tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2026 Perşembe

Tiyatro... Öylece Durur Zaman İzledim

İLK NOT: Ben oyun eleştirmeni değilim, ne haddime...Bu yazı, izlediğim oyunun ruh halimdeki yansımaları ve o anda yaşadıklarım üzerine bir karalama. Yani oyuna gidecek olup merak edenlere doyurucu gelecek bir yazı değil… Blog yazısı işte, karman çorman izler… Tiyatro severlerin değerli zamanını almak istemediğim için baştan belirteyim dedim.

Bu arada yazı baştan sona Spoiler içerir…!


7 Ocak’ta gittim aslında oyuna, yirmi gündür yazamadım oyundan bende kalanları Öylece durdu sanki zaman. Bazen öyle olur.

Aslında geçtiğimiz ay bu oyuna biletim vardı Kadıköy’de, ama dizimdeki ağrı yüzünden dışarı çıkmaya cesaret edip gidememiş, birlikte gitmeyi planladığım arkadaşımı oyuna bensiz göndermiştim. O günden sonra da evden hiç çıkmadım. Benim için zaman sanki gerçekten de öylece duruyor gibi bu aralar.

Günler öncesinden nasıl giderim, nasıl olur diye kaygılanarak çıktım evden sonunda; evet zordu, ama başardım. Bu oyun, bu açıdan da değerli benim için…

Bazen oyunlar da gerçekle karışıyor. Aslında bir tiyatro izlemenin, bir film izlemenin ya da kitap okumanın bize kazandırdığı şey de bu. Orada gördüklerimizi ruh halimizin ve bakış açımızın süzgecinden geçiriyoruz, oradaki bir replikle hayatımızı sorguluyoruz, yani aslında biraz kendimizi besliyoruz. Sanat bu nedenle güzel…

Oyuna gelecek olursak…

Öylece Durur Zaman…

Bir tiyatro için çok güzel isim bence. Oyunun yazarı Amerikalı Donald Margulies güzel yazmış, başka oyunuyla Pulitzer ödülü almışlığı var.


İlk alkışım Dekor Üstadı Savaş Dinçel’e Gitsin!

Nefis bir dekor karşılıyor bizi. Tabii ki Barış Dinçel elinden çıkmış. Gidiş Dönüş Moskova, Köpek Kalbi, Uçurtmanın Kuyruğu, Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık, Vahşi Batı, Bir Baba Hamlet gibi gördüğüm diğer sahne tasarımlarını da çok sevmiştim. Öyle ki, bir oyunun dekoru eğer Barış Dinçel elinden çıkmaysa o oyuna gitmek daha keyifli oluyor benim için. Çünkü üstat atıyor imzasını her seferinde. Öyle ki, bazı oyunlarda oyuncuların ismini unutuyorum ama Barış Dinçel işi hafızama kazınmış oluyor.

Bir çatı katı düşünün, Amerikan mufağındaki retro kırmızı buzdolabından kütüphaneye kadar her şey düşünülmüş. Öyle ki oyuncu dolabı açınca, içinde metne uygun şeyler görmek şahane bir detaydı benim için. Ya da işte duvarlardaki Susan’ın çektiğini düşündüren nefis fotoğraflar…

Eğimli çatısında pencere olarak tasarlanan yerde ise yine Barış Dinçel’in kıvrak zekası devreye girmiş. Zaman zaman ışıklar kararıyor ve sadece çatı pencereleri aydınlanıyor. Orada oyunda anlatılan konuya ait fotoğrafların slaytını izliyoruz.

Ben tiyatrodaki modern yorum denilen, ne bileyim bir sandalye bir masadan ibaret az dekorlu oyunları pek sevemiyorum. Elbette çok güçlü bir metin ve muazzam oyunculuklar varsa olabilir ama pek nadir… Yani dekorsuz oyunlarda hep bir şeyler eksik kalıyor bende. O masalsı dekorun ayrıntılarına dalıp gitmeye ise bayılıyorum. O yüzden ilk alkışım Savaş Dinçel’e gitsin…

Yazarın hakkını yemeyelim…

Çok dramatik şeyler görmemeye gayret ediyorum son zamanlarda. Haberleri izlemeyi bıraktım aylar önce. Dram filmi izlemiyorum mesela, Güldür Güldür izliyorum Youtube’dan. Bu aralar Beyazla Joker’e de bakıyorum. Çünkü ruhumun gerçekten hafiflemeye ihtiyacı var. İşte bu yüzden oyunun konusu biraz şüpheye düşürdü aslında, neyse ki arkadaşım benden önce gidip beğendiğini söyledi de içim rahatladı.

Oyun savaşla ilgili sandım ama değilmiş. Gerçekten sorgulatan, dolu dolu ve izlemesi zor olmayan şahane bir metindi. Yazarın hakkını yemeyeyim.

Sarah bir fotoğrafçı. Erkek arkadaşı James ile birlikte Orta Doğu’da çok yerde bulunmuş. James de dergilere fotoğraflarla ilgili yazılar yazıyor. Irak’ta birlikteyken James hem olana bitene dayanamıyor hem de Sarah’ın duygusal olarak uzaklaşmasına… Sarah’dan önce Amerika’ya evine dönüyor, normal hayatına.

