21 Ocak 2026 Çarşamba

Elveda Güzel Dostum...

Tam anımsamıyorum  tarihi, belki bir sene fazla belki de bir sene eksiktir ama en az yirmi üç senesi var. Aynı işte çalışırken öğlenleri birlikte yemek yemelerle başlayan, sonra dışarıda devam eden, sonra aileye taşınan, sonra dostluğa evrilen, sonra da özel dost mertebesine çıkan bir ilişkiydi.

İki bin yirmi dört senesinin ağustos ayında fırtına gibi koptu aramızdaki her şey. Eften püften sebeplerle, aradın aramadın, anlattın anlatmadın gibi çok da anlam veremediğim nedenlerle beni sildi attı ansızın. Biraz kendimize dönelim, az uzak kalalım falan diye Whatsapp’da yazışırken aniden engelleyiverdi. Ben anlamadım bile bu noktaya neden gelindiğini. Çok şaşırdım, çok da üzüldüm tabii ki. Tam da o zamanlarda başka bir sevdiğim kişi de çıkıvermişti hayatımdan. Öylece kalakaldım, nedenini niyesini sorguladığımda aramızda bu şiddette kopuş gerektiren bir şey olduğunu göremedim hiç. Ne acayip zamanlardı hakikaten bu günden bakıldığında…

Neyi biriktirmişti bu kadar, neden biriktirmişti, hiç anlayamadım.

Dostluğumuz kıskanılırdı, bunu biliyordum. Belki de ya da muhtemelen birileri…

Bunu şu an sorgulayıp deşmenin anlamı da yok gerçi!

Hastalığı nüksetmiş o ara.

Oysa çok da iyiydi, her şey çok da yolundaydı.

O bir ay aramadığım ve bana küsme noktasına geldiği dönem olmuş her şey. Hem hastalığı nüksetmiş hem de özel hayatında radikal kararlar almış. Beni de o dönem çıkarmak istemiş hayatından. Ama ben O’nu bir de kendi dertlerimle yormak istemediğim için, modum düşük diye aramamıştım…

Nasıl da farklı oluyor bakış açıları, herkesin kendince nedenleri nasıl da kendince haklı olabiliyor. İnsan iletişimi hiç de öyle kişisel gelişim kitaplarındaki gibi değil işte… Acıyla öğreniliyor bazen bunlar…


Sonra ben eşini aradım düzenli aralıklarla, sağlığı ile ilgili bilgi aldım. Hastalıktan kurtulduğunu duyunca çok sevindim, bol bol tatillere gidiyormuş. Duyunca rahatladım.

İki bin yirmi beş ilk yarısı böyle geçti işte.

Sorunlarımla ve çözmem gereken şeylerle uğraşırken ara ara, hatta sık sık aklıma geldiğinde sesli sesli kendimle – sanki O’nunla konuşuyormuş gibi- konuşma anlarım oldu.

Bunca yıldır ilk defa doğum günümü O’nsuz geçirmek tuhaftı.

Her görüştüğümüzde birbirimize küçük hediyeler verirdik, oturduğum odada karşıya bakıyorum, hastanede ördüğü ayıcık, duvara bakıyorum küçük melek figürü, sağıma bakıyorum bir biblo, soluma bakıyorum hasır bir sepet… Daha bir sürü şey, kitaplar, süsler…

Hepsi O’nun ince ruhundan yansıyan güzel anılar. O da benim kendisine verdiğim hediyeleri bir kutuda sakladığını söylerdi. 2024’e girerken on kişiye gönderdiğim simli kartpostallardan bir tek Onunki ulaşmış meğer, gerisi kaybolmuş.  Moda’daki evinde yılbaşından çok sonra, merdivende pembe bir zarf görmüş, bu da ne ki derken bakmış ismi var. Çok duygulandığını söylemişti, umutlu şeyler yazmıştım…

Küçük kızlar gibiydik bir aradayken…

Tiyatrolara gittik birlikte, hatta Zülfü Konserine, Haydarpaşa Garı’nda şimdi kapalı olan meyhaneye bile gittik. Pikniklere giderdik, ne bileyim Moda’da bira içer, O’nun arabasıyla götürdüğü uzak salaş yerlerde kahvaltılar ederdik. Saatlerce konuşur, her seferinde sanki terapiden çıkmış gibi iyi duygularla ayrılırdık. Buluşmalarımız ritüel gibiydi, birbirimize kitap alırdık, sonra buluşma gününü heyecanla beklerdik, hatta süslenirdik de…

O kadar çok anımız var ki, hangi birini anlatsam. Cunda’da tatil yaptık on sene olmuştur. Sonra ETS otobüsüyle başka otellere de olsa mayıs ayında Antalya’ya gitmişliğimiz var. Otobüse hiç alışkın olmadığı için “çok sallıyor” demişti de gülmüştüm benim alışkın bünyeyle. Hep söylerdik ama bir türlü Adalara gidemedik mesela. Ne bileyim, çok yıllