İLK NOT: Ben oyun eleştirmeni değilim, ne haddime...Bu yazı, izlediğim oyunun ruh halimdeki yansımaları ve o anda yaşadıklarım üzerine bir karalama. Yani oyuna gidecek olup merak edenlere doyurucu gelecek bir yazı değil… Blog yazısı işte, karman çorman izler… Tiyatro severlerin değerli zamanını almak istemediğim için baştan belirteyim dedim.
Bu arada yazı baştan sona Spoiler içerir…!
7 Ocak’ta gittim aslında oyuna, yirmi gündür yazamadım oyundan bende kalanları Öylece durdu sanki zaman. Bazen öyle olur.
Aslında geçtiğimiz ay bu oyuna
biletim vardı Kadıköy’de, ama dizimdeki ağrı yüzünden dışarı çıkmaya cesaret edip
gidememiş, birlikte gitmeyi planladığım arkadaşımı oyuna bensiz göndermiştim. O
günden sonra da evden hiç çıkmadım. Benim için zaman sanki gerçekten de öylece
duruyor gibi bu aralar.
Günler öncesinden nasıl giderim,
nasıl olur diye kaygılanarak çıktım evden sonunda; evet zordu, ama başardım. Bu
oyun, bu açıdan da değerli benim için…
Bazen oyunlar da gerçekle karışıyor.
Aslında bir tiyatro izlemenin, bir film izlemenin ya da kitap okumanın bize kazandırdığı
şey de bu. Orada gördüklerimizi ruh halimizin ve bakış açımızın süzgecinden geçiriyoruz,
oradaki bir replikle hayatımızı sorguluyoruz, yani aslında biraz kendimizi
besliyoruz. Sanat bu nedenle güzel…
Oyuna gelecek olursak…
Öylece Durur Zaman…
Bir tiyatro için çok güzel isim bence.
Oyunun yazarı Amerikalı Donald Margulies güzel yazmış, başka oyunuyla Pulitzer
ödülü almışlığı var.
İlk alkışım Dekor Üstadı Savaş Dinçel’e Gitsin!
Nefis bir dekor karşılıyor bizi.
Tabii ki Barış Dinçel elinden çıkmış. Gidiş Dönüş Moskova, Köpek Kalbi, Uçurtmanın
Kuyruğu, Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık, Vahşi Batı, Bir Baba Hamlet gibi gördüğüm
diğer sahne tasarımlarını da çok sevmiştim. Öyle ki, bir oyunun dekoru eğer
Barış Dinçel elinden çıkmaysa o oyuna gitmek daha keyifli oluyor benim için. Çünkü
üstat atıyor imzasını her seferinde. Öyle ki, bazı oyunlarda oyuncuların ismini
unutuyorum ama Barış Dinçel işi hafızama kazınmış oluyor.
Bir çatı katı düşünün, Amerikan mufağındaki
retro kırmızı buzdolabından kütüphaneye kadar her şey düşünülmüş. Öyle ki
oyuncu dolabı açınca, içinde metne uygun şeyler görmek şahane bir detaydı benim için. Ya
da işte duvarlardaki Susan’ın çektiğini düşündüren nefis fotoğraflar…
Eğimli çatısında pencere olarak
tasarlanan yerde ise yine Barış Dinçel’in kıvrak zekası devreye girmiş. Zaman zaman ışıklar kararıyor ve sadece çatı
pencereleri aydınlanıyor. Orada oyunda anlatılan konuya ait fotoğrafların slaytını
izliyoruz.
Ben tiyatrodaki modern yorum
denilen, ne bileyim bir sandalye bir masadan ibaret az dekorlu oyunları pek sevemiyorum. Elbette
çok güçlü bir metin ve muazzam oyunculuklar varsa olabilir ama pek nadir… Yani dekorsuz
oyunlarda hep bir şeyler eksik kalıyor bende. O masalsı dekorun ayrıntılarına dalıp
gitmeye ise bayılıyorum. O yüzden ilk alkışım Savaş Dinçel’e gitsin…
Yazarın hakkını yemeyelim…
Çok dramatik şeyler görmemeye
gayret ediyorum son zamanlarda. Haberleri izlemeyi bıraktım aylar önce. Dram
filmi izlemiyorum mesela, Güldür Güldür izliyorum Youtube’dan. Bu aralar Beyazla
Joker’e de bakıyorum. Çünkü ruhumun gerçekten hafiflemeye ihtiyacı var. İşte bu
yüzden oyunun konusu biraz şüpheye düşürdü aslında, neyse ki arkadaşım benden önce
gidip beğendiğini söyledi de içim rahatladı.
