Kharkiv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kharkiv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2018 Pazar

Kharkov-Kharkiv Gezi Hikayem- Bölüm 2


Saat öğleden sonra üç ve hava kararmak üzere. Kharkov’daki geçici evimize geldik nihayet. Sumskaya Caddesi üzerinde harika tarihi bir bina.  Zaten Sumskaya Caddesi’nde olan bütün binalar fotoğrafı çekilecek güzellikte…

Sumskaya Caddesi'nde Bir Apartman ve Macera Devam Ediyor

Sumskaya Caddesi
Termometre






















Enteresan bir detay var. Kharkov’da pek çok apartmanın dış kapısında mekanik şifreleme sistemi bulunuyor. Belli ki KGB günlerinden kalma. Düşünsenize;  devrim zamanı ya da İkinci Dünya Savaşı… Ne gizli toplantılar yapılmıştır bu binalarda kim bilir! Bazı apartmanlarda bu şifreler hala çalışıyor; dış kapıyı açarken anahtar kullanmıyorlar. İnsanın kafasında hikayeler uçuşturan cinsten detaylardan sadece biri bu.

Bizim apartmanda  da şifre sistemi var fakat devre dışı. Normal kapıların neredeyse iki katı büyüklüğündeki dış kapıyı kolayca açıyoruz. 8-10 merdiven çıktıktan sonra eski, ama gerçekten eski bir asansörle karşılaşıyoruz. Öyle ki arada sıkışmayalım diye kanatlarını elimizle ittirebiliyor ve “manuel” olarak kapıya müdahale edebiliyoruz. Gerçekten de enteresan bir asansör! Sol yan duvarında seksenleri andıran küçük  bir kadın resmi ve "bas-konuş" şeklinde diafon bulunuyor. Basıyoruz butona istemsizce, karşımıza Rusça ya da belki de Ukraynaca konuşan bir kadın sesi çıkıyor. Cehalet ne zor şey; kadının ne dediği bir yana, hangi dilde konuştuğunu bile anlamıyoruz. “Booking-tourist- hotel” falan diyoruz ama, karşı taraf yine bilmediğimiz dilde konuşmaya devam ediyor. Şoför Ivan macerasını yeni atlatmış bizler n’apacağımızı şaşırmış, biraz da heyecanlanmışken; kucağında bebeğiyle bir kadın giriyor dış kapıdan. Diafonla konuşmaya çalıştığımızı görünce, kimsenin hiç bir şey anlamadığı tuhaf muhabbete (!) O da katılıyor. Yüzümüze bakarken aynı zamanda hızlı hızlı konuşarak bir şeyler anlatıyor. Belli ki yardım etmeye çalışıyor. Buna benzer olayı bir kaç kez daha yaşadım Kharkov’da. Turist olduğumuzu ve  dili anlamadığımızı bile bile, ama ısrarla Rusça ya da Ukraynaca bir şeyler konuşarak bize yardımcı olmaya çalıştılar. Çok sevimli bir şey bence bu. Sanki farklı farklı diller yokmuş gibi, sanki dünya büyük ve tek bir ülkeymiş gibi, çocuksu bir saflıkla iletişim kurma çabası...

Diafondaki ses konuştukça kucağında bebeği olan kadının yüzüne de bir gülümseme yayılıyor. Kim bilir nedir anlatılan! Ne yazık ki, merak ettiğimiz halde hiç öğrenemediğimiz küçük detaylar arasında kalıyor diafondaki kadının sesi de. Unutulmaz anıların arasında cevabı hep merak edilen bilmeceler de olur ya hani, tam da öyle bir şey bu. Bilsen yanıtı, sorunun hiç önemi kalmayacak cinsten. Bilmediğinde ise hakkında roman yazası gelir insanın. Ne bileyim; belki de bu benim bakış açımdır sadece.


Bebekli kadın, sürekli konuşarak ve gülümseyerek asansöre binmemizi sağlıyor.  Kabin daracık, üçüncü kata çıkıyoruz hep birlikte. Bebek yüzümüze bakıyor, hafiften gülümsüyor da. O’nun dili evrensel çünkü! Üçüncü katta asansörden iniyoruz. Karşımıza çıkan kapının ziline basıyor kadın. Kapı hemen açılıyor, güler yüzlü biri karşılıyor bizleri. Bebekli kadın anlatıyor durumu kendi dilinde. Zaten gerek de kalmıyor gerisine; kapıyı açan nazik kadın gayet güzel İngilizce konuşuyor. Bingo işte, şanslıyız. İnternette hangi yoruma baksam "Bu şehirde  çok az insan İngilizce biliyor!" yazıyordu. Oysa ben bu şehirde bir şekilde diyalog kurdum insanlarla. Ne de tepeden bakıyor bazıları! Hoş İngilizce bilmemek çok da ayıp sanki... Neyse,  bebekli kadın bir şeyler söyleyerek çıkıp gidiyor merdivenlerden. O isimsiz kahraman sayesinde kapısında hiçbir şey yazmayan otelimize kavuşuyoruz nihayet. Mutluluk bu değildir de nedir sanki… Bu kadar basit, ve de bu denli satır aralarında!

Burası bir otel değil aslında; bir apartmanın üçüncü katındaki beş odalı daireyi apart odalar haline getirmişler.

Dar bir koridor, yerde kırmızı desenli bir halı, kapı girişinde eski ama çalışan bir piyano, tam karşısında resepsiyon masası çarpıyor ilk etapta gözüme. Bir kaç koltuk ve plastik sarmaşıklarla dekore edilen otel girişi, gerçekten de retro bir film sahnesini andırıyor. Birden ısınıveriyorum ortama. Adını nedense hiç sormadığım, İngilizce bilen zarif Rus ( ya da belki de Ukraynalı) olan kadın bize odamızı gösteriyor. Oda kapısının yan tarafında bir sehpa üzerinde plastik bir damacana, onun yanındaki tabakta ise ikramlık şekerler gözüme çarpıyor. Misafirperverlik bize özgü bir şey değil demek ki diye düşünüyorum sonrasında.


Sumskaya'da bir apartman

Hem dış kapının hem de iç kapının anahtarını veriyor kadın. Dedim ya ev gibi de, değil gibi de... Çift kilitli anahtarla kapıyı açtığımızda çok güzel bir odayla karşılaşıyoruz. Neden diyorsunuz ya; demeyin. Çünkü kapıyı açar açmaz üç portre ilişiyor gözüme. ikisinde isim yazmadığı için kim olduklarını bilmiyorum ama, birinci portre Gorki’ye ait!


Siz hiç duvarında mesela Nazım Hikmet, Yaşar Kemal ve de Ahmet Hamdi Tanpınar portreleri asılı olan bir otel odası gördünüz mü? Bizim hiç mi yok gurur duyduğumuz sanatçımız!
Yüksek mi yüksek tavandan sarkan zarif işlemeli avizeden, katlanmış  bornoz ve tek kullanımlık terliğe; kenarına siyah çay bırakılmış fincanlardan şarap kadehlerine, mini buzdolabındaki biralardan çikolataya  kadar, odadaki bütün detaylar bir apartman katındaki apart odadan beklenmeyecek zarafetteydi. Duvarına Gorki portresi asan bir işletmeciden de zaten bu incelik beklenirdi!



İlk Akşam, İlk İzlenim


Bavulları bırakıp kendimizi atıyoruz sokaklara. Soğuk ama ısırmayan bir hava var. Sıfır ya da biraz daha altında gösteriyor termometre. Baş ve ayaklar yeterince korunaklıysa hiç sorun olmuyor bu soğuk. Benim gibi çok üşüyen biri bile sevdiyse siz düşünün gerisini. 

Yürüyoruz bakına bakına. Geniş yollar, geniş kaldırımlar, etrafta hiç ses yok. Korna çalan da yok, cep telefonuyla bağıra çağıra konuşan da... Dört günlük gezi boyunca bir kez korna sesi duydum; o da gerçekten yanlış yapan bir sürücüye uyarı niteliğindeydi. Ne yalan söyleyeyim; "İstanbul’dan gelip de araba kiralayan biri olmasın bu gürültücü" diye düşünmüşlüğüm var.

Önceden belirlediğimiz restorana doğru yürümeye başlıyoruz ilk akşamımızda. Kenarları ağaçlarla süslü kaldırımlar, karşımıza çıkan heykeller, binaların estetiği ve şehrin sessizliği beni benden alıyor gerçekten de. Aklıma Kharkov’a gideceğimi duyunca yüzü asılan “Ben kırk beş ülke gezdim, Kharkov kadar gri bir şehir görmedim, beklentini yüksek tutma!” diyen iş arkadaşım  geliyor o an. Gezi bloglarında okuduğum “Kharkov mu, yapacak pek bir şey yok, gitmeseniz de olur!” yorumları da akıyor kafa baloncuğumda. Algı ne kadar da farklı olabiliyor değil mi; yorumlar kişiden kişiye göre nasıl da değişebiliyor. Önemli olan belki de şehrin nasıl olduğu değil; nasıl hissettirdiği…

Anayasa Meydanı'nda Özgürlük Anıtı

Gittiğimiz ilk kafe gerçekten de çok şık. Zaten bu şehirde hangi kafeye gitsek genel olarak çok şık buluyoruz.


