Ve evet Sarah bacağı alçıda, yüzü gözü yaralı geliyor bir gün erkek arkadaşının evine. Biraz soğuk, biraz gergin. Yakınlarında bomba patlamış. Ve adını anımsamadığım, Kâsım olabilir emin değilim, kendisine eşlik eden, tercümanlık yapan yerel rehberi kaybetmiş o patlamada. Aralarında duygusal bir şeyler olduğunu da anlıyoruz sonra. James savaştan mı kaçmış, yoksa gözünün önünde gelişen bu duygusallık mı O’nda daha büyük etki bırakmış…  Bence her ikisi de…

James elinden geleni yapmaya çalışsa da Sarah gergin, Sarah’ın aklı oralarda…

Derken arkadaşları geliyor eve. Sarah ve James yaşlarında bir erkek olan Richard ve daha genç bir kadın, Mandy. Bunlar ikisi evli. Adam, Sarah’ın ve James’in işlerini düzenleyen dergi editörü. Kadın ise davetler, organizasyonlar falan düzenliyor. Genç kadın çok neşeli, hayata bağlı, cilveli biri, biraz da  olaylara uzak…Sarah ise son derece rahatsız oluyor kadının bu hallerinden. Belki de kıskanıyor, ne de olsa eski sevgilisinin hayran olduğı yeni eşi... Ben öyle hissettim aslında biraz. Kadının yaptığı organizasyon işini aşağılıyor gibi… Hani vardır ya “Ben neler çektim, nasıl fedakarlıklar yaptım, senin işin ne ki!…” diyen tipler; biraz da öyle gibi. 

Sohbet sırasında Mandy’nin dışarıdan gelen masum ama keskin soruları Sarah ve James'in mesleki ve ahlaki değerlerini sorgulamalarına neden oluyor.

Sarah bombaların nasıl patladığını, orada gözünün önünde insanların nasıl öldüğünü anlatırken Mandy büyük bir içtenlikle soruyor mesela:

“Orada insanlar ölürken sen neden yardım edeceğine fotoğraf çekmeye devam ettin? Neden onları kurtarmadın?”

Sarah ise

“Benim işim  fotoğraf çekmek, ben sadece işimi yaptım…” diyor.

Burası gerçekten de oyunun en çok düşündüren sorgulama anıydı bence …

Ve konuşmanın bu bölümünde “Savaş fotoğrafçıları olmasaydı sizler hiçbir şeyden haberdar olamayacaktınız…” gibi bir savunma cümlesi geçiyor.

“Kameranın işi hayatı kaydetmek, değiştirmek değil… Fotoğrafçıların kadrajına girip beğenmedikleri şeyleri değiştirmelerini bekleyemezsin. Bizim işimiz gerçeği yakalamak, yeniden sahnelemek değil…” (oyun broşüründen alıntı)


Bakmak mı, Müdahale Etmek mi?

Oyunun tam da burasında sorgulama konusu savaş muhabirliğinden çıkıp yaşama yayılıyor benim gözümde. Bir trajediye tanıklık eden kişi o olayı durdurmak için elinden gelen bir şey varsa yapmalı mı, yoksa bu trajediyi dünyaya haber vermek için kaydetmeye devam mı etmeli?

Günümüze kadar pek çok savaş muhabiri kayıtları almasaydı yapılan insanlık dışı muamelelerden dünyanın haber olur muydu? Öte yandan, öğrenince değişiyor mu bir şeyler? Ya da ne kadar değişiyor… “Tarihe not düşüyoruz” da tarih tekerrür etmiyor mu peki…

Sosyal medya da biraz böyle değil mi? Bayılan kişiyi, yoldaki kazaları yayınlayanlar bu olayın neresinde?

Zamanın Durması

Oyunun adı fotoğrafçılığa da gönderme aslında. Sarah, deklanşöre basınca o an sanki zaman duruyor gibi oluyor diyor. Evet fotoğraflarda zaman o anda duruyor ama kadrajın dışında kalan savaşı kim durduracak…

Sarah, James’in  “Artık normal insanlar gibi yaşama isteğine” uyum sağlamak için zoraki de olsa evleniyor O’nunla. Zaman geçiyor, ayağı da iyileşiyor ama bu güvenli yaşam Sarah’ı mutlu edemiyor. Savaş ortamlarına, Orta Doğu’ya geri dönmek istiyor.

Peki bir insanın başkalarının acısıyla beslenen bir tutkusu olması o kişiyi “kötü” mü yapar, yoksa “gerçekçi” mi? İşte Margulies ustalıkla işlediği metinde bize bu soruyu da sorduruyor.

Oyunun başlarında neşeli ve sıradan Mandy’yi ben de “duyarsız” olmakla suçlamıştım ama oyunun güçlü bir sahnesinde geçen replik gibi, bu ne kadar doğru? Yani savaş fotoğraflarına bakıp üzülerek, ya da siyasi içerikli tiyatro oyunları izleyerek aslında “liberal vicdanlarımızı” rahatlatmaktan başka ne yapıyoruz ki!

Normalleşmek…

Ve oyunun sonunda Sarah savaş alanlarına dönmeyi, James ise normal biri olarak yaşamayı, savaş hikayeleri yerine normal yazılar yazmayı tercih ediyor. James aslında yaşadığı suçluluk duygusundan kurtulup normalleşmek isterken Sarah ise bu acıları taşıyarak, belki de “normal” dünyadan kaçarak yaşamayı tercih ediyor.

Son Sözüm,

Oyun, aslında hepimizin içindeki "izleyici"ye ayna tutuyor. Sarah ve James aracılığıyla savaşın dehşetini evimizin konforunda izlemenin veya okumanın yarattığı o tuhaf duygusuzlaşmayı eleştiriyor. Sarah'ın oyunun sonunda konforlu hayatı bırakıp tekrar kaosa dönmesi, bana kalırsa biraz kaçış, biraz da başka türlüsünü bilmediği ve ait olduğu tek "gerçeklik" olan acıya geri dönüş...

Bu oyunun temaları, özellikle günümüzdeki sosyal medya çağında "izlemek ve paylaşmak" ile "gerçekten bir şeyler yapmak" arasındaki çatışmayı daha da anlamlı kılıyor.

Öte yandan acılı anmaları da çağrıştırıyor bana. “Unutmadık, unutmayacağız” diyerek türlü türlü katliamların anma programlarını adeta bir görev gibi aksatmayan, tören bitince birer kadeh bir şeyler içip evlere dağılan “eylemci” tipler vardır mesela…  Biraz da onlar geliyor aklıma…

Gerçekten bir şeyler değişiyor mu onların sayesinde, hayat daha mı güzelleşiyor…

Bilemiyorum, “Çok bencil ve liberalsin…” damgası yemek de var işin sonunda…

Oyundaki bu etik ikilemler hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sarah'nın yerinde olsanız, kameranızı bırakıp yardıma mı koşardınız yoksa o anı ölümsüzleştirmeyi mi seçerdiniz?


NOT: Oyunun sonundaki alkış zamanını durdurmayı seviyorum... Bunu hep yapıyorum...

Devamını Oku

1 Aralık 2024 Pazar

Tiyatro- Yenilmez Oyunu- Çok Sevdim

Sezonun ilk oyununu izledim geçen gün. Adı Yenilmez. 

Oyun, Müze Gazhane’deydi. Salona girdik. Sahnede boş bir evin dış çeperlerini andıran bir ışıklandırma vardı sadece. Hani çocukken yaptığımız ev resimleri var ya, aynı öyle…  Boş bir çerçeve gibi düşünün.


İlk anda dekorsuz bir oyun diye yorumladım. Ama seyircilerin büyük bir kısmı koltuklarına oturduktan sonra, çok sevdiğim “Oyunun başlamasına 10 dakika var” anonsunun hemen ardından; o boş ev dolmaya ve anlam kazanmaya başladı.

Bazı izleyiciler, “Dekoru yerleştirmeye neden geç kalmışlar?” diye düşünmüş olabilir. Oysa oyun tam da o anda yaşanıyordu. Sahneye koltukları getirdiler; sonra masayı, sandalyeyi, kütüphaneyi… Oyunculardan biri, kütüphaneye kitapları yerleştirdi yavaş yavaş. Henüz salonda ışıklar kapanmamış, oyun görünürde başlamamıştı; oysa oyunun içindeydik…

Boş bir çerçeveden ibaret olan eve bir çift taşınıyordu ve o boş çerçeve, yaşanmışlıklara sahne olacaktı az sonra.



Geç Kalanlar ve Geçit oyunlarındaki yönetmenliğini beğendiğim yönetmen Nihat Alpteki’nin bu yorumunu çok beğendim. Işıklar sönmeden önce başlayan oyunlardan ayrı bir haz alıyorum. Böylesi tanıklıklarımda, yaşamın içinde var olan her şeyin âdeta bir oyun olduğunu ve bizlerin de “eğer istersek” bu oyunları izlemeyi başarabileceğimizi düşünüyorum hep.

Oyunun Konusu

Boş eve taşınan çiftimiz Oliver ve Emily ile tanıştırayım sizi. Oliver, bakanlıkta çalışırken işinden atılmış, liberal görüşte biri. Partneri Emily ise sosyalist görüşlerinden asla taviz vermeyen bir ressam. Bu ikisinin sahnede hiç görmediğimiz, içeride uyuduğunu söyledikleri bir çocukları var, ama evli değiller. Çünkü Emily, kapitalizmin pek çok kuralına olduğu gibi evliliğe de karşı.

Daha oyun başlarken Emily “barış” simgeli bayrağı özenle katlıyor. Sehpanın üzerine Marx’ın Kapital kitabını yerleştiriyor. Oyun boyunca “kitabî” bir dille yaptığı konuşmalardan, sosyalizm teorisini tabiri caizse “yalayıp yuttuğunu” anlıyoruz. Duvarda iki soyut tablo var. Sonradan öğreniyoruz ki bu tabloları Emily yapmış.

Konuşmanın bir yerinde Oliver Emily’ye “Sanki kilisede mi evlenelim diyorum, yine de kabul etmiyorsun!” gibi bir şey söylüyor. Emily’nin tavizsiz bakış açısını daha net anlayabiliyoruz bu sayede. Öyle “sosyalist ki” hesapta; Oliver’in ölmek üzere olan hasta annesinden kalacak mirası bile kabul etmek istemiyor. O parayı ihtiyacı olanlara dağıtma derdinde. Ve gayrı resmî kayınvalidesinin son isteği olan evliliği de asla kabul etmiyor. Oliver ise annesinden kalacak miras ile çocuğuna iyi bir gelecek kurabileceğini düşünüyor.

Oliver daha liberal, daha esnek görünüyor. Emily’ye boyun eğmiş gibi duruşuna başlangıçta anlam veremiyorum. Karşı çıksa da O'nun her isteğini yerine getirmeye çalışmasına şaşırıyorum. Oyun kişilerinin hayat hikayelerini öğrendikçe, bütün bu davranışların nedenleri de anlamlanıyor. 

 Çiftimiz, Londra’da gayet iyi bir muhitte yaşarken, gelirleri düşünce İngiltere’nin kuzeyinde, sakin bir kırsala yerleşmeye karar vermiş. Zaten daha oyun başlamadan, onların yeni evlerine yerleşmelerine tanık olmuştuk.

Komşuları Alan ve Dawn’ı bir akşam çaya davet ediyorlar. Teoride komün yaşamı savunan Emily, aslında insanlarla sosyalleşmekten de pek hoşlanmıyor. Bu daveti atılması gereken zoraki bir adım gibi görüyor. 

