sevgililer günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgililer günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2016 Salı

Yarın Sevgililer Günüydü!

Gözlerimi aralıyorum, bembeyaz bir ışık var sadece. Neredeyim, bilmiyorum.“Hasta kendine geldi” diyor birisi. Kalkıp etrafa bakmak istiyorum, ama ne mümkün! Sanki başımın üzerine onlarca kilo ağırlığında taş koymuşlar, kıpırdayamıyorum. Demek ki yine kriz geçirmişim. Alışkanlıklarını kabullenen insanların sakin tavrıyla “ne kadar da sıklaştı bu bayılma nöbetleri, bakalım nereye kadar devam edecek?” diye düşünüyorum. Bir taraftan da “Ben hasta değilim, bırakın gideyim!” diye haykırmak istiyorum. “Hastayım” desem, başıma gelecekleri biliyorum çünkü. Sesim çıkmıyor pek. Biraz daha dinlenmem lazım sanırım. Boğazımda gıcık da var. Bir su veren olsa da içsem keşke... Beyaz giysili güzel bir hemşire yüzüme doğru eğiliyor ve tatlı sesiyle “aramıza hoşgeldiniz” diyor. Susuyorum; kaçıncı gidişim ve kaçıncı dönüşüm bu, bir bilse... Sanki aynı güzergahta hiç durmadan ring seferi yapan halk otobüsü gibiyim son zamanlarda. Öte yanla bu yan arasında soluksuz bir trafik benimkisi. “Allahtan şoför arabesk müzik dinlemiyor, yoksa bu yolculuklar ne kadar çekilmez olurdu” diyorum sesli sesli. “Şu halimde bile espri yapabiliyorum ya, bravo bana” diye de gülümsüyorum bir taraftan. Söylediklerimin hasta sayıklaması olduğunu düşünüyor demek ki, duymazdan geliyor güzel hemşire “Çabuk toparlandınız” diyor. “Evet, trafik yoktu bu sefer!” diyorum. “Anlamadım” diyor, “Önemli değil, yol” diyorum, “kısa sürdü.” Şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme, “Amaan boşverin, ben de anlamıyorum zaten!” diyorum.