Kafelerde hem yemek yenilebiliyor, hem içki içebiliyor, hem de çay kahve var. Her şey olması gerektiği gibi yani. Kahvaltı mekanlarında bile alkollü içki bulunuyor.. Ama sabahın köründe içip sarhoş olan birine de rastlamıyoruz hiç. Bizde ise değil kafelerde şaraba izin verilmesi, içki ruhsatı olan restoranlarda içkinin dışarıdan görünmesi bile yasak biliyorsunuz. 

Özgür kafa gerçekten de başka bir şey…



Devamı var…





Devamını Oku

25 Kasım 2018 Pazar

Kharkov-Kharkiv Gezi Hikayem- Bölüm 1

Olmayınca olmuyor işte. Ne pasapartum var, ne de daha önce yurtdışına çıkmışlığım. Hele ki günümüzde insanların kendilerini örneğin  On beş ülke, kırk sekiz şehir gezdim…diye tanımladığı, seyahatlerini de “skora bağladığı” düşünülürse; ben bayağı dinozor kalıyorum bu konuda. Globalleşen dünyada popüler gezi mekanlarının tüketim çılgınlığına kurban gittiği düşünülürse, benim gibi sistem dışında kalan birine de ilk yurtdışı gezisinde Ukrayna’nın en kuzeyindeki Kharkov gibi adı sanı fazla bilinmeyen bir şehre gitmek yakışırdı elbette. İyi ki de öyle olmuş gerçi.  Her şeyin ve her yerin fazlasıyla bilindiği günümüz dünyasında Kharkov’da geçirdiğim dört gün, kopyala yapıştır tatil anlayışından uzakta, gerçekten de kendimce çok güzeldi.

Şehrin Ukrayna’ca adı Kharkiv, Rusça adı Kharkov, biz Türkler ise Harkov diyoruz sanırım. Ben Kharkov demeyi tercih ediyorum; çünkü bence bu şehre Rusça isim çok yakışıyor.

Kharkov uçaktan görünüm
Kharkov Yolculuğum

Ne zaman gezi bloglarını dolaşsam hayaller kuruyorum.  Baktım hayal kurmakla olmayacak, ilk adımı atarak makus talihimi yenmeyi tercih ettim. Shengen aldığım falan yok gerçi,  vizesiz ülkelere giderim belki diye çipli kimlik  kartı aldım sadece. Ağustos ayıydı sanırım; bir gece indirimli bilete denk gelerek Kharkov’a gayet ekonomik bilet buldum. “Neden Kharkov” diye soracak olursanız, özel bir yanıtı yok bu sorunun. Şehrin ismi kulağıma güzel geldi. Bir de Kharkov’un Rusya’ya sınır komşusu olması beni cezbetti. Akışa bıraktım kendimi anlayacağınız.
Bileti aldım, oteli Booking.com’dan ayarladım ve yolculuk günü geldi çattı. Ben tabii ki çok heyecanlıydım.
Uçak saati 13:30, Kadıköy’den 10:45 Havabüs servisine bindim. Toplam yolculuk kırkbeş dakika sürüyor Kadıköy’den Sabiha Gökçen’e. 11:30’da hava alanındaydık. Hani diyorlar ya Yurt dışı uçuşlar için iki saat öncesinden havaalanında olun” diye. Bence bu büyük bir risk! En az iki buçuk saat önce havaalanında olmak lazım. Çünkü İstanbul gerçekten de çok kalabalık bir şehir! Kuyruklarda beklerken neredeyse uçağı kaçıracaktık zira; her şey ucu ucuna yetişti. Pegasus’un neyseki(!) sadece 20 dakikalık gecikmesiyle uçağımız havalandı.

Hava güzeldi, uçuş yaklaşık 2 saat sürdü. Yerel saatle üçte Kharkov’a indik. Daha inerken şehri seveceğimi hissettim; çünkü  uçak alçalırken bir tane bile gökdelen görünmüyordu. Ben gökdelensiz şehirlerin insanıyım; romantiğim, retroyum. Gökdelen camından sarkan kıza serenat yapan aşık hikayesi de bilmiyorum üstelik .



Şehre Adım Atar Atmaz Hikaye Başladı


Vardığımızda hava kararmak üzereydi. Zaten kasım ayında  öğleden sonra dörtte akşam oluyor bu şehirde. Uçaktan inince bizi dar merdivenler karşıladı, asansör göremedik.  Herkes gibi biz de el bagajımızla merdivenlerden indik, pasaport kontrolüne geldik. Sabiha Gökçen’in her saat kalabalık olan devasa ortamından sonra  ilk kez bu küçük salona girince değişik bir ülkede olduğumu hissettim. Etrafta hiç ses yoktu. Zaten bana Kharkov’u dört kelimeyle tanımla deseniz:


Parklar, şık kafeler, heykeller ve sessizlik” derim...Bu dört kelime ise bir şehri sevdirecek sihri barındırıyor yeterince.  

Kharkov Otel penceresinden görünüm

(Uzun uzun anlatırken bir daha yaşıyorum sanki, bu nedenle beni bağışlarsınız umarım.) Nerede kalmıştık, evet havaalanındaydık.
Havaalanında hiç polis yoktu, askerler vardı. Hatta bir tanesi köpeğiyle geziyordu. Zaten kaldığım dört gün boyunca  bu şehirde hiç polis görmedim; kadınlı erkekli askerler vardı.

İki gişe vardı, iki asker pasaport kontrolü yapıyordu. Etrafta hiç ses yoktu. Doldurduğumuz kağıtlar ve kimliğimizi göstererek geçtiğimiz kontrolden sonra dışarıya kapısı açılan salona girdik. Telefonumu yurt dışına açmamıştım,havalanında internet var diye okumuştum çünkü.  Ama maalesef internet çekmiyordu. Danışmada duran kadına “Wifi ile sıkıntı yaşıyorum” dedim, kısaca “Yes, problem” dedi ve sustu. Ben de sustum. Bu da evdeki hesabın çarşıya uymaması demekti. Yani Uber’den taksi çağıracaktık, çağıramadık. Çünkü taksilerde taksimetre olmadığını biliyorduk. Neyse mecburen çıktık kapıdan ve ülkeye bastık ayağımızı. Sabiha Gökçen'de kapıdan çıkınca oradan oraya koşturan insanlar, vızır vızır taksiler ve otobüsler falan olur ya; burası tam tersiydi. Etrafta gördüğümüz tek tük park etmiş araçlar ve tek tük insanlardı... Dediğim gibi gürültü yoktu.
Kharkov Havaalanı

Neyse biz bakınırken sonradan adının İvan olduğunu öğrendiğimiz, altmışlı yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim bir adam yaklaştı yanımıza. Kırık İngilizcesi ve bir kaç kelimelik Türkçe dağarcığıyla nereye gideceğimizi sordu. Biz Sumskaya Caddesi dedik, “300 Grivna” dedi. Kafadan 10 dolar yani… Oysaki bu mesafenin yaklaşık 150 Grivna olduğunu öğrenmiştik okuduğumuz yorumlarda. “No, no;150 Grivna!” dedik. Adam hem ısrarcı hem de sevimliydi. Peşimizi bırakmadı:

My friend, 200 grivna!” dedi. “Hayır” dedik “150!”

Yoldan geçen başka taksiyi durdurmaya çalıştık. Ivan gitti, Rusça bir şeyler söyledi taksiciye, taksici bizi almadı. Hava da kararıyordu bir taraftan. İçimden “Allahım nasıl bir macera bekliyor acaba bizi” dedim, hafiften tırsmadım desem yalan olur. Adam bir türlü peşimizi bırakmıyordu.  Nihayet “170 Grivna okey” dedi, yapacak bir şey yoktu; takıldık peşine. Yirmi otuz metre gittikten sonra İvan'ın tek kapılı tarihi eser görünümündeki Lada’sına bindik mecburen. Emir Kustirica filmlerinde gibi hissettim o an kendimi. Yabancı bir ülkede eski püskü korsan taksiye binmiş tiplerdik. Dışarıda hava kararmaktaydı.  Nereden baksan film sahnesi gibi!

Yolculuk başladı.  Caddeler geniş ve çok sakindi. Bir ara benzinciye saptı Ivan “Para yok, benzin yok” dedi Türkçe. “Peki” dedik. Çok da değil, biraz gaz doldurdu. Sonra yolumuza devam ettik. Geniş bir caddeden geçerken “Yuri Haharin” dedi, “Space” dedi gururla. Uzaya ilk adımı atan Yuri Gagarin'in adının verildiği Cadde'den geçiyorduk zira.

Kharkov otel penceresinden görünüm
İvan bizi kandrmadı merak etmeyin. Şehrin kalbinin burada  attığını sonradan anlayacağım ve hayran olacağım; otelimizin de yer aldığı Sumskaya Caddesi’ne geldik ve  otelimizin önüne kadar bıraktı bizi. Çok pazarlıkçıydı ya, biz de kurnazlık yapıp eline havaalanında bozdurduğumuz 170 Grivnayı bozukluk olarak saydık.
Siz fakir!” dedi Türkçe ve kahkaha atarak  eski Lada’sına binip uzaklaştı. Biz de gülüyorduk.  Ülkedeki en maceralı anımız da buydu zaten, gerisi hep güzeldi. Hep masal gibi…

Devamı var…




Devamını Oku