yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2025 Perşembe

Mutlak yalnızlığa dair sorular, sorular, sorular...

Bir insanı muhabbet etmek için kimse aramazsa ve o insanın da telefon rehberinde onlarca kayıt varken içlerinden birini arayıp muhabbet edesi gelmezse; bu durum iyi bir şey midir, yoksa psikologlar mı devreye girmelidir? Böyle bir soruya muhtemelen çoğunuz “Bu kesinlikle psikologluk bir durumdur” diyecektir. Belki de bu insan, o kadar kötü birisidir ki, kimse arayıp sormak istemiyordur! Olabilir mi? İyilik tanımında “arayan kişi sayısı” ne kadar gerçekçi bir kıstas olabilir… Aranılıp sorulan herkes iyi insan olsaydı, dünyada bu kadar kötülük olur muydu? Bu kadar haset, bu kadar kıskançlık, bu kadar çekememezlik, bu kadar sevgisizlik; her gün birbirini arayıp soran; bir yerlerde buluşup kahve içen insanlar arasında olmuyor mu?


İnsan gerçekten de sosyal bir varlık mıdır peki? Yani etkileşim olmadan, konuşmadan, halleşmeden, dertleşmeden; ne bileyim düğüne gidip iki oynamadan, komşuya gidip iki dedikodu yapmadan hayat geçmez mi? Peki sosyal varlık olmayı hak etmek için insanın çevresinde kaç kişi olmalıdır? Bir kişi yeter mi mesela? Ya da iki kişi ile konuşunca yeterince sosyal oluyor muyuz?

Hani derler ya, hayatta en değerli şey, güzel dostluklar biriktirmektir diye. Sağlam taşların üst üste konulduğu sağlam bir kale gibi… Bu mudur gerçekten de hayattaki amacımız ?Kumbaramızda biriktiğini sandığımız insanların son kullanma tarihleri hiç geçmiyor mu? Bazıları tedavülden kalkan paralar gibi zaman içinde değerini yitirmiyor mu? Kumbara karın doyuruyor mu peki?

Çevresindeki insanlarla gurur duyanlar, geniş aileleriyle bolca vakit geçirenler, cümbür cemaat eğlenmeye gidenler, evet size soruyorum: Mutlu musunuz? Sahiden, ama içtenlikle; yani tüm hücrelerinizde hissederek mutlu musunuz? Çocuklarınızla, annelerinizle babalarınızla, ablalarınızla ve abilerinizle, kayınvalidelerinizle ve teyzelerinizle ve amcalarınızla ve dayılarınızla; iş arkadaşlarınızla, dost bildiklerinizle... Bu kişilerle bolca vakit geçirdikçe sahiden mutlu oluyor musunuz? İçiniz coşuyor mu hep? İlk fırsatta zehirli ok atsalar da, sizi ağlatsalar da, eleştirileriyle yaralasalar da… Sahi, siz mutluluğun resmini hemen gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Gerçek mi duygularınız? Bütün bu insanların sizi sarıp sarmaladıkları sevgi çemberi sakın sanal olmasın? Dokunabiliyor musunuz mesela bu duygulara ellerinizle, kalp atışlarınız mutluluk ritminde mi?

Evetse zaten, helal olsun be! Valla hepinize helal olsun!

Pek sanmıyorum ama, benim cevabımı merak edenler olursa diye; söyleyeyim yine de:

Arkadaşlık, dostluk diye bir şey bence yok! Yıllar sonra bir bakmışsın ki perde kapanmış, tiyatro bitmiş! Peki ya akrabalık? Akrabalık diye bir şey zaten yok!

İyi de, ihtiyacın da mı yok diyeceksiniz, ne bu kibir!  Diyeceksiniz ya, öyle değil be canlar... Her şey insanın kalbinin içinde, gözünün ucunda, hissettiklerinde…  Gerçek sadece buralarda!

Zaten sahteyi, yalanı dolanı şıp diye anlıyorsun bir süre sonra. Bu dünyada kimse kimseye karşılıksız yardım falan da etmiyor ayrıca. Kimse kimseyi önyargısız dinlemiyor. Herkesin kendi sırtı var, sonuçta sen düşerken kendi sırtın seni koruyor! Şanslıysan yumuşak zemine düşüyorsun, az şanslıysan bir iki sıyrıkla kalkıyorsun ayağa, çok yaralıysan da zamana bırakıyorsun….