"Bu sefer nerede yakalandım acaba?” diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Hafızamı zorluyorum. Birbiriyle bağlantısız görüntüler beliriyor; sedyede baygın yatan ben, etrafımda koşturan insanlar, “Kız ölüyor, çabuk hastahaneye sür!” diyen bir çığlık! Başımdan dökülen soğuk su, sarsıntı, sonra buğulu bir beyazlık... Bir ara gözlerimi açtığımı anımsıyorum, tanımadığım birisi kesme şeker mi tıkıştırmaya çalışmıştı ağzıma! Yok canım, yanlış hatırlıyorumdur diye düşünüyorum. Biraz daha zorluyorum hafızamı, evet dolmuştaydım en son, tabii ya, sahiden de birisi kesme şeker yedirmeye kalkışmıştı. Hatta yanılmıyorsam muz yedirmek için çabalayan birisi de vardı yolcuların arasında. Direndim tabii ki, yemedim hiçbirini. Baygın da olsam yemem, prensiplerim var. Dört beyazdan uzak dururum hep. Un, şeker, tuz, bir de buz... Rakıya bile buz atmam! Birden silkelenip “Off, kes be kızım saçmalamayı da ne yapacaksın onu düşün sen!” diye kızıyorum kendi kendime. “Buradan bir an önce çıkmazsan, kobay faresine çevirmeye kalkacaklar seni!“ diyorum. En son bayıldığımda, kolumdan aldığı kanı görünce gözleri faltaşı gibi açılmıştı genç doktorun. Uzaylı görmüş gibi davranmıştı bana, kan tüpünü kapıp kaçmıştım apar topar. İyi de ne yapabilirim, ben de böyle bir insanım işte. Alıştım bu halime! Hem kime ne zararım var ki; azıcık bayılıyorum, bıraksalar 15 dakika sonra ayılıyorum kendi kendime o kadar. Soranlara da “astral yolculuk vaktim gelmişti, bilet yakmayı sevmem” diyorum. Aval aval bakıyorlar genelde. Bıktım çünkü insanların bana tuhafmışım muamelesi yapmalarından, ayılınca acıyan gözlerle bakmalarına ise gerçekten de tahammülüm yok. Onlar böyle yaptıkça kötülük yapasım geliyor hep, alay edesim geliyor. Halbuki böyle olmak istemiyorum ki ben, zorlamasalar...
Hemşire bir şırıngayla geliyor, eyvah hemen bir şeyler yapmam lazım. “Tuvalete gitmeliyim” diyorum hızla kalkarak, “biraz kan alacaktım, tahlil için” diyor. “Tuvalete gideyim, dönüşte alırsınız“diyorum. Bu bayılma huyum çıktığından beri çanta taşımadığım için kafam rahat. Eski zaman kadınları gibi iç çamaşırımın içinde taşıyorum paramı ve kimliğimi, nerede bayılacağım belli olmuyor çünkü. Ayılınca bir de çanta derdine mi düşeyim yani! İnsan bukalemun gibi, herşeye alışıp adapte olabiliyor. Ben de babaanne yöntemiyle kendimce önlem alıyorum böyle işte. Hemşire görmeden yokluyorum çamaşırımı, evet para ve kimlik duruyor. Şimdi şüphe uyandırmadan buradan kaçmam lazım. Yavaşça kalkıyorum, “tuvalet nerede acaba?” diyorum hemşireye, “odadan çıkın, soldan devam edin, koridorun sonunda göreceksiniz” diyor. Gerçekten de dediği gibi yapıyorum. Aynada kendime çeki düzen vereyim, öyle çıkayım bari. Hasta yakınıymışım gibi... Devlet hastahanesindeyimdir inşallah diyorum. Özel hastahanelerde güvenlik müvenlik insanı rahat bırakmazlar, fatura ödemeden çıkartırlar mı hiç! Tuvalete giriyorum, aynada kendime bakıyorum. Sorun yok, turp gibiyim, bir de rujum olsaydı iyi olurdu gerçi. Buna da bir çözüm bulmam lazım, boynuma kolye gibi minik bir kese mi assam, içine ruj, rimel falan koyarım. Terden ıslandığı için rengi iyice siyahlaşmış görünen saçlarımı parmaklarımla tarayıp, sonra da kaşlarımı düzeltiyorum. Tamam artık çıkabilirim.


 Sakin sakin açıyorum kapıyı, sağa sola bakıyorum, karşıda merdivenler var. Koşmayan ama hızlı yürüyen telaşlı hasta yakını gibi merdivenlere yöneliyorum. Bir kat, iki kat, ve nihayet zemin görünüyor. Güvenlik memuru cep telefonuyla meşgulken, teknolojiye içimden teşekkür ederek yavaşça süzülüyorum kapıdan. Çıkar çıkmaz büyük bir nefes alıp içime çekiyor, olanca gücümle o nefesi dışarıya veriyorum. Arındığımı hissediyorum ve hızla uzaklaşıyorum hastahanenin sokağından. Biran önce kaçmam lazım bu şehirden! Eve gidip eşyalarımı toplamalıyım. Ahmet ne olacak ya? Bir yerlerden telefon bulup O'na ulaşmam lazım. Telefonumu cebime koymuştum ama demek ki bayılınca düşmüş. Offf, ne garip dertlerim var! Anlatsam gülüp geçerler, anlamazlar kendi pencerelerinden baktıkları için ama, gerçekten de benim ne acayip sorunlarım var böyle! Ayrık otu gibiyim resmen, bir insan ötekilerden nasıl böyle farklılaşabilir? Oysa dışarıdan nasıl da aynı görünüyoruz... Düşünceler arasında boğulup yine her şeyi berbat etmemeliyim, evet bu sefer başarmak zorundayım!

