Tam anımsamıyorum tarihi, belki
bir sene fazla belki de bir sene eksiktir ama en az yirmi üç senesi var. Aynı
işte çalışırken öğlenleri birlikte yemek yemelerle başlayan, sonra dışarıda
devam eden, sonra aileye taşınan, sonra dostluğa evrilen, sonra da özel dost mertebesine çıkan bir
ilişkiydi.
İki bin yirmi dört senesinin ağustos
ayında fırtına gibi koptu aramızdaki her şey. Eften püften sebeplerle, aradın
aramadın, anlattın anlatmadın gibi çok da anlam veremediğim nedenlerle beni
sildi attı ansızın. Biraz kendimize dönelim, az uzak kalalım falan diye Whatsapp’da
yazışırken aniden engelleyiverdi. Ben anlamadım bile bu noktaya neden
gelindiğini. Çok şaşırdım, çok da üzüldüm tabii ki. Tam da o zamanlarda başka
bir sevdiğim kişi de çıkıvermişti hayatımdan. Öylece kalakaldım, nedenini niyesini
sorguladığımda aramızda bu şiddette kopuş gerektiren bir şey olduğunu göremedim
hiç. Ne acayip zamanlardı hakikaten bu günden bakıldığında…
Neyi biriktirmişti bu kadar, neden
biriktirmişti, hiç anlayamadım.
Dostluğumuz kıskanılırdı, bunu
biliyordum. Belki de ya da muhtemelen birileri…
Bunu şu an sorgulayıp deşmenin
anlamı da yok gerçi!
Hastalığı nüksetmiş o ara.
Oysa çok da iyiydi, her şey çok da
yolundaydı.
O bir ay aramadığım ve bana küsme
noktasına geldiği dönem olmuş her şey. Hem hastalığı nüksetmiş hem de özel
hayatında radikal kararlar almış. Beni de o dönem çıkarmak istemiş hayatından. Ama
ben O’nu bir de kendi dertlerimle yormak istemediğim için, modum düşük diye aramamıştım…
Nasıl da farklı oluyor bakış açıları, herkesin
kendince nedenleri nasıl da kendince haklı olabiliyor. İnsan iletişimi hiç de
öyle kişisel gelişim kitaplarındaki gibi değil işte… Acıyla öğreniliyor bazen
bunlar…
Sonra ben eşini aradım düzenli
aralıklarla, sağlığı ile ilgili bilgi aldım. Hastalıktan kurtulduğunu duyunca
çok sevindim, bol bol tatillere gidiyormuş. Duyunca rahatladım.
İki bin yirmi beş ilk yarısı böyle
geçti işte.
Sorunlarımla ve çözmem gereken şeylerle
uğraşırken ara ara, hatta sık sık aklıma geldiğinde sesli sesli kendimle –
sanki O’nunla konuşuyormuş gibi- konuşma anlarım oldu.
Bunca yıldır ilk defa doğum günümü
O’nsuz geçirmek tuhaftı.
Her görüştüğümüzde birbirimize küçük
hediyeler verirdik, oturduğum odada karşıya bakıyorum, hastanede ördüğü ayıcık,
duvara bakıyorum küçük melek figürü, sağıma bakıyorum bir biblo, soluma
bakıyorum hasır bir sepet… Daha bir sürü şey, kitaplar, süsler…
Hepsi O’nun ince ruhundan yansıyan
güzel anılar. O da benim kendisine verdiğim hediyeleri bir kutuda sakladığını
söylerdi. 2024’e girerken on kişiye gönderdiğim simli kartpostallardan bir tek
Onunki ulaşmış meğer, gerisi kaybolmuş. Moda’daki evinde yılbaşından çok sonra,
merdivende pembe bir zarf görmüş, bu da ne ki derken bakmış ismi var. Çok
duygulandığını söylemişti, umutlu şeyler yazmıştım…
Küçük kızlar gibiydik bir
aradayken…
Tiyatrolara gittik birlikte, hatta
Zülfü Konserine, Haydarpaşa Garı’nda şimdi kapalı olan meyhaneye bile gittik. Pikniklere
giderdik, ne bileyim Moda’da bira içer, O’nun arabasıyla götürdüğü uzak salaş
yerlerde kahvaltılar ederdik. Saatlerce konuşur, her seferinde sanki terapiden
çıkmış gibi iyi duygularla ayrılırdık. Buluşmalarımız ritüel gibiydi,
birbirimize kitap alırdık, sonra buluşma gününü heyecanla beklerdik, hatta
süslenirdik de…
O kadar çok anımız var ki, hangi
birini anlatsam. Cunda’da tatil yaptık on sene olmuştur. Sonra ETS otobüsüyle
başka otellere de olsa mayıs ayında Antalya’ya gitmişliğimiz var. Otobüse hiç
alışkın olmadığı için “çok sallıyor” demişti de gülmüştüm benim alışkın bünyeyle.