Bu işler böyle…  Çok soru geliyor aklıma ya, neyse işte…  Şair gibi bakacak olursak;  üstünü attım gitti suya, başka türlüsü olmaz ki zaten…

 

Devamını Oku

7 Kasım 2024 Perşembe

Birisi Size İstemediğiniz Halde Nasihat Etse...


Birine sadece içinizi dökmek istediğinizde, o kişi size nasihat etmeye kalkarsa ne yaparsınız?

Ben böyle bir durumda direkt kabuğuma çekiliyorum. Bunu isteyerek de yapmıyorum ama genelde böyle oluyor. Hatta nasihat veren kişiyi göresim de gelmiyor. Uzaklaşıyorum. Bunu bilinçli de yapmıyorum, ama böyle oluyor. Sonra da o kişi “Neden aramıyorsun, neden aradığımda kısa kısa konuşup kapatıyorsun, neden görüşemiyoruz?” falan deyip bir süre sonra da benden kopuyor. Hatta içlerinde beni azarlayanlar da oldu bu konuda.

 Ben ne yaptım?  Elbette yine içime kaçtım… Neden sadece beni sorguluyorsunuz ki, azıcık ama çok az bile olsa kendinize de baksanıza…

Şimdi diyeceksiniz ki kaçmak en kolayı.

” Neden rahatsız olduğun şeyleri yüzlerine söylemiyorsun?” diyeceksiniz belki de.

Çünkü ben, eğer önemseyip karşımdaki kişiye içimi açmışsam, o kişi de sadece beni dinlemekle kalmadığı için ve hiç ihtiyacım olmayan, ya da zamanı gelmemiş, ağır gelecek nasihatlerle beni yaraladıysa; niye konuşayım ki ötesini berisini… 

“Dost acı söyler" cümlesi hiç bana göre değil. Dost dediğin, incitmeyendir…

Çünkü dedim ya, ben öyle kolay kolay içini açan biri değilim. Açmışsam eğer, demek ki çok güvenmişim. Sadece beni dinlemesini istemişim. Nasihat isteseydim zaten sormaz mıydım “Ne yapayım sence?” diye…

Bazıları beni çok kırılgan bulur, alıngan bulur. Daha doğrusu kendilerinin ne söylediğini falan sorgulamadan, yani özeleştiri yapmadan “Sen de çok alıngansın!” deyip işin içinden çıkarlar.

Ben bu klişelerden çok sıkıldığım zamanlarda da içime kaçarım. Ya da işte böyle yazarım, kelimeler en yakın arkadaşım olur. O yüzden blogum, ve bloguma yorum yazan, şahsen tanışmadığım insanlar gerçekten de çok değerli benim için.

Sadece içini dökünce de değil; durduk yere nasihat edenlerden de uzaklaşırım.

Mesela durduk yerde size birisi “Bu ne böyle, ne kadar kilo almışsın!” dese; ya da tam tersi “Bu ne böyle çöpe dönmüşsün zayıflıktan” dese… Ya da “ Sen geçenlerde böyle bir yazı yazdın, niye yazdın bunu, başka konu yazsaydın ya” dese!  Ya da  bir hastalık atlattığın için sevincini paylaştığın bir arkadaşın “Ya bir de şu doktora git, belki başka hastalık vardır” dese; uzaklaşıp kaçmaz mısınız oradan… Ben kaçıyorum, çünkü böyle hitaplar bana aşırı negatif enerji yüklüyor… Mücadele edecek gücüm kalmıyor, hatta nefes alamayacak hale geliyorum sıkılmaktan...

Zaman geçtikçe fark ediyorum ki, insanın kan bağı ile bağlı oldukları da dahil olmak üzere; dost dediği, arkadaş dediği, ne bileyim yeğen dediği, abla dediği, kardeş dediği birçok ilişki bilerek ya da bilmeyerek negatif duygular yüklüyor.

Ve aslında belki de insanın huzurlu olması için bütün bu ilişkilerden arınması lazım.

