-Amaaan ne olacaksa olsun artık Filiz ya, içim bunaldı!”

“-Tamam Recai sen sakin ol. Bak gör planımız tıkır tıkır işleyecek, PSP’leri atlatıp o pazara da gideceğiz, özlemini çektiğin taze salatalıkları da alacağız sen hiç merak etme. Benim kalbim temizdir, bir sorun çıkacak olsa içime doğardı.”

Birbirlerine daha bir sokuldular. Evet artık ne olacaksa olsundu!

 Aşağı mahalledeki pazara yıllardır adım atmamışlardı. Kendi mahallelerinde kurulan pazarda ise sadece beş çeşit ürün satılıyordu.

Soğan, patates, yeşil biber, domates ve pırasa!

İstedikleri şey ise sadece taze bir salatalık yiyebilmekti! Hepsi bu! Beş senedir kokusunu özledikleri salatalığı bir kerecik olsun ısırsalar yetecekti Recai ve Filiz’e.


Eskiden ne güzeldi diye düşündü Filiz. İnsan, parası yetmese de her pazara gidebilir, her mağazaya girebilirdi. Şimdilerde ise dijital SIT kodu (SIT: Sağlık İçin Takip) yetmezmiş gibi bir de eskilerin pasaportlarını andıran kocaman, kırmızı kapaklı AŞI karneleri vardı. Herkesin yaşam standardı, olduğu aşı cinsine göre belirleniyordu. Piramit gibi yani. En alttakiler “su aşısı” olanlardı. Aşı görünümlü bildiğiniz tuzlu su! Bunlar sadece su, ekmek ve patatesle besleniyor, en ağır işlerde çalışıyordu. Diğer aşıları olanlarla karşılaşmaları yasaktı. En üstte ise “ay tozu aşısı” olanlar vardı. En elit, en zengin, en ünlü, en sağlıklı, en bi öz bi en kimselerdi bunlar. Şarkıcılar, inşaatçılar, futbolcular, pek tabii ki siyasetçiler falanlar filanlar yani. Filiz ve Recai'nin SIT sınıfı ise alttan dördüncü  sıradaydı. Kısmen de olsa şanslı azınlıktan sayılırlardı! Mahallelerinde kurulan pazara girebiliyor, iki tane tv kanalı izleyebiliyor, fabrikadaki işlerine devam edebiliyorlardı.  Ama işte sorun şu ki, gidebildikleri pazarda salatalık satılmıyordu!. Ah keşke bir de salatalık yiyebilselerdi!

Evden karnelerini aldılar. Karnenin sahtesini yapmaya gerek duymamışlardı. Çünkü Recai yıllardır Dark Web’de araştırma yapıyordu. Nihayet SKP kalkanını edinebilmiş ve  cep telefonlarına yüklemişti. (SKP: SİT Kodu Parçalayıcı ) Bu kalkan olduğu sürece dijital polise takılmazlar ve böylece kimse de aşı karnesini sormazdı.

O gün çok özel bir gündü. Beş senelik mücadele artık sona eriyordu. Nihayet salatalık yiyebileceklerdi. 

 Ve nitekim başardılar da! Hiç bir engele takılmadan beş yüz metre sınırını sağ salim aştılar. Çok garip bir duyguydu bu. Eski normal günlerdeki gibi, zafer bayramı gibi, özgürlüğe uçan kuşlar gibi...

Heyecanla karısının elini sıktı Recai:

“-Bak Filiz, pazarın kırmızı tenteleri göründü !”

“-Evet Recai, burnuma salatalığın o baş döndürücü kokusu gelmeye başladı bile!”

Koşarcasına daldılar pazara. Karşılarına çıkan ilk salatalık tezgahında aldılar soluğu. Attılar bir yüzlük tezgahtaki para kutusuna. Sonra da yıkamaya bile gerek duymadan ısırmaya başladılar salatalıkları. Çevredekilerin şaşkın bakışları altında yediler, yediler, yediler, yediler… O dakikada ne virüs vardı düşündükleri, ne SİT kodu, ne de PSP polisleri…        

Ve bu kahramanlık hikayesi yayıldı kısa sürede bütün ülkeye.

Ve cesaret, bulaşıcıydı…

Virüs mü, onu hiç sormayın...

Devamını Oku

6 Aralık 2020 Pazar

Corona-13- Memleketimden Sürreal Korona Manzaraları

Sokağa çıkma yasağı zamanları. Günlerden cumartesi. Saat öğleden sonra iki civarı. Sokaktan bir ses geliyor. Biri polis, biri de tahmini yaşı 65 üstü vatandaş konuşuyor:

-Tamam memur bey ben hemen eve giriyorum, ne olur kusura bakmayın!

Bunları söylerken bir taraftan da telaşla karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor elinde bastonuyla.

65 yaş üstü vatandaşlar 10-13.00 arası sokağa çıkabiliyor ya! Kendisi 72 yaşında olan, ama bakkal olduğu için sokağa çıkabilen, yani yasaklardan muaf tutulan Ali Abi de polisle vatandaşın konuşmasına karışıyor. Belli ki derdi komşusunu korumak! Biraz da acımış mı ne!

“Memur bey siz kusura bakmayın, hemen eve gidiyor şimdi…”  

Corona 10 TL

Ben de manava gidiyorum güya! Memur önde, ben arkada! Ben önde memur arkada. Manav dediğin iki adım uzakta zaten. Tekel bayisinin önünden geçiyor yolum. Hani kapısında “Korona 10 TL” yazan tekel bu! Hem matrak, hem de günü takip eden cinsten. Ev yapımı şarap falan satan tekel.  Aynı memur, bu sefer mahallenin tekel bayisi ile kavga etmeye başlıyor:

-        -  Niye açtınız, açmayacaktınız dükkanı, hemen kapatın!

-       -  İyi de genelgede tekel bayileri kapanacak diye bir madde yok ki!

-         - Ceza keserim, kapat hemen!

Tekel bayileri taş yesin tabii! İçki satan pis münafıklar!

Bunlar var ya bunlar! Bunlaaarrr! Hep bunlar yüzünden zaten! Tez elden dükkanları dürülesicelerrr!

(İyi de bunlar iyi vergi vermiyor mu sayın şeyim)

Haa öyle mi! Bunlaaarr!  Açabülülerr dükkanlarunuuu! Amma velakünn! Her geceee! 19’u 48 buçuk geçeeee! Kapatacaklarduuur! Duyduk duymaduk demeyün eyy ahalüüü! 19’u 49 geçe kapataaannn! Kırk kırbaçç yesünnn! Yok yok kırk bin dislayk atulsuun sossyalll medyalarınaaa!

Bu sürrealist diyalog akıp geçerken kafamın içinden, manavda bir bulanık ruh hali içinde doldurdum torbama bir şeyler. Pırasa, soğan, yine soğan, yine soyan… Hay Allah soğanı unutmuşum ya ben!

Eve girdim, attım maskeyi çöpe. Yıkadım ellerimi antisosyal medya piçi, pardon, anti bakteriyel sıvı sabunla. Oturdum. Açtım en iyi arkadaşım sosyal medyayı, baktım aval aval!

Sanki memlekette yeterince kutuplaşma konusu yokmuş gibi bu aralar aşı kutuplaşması çıkmış bir de!

Birileri diyor ki "Aşı ayağına kanımıza çip atacaklar, genetiğimizi takip edecekler!"

"Bizi robot yapacaklar, erkeklerimiz kısır kalacak, soyumuzun kökü kuruyacak! "

Hay bin kunduz! Çin aşısında virüsü büzüşesiceler!


Devamını Oku

22 Kasım 2020 Pazar

Corona-12- İç Döküş, İçe Döküş

Şimdi saat 09:19. Günlerden cumartesi. Sokağa çıkma yasağının bitmesine 41 dakika kaldı. Yasaklar bildiğim kadarıyla akşam 8 ve sabah 10 arası. Sadece cumartesi gecesi var bu uygulama. Ya da ben yanlış biliyorum. Neyse ne artık, sorgulayacak güç mü kaldı! Çık çalış diyorlar çıkıp çalışıyoruz, hafta sonu çıkma evde otur diyorlar, tamam peki diyoruz. Avemeler açık, marketler açık, arap turistler Taksim’de fink atıyor.  Onlara hep serbest. Ama hesapta cumartesi gecesinden pazar sabahı 10’a kadar sokağa çıkma yasağı var. Bu yasak  üretimde çalışanlara, şunlara bunlara geçerli değil..65 yaş üstü bahtsız vatandaşlara gündüz belirli saatlerde çıkmak yasak ama cuma namazı saati özel izinli sayılıyorlar! Çocuklar belli saatlerde çıkamıyor ama ebeveynleri yanlarında olunca falan filan. Çok yorucu, çok bıktırıcı, çok şey... Ne bileyim, tarifi zor. Bir çay daha koymak lazım belki de. İnsan bu kadar saçmalığı nasıl kaldırabilir başka türlü!

 Virüs tabii ki alınan bu cılız önlemler yüzünden yayıldıkça yayılıyor. Artık herkesin en az bir tanıdığı Korona oldu. Artık herkesin çevresinde en az bir kişi bu virüs yüzünden hayatını kaybetti.

Türk Tabibler Birliği dün Corona’ya yakalanan sayıyı 47 bin 629 olarak açıkladı, Sağlık Bakanlığı verileri ise 5 Bin 103’ü gösteriyor.

Aklımda yine üniversite birinci sınıfta aldığım istatistik dersinden kalan cümle var:

“İstatistikler bikini gibidir, asıl merak edilen yerler hep kapalı kalır” diyen hocamız, meğer ne büyük bir hayat dersi vermiş bizlere…

Kahvehaneler, lokantalar kapatılsın diyorlar, kapanıyor mecbur. Peki o işlerden evlerine ekmek parası götürenler ne olacak? Ne yiyecekler, ne içecekler, nasıl ısınacaklar! Yedek akçesi olan ülkeler de bu tip işyerlerini kapatıyor, ama vatandaşlarına karşılıksız maddi destek  sağladıkları için kimse en azından aç kalmıyor.  İngiltere’de yaşayan bir arkadaşım yazmış. Geçen yılki cirosunun %70’ini karşılıksız veriyormuş devlet esnafa. Bizde ise virüsün ilk dalgasında  biraz kredi verdiler, tabii ki geri ödemeli. Sonrası ise meçhul. 

Coğrafya kader, coğrafya acımasız, coğrafya cahil bırakılmış...

Arka fona acılı bir kaval ezgisi ne de yakışır şimdi. 

Dürü dürüüüü dürü dürüüüü...

Şu an bu kelimeleri sıcak evimde, kesilmeyen internetimle, arka planda çalan “Free as a bird” albümünün huzur veren ezgileri eşliğinde yazıyorum.  Ve ne kadar şanslı olduğumun bilinciyle...

Bir Amerikan Doları 7,5922, bir Euro 9,0112, bir İngiliz Sterlini ise 10,0920 TL olmuş. Kafamı kaldırıp yağmur sonrası açan güneşe doğru bakıyorum. Kızamıyorum bile. Ne acı değil mi; insan “kızamaz” noktaya da geliyormuş, bunu da öğreniyoruz yavaş yavaş...

Çok değil geçen sene bu zamanlar Prag’a ve görmediğim ülkelere gezi hayalleri kuruyordum. Şimdi ise ülkemin her geçen gün daha da fakirleşmesine tanık oluyor gözlerim.

En kötüsü de ne biliyor musunuz? Akşam yastığa başını koyunca hayal kuramıyor ya insan!

 Ben eskiden güzel hayallerle uyurdum, oysa şimdi... Oysa şimdi az delikli uykuya bin şükür noktasındayım.

 Ve aklıma geliyor Edip Cansever’in o muhteşem şiirinden birkaç dize…


 “…Ah güzel Ahmet Abim benim

Gördün mü bak

Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

Ve dağılmış pazar yerlerine memleket…

Gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile

Gelse de

Öyle sürekli değil.

Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün!

O kadar çabuk

O kadar kısa

İşte o kadar...

 

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

Mendilimde kan sesleri…”


görsel:

https://www.etsy.com/listing/656140418/vintage-handkerchief-bleeding-hearts..

Devamını Oku