Ev sahibi Emily ve Oliver'ın şehirli ve eğitimli olduğunu biliyoruz. Oysa davet ettikleri Alan ve Dawn tam tersi bir çift. Kasabada doğmuşlar ve eğitimsizler. Alan, bir posta memuru; Dawn da sıradan bir sekreter…

Önce Dawn geliyor davete. Kırmızı, göz alıcı, dekolteli bir kıyafet giymiş. Evin erkeği Oliver’a asılacak kadar samimi… Sonradan gelen eşi Alan ise futbol fanatiği, elinde bir kasa bira ile misafirliğe gelmiş; kendi göbeğiyle bile dalga geçebilecek rahatlıkta. 

Resmî dille konuşan, klasik müzik dinleyen, alkol kullanmayan ev sahiplerimizin karşısında küfürlü konuşmaktan çekinmeyen, su gibi bira içen Dawn ve Alan çifti var. Alan, karısının ne kadar güzel olduğunu fütursuzca söyleyebiliyor. Tam bir tezatla karşı karşıyayız anlayacağınız. 

Ev sahiplerimiz, her ne kadar dolaplarında yıllanmış şaraplar olsa da; içki içmedikleri özellikle belirtiyorlar. Bunun altında yatan trajik nedeni daha sonra öğreniyoruz.

 Sınıf ve yaşam farkı çok belirgin… Oyun ilerledikçe her iki çiftin kendi içlerinde yaşadıkları sorunlara yakından tanık oluyoruz. Beklenmedik gelişmeler yaşanıyor ve izleme keyfi gittikçe artıyor. 

Oyuna gidecekler için “spoiler” vermek istemiyorum. Bu iki çift arasında olaylar yer yer komedi, yer yer dramatik ögelerle gelişiyor. Mesela sarhoş olma sahnesinde gülünüyor, bazı sahnelerde ise hüzün var. 

Oyun kişilerinin hayatlarına katman katman dahil oluyoruz. Nefis bir metin, iki perdeli yaklaşık iki saat süren oyun hiç sıkılmadan akıp geçiyor…

Peki oyunun adı neden Yenilmez?

Çünkü Alan’ın kedisinin adı Yenilmez!

Özetle farklı sınıflara ait iki çiftin yaşamlarına tanık oluyoruz oyun boyunca. Çelişkileri, sorunları, aşkları, duyguları…

Oyunun sonunda ise dekor ilk sahnenin tersine toplanıyor ve o evin sadece dış çeperlerini gösteren ışıklar kalıyor geride.

Çok güzel bir oyun bence. Hemen hemen tüm oyunlarını izlediğim için ancak kasım ayında gidebildiğim Şehir Tiyatroları iyi ki var! Özel tiyatrolar biliyorsunuz artan bilet fiyatlarıyla orta sınıftan giderek uzaklaşırken Şehir Tiyatroları çölde vaha gibi...


Oliver rolündeki Gökçer Genç’i  Şehir Tiyatroları’nda İngiliz oyunları Yatak Odası Komedisi ve Aldatma, Fransız oyunu Uzlaşma’dan biliyor ve severek takip ediyorum. Sanatçıyı İngiliz ve Fransız oyunlarına çok yakıştırıyorum; ki bu oyun da İngiliz yazar Torben Betz’e ait. Yüz hatları ve vücut dilinden midir nedir bilmiyorum, kendisini izlerken bir Türk oyuncuyu değil; sahici bir İngiliz ya da Fransızı izliyor gibi hissediyorum.

Alan rolündeki Tankut Yıldız’ı özellikle Öldün Duydun Mu’dan hatırlıyorum. İyi bir komedi oyuncusu bence. Yenilmez’de de çok başarılı.

Emily rolündeki Nurdan Kalınağa ve Dawn rolündeki Gizem Akkuş da gayet başarılılar.

2014’de yazılmış, görece yeni olan metin; iyi organize edilmiş, akıcı ve evrensel. Yeni bir oyun olmasına rağmen 10’dan fazla ülkede oynanması zaten başarısının kanıtı. Türkiye’de ise ilk kez Şehir Tiyatroları’nda oynanıyor. Bu seçim için kendilerini tebrik ediyor ve iyi ki gitmişim diyorum.

 Oyundan Bende Kalan

Oyun sonrasında sorguladığım ilk şey şuydu:

İnsanların, kendilerini anlatırken tanımladıkları ideolojik kimlikleri ne kadar gerçek?

Keskin bir sosyalist olarak kendini tanımlayan Emily, kasabaya yerleşirken halkın katılacağı sanat enstitüsü gibi bir şey açmayı hayal ediyordu. Ama komşusu Alan’ın büyük bir tutkuyla çizdiği resimleri son derece kırıcı ve hatta yıkıcı bir şekilde eleştirirken aslında kimdi? Üstten bakan tavrı ile eşitliği savunması arasındaki çelişki nasıl açıklanabilir? Konfor ve hatta ciddi bir zenginlik içinde yaşarken, kendilerini ateşli bir sosyalist olarak tanımlayan tanıdıklarım geldi aklıma. Hangisi gerçek? Yaşananlar mı, savunulanlar mı? 

Oyundaki sıradan kişinin askere giden oğlu için “Neden zenginlerin değil de bizim çocuklarımız ölüyor savaşlarda” çığlığı bir de… Neden birilerinin umutları, aileleri, çocukları ya da yaptıkları işler diğerlerininkilerden daha değerli oluyor? Eşit ve sınıfsız toplum hiç mi mümkün değil?  