Yeterince param var nasılsa, taksiye binerim, mahalleye gelince bakkaldan ararım Ahmet'i, bir yalan uydururum. Bugün bu işi halletmem lazım. Böyle düşünceler arasında dalıp gitmişken bir taksi geçiyor, hemen durduruyorum. Biniyorum ve adresi söylüyorum. Adam “sahilden mi gidelim?” diyor, “sahilden” diyorum istemsizce, bildiğimden değil; biliyormuş gibi davranmam gerektiğinden. İnsanlar bir şeyi gerçekte bilip bilmediğini sorgulamıyor ki, sadece emin misin ona bakıyor. “Mış” gibi davranmak yetiyor yani. Kendine güvenli görünürsen, zaten onlar da sana pek bulaşmıyorlar. Şimdi “yolu bilmiyorum” desem, kimbilir taksici beni nasıl kandırır! O hemşire acaba kanımı görseydi “aramıza hoşgeldiniz” lafını geri alır mıydı? Muhtemelen alırdı, hatta beni tanıdığına pişman bile olurdu... Bazen sonucunu bildiği durumları yaşamak istemez insan. Ahmet'ten uzaklaşmalıyım. İnsan en sevdiğini, onu çok sevdiği için terk edebilmeli. Yarın 14 şubat, sadece sevgililer günü değil, Ahmet'ten ayrılışımın 1. günü! Seneye bütün dünya sevgilisiyle elele sevgisini kutlarken, ben Ahmet'i böyle özel bir günde özgür kılmanın şerefine tek başıma kadeh kaldırıyor olacağım. Ahmetse beni bekliyor heyacanla, yarın kan verip evlilik formalitelerini halledeceğiz sanıyor. Ah Ahmet, ruhum, hayatımın en anlamlı sözcüğü... Seni nasıl sevdiğimi içimde götüreceğim bu sefer de, bütün yolculuklarımda yaptığım gibi... Nasıl katlanacağım sensizliğe, nasıl geçecek günler, geceler... Sevgililer gününde seni terk ettiğim için beni hiç affetmeyeceksin belki de!  Bir dakika ne oluyor, bu sarsıntı ne? Yavaşlasana biraz! Dursana, ne yapıyorsun! Şoför kan ter içinde “Adam kendini attı arabanın önüne ya!” diyor. “Sussana be!” diye bana bağırıyor! Tok bir ses duyuyorum. Şidddetli bir sarsıntıyla savrulurken koltuğu tutuyorum sıkı sıkı.. Kafamı çarpmıyorum, bilincim yerinde. Araba duruyor, kalp atışlarım hala çok hızlı. Yan yatan arabanın ön camında masmavi bir leke görüyorum. Yerdeki adam...Nasıl yani, Ahmet, mavi, sevgi, 14 şubat...




Not: Yaratıcı yazarlık ve senaryo atölyesi kapsamında yazdığım ilkinci ödevdir, kurgudur, daha eğitmenin kritiklerini öğrenmedim, hatalarım varsa affola.../EvdeYazar

* 1. görsel : Frank Donato * 2. görsel: Mark Chadwick * 3. görsel : Lidiane Rodriguez
Devamını Oku

14 Şubat 2016 Pazar

Bergüzar'lara inat, yaşasın 14 Şubat!

Evet yine geldi 14 Şubat. Beklediğinizi söylemeyeceğim; yani 14 Şubat, kapitalizmin alışverişe teşvik günüdür demeyeceğim. Çünkü bu söylemin de içi boşaltıldı, artık zengin klişesi oldu. Bize de farklı şeyler söyleme gerekliliği doğdu. Dolayısıyla, az kazanan herkes doya doya 14 Şubat'ı kutlasın, doya doya tüketsin diyeceğim. Neden mi? Bergüzar Hanım yüzünden! Hayatındaki tüketim unsurlarını olabildiğince azaltmaya çalışan ben bile, sayesinde kendimle çeliştim bu sene. Yani "doya doya 14 Şubat kutlayın" deyip sizleri şaşırtmışsam, bunun tek suçlusu Bergüzar Hanım'dır!