Şu anda bakıyorum da kendi hayatıma; bugüne kadar olan üzüntülerimin büyük çoğunluğu insanların bana söyledikleri yüzünden olmuş. Hani demiş ya Pir Sultan Abdal:

"... İlle dostun bir  tek gülü yaralar beni..."

O hesap işte...

 Duymamak için kaçıyorum kendime, nefes alıyorum biraz…

 


Devamını Oku

5 Ağustos 2024 Pazartesi

Ah Benim Salak Kafam...

Ah be benim salak kafam… Bu blog sonuna kadar anonim kalmalıydı.  Özellikle yakın çevreler bilmemeliydi kim olduğumu. İşte insan düşünemiyor böyle şeyleri. Ya da sonradan dank ediyor kafaya, şarkıdaki gibi; “Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan, sonradan… “

Bir iki kişinin sansür baskısı yüzünden elbette 11 senelik blogumu kapatmayacağım ve yazdıklarımdan taviz vermeyeceğim ama “ah be” diyorum; “ne söylersin blogunun adını! Ah salak kafam ah!  Çünkü burası bir gazete köşesi değil ki, gönül teline dokunan şeyleri yazma yeri…

İnsanın kalbi kapalı kalmalıymış oysa…

Belki de bunca yıldır hayattan almam gereken ders buymuş. Çünkü geçtiğimiz ay, bu konuda son derece ağır iki darbe yedim çok sevdiğim iki ayrı dostumdan. Diğer konuyu da anlatacağım sonra… Ve yüzleştiğim şey şu oldu; meğer hiç dostum yokmuş… Ben onlara karşı iyiysem dostmuşuz, biraz kendimi düşündüğüm zamanlar için dişlerini bilemişler çoktan… Ama’lar, zaten’ler,  çeşit çeşit argümanlar havada uçuşacakmış meğer…

Evet, hayat diyor ki bana

“Bak herkes ‘mış gibi yapıyor’, sen de öyle yap! Açma kalbini kimselere, açma…”

Tamam sevgili Hayat. Söz, bundan sonra kimselere açmayacağım kalbimi; aldım dersimi en ağırından, lütfen artık biraz durulalım… Bu darbeler çok ağır geldi, ama gerçekten anladım ben…

Olan oldu artık, en azından bu saatten sonra daha da sansürsüz yazabileceğim. Çünkü yazdıklarımdan rahatsız olanlarla aramızdaki köprüleri yıktık attık… Demek ki kağıttanmış o köprüler; iskambil kâğıdı gibi savruldu bütün yaşanmışlıklar ve gösterilen özen, sevgi falan filan… İstedikleri kadar bana gıcık olabilirler artık; bak işte içimdekileri yazdığım için onlar da özgürleşiyor sayemde…

“Mış gibi” yapmaya ne gerek var; kalbimi kıranları alttan ala ala kendime saygımı yitirme noktasına geldim, ama olmaz ki bu kadarı da; gerçekten olmaz… Hak mıdır, reva mıdır… Kalbimi kıranlar, kalbimden uzak olsunlar artık. Lütfen ama, lütfen…

Ben; oldum olası, başkaları adına utandım. Başkaları adına incindim. Ama artık buna bir dur demek lazım, çünkü ben incindikçe çevremde beni sevmeyenlerin sayısı daha da arttı. Belki de bu dünyaya ait değilim. İki sene önce öz yeğenimin lakap takmaya bile gerek duymadığım eşi, beş yaşındaki çocuğuna gözümün önünde dayak atmaya kalktığında da aynı şey olmuştu ruhuma. Sarsıla sarsıla ağlamıştım. “Bu çocuğu doğurdun diye bu şekilde davranmaya hakkın yok!” diye bağırmıştım o kıza. Sonra adını sildim telefonumdan, benim için yok hükmündeydi. Yok efendim acıtmadan vuruyor gibi yapmışmış da bilmem ne… Ya o çocuğun ruhu incinmedi mi… Öz yeğenimle artık hiç konuşmuyorum. Çünkü ben o dünyanın parçası olmak istemiyorum…

Nereden geldik buralara…

Son yazım, yani Buzlar Kraliçesi yazım olay oldu tahmin edeceğiniz üzere. Kraliçe yazıyı okumuş- ki yazarken bunu öngörmüştüm- çekinecek bir durum yoktu benim açımdan…  Dışarıdan bir gözle kendisine ayna tutmasına vesile olurdum belki… Yeni tanışan biri olarak üzerimde bıraktığı olumsuz etkiyi, hayal kırıklığını okursa, belki sessizce düzeltebilirdi kendini… Tahmin edeceğiniz üzere olaylar böyle gelişmedi….