Oyunda öyle eleştirdi ki Emily, Alan'ın çizdiği resimleri. En sonunda bütün resimlerini yaktı Alan! Peki eleştirinin sınırları nerede son bulmalı? Sanat gerçekte nedir? Emily’nin “kendi duygularını aktardığını” söylediği ve bakan kişilerin ilk etapta anlamlandıramadığı soyut çizimler sanat kabul edilirken; eğitimsiz Alan’ın sevgiyle çizdiği ve daha anlaşılabilir tablolar neden sanat kabul edilmiyor?

Oyundan çıkarken böyle şeyler düşünüyordum...

Baysan Pamay Anısına;

Geçtiğimiz Eylül ayında Baysan Pamay’ı kaybettik. Tiyatro izleyen hemen hemen herkesin bildiği, sevgili Baysan Abi, senede 300’e yakın oyun izleyen çok özel biriydi. Hatta TRT-2, O'nun hakkında belgesel bile yapmıştı. Nezaketiyle, bilgisiyle, zarafetiyle tam bir İstanbul beyefendisiydi.

Ortak oyuncu dostumuz aracılığıyla 2015'de tanışmıştık. Bilet alma kuyruklarında sık sık karşılaşırdık. Oyunlar hakkında çokça bilgi alırdım kendisinden.

Salona girdiğimde Baysan Abi geldi aklıma. İlk kez “O’nun izlemediği bir oyuna geldim” diye düşündüm…

Bu oyunu Baysan Abi adına da izleyeceğim dedim kendi kendime. 

O’nun lafı ile kapatayım yazıyı:

"Çok Yaşa Tiyatro!"

Ruhu huzur bulsun, anısına saygıyla…


Devamını Oku

7 Ocak 2024 Pazar

Tiyatro - Oscar - İzledim ve Çok Sevdim


Kırmızı renkli bir yumak düşünün, sanki yaramaz bir kedi gelmiş de yumağı çekip çekip birbirine dolamış gibi. Sonra yeşil renkli yumak, sonra mavi renkli yumak, sonra sarı renkli yumak! Hepsi birbirine dolanmış, ortada rengarenk çözülecek düğümler… Ama renkler o kadar sıcak ve güzel ki, insan bu düğümlerden hiç sıkılmıyor. Sonra olaylar birbirini kovalıyor kovalıyor, en sonunda bir de bakıyorsunuz ki bütün düğümler çözülmüş; herkes mutlu, varsa kedi de mutlu, yüzümüzde kocaman bir gülümseme…İşte 2024’de izlediğim ilk tiyatro Oscar böyle bir oyundu.

İki saatin nasıl geçtiğini anlamadık, çok güldük, çok alkışladık, bütün salon olarak yüzümüzde mutluluk izleri ile ayrıldık oyundan. Bu tür oyunlara Vodvil deniyor, diğer adı Entrika Komedisi. Dolantı Komedisi diye de çevirmişler ama ben en çok Vodvil demeyi seviyorum. Çapraşık, iç içe geçmiş dolantıların komedisi diye tanımlanıyor. Odak noktası kişiler değil olaylar, kişilerin çevirdikleri dolaplar.  Dedim ya, renkli yumaklar işte… Yanlış anlamalar, yanılmalar, bir noktada durumun arapsaçına dönmesi ve nihayetinde mutlu son. Bu tür oyunlarda yazarın kurguda usta olması lazım bence. Yeri gelmişken yazar Claude Magnier'e alkışlarımı gönderiyorum. 

 Dün hava da yazdan kalma gibiydi. Gazhane’ye giderken en ince montumun içine sadece tişört giymiştim. Bugünse yağmurlu bir İstanbul Pazar gününden yazıyorum bunları. Demem o ki; Oscar’ın renkli mutluluğu dün adeta tüm güne yansımıştı. Boşuna dememişler “tiyatro iyileştirir” diye! Gerçekten de nasıl güzel geliyor ruha. Sinemanın yeri başka evet ama tiyatronun yeri bambaşka

Fransız Yazar Claude Magnier oyunu 1969 yılında yazmış. İlk kez 1980-81 sezonunda Şehir Tiyatroları’nda sergilendiğinde başrol Mösyö Bernard’ı Cilalı İbo olarak hafızalara kazınan Feridun Karakaya oynamış. O’nun anısına bu sefer başrolü oğlu Cem Karakaya oynuyordu. Dekor içinde Feridun Karakaya’nın büyük bir fotoğrafının yer alması çok ince bir düşünceydi.

Oscar oyunu aslında tam anlamıyla çalan zil ve karışan bavulların hikayesi. Zengin bir fabrikatör var. Adı Bertrand Barnier. Paragöz ve kendini kurnaz sanıyor, başına neler geleceğinden haberi yok. Karısı Madam Barnier sanki başka dünyada yaşıyor gibi; gamsız kedersiz, her fırsatta dans eden biri. Tek derdi kızını evlendirmek. Kızları Colette’nin tek istediği şey ise evlenip aileden kurtulmak. Biraz saf da denilebilir, her gördüğü erkeğe evlenmek için şirin şirin yakınlaşıyor. Güzel denemez ama çok da tatlı. Bu tür oyunların olmazsa olmazı hani nasıl derler ya içi kıpır kıpır, her şeye maydanoz hizmetçinin adı Bernadette. İkinci başrol diyebileceğimiz Christian Martin, Mösyö Barnier’in fabrikasında muhasebeci, eli yüzü oynayan cinsten. Oyunun adı Oscar ama Oscar’ı oyunda çok az görüyoruz. Mösyö Barnier’in şoförüymüş, ama neler olmuş neler. Jacquelin var, O’nun durumu biraz karışık. Üçgen vücutlu masör var bir de. Toplam 12 kişi var oyunda.


Bundan sonrası Spoiler içerebilir. Sonradan vay senin yüzünden oyunun sürprizi kaçtı falan demeyin diye uyarıyorum. Oyunu izleyecekseniz lütfen devamını okumayınız efendim. Mersi…

Bir gün zilin çalmasıyla olaylar başlıyor. Gelen kişi Muhasebeci Christian Martin. Mösyö Barnier’e artık Ticaret Müdürü olmak istediğini ve 37.000 Frank olan maaşının 300.000 Frank’a çıkmasını istediğini söylüyor. Tabii ki Mösyö Barnier kriz geçiriyor. Aslında Christian Martin’in amacı, Mösyö Barnier’in kızı Colette ile evlenmek.  Ama O’nun Colette sandığı kişi aslında Jacqueline. Kendini Mösyö Barnier’in kızı diye tanıtmış. Bundan Christian Martin’in haberi yok. Evin kızı Colette ise aslında Oscar’a aşık. Oscar’ı Mösyö Barnier kovmuş, O da askere gitmiş. Hizmetçi Bernadette Colette’ye akıl veriyor, “hamileyim dersen baban senin Oscar’la evlenmene izin verir!” Bunun üzerine her şey karışıyor.

Christian Martin, muhasebeci olduğu için fabrikada kaçırılan vergileri falan biliyor. Bir de patronunu 40 milyon Frank dolandırmış. Bu Frankları bir bavulda mücevher olarak saklıyor.  Bavulu verme karşılığında Mösyö Barnier’den kızı ile evlenme sözü alıyor. Mösyö Barnier ise bavulu alacak, kendi kızı olmayan Jacqueline'yi verecek hesapta. Bu arada sürekli zil çalıyor, birileri geliyor birileri gidiyor, olaylar gelişiyor. Hizmetçinin iç çamaşır dolu bavulu, içinde mücevher olan bavul ve ayrıca 40 milyon Frank olan başka bavul sürekli birilerinin eline geçiyor. Colette Oscar’a tam kavuşacakken yine bir şeyler oluyor. Tam her şey çözüldü derken yine bir şeyler oluyor ve finalde başka bir sürpriz ortaya çıkıyor, O’nu da söylemeyeyim artık.

Sahne aşırı dinamik, oyuncular müthiş. Önden izlemeyeceksem almam bilet tiyatrodan, haklıyım. Çünkü Christian Martin rolündeki Çağrı Büyüksayar’ın dudaklarını titreterek üzülmesi, Cem Karakaya’nın müthiş, altını çizerek bir daha söylüyorum müthiş mimikleri tam bir seyir keyfi yaratıyor. Colette’nin babasını ikna etmek için yalandan ağlamaları, Bayan Barnier’in şarkıları, hepsi müthiş ve çok keyifli.

Yönetmen Ersin Umulu’nun da söylediği gibi gülmeye, umuda ve sevgiye ihtiyacımız var.  Ne diyor:

GÜLMEK UMUTTUR… GÜLELİM DÜNYA GÜLSÜN…

Ve her zamanki sloganı hatırlatıyor ve iyi pazarlar diliyor ve gülümseyerek gidiyorum:

#tiyatroiyidir

 #tiyatroiyileştirir


Devamını Oku

13 Şubat 2022 Pazar

Tiyatro - Kimse Öyle Şeyler Konuşmuyor Artık

Müze Gazhane’nin “Küçük Sahne” olarak da adlandırılan meydan sahnesindeyiz.

Bildiğim kadarıyla izleyiciye oyunu dört taraftan yani 360 derece izleme olanağı sunan sahneler “meydan sahne” olarak adlandırılıyor. Ya da kısaca şöyle de diyebiliriz. Ortada daire şeklinde bir sahne var. Sahnenin etrafında ise sandalyeler yer alıyor. Bu durumda oyunun akışına göre kimi zaman oyuncuların yüzünü, kimi zaman da arkasını görüyoruz.

Küçük bir salon burası, sonradan araştırdım, 100 kişilikmiş. Sahnenin etrafında dizili sandalyeler 3-4 sıra ve numarasız.

Sahne Tasarımı

Önde oturuyorum. Dekor hazırlanmış, perde yok. Sahnenin zemininde raylı platform var, böylece oyundaki dekor kolayca hareket ettirilebiliyor. En büyük sürpriz ise dikkatli bakılınca anlaşılıyor. Sahne platformunda yaklaşık 10 santimlik bir derinlik var ve bu boşluğa su doldurulmuş. Ne işe yaradığını anlatacağım.

Sahne tasarımı, 2007’de kaybettiğimiz usta sanatçı Savaş Dinçel’in oğlu Barış Dinçel’e ait. Konservatuvarda sahne tasarımı eğitimi almış. Bence çok başarılı.

Barış Dinçel yaratıcılığıyla yanılmıyorsam 2007 yılında tanışmıştım. Babası Savaş Dinçel’in yazdığı “Uçurtmanın Kuyruğu” oyunuydu. Sahne ve dekor çok güzeldi diye hatırlıyorum. O zamanlar Savaş Dinçel yeni vefat etmişti ve Müjdat Gezen, tiyatrosundaki bir sahnenin adını “Savaş Dinçel Sahnesi” olarak düzenlemişti. Oyunculardan biri olan İlker Ayrık henüz televizyon ünlüsü olmamıştı; tiyatro oyuncusuydu.

 O günlerde İstanbul’daki kültür sanat dünyasının kalbi hala İstiklal’de, yani  Pera’da atıyordu. İstiklal’de hayat vardı. AKM vardı. İnsanlar sosyalleşmek, eğlenmek ve oyun izlemek için günümüzdeki gibi Kadıköy’e değil İstiklal’e akardı hafta sonları. Sokaklardan masalar kaldırılmamıştı henüz. Taksim’deki eğlence anlayışı Arabesk nargileye evrilmemişti yani. Adım başı sadece Arap değil, batılı turistler de gezerdi. Ben de o zamanlar akşam sekizde hayatın bittiği Kadıköy’deki Bahariye Caddesi’nde yani burnumun dibinde Müjdat Gezen Tiyatrosu açıldı diye ne kadar çok sevinmiştim. Şimdi ise Kadıköy’de sayısını bilmediğim kadar çok tiyatro salonu var. Hafta sonları dışarıda kalabalıktan adım atmak mümkün değil. Çünkü Taksim'e hem maddi hem de manevi anlamda "beton döküldü!"

Yakın zamanda Baba Sahne’de çok beğenerek izlediğim “Don Kişot’um Ben” oyunundaki sahne tasarımı da Barış Dinçel’a aitti ve o dekoru da çok sevmiştim.

 Sahne, dekor, anılar derken ne kadar çok şey anlattım böyle. O halde gelelim oyuna.

Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık!

Oyun başlıyor. Ve o meşhur metni duyuyoruz Mesut Mertcan’ın o meşhur sesinden:

“Milli Güvenlik Konseyi’nin 1 numaralı bildirisi. Yüce Türk Milleti...”

1980 yılındayız. Darbe olmuş, sokağa çıkma yasağının uygulandığı sıradan bir gün yaşanıyor.

Sıradan bir ailenin evine konuk oluyoruz. O aileye darbenin etkisinin 2015 yılına kadar, yani tam 35 yıl süren yansımaları geçiyor gözümüzün önünden.

Yazar Şirin Gürbüz, yönetmen Emre Koyuncuoğlu ikisi de kadın. Zaten hikaye de iki kız kardeşi odağa alarak anlatılmış. Dolayısıyla 12 Eylül Darbesinin yarattığı yıkımın kadın gözünden anlatımı da diyebiliriz oyuna.

Oyundan çıktıktan sonra aklımda sadece şu cümle vardı:

“Ne hayatlar kararmış 12 Eylül’de ve sonrasında, ne hayatlar sönmüş…”

Babasız kalan çocuklar, çocuksuz kalan babalar… Kim vurduya giden suçsuz insanlar, faili meçhul cinayetler, kitap yakmalar, görüş ayrılığı nedeniyle yıkılan yuvalar, intihar eden insanlar…  Aradan yıllar geçtikten sonra bulunan insan kemikleri…

Oyun sonunda, yıllar sonra birbirini bulan iki kız kardeşin kucaklaşması, yine de umudun var olduğu mesajını veriyor… Ben öyle algılamak istedim belki de.

Şöyle söyleyeyim; oyun, tarih dersi gibi değildi. Dolayısıyla sıkıcı değildi, akıyordu. 12 Eylül’ün üç kuşağı nasıl etkilediğini insan hikayelerinden yola çıkarak anlatıyordu. Benim gibi o dönem hakkında çok okumuş, çok dinlemiş biri için oyun yeni bir şeyler anlatmıyordu. Sadece hafızamı tazelemiş oldum. Oyun kişilerinden gördüklerim, duyduklarım beni şaşırtmadı.  Ama o dönemi tam bilmeyenler için oyunu izlemek mutlaka 12 Eylül hakkında farkındalık yaratacaktır.

Yeri gelmişken metinden aklımda kalan bir cümleyi eklemek istiyorum buraya:

"Farkında olanlar, değiştimek ister..."

Hani 80 sonrası bir dönem entel dantel filmler furyası vardır bilir misiniz? Nur Sürer’li, Tarık Akan’lı falan. O filmlerde 12 Eylül direkt olarak anlatılmaz ama, insan hikayeleri ve ruhsal çözümlemelerle o dönemin psikolojik yansımalarına değinilir. Bu oyunu izledikten sonra tam da öyle bir tat kaldı damağımda.

Yerdeki su neydi peki?

Sahnenin zemininde yer alan su, tam da oyunun ruhuna uygun bir şekilde çok zekice kullanılmıştı. Çünkü yönetmen ve sahne tasarımcısı, hafızalarda silik silik yer alan 12 Eylül kırıntılarını suya yansıtmış! Flu ama anlaşılır, karanlık ama dokunduran…

Mesela şu sahne çok etkileyiciydi bana göre:

“Ortada bir sandalye. Suyun içinde. Sandalyede bir kadın oturuyor. Elleri bağlı, belli ki işkence görmüş. “Ben kimseyi tanımıyorum, sadece sokağa çıkma yasağı bitmeden çocuğum  eve dönsün diye onu aramaya çıkmıştım!” cümlesini tekrar tekrar söylüyor. İşte tam da bu anda, suda yansımalar beliriyor. Kara gölgeler bunlar. Asker gölgeleri, işkence yapan adamların gölgeleri… Yüzleri yok, sadece gölgeleri var.

Yine başka bir sahnede suda bu sefer renkli yansımalar beliriyor. O dönemi çağrıştıran bir şarkıcının yansıması bu. Müşerreff Akay!  Kırmızı Türk Bayraklı elbise giymiş. Türkiyem Şarkısından bir kaç dize var fonda kısık sesle…

Yönetmen, suya görüntü yansıtma tekniği ile hafızamızda o günlere ait bölük pörçük yer alan kırıntıları adeta açığa çıkarıyor.  Hem de o günlerin bulanıklığını, karanlığını, tekinsizliğini ve de sırlarını düşündürerek…

Bence çok etkileyiciydi.

Oyuncular

Bütün oyuncuların emeğine sağlık ama ben en çok ilk kuşakta hemşire anne rolünü oynayan Radife Baltaoğlu’nu beğendim. Aytaç Arman’ın eşiymiş kendisi.

Tunç Başaran, Yeşim Ustaoğlu gibi değerli yönetmenlerin sinema filmlerinde rol almış, onlarca tiyatroda önemli roller üstlenmiş. İzlerken gerçekten hayran oldum oyunculuğuna, müthişti.

Skolyozu olan kız kardeş rolündeki Hazal Uprak’ın  bedenini kullanışı ve oyunculuğu da bence çok başarılıydı.  Oyunda emeği geçen herkesin emeğine sağlık tekrar...

Benden bu kadar... 

Uzun  bir yazı oldu, umarım sıkılmadınız.  O halde sloganımı atıp gidiyorum her zamanki gibi

#Tiyatroİyidir #Tiyatroİyileştirir…

NOT: 

Şehir Tiyatroları'na, Müze Gazhane'yi böyle güzelleştiren belediyeye binlerce teşekkür...

Mutlu pazarlar 


















 

 

Devamını Oku

12 Aralık 2021 Pazar

Rüstemoğlu Cemal’in Tuhaf Hikayesi

Her şeye rağmen geçtiğimiz günlerde birkaç oyuna gitmeyi başardım. Burada kısa kısa anlatmak istiyorum ki anısı kalsın. 

 

Rüstemoğlu Cemal’in Tuhaf Hikayesi

Gezi’den sonra Şehir Tiyatroları’ndan saçma bahanelerle uzaklaştırılan; aradan geçen bunca yılda tek kişilik gösterisi pek çok şehirde eften püften nedenlerle engellenen Levent Üzümcü vardı İBB sahnesinde… Ne yalan söyleyeyim, içime su serpti sanki ilahi adaletin görünmez elleri. “Ulan hep mi kötüler kazanıyor şu kavanoz dipli dünyada!” pesimistliğinden azıcık da olsa kurtardım bu sayede kendimi. Zaten oyunda da demiyor muydu Rüstem:

“İnsan umudunu yitirdiği anda ölür” diye… Umut geldi içime be dostlar, kendimi iyi hissettim!




Minimal sezonun – kimse kusura bakmasın ama- ruhsuz, dekorsuz bomboş sahnelerine kıyasla dekor gayet de güzeldi. Hatta Levent Üzümcü de bu konuya değindi bir ara. En fazla bir metre uzunluğundaki dekor tekneyi gösterip:

“Koskoca Şehir Tiyatrosu oynayayım diye bu kayığı mı vermiş bana!”

Güldük. Sonra da bu minik kayığa oturup ayağıyla hareket ettirdi Rüstem.

Üzümcü’nün bunun gibi birkaç kere daha hikayeden çıkıp seyirciye ve orkestraya laf atması bence hoş oldu. Hiç sıkılmadım 75 dakikalık tek perdeli oyunda.

Sahnenin ön tarafında olur ya orkestra çukuru. Bu oyunda sahnenin arkasında tül gibi bir dekorla saklanmıştı. Bence çok iyilerdi. Hele ki Esen Koçer’in mikrofonsuz söylediği Girit şarkıları yüreğe dokunur cinstendi.

Bir meddah gibi anlattı hikayeyi Levent Üzümcü. Beden dilini, sesini, mimiklerini çok iyi kullandı. Gerçekten sahneye çok yakıştı, iyi ki dönmüş Şehir Tiyatroları’na. İyi ki gitmişim oyuna; fırsatınız varsa siz de gidin. Üstelik simitin 3,5 liraya satıldığı bu acayip günlerde, Şehir Tiyatrosu biletleri sadece 20 TL!

Tam da bu noktada kalemine hayran olduğum, yazdığı  “Hayat Der Gülümserim” oyununu severek izlediğim, sosyal medyadan da takip ettiğim sanatçı Özen Yula’dan bir alıntı yapmak istiyorum:

Aslında oyunun konusu çok da özel değildi. Demirci ustası Rüstem ve oğlu Cemal’in hikayesiydi anlatılan. Dönem Osmanlı’nın sonu. İktidara rüşvet vermek için özel bir hançer yaptırmak isteyen o zamanın kıro zenginine yalakalık yapmaz Rüstem. Tahmin edeceğiniz üzere bu davranışı tabii ki iktidar tarafından cezasız kalmaz. Sürerler Rüstem’i Girit’ten İstanbul’a. Sonrasında Rüstem, İstanbul’da yeni bir yaşam kürar kendine. Ve yaşamın doğası gereği, oğlu Cemal’in hikayesi başlar sonra…

Oyunun başında Osmanlıca girizgah yapılırken şöyle diyor Üzümcü:


“Sanatçı eğmez başını seyirciden başka kimseye”
Ve eğiyor başını… İşte o anda bütün salon alkışlarken, orada olmak nasıl da güzel bir duygu!

Tam da o anda “Nereden nereye!” diyorum kendi kendime. Çok değil bir iki yıl öncesinde iktidara selam çakan -müsameremsi- oyunlardan(!) sonra Darülbedayi sanatçısının sahnede bunu söyleyebilmesi... Nasıl da iyi geldi yaralı bereli bünyeme. 

İşte böyle iyileştiriyor tiyatro insanı!

Demem o ki, hikaye öyle aman aman çok özel bir hikaye değildi. Ama Levent Üzümcü’nün meddah gibi her karakteri ayrı ayrı ete kemiğe büründürmesi, hiç düşmeyen enerjisi ve müthiş performansı; orkestranın harika şarkıları; yerli yerinde ışık ve sahne dinamiği o kadar güzeldi ki! Emeği geçen herkese teşekkürler diyorum ve çok sevdiğim sloganlarımı atarak ayrılıyorum huzurlarınızdan:

#Tiyatroiyidir 

#Tiyatroiyileştirir




Devamını Oku