Hep söylerdik ama bir türlü Adalara gidemedik mesela. Ne bileyim, çok yıllar
önce ilk tanıştığımız zamanlarda, Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım” şiirinin
tiyatrosuna büyük bir coşkuyla götürmüştüm de eşi yıllarca nasıl sıkıldığını
anlatmıştı o gösteride. Ben o zamanlar Edip Cansever’e deli hayranken… Sonra yine
o yıllarda bu adamcağız yaşlı aman ölür mölür dinleyelim diye Erkin Koray’ın
konserine gitmişliğimiz var, Erkin Koray o konserden sonra en az on beş sene
daha yaşamıştır. Ezginin Günlüğü'nü izlemiştik eski Livane Bar'da, rakı da içmiştik. Beraber SEO dersine ve hatta bir günlük örgü kursuna
gitmişliğimiz var. O e-ticaret yaparken ben de tekstilde çalışırken O’na tişört
bile üretmiştik firmada. Hey gidi hey. Haluk Bilginer'İ sahnede ilk O'nunla izlemiştim. Ben blog açtıktan sonra O da açmıştı,
keyifli şeyler yazardı, sonra bıraktı. Haa bir de benim meşhur reçellerim… Yani
meşhur dediğim vişne reçeli yapardım, O’na da bir küçük kavanoz ayırırdım,
kapağına komik şeyler yazardım. Reçel sevmezlermiş ama sırf o kapaktaki komik
notlar için hayır demezdi benim reçellere.
Ne oldu da böyle oldu. İnsan bu kadar
şeyi paylaşıp nasıl da böyle olur… Çok acayip, film gibi…
Hastalığının ilk tedavisi yaklaşık
bir sene sürdükten sonra bahçeli bir ev almıştı Moda’da. Sanki bir hikayedeki
dekor gibi çok güneş almayan kuytu bir bahçeydi, çok güzeldi, öyle yapay çimlerin
olmadığı, kendiliğinden bir bahçe… Komşunun ağacından dutlar dökülüyor demişti,
ne güzel dertti… Ihlamur ağacı dik buraya demiştim, diktim demişti, ben limonu
görmüştüm, bir de gül ağacını… Belki de o ev satılmıştır bugün...
O eve iki kere gittim; bana hep kızardı,
neden sık sık gitmiyorum diye… Ben sık sık gidemezdim ki… O aralar hep içime kaçasım
vardı. İçime kaçtığım için zaten bana küsmüştü. Evet ben O’na bile çok anlatamazdım.
Çünkü ben anlatamayan biriydim ve hâlâ da öyleyim. Şimdi düşünüyorum da evet ne
kadar az şey biliyordu hakkımda…
İşte böyle böyle geçti İki bin
yirmi beş’in yaz ayları. Bir daha geri gelir miydi o eski günler, aradan bir
koca sene geçtikten sonra…
O gün, 10 Kasım günü. Saat dokuzu
beş geçe durdum camda, siren çalarken Kadıköy'de... Karşı komşu, Arzu’nun annesi de durdu, sonra
çapraz apartmanda tek başına yaşayan emekli psikiyatr kadın da açtı camı, astığı
bayrağın ardında durdu. Benim her sene olduğu gibi gözlerim dolmuştu. Sonra mutfağa
gittim, bilmiyorum ne yapıyordum, anımsamıyorum şimdi. Dokuz buçuğa doğru
telefonum çaldı.
Ekranda eşinin adı yazıyordu. Bu
saatte aramazdı beni, niye arasındı ki…
Telaşla açtım telefonu, ağlıyordu,
tam 9’da olmuş... Çok sevdiği Ata’sından beş dakika önce…
İşte hayat böyle bir şey…
Sonra, yani aradan biraz zaman
geçince şöyle düşündüm…
Sanki benden uzaklaşarak, eşinden
ayrılarak kendi gidişini hazırlamıştı bir sene öncesinden. Bizleri o dönemde
çok üzmemek için ilişkileri koparmayı tercih etmişti… Bu süreci tek başına,
annesi ve kardeşi ile yaşamak istemişti.
Eşine “Bana küs gitti…” dediğimde,
“Merak etme, O kendi içinde çoktan seninle barışmıştır. Çünkü sizin ilişkiniz çok
özeldi.” dedi ama ne bileyim işte… Yarım kalmışlık var bir yerlerde...
Sanki hızlandırılmış bir film
sahnesi gibi geçti İki bin yirmi beş yılı… Nasıl oldu da böyle oldu çok
sorgulayamadan, çok hissedemeden…
Böylesi durumlarda, yaşamın bu akla
hayale gelmeyecek detaylardaki planını çok net görüyorum; hem hayran oluyor hem
de elimden bir şey gelmeyeceğini bilerek
akışa bırakıyorum her şeyi…
Ve bu yazıyı yazabildim ya... Geriye
dönüp okuma cesareti bulacağımı da pek sanmıyorum.
Elveda güzel dostum, tüm kalbimle…