 Ben kötü olayım önemli değil; ama lütfen birbirlerine sevgi dolu ve özenli davransınlar...

Ben, arkadan laf döndürmeden, okuyacağını bile bile Buzlar Kraliçesi ile ilgili duygularımı, son derece süzerek ve son derece sadeleştirerek yazarken son derece kendim gibiydim. Şimdi olsa yine yazarım aynı şeyleri…

Sonuçta ne oldu?

“Keşke yazmasaydın” dediler, “Neden yazdın” dediler… “Biz sana ne yapmıştık ki” dediler, “Nasıl böyle bir şey yazarsın?” dediler, “Başka şey mi bulamadın yazacak!” dediler…

Kimse de yahu bu Evde Yazar böyle yazmış, nasıl etkilenmiş, nasıl üzülmüş demedi, aslında “kral çıplak” demiş demedi… Ben zaten bu yazıyı yazdıktan sonra Buzlar Kraliçesi ile herhangi bir sosyal ortamda bir araya gelmeme kararı almıştım. Ama şahane manevraları neticesinde dostumla aram geri dönüşü olmayacak şekilde bozuldu. Ve hatta başka ortak tanıdıklarımız bile bana yazıdan dolayı fırça atmaya kalktılar, neyse ki telefonun reddetme tuşu çalışıyordu…

İşte böyle…


Her şeyde bir hayır vardır diyorum ben. O soğuk, buz gibi geçen üç günden sonra bir daha karşılaşırsam rol yapıp samimi davranamayacağımı bildiğim için zaten huzursuzdum. Tertemiz bir gelişme oldu sonuçta. Artık görüşmeyeceğiz…

Umarım o küçücük çocuğu sevgi dolu bir ailede, travmalardan uzak büyütmeyi başarırlar…

Umarım benden uzakta mutlu mesut yaşarlar…

Sükûnet lazım, kaliteli yalnızlık herkesin ihtiyacı…  

NOT: Eskiden ne güzel mizah yazıları yazardım, ayarlarımı bozuyorlar, beni benden alıyorlar, bunu bana kimse yapmasın artık....

Devamını Oku

5 Ocak 2020 Pazar

Şehir Tiyatrolarında Bilet Kuyruğu ve Şenay Teyze

Günlerden 17 Aralık 2019. Bugün Şehir Tiyatro’larında Ocak-Şubat biletleri satışa çıkıyor. Normalde hep aylık olurdu. Niyeyse bu sefer iki aylık yapmışlar. Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'ndeyiz. Sabah 7 civarı, ama hava hala karanlık. Efsane tiyatro bileti kuyruğu bu. Gençliğinden bu yana  oyun izleme alışkanlığı olan yaşlılar çoğunlukta. Şenay Teyze gibi… Dersi öğleden sonra olan öğretmenler, emekliler, evden çalışanlar belki, tek tük benim gibi işten izin alıp gelenler, belki bir iki de öğrenci. Genel tablo böyle. Bir de saat on bir civarı gelip “Böyle saçma şey mi olur, bu kuyruğu kim belirliyor, öndekiler bari koltuk seçmeyin de bize de sıra gelsin” gibi “güya haklı tepki” gösteren, olayın özünü kavramadan, ritüelini anlamaya çalışmadan, iki saniye ortama bakıp yorumlamaya geçen, her şeyin en doğrusunu bildiğini zanneden, ama gerçekte gözlem yeteneği sıfır olan yönetici kılıklı tipler var ki, onları kaale bile almıyorum. Herkes bilinçsiz ve eski moda, bir tek onlar akıllı! Sabah alt buçukta gelip sıraya girmek, bunun için emek harcamak hiç önemli değil onların gözünde. Sürece değil sadece sonuca bakıyorlar. Allahtan bu kuyrukta tek tükler ve kendi kendilerine yüksek sesle söylenip kimse kaale almayınca da susmak zorunda kalıyorlar.