Yaşasın 14 Şubat Bayramı!

Pek magazin takip etmem ama geçenlerde gözüme çarptı, Bergüzar Hanım'a sormuşlar Sevgililer Günü hakkında ne düşündüğünü : Bana sormayın, dünyanın en saçma günü. Tüketim günü olduğu için sevmiyorumdemiş. “Pardon, oynadığınız dizilerden bölüm başına aldığınız yüzbinlerce tele'yi tüketmiyor musunuz Bergüzar Hanım?” diye sormak isterdim kendisine. Sanki minimal bir hayat yaşıyor da hanımefendi, tüketim gününe karşı çıkıyor! Oysa kimbilir kaç kadın, Bergüzar Hanım'ın saçlarını savura savura tanıttığı şampuan reklamından etkilenerek, kimbilir kaç lirasını bırakmıştır kozmetik dükkanlarında? Hem tüketim toplumunun ikonik yüzlerinden olacaksınız, hem de tüketime karşı olduğunuzu söyleyeceksiniz öyle mi? Hem saçma reklamlarda yer alarak insanları tüketime teşvik edeceksiniz, hem de “tüketim günü saçma” diyeceksiniz. Dünyanın en saçma çelişkisi değil midir bu duruşunuz? 


En sevgilin benim sevgilim!

Bu ülke kutuplaştıysa, bence sadece politikacıların nefret söylemleri yüzünden olmadı. Çok kazananlarla az kazananlar arasındaki makas açıldı hızla bu sistem sayesinde. Ve çok kazananlar, kazançlarını basın ile az kazananların gözüne gözüne sokmaktan çekinmediler. Hava attılar “life style” dergilerinde evlerini, malikanelerini göstererek; hangi diziden kaç para aldıklarını, nasıl zengin bir hayat yaşadıklarını ilan ederek... Ünlüler basın yoluyla, ünsüzler sosyal medyada paylaştıkları yeme, içme, gezme, satın alma fotoğraflarıyla... İnsanlar bu kadar deli gibi tüketiyorsa, birilerine öykünmelerinin bu durumda o kadar çok payı var ki! Bergüzar Hanım, oyunculuk anlamında karşılaştırılır mı bilemem ama, neredeyse Hollywood starları seviyesinde paralar kazanırken, set işçileri asgari ücrete talim ediyor. Set işçilerinin ve ülkedeki herkesin maaşı da Bergüzar Hanım gibiler ile aynı oranda artsaydı, kendisini alkışlar ve söylediği şeyden dolayı şapka çıkartırdım. (Bergüzar Hanım kusuruma bakmasın, bu yazıda kendisini sık sık örnek olarak gösteriyorum. Ee haftada yüzküsur bin lira kazanıp sonra da tüketim gününe karşı olduğunu beyan etmenin bu kadarcık bir bedeli olmalı artık. Mesleğin yan etkisi diyelim. Hap gibi yani, faydası var ama azıcık baş ağrısı yapıyor! Daha doğrusu bu söylemim şahsına değil, pozisyonunadır; hakaret olarak algılamasını istemem.)


Ay lav yu, ay lav yu, du yu lav me, yes ay duuu..