Oyun savaşla ilgili sandım ama
değilmiş. Gerçekten sorgulatan, dolu dolu ve izlemesi zor olmayan şahane bir
metindi. Yazarın hakkını yemeyeyim.
Sarah bir fotoğrafçı. Erkek
arkadaşı James ile birlikte Orta Doğu’da çok yerde bulunmuş. James de dergilere
fotoğraflarla ilgili yazılar yazıyor. Irak’ta birlikteyken James hem olana
bitene dayanamıyor hem de Sarah’ın duygusal olarak uzaklaşmasına… Sarah’dan önce
Amerika’ya evine dönüyor, normal hayatına.
Ve evet Sarah bacağı alçıda, yüzü
gözü yaralı geliyor bir gün erkek arkadaşının evine. Biraz soğuk, biraz gergin.
Yakınlarında bomba patlamış. Ve adını anımsamadığım, Kâsım olabilir
emin değilim, kendisine eşlik eden,
tercümanlık yapan yerel rehberi kaybetmiş o patlamada. Aralarında duygusal bir
şeyler olduğunu da anlıyoruz sonra. James savaştan mı kaçmış, yoksa gözünün
önünde gelişen bu duygusallık mı O’nda daha büyük etki bırakmış… Bence her ikisi de…
James elinden geleni yapmaya
çalışsa da Sarah gergin, Sarah’ın aklı oralarda…
Derken arkadaşları geliyor eve. Sarah ve James yaşlarında bir erkek olan Richard ve daha genç bir kadın, Mandy. Bunlar ikisi evli. Adam, Sarah’ın ve James’in işlerini düzenleyen dergi editörü. Kadın ise davetler, organizasyonlar falan düzenliyor. Genç kadın çok neşeli, hayata bağlı, cilveli biri, biraz da olaylara uzak…Sarah ise son derece rahatsız oluyor kadının bu hallerinden. Belki de kıskanıyor, ne de olsa eski sevgilisinin hayran olduğı yeni eşi... Ben öyle hissettim aslında biraz. Kadının yaptığı organizasyon işini aşağılıyor gibi… Hani vardır ya “Ben neler çektim, nasıl fedakarlıklar yaptım, senin işin ne ki!…” diyen tipler; biraz da öyle gibi.
Sohbet sırasında Mandy’nin
dışarıdan gelen masum ama keskin soruları Sarah ve James'in mesleki ve ahlaki
değerlerini sorgulamalarına neden oluyor.
Sarah bombaların nasıl patladığını,
orada gözünün önünde insanların nasıl öldüğünü anlatırken Mandy büyük bir
içtenlikle soruyor mesela:
“Orada insanlar ölürken sen neden
yardım edeceğine fotoğraf çekmeye devam ettin? Neden onları kurtarmadın?”
Sarah ise
“Benim işim fotoğraf çekmek, ben sadece işimi yaptım…” diyor.
Burası gerçekten de oyunun en çok
düşündüren sorgulama anıydı bence …
Ve konuşmanın bu bölümünde “Savaş
fotoğrafçıları olmasaydı sizler hiçbir şeyden haberdar olamayacaktınız…” gibi
bir savunma cümlesi geçiyor.
“Kameranın işi hayatı kaydetmek, değiştirmek değil… Fotoğrafçıların kadrajına girip beğenmedikleri şeyleri değiştirmelerini bekleyemezsin. Bizim işimiz gerçeği yakalamak, yeniden sahnelemek değil…” (oyun broşüründen alıntı)
Bakmak mı, Müdahale Etmek mi?
Oyunun tam da burasında sorgulama
konusu savaş muhabirliğinden çıkıp yaşama yayılıyor benim gözümde. Bir trajediye
tanıklık eden kişi o olayı durdurmak için elinden gelen bir şey varsa yapmalı mı, yoksa bu
trajediyi dünyaya haber vermek için kaydetmeye devam mı etmeli?
Günümüze kadar pek çok savaş muhabiri
kayıtları almasaydı yapılan insanlık dışı muamelelerden dünyanın haber olur
muydu? Öte yandan, öğrenince değişiyor mu bir şeyler? Ya da ne kadar değişiyor… “Tarihe
not düşüyoruz” da tarih tekerrür etmiyor mu peki…
Sosyal medya da biraz böyle değil
mi? Bayılan kişiyi, yoldaki kazaları yayınlayanlar bu olayın neresinde?
Zamanın Durması
Oyunun adı fotoğrafçılığa da
gönderme aslında. Sarah, deklanşöre basınca o an sanki zaman duruyor gibi
oluyor diyor. Evet fotoğraflarda zaman o anda duruyor ama kadrajın dışında
kalan savaşı kim durduracak…
Sarah, James’in “Artık normal insanlar gibi yaşama isteğine”
uyum sağlamak için zoraki de olsa evleniyor O’nunla. Zaman geçiyor, ayağı da iyileşiyor ama bu güvenli
yaşam Sarah’ı mutlu edemiyor. Savaş ortamlarına, Orta Doğu’ya geri dönmek
istiyor.
Peki bir insanın başkalarının
acısıyla beslenen bir tutkusu olması o kişiyi “kötü” mü yapar, yoksa “gerçekçi”
mi? İşte Margulies ustalıkla işlediği metinde bize bu soruyu da sorduruyor.
Oyunun başlarında neşeli ve
sıradan Mandy’yi ben de “duyarsız” olmakla suçlamıştım ama oyunun güçlü bir
sahnesinde geçen replik gibi, bu ne kadar doğru? Yani savaş fotoğraflarına
bakıp üzülerek, ya da siyasi içerikli tiyatro oyunları izleyerek aslında “liberal
vicdanlarımızı” rahatlatmaktan başka ne yapıyoruz ki!
Normalleşmek…
Ve oyunun sonunda Sarah savaş
alanlarına dönmeyi, James ise normal biri olarak yaşamayı, savaş hikayeleri
yerine normal yazılar yazmayı tercih ediyor. James aslında yaşadığı suçluluk
duygusundan kurtulup normalleşmek isterken Sarah ise bu acıları taşıyarak, belki
de “normal” dünyadan kaçarak yaşamayı tercih ediyor.
Son Sözüm,
Oyun, aslında hepimizin içindeki "izleyici"ye
ayna tutuyor. Sarah ve James aracılığıyla savaşın dehşetini evimizin konforunda
izlemenin veya okumanın yarattığı o tuhaf duygusuzlaşmayı eleştiriyor. Sarah'ın
oyunun sonunda konforlu hayatı bırakıp tekrar kaosa dönmesi, bana kalırsa biraz
kaçış, biraz da başka türlüsünü bilmediği ve ait olduğu tek "gerçeklik" olan
acıya geri dönüş...
Bu oyunun temaları, özellikle
günümüzdeki sosyal medya çağında "izlemek ve paylaşmak" ile
"gerçekten bir şeyler yapmak" arasındaki çatışmayı daha da anlamlı
kılıyor.
Öte yandan acılı anmaları da
çağrıştırıyor bana. “Unutmadık, unutmayacağız” diyerek türlü türlü katliamların anma
programlarını adeta bir görev gibi aksatmayan, tören bitince birer kadeh bir
şeyler içip evlere dağılan “eylemci” tipler vardır mesela… Biraz da onlar geliyor aklıma…
Gerçekten bir şeyler değişiyor mu onların
sayesinde, hayat daha mı güzelleşiyor…
Bilemiyorum, “Çok bencil ve liberalsin…”
damgası yemek de var işin sonunda…
Oyundaki bu etik ikilemler
hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Sarah'nın yerinde olsanız, kameranızı bırakıp
yardıma mı koşardınız yoksa o anı ölümsüzleştirmeyi mi seçerdiniz?