Karanlıkta kuyruğu beklerken, sahnenin camı...
Bugünün kahramanı ise  benim gözümde Şenay Hanım. Şenay Teyze mi desem yoksa Şenay Hanım mı desem bilemedim şimdi. Çünkü öyle kolay kolay abla, abi, teyze diyebilen biri değilim. Ama yakın da hissettim O’na kendimi, teyze desem sanki daha güzel olacak gibi.

Yetmişin biraz üstünde yaşı. Ben sormadım, kendisi söyledi. Zayıf, çok zayıf. Boyu da mini minnacık. Saçları boyalı, galiba koyu kestane.

Bu kuyruğa ne zaman girsem, içimde hem buruk bir hüzün olur, hem de tiyatro meraklısı insanlarla bir arada olmanın coşkusunu yaşarım. Kendimi bugünle dün arasında bir yerlerde hissederim çokça. Günlük hayatın hayhuyundan uzakta başka bir evrende yaşamak gibidir bu özel zamanlar. Tek dert, istenen oyuna istenen koltuktan (genelde 2.-3. sıra ortalar) yer kapmaktır. Hafif stresli ama çokça huzurlu bir bekleyiştir bu. Hani insan bütün zorluklarına ve harcadığı ekstra zamanlara rağmen bazı ritüellerin hayatında hep olmasını ister ya, son yıllarda aylık bilet almak için sabahın köründe girdiğim bu Şehir Tiyatroları bilet kuyruğu da benim için öyle. Nasıl da özlemişim bu havayı!

O kadar güzel insanlarla tanıştım ki bu kuyrukta. Senede en az üç yüz oyun izleyen profesyonel izleyiciden tutun da Vasfi Rıza Zobu’ları sahnede izleme şansını yakalayan yaşlı sanat dostlarına kadar kimler kimler…  Aslında bu bilet bekleyişi bir tür arınma benim için. İşte bu nedenle işten izin alıp geldim bu sabah. İyi ki de gelmişim.

Tiyatronun kantininde oturuyorum bir masaya. Bilet alma listesinde adımı on ikinci sıradan yazdırıyorum. Saat yedide geldim ve on ikinci sıradayım. Düşünün artık gerisini. “Neden internetten almıyorsun da bu kuyruğa giriyorsun?” diyenleriniz var biliyorum. Hem bu havayı koklamak başka güzel, hem de internette arkalar kalıyor, arkadan da oyun izlemek zevk vermiyor. Oyuncunun mimiklerini görmeden olmuyor yani!

Şenay Teyze geliyor oturuyor bir süre sonra bizim masaya. Demlenen taze çaydan nefis bir koku yayılıyor bu arada. Kantini işleten kibar beyefendi, eşinin elleriyle yaptığı çeşit çeşit kekleri diziyor tezgaha. Oysa yeni yapılan ve birbirine benzeyen, dışı camlı, içi ruhsuz  Müsahipzade gibi binalarda böyle mi! Otomatlar koymuşlar, parayı atıyorsun, paketlenmiş bir şey düşüyor aşağıya onu yiyorsun. Fuaye desen sanki hastahane koridoru gibi! Çay tabii ki yok! Ritüelleri öldürüyorlar kopyala yapıştır binalar dikerek!  Neyse ki henüz Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’ni yenilemediler. Fuaye de var burada, çay da var! Ve bilet kuyruğunun müdavimlerinin bildiği ev yapımı kekler de var.

“Bir dilim limonlu ıslak kek alabilir miyim lütfen!”

“Bana da çikolata parçacıklı cevizli havuçlu kekten bir dilim verir misiniz?”

Şenay Teyze limonlu kek alıyor, bize de ikram ediyor. Teşekkür ediyoruz. Hem kekini yiyor, hem de oyun programını soruyor,  cep telefonumdan bakarak yardımcı oluyorum. Çok seviniyor ve hemen notlar almaya başlıyor. Kendinden beklenmeyecek hızda ve çok güzel bir el yazısıyla not alışına hayranlıkla bakıyorum. Ne elleri titriyor, ne de yazacağını şaşırıyor. "Mutlaka yazmakla çizmekle ilgili özel bir mesleği olmalı" diye düşünüyorum. Soruyorum dayanamayıp:

“Ne kadar güzel ve akıcı yazınız var, bir sakıncası yoksa mesleğinizi öğrenebilir miyim?"