Nerede kalmıştım, evet böyle şeyleri gördükçe, eskiden karşı olduğum 14 şubat kutlamalarını teşvik edesim geliyor gerçekten de! Bir tarafta neredeyse sonsuz denilecek tüketme kapasiteleriyle her gününü Sevgililer Günü gibi geçiren Bergüzar Hanım gibiler var; diğer tarafta da senede bir gün Sevgililer Günü bahanesiyle tüketme lüksünü yaşamak isteyenler var. Kimden yana olmamı bekliyorsunuz, “Bravo Bergüzar Hanım'a, ne güzel de söylemiş, 14 Şubat tüketim günüdür” mü demeliydim. Derdim gerçi de, rol çaldı benden ve benim gibi orta sınıf mensubu insanlardan. Daha doğrusu birisi yaşam standardına göre konuşmuyorsa, ben buna çok bozuluyorum. Lüks içinde yaşayıp Marksizm'den bahsedenleri nasıl kaale alasım gelmiyorsa ve kendileriyle inceden inceye eğleniyorsam, asgari ücretin 100 katını bir haftada kazanıp “14 Şubat tüketim günüdür” diyenleri de kusura bakmasınlar kaale alamıyorum.


Bir tek kalp yeter bize!

Aslında Bergüzar Hanım'a teşekkür de etmem gerekiyor. Sayesinde 14 Şubat'a farklı bakıyorum bu sene. Gül mü alınması gerekiyor, alalım kardeşim! 50 lira vermeyelim de pazarlık yapalım ama alalım fena mı! 14 Şubat mumları mı yakılması gerekiyor, onu da yakalım! Senede bir gün sevgi sözcükleri uçuşsun havada, romantik şarkılar çınlasın dört bir yanda! Madem kapitalist düzende yaşıyoruz, tadına varalım azıcık, bizim de hakkımız değil mi? Hatta abartalım, her yıl 14 Şubat'ta karnavallar düzenleyelim, sokaklara dökülelim, eğlenelim, coşalım.

Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın...” Demiş ya sanatçı Murathan Mungan, ben de diyorum ki;

Bergüzar'lara inat, yaşasın 14 Şubat!”

Bu özel güne  en yakışan şarkı ve görüntülerle sizleri başbaşa bırakıyorum, mutlu pazarlar...


Devamını Oku

12 Şubat 2015 Perşembe

CardFinans Bu Sevgililer Günü’nde Yalnızların Yanında!


Sevgililik dediğin zor zanaat... Kadın-erkek ilişkilerini yürütmek başlı başına bir meziyetken, bunun üzerine bir de özel günlerde hediyesi, yaz yaklaşınca seyahati gelir. Sonra bir de bakmışsın evlilik ve çocuk derken çoğu zaman kocaman bir OFFF çektirir. Yani sevgililik dediğin, aslında hem maddi hem manevi açıdan hayatta vereceğin en büyük sınavındır. :)



Bununla da kalmaz, bu sınavda tartışmadan haklı çıkma mücadelesini vermek zorunda kalırsın. Tartışmadan haklı çıkmaksa zordur, erkekler içinse çooook daha zor. Hele bir de evliysen... Hiç evli erkek haklı çıkar mı?
Finansbank da öyle düşünmüş olacak ki; sevgililik müessesesine analitik bakmış, formülleri deşifre etmiş ve dikkat edilmesi gereken parametrenin “haklı çıkma değişkeni” olduğunu bulmuş!
Kabul edelim, haklı olmak ve haklı çıkmak aynı şeyler değildir!


Haklı çıkamayacağını kabul ettiysen, ilişkiye yapılan en temel yatırım olan “hediye” aşamasına geçebillirsin.
Kendini affetirmek için hediye alınır.
Yıl dönümü geldiyse hediye alınır.
Doğum gününde hediye alınır.
Sevgililer Günü’nde hediye alınır.
Ve bu liste uzar gider...
Birliktelik süresi uzadıkça da, ilişkiye gösterilen özen ile yapılan harcama tutarı arasında her zaman ters orantı olacaktır.



Sevgililiğin matematiğini çözen Finansbank da, “#SevgililikZor, yalnızlığın tadını CardFinans’ın hediyeleriyle çıkar” demiş. Bunun için de Sevgililer Günü’nde sevgilisi olmayanlara artan fırsatlar sunan bir kampanya yapmış .
14 Şubat’a kadar Finansbank bireysel kredi ve banka kartları ile giyim, kozmetik, ve kuyum sektörlerinde tek seferde yapılacak her 100 TL’lik alışverişiniz size birbirinden güzel hediyeler için bir adet çekiliş hakkı kazandırıyor.
Siz de 5 MacBook Pro, 5 iPad Air ve 5 iPhone 6’dan birine sahip olmak isterseniz, kampanya detaylarına bir göz atın derim;
http://www.cardfinans.com.tr/cardfinans-kullanin/kampanyalar/kamp6384/sevgililer-gunu-kampanyasi.aspx?ref=WEB_ASBO

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

14 Şubat 2014 Cuma

14 Şubat Sevgililer Günü'ne herkes değişik bakıyor..

Sevgililer Günü'nü yok saysak olmuyor, var saysak yine olmuyor. Biz istesek de istemesek de o gün maalesef geliyor bir şekilde, neredeyse sendrom kıvamında hem de.

Üstelik herkesin frekansı ayrı oluyor bu günü anlamlandırma konusunda.

sevgililer gunu


Yalnızlar, sanki 13 şubattan daha çok yalnız kalmışlar gibi o gün bunalıma giriyorlar.

Sevgilisi olanların bir kısmı ne hediye alsam derdine düşüyor günler öncesinde. Bir çoğu da gaza gelip aldıkları tek taş yüzüğe 12 ay taksit öderken içlerinden saydırıyor sevgililer gününe. Böyle olunca günün pek de anlamı kalmıyor ama, âdet yerini buluyor, kavga çıkmıyor vesaire.

Normalde korkulup kaçılan ayılar, kalpli oyuncak halleriyle bu günün adeta simgesi oluyor, ayıcık üreticileri pek bir seviyor sevgililer gününü.

Sevgilisi olanların diğer kısmı da “bu ne ya, bir güle 50 lira verecek kadar salak mıyız?” deyip kendi aralarında hediyeleşmeme kararı alarak ucuz atlatıyorlar bu sendromu.

Bazıları ise “tüketim toplumunun oyununa gelmeyeceğiz, bize her gün sevgililer günü” diyor ve asla takmıyor bu günü ne pozitif ne de negatif anlamda.

Bazıları var ki -ben de o gruba dahilim- , aslolan doğum günleridir, yıl dönümleridir diye düşünüyor. Herkes kutluyor diye 14 şubatı daha romantik geçirmiyor bu güruh, sevgi ve özen her zaman var zaten diyor, en güzel sürprizi doğum günlerinde yaşıyor.

Evliler var bir de sevgililer gününde boğaza yemeğe giden, ama yemekte günlük dertlerden söz eden, ne demekse bu da! Kırmızı şarap kadehini kaldırıyorsun ve “ya şu bizim çocuğun okulunu ne yapacağız” diye söyleniyorsun. Ne bilelim belki bu da değişik bir romantizmdir.

Son yıllarda sevgilisi olmayanlara da el attı piyasa sağolsun. Yalnızlar partisi biletleri, sevgilisiz olanlar için yapılacaklar listeleri havalarda uçuşuyor.

Hiç kimseye söylenecek söz yok aslında. Birileri milyonlarca kişiyle birlikte aşkını yaşamak istiyorsa, sahte de olsa sevgi sözcüklerini ille de o gün duymak istiyorsa, zoraki hediyeleşmeler insanların hoşuna gidiyorsa veya tüm bunların tersine içtenlikle ve sevgiyle birileri bu günü kutluyorsa ne diyebiliriz ki?
Ne diyebiliriz bu gün bunalıma girenler varsa, yalnızlıklarına ve kaderlerine ağlayanlar varsa, onlara da bir şey diyemeyiz elbette.

Aslında söylenecek tek söz var, sevmek ve sevilmek güzel şey..

Kimse sevgisiz, sevgilisiz kalmasın diyorum.

Peki ya siz, bu söylediklerimin hangisinde yer alıyorsunuz?


Devamını Oku