kalkışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kalkışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2016 Pazar

15 temmuz ve sonrası...

O gün, yani 15.07.2016 akşamı  her zamanki gibi saat 22 sıralarında koltukta uyuklarken alçaktan geçen helikopterlerin sesiyle ürkerek kalktım. Robot gibi Twitter'a “helikopter” yazdım, birileri  de “alçaktan helikopterler geçiyor bu saatte ne iş” yazmışlardı, bilgi yoktu. Terör alarmı herhalde dedim, ama uykum kaçmıştı bir kere.

Sonra saat 23 civarında telefonum çaldı acı acı. Arayan üst kattaki komşumdu.”Kalk kalk uyuma, darbe oluyor. Karşıya geçiyorduk, bizi Boğaz Köprüsü'nden askerler çevirdi!” diyordu heyecanla. Telefonu kapatıp hemen CnnTurk kanalını açtım tekevizyonda. Tam da o sırada başbakan bağlanmıştı yayına, “Darbe demeyelim ama bir “kalkışma” var, önlem alıyoruz” diyordu.

Neler olduğuna anlam vermek gerçekten imkansızdı. Kafamdaki deli sorulara sosyal medyadan yanıt bulmaya çalıştım. Bir taraftan da televizyondaki kanalların birinden öbürüne geçerek olayı anlamaya uğraşıyordum. Kanalların hepsinde birbirine benzer görüntüler, yayına çağrılan bakanlar, iktidar partisinin il yöneticileri... Bense bir bomba patladığında hemen yayın yasağı gelmesine alışıktım. Bu sefer canlı yayında darbe gösteriliyordu tüm televizyonlarda. Anlam veremedim. “Güvenlik gerekçesiyle yayın yasağı” niye koymamışlardı...



Köprülerin Asya'dan Avrupa'ya geçişine engel olan 30 kadar gencecik asker, neden Avrupa'dan Asya'ya geçişe engel olmuyordu? Darbe dediğin cuma gecesi saat 22'de mi yapılırdı? İktidar partisine karşı yapıldığı söylenen bu darbede, nasıl oluyor da bakanlar ve bürokratlar canlı yayına çıkıp propaganda yapabiliyordu? Darbeciler interneti kesmeyi akıl edememiş miydi? TRT ekranında “darbe oldu, bu bir emirdir, bu bildiriyi bütün kanallar yayınlamalıdır” diyen spikeri özel tv kanalları nasıl oluyor da kaale almıyordu! Hasan Mutlucan kahramanlık türkülerini neden okumuyordu, neden sokağa çıkma yasağı yoktu... Ülkenin yöneticilerinin hiçbiri askerlerce alınmazken, nasıl oluyor da halkı korkutan bombalar atılıyor, jetler alçaktan uçuyordu. Bildiğimiz darbelerle uzaktan yakından alakası olmayan bir şeydi yaşanan besbelli. Peki ama neydi...


Aklım almadı, çünkü akıl alacak şeyler değildi ki yaşananlar... Bir taraftan Ankara'da meclisin, binaların bombalandığı haberleri gelirken, öte yandan alçaktan uçan jetlerin sesiyle yaşadığım korkuyu nasıl anlatsam ki! İnsan nereye kaçabilirböyle bir durumda! Arka odaya gidiyorsun jet sesi, ön odaya gidiyorsun jet sesi... Kalbim yerinden fırlayacaktı neredeyse. Ellerim titreyerek papatya çayı içmeye çalıştım sakinleşmek için.

Derken bu ülkenin bir numaralı yoneticisi göründü Cnn ekranlarında, halkı sokaklara çıkmaya davet etti. Çıkın dedi, meydanlara çıkın dedi, vatanınızı paralel darbecilere karşı savunun dedi. Yüzündeki muzaffer edayı sanırım hayatım boyunca unutamayacağım. Hande Fırat adındaki program moderatörü, bu yöneticiyle kurduğu mobil bağlantıda “yüksek müsadelerinizle tekrar eder misiniz” diye tekrar ettirdi bu isteği. Nasıl da kibardı, nasıl da saygılıydı, muzaffer bir gazeteciydi o da!

Bitmek bilmeyen, hayatımda yaşadığım en uzun gecelerden biriydi. Nasıl bir çaresizlikti yaşadığım, nasıl bir umutsuzluktu, nasıl bir yıkımdı, anlatmam gerçekten mümkün değil!

İşte o anda, güzel yurdumun üzerinde jetler alçaktan uçuş yaparken, bombalar atılırken, anladım ki ülkenin her yeri bilgisayar oyunlarındaki savaş ekranlarına dönmüştü çoktan. İşte o an anladım ki, Ege'de sahil kasabasına yerleşerek huzurlu bir hayat sürmenin de imkanı kalmamıştı artık. Ülkemiz, birilerinin oyun konsoluydu, ve yarın ne olacağı kesinlikle belli değildi...


Nitekim insanlar öldü, nasıl bir hınçsa yüreklerde biriktirilen, gencecik askerleri dlim varmıyor söylemeye, vahşice yöntemlerle linç ettiler sokaklarda. Hiç militarist olmayan benim bile yüreklerimi sızlatan manzaralar yaşandı. Anlı şanlı ordumuz,  yani bu ülkenin insanlarının en çok güvendiği kurumun adı iki paralık edildi. Davullarla zurnalarla “vatan borcu namus borcu” diye askere gönderilen 20 yaşındaki gencececik, ana kuzusu çocukların bir kısmı “şehit” ilan edildi sonra, bir kısmı için ise“ ölü olarak ele geçirildi” dendi! Demokrasi şöleni denildi bu olup bitene! Sabah kalkınca, cep telefonumuzda bu ülkenin en üst düzey yöneticisi tarafından yazılan mesajlarla karşılaştık. Sokağa çıkıp devletimize ve milletimize sahip çıkmamız emrediliyordu!



Oysa içimizi dışımıza çıkarmışlardı. Bizden geriye ne kalmıştı ki... Bir gün sonrasında, yani 16.07.2016 cumartesi gecesi çıkıp sokaklarda kutlamalar yaptılar. Her türlü gösteriye  kapalı olan Taksim Meydanı ve bütün meydanlar coşkulu insanlarla doldu. Otobüs ve metrolar bedavaydı Ankara ve İstanbul'da. Coşkunun canlı yayını CNN ve ona benzeyen diğer bütün kanallarda gösteriliyordu. Ölenler henüz gömülmemişti bile. Acı, düştüğü ocakları yakıyordu bir yerlerde...

Bense kendi sessizliğime gömüldüm. Koskocaman bir satranç tahtasında ne olduğunu bilmeyen piyonlar, oradan oraya küçük adımlarla oynatılırken, “şah ve mat” demek için içlerini hırs bürümüş oyuncular, muhtemelen keyifle içkilerinden birer yudum daha alıyordu. Filler çimenleri eziyor, zavallı kaleler, kurgulanmış sonu belli sahnenin karşısında birer birer oyun dışı kalıyordu. Atların “L” şeklindeki hareketlerinde eski heybetlerinden eser yoktu. Çünkü güzel atlar, güzel insanlarla birlikte uzaklaşıp gitmişlerdi güzel ülkemizden...



Ne yapmalı derseniz, gerçekten bilmiyorum. Yıllardır kutlama yapan insanların kafasında olmadığın sürece, bu ülkede yaşama alanının kalmadığını bildiğim kadar....





Devamını Oku