“Mimarım ben” diyor. Bu kadar güzel ve akıcı yazının sahibinin özel bir mesleği olmalı konusunda yanılmadığımı kendime kanıtlıyorum.  

“Hangi oyunları tavsiye edersiniz? “ diyor. Ocak -Şubat programında Kadıköy’de oynayacak oyunlara bakıyoruz. “Hayal-i Temsil” çok güzel, ben iki kez izledim.” diyorum. “Afife Jale ve Bedia Muvahhit aynı hayali sahnede buluşuyorlar, nefis bir metin. Dekor, ışık ve oyunculuklar da çok güzel” diyorum. Hemen not alıyor. Sonra aynı masada oturduğumuz edebiyat öğretmeni genç kadın  “Ay Carmela da çok güzel” diyor. Şenay Teyze hemen notlarını alıyor. Konuşması da aynı yazısı gibi oldukça net ve berrak. Diksiyonu müthiş, sanırsınız eski TRT spikeri kendisi.

O güzel yazısı ile hızlı hızlı notlarını alırken bir şeyleri karıştırdığı hissine kapılıyorum. Tarihler karışıyor sanki, ya da notlar karışıyor gibi. Kibarca “İsterseniz ben notlarınızı temize çekeyim” diyorum. Çok seviniyor, sonra birilerini arayıp oyunlar hakkında bilgi veriyor, onlara da bilet alacak.

“Hayal-i Temsil çok güzel oyunmuş. Alayım mı sana da, ister misin?” Olumlu yanıt alamıyor sanki karşı taraftan, sonra bir diğerini arıyor aynı coşkuyla:

“Ay Carmela! Çok güzel oyun diyorlar, alayım mı sana da…”

Masada dört kişiyiz. Şenay Teyze, dersi öğleden sonra olan sarışın edebiyat öğretmeni, çocukları olduktan sonra on yedi yıldır çalışmadığını söyleyen diğer kadın ve ben.

Şenay Teyze anlatıyor hüzünlü hikayesini TRT diksiyonuyla;

“Abim mükemmel bir insandı. O kadar anlayışlıydı, o kadar yakışıklıydı ki! Ah abim! Akademi’den mezundu, çok iyi bir mimardı.”

Gözleri parlıyor abisinden bahsederken ve devam ediyor:

“Tam aşık olunacak adamdı, öyle beyefendiydi ki size anlatamam. Peşinde çok kadın vardı, ama O yanlış bir evlilik yaptı ve mutsuz oldu.

Çok zengindi karısının ailesi. İstanbul’un pek çok iyi semtinde pek çok mülkleri vardı. İki de çocuğu oldu o kadından. Ama mutlu olamadı. İkinci çocuk doğduğunda terk etti karısı abimi. Ardına bakmadan çekip gitti.“

Hepimiz bu özverili kadını pür dikkat dinliyoruz. Hikaye sanki eski melodramlar gibi. Devam ediyor Şenay Teyze:

“Ben abimi yalnız bırakmadım, bırakamazdım. O yüzden hiç evlenmedim. Çocuklarını büyüttüm ellerimle. Geceleri sabaha kadar başlarında bekledim. Biri Fransa’da okudu, öbürü iyi bir üniversitede master yaptı. Ama şimdi hiç aramazlar beni!”

İçimiz burkuluyor, Şenay Teyze’nin gözleri de uzaklara dalıp gidiyor.

“Abimi 140 gün önce kaybettim, kanserden. Karısı terk ettikten sonra yüzü gülmedi hiç abimin. Mutsuzluktan kanser oldu!”

Siyah beyaz bir fotoğraf çıkarıyor cüzdanından. “Ölmeden önceki son fotoğrafıydı bu, ne kadar yakışıklıydı abim!”

“Malının mülkünün tamamını hiç söylemedi çocuklarına. “Yırtık ayakkabıyla akademiye gittiğim günleri unutmadım” derdi hep. Çocuklar bilmesin bu kadar malı mülkü, emeğin değerini bilsinler, mirasyedi olmasınlar!” derdi. Her şeyleriyle ilgilendim bu çocukların. Hastalıklarında başlarında bekledim. Ama şimdi en çok ne zoruma gidiyor biliyor musunuz? Ölsem de malım mülküm onlara kalsa diye gözlerimin içine bakıyorlar. Bir kere bile çiçek almadılar bana…”

Masaya oturduğumuzdan bu yana Şenay Teyze’nin “Mutlaka evlenin ve çocuk yapın” ısrarının nedeni yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. O kadar üzgün ki, o “kadir kıymet bilmeyen” yeğenlerine mirasını bırakacak olmak belli ki zoruna gidiyor.

“Para kolay kazanılmıyor! Yıllarca çalışıp didinip yaptığım mal mülk şimdi ölmemi bekleyen yeğenlerime kalacak. İnsanın malını mülkünü bırakacağı kendi kanından canından çocukları olmalı bu dünyada” diyor. Ne derin bir yarası var Şenay Teyze’nin! Derdi asla para mal mülk değil. Yeğenleri bir kere arayıp sorsaydı, hatır gönül bilselerdi, bir kere çiçek alsalardı bu özverili kadına, böyle üzülür müydü Şenay Teyze? Hiç sanmıyorum.

 O’na anlatmaya çalışıyoruz.

“Bütün çocuklar anne babalarına karşı iyi değiller ki Şenay Teyze.  Kendi çocuğunuz olsaydı, belki yeğenleriniz gibi onlar da size karşı ilgisiz olabilirdi!”

Tatmin olmuyor bu söylediklerimizden. Çok yaralı! O kadar yaralı ki! Evlenmeyip abisinin çocuklarına annelik etmekten o kadar pişman ki! Ölümün yaklaştığını hissediyor ve bu durumu aç gözlülükle bekleyen yeğenlerine mal mülk bırakacak olmaktan son derece rahatsız. Fazla bir şey beklememiş ki! Bir çiçek alsalarmış, bir hatır sorsalarmış yetecekmiş zaten Şenay Teyze’ye… Yanımda oturan kadın şöyle diyor:

“Bir komşum vardı. Çocukları ile arası hiç değildi. Oturduğu evi Kızılay’a bağışladı. Hem de yaşarken. Geldiler eve plaket taktılar. “Bu ev Kızılay’a aittir!” diye. Böyle yapabilirsiniz siz de…”
Şenay Teyze biraz ilgileniyor bu alternatifle, ama çok kararsız ve bir o kadar da kaygılı olduğu o kadar belli oluyor ki yüzünden.

Bir çocuk dünyaya getirmenin, mirasın heba olmaması anlamına da geldiğini Şenay Teyze’nin bu derinden yaralı haliyle öğreniyorum. Olaya hiç bu açıdan bakmamıştım. 

Üzülüyorum O’nun adına! Nasıl bir yalnızlık içinde Şenay Teyze! Nasıl yaralı! Çok çalışmış, dünyayı gezmiş, kenarda malı mülkü ve parası kalmış, ne gam! Abisi gidince ölüm ile arkadaş olmuş sanki! Yeğenleri hiç olmazsa bir demet çiçek alsalarmış…

Çok üzülüyorum ve kalkıyorum masadan. Sanki birisi suratıma tokat atmış gibi hissediyorum! Saat on bire geliyor. Gişe önünde kuyruğa giriyoruz. Önümde her zamanki gibi erkenden gelip sıraya adlarını önce yazdıran beyefendiler, arkamda ise sarışın edebiyat öğretmeni:

“Şenay Teyze bana kartını verdi, O’nun biletlerini de ben alacağım” diyor.

Çok seviniyorum, edebiyat öğretmeni de çok seviniyor. En azından Şenay Teyze ayakta bekleyip yorulmayacak!Biletlerimi alıyorum, dışarı çıkıyorum. Öğlen saat on iki olmuş. İnsanlar sokakta çift sıra halinde bekliyor. 

Uzayıp giden tiyatro bileti kuyruğu

 İki ay sonra tekrar bilet kuyruğuna gidebilsem, Şenay Teyze’yi tekrar görebilsem...





Devamını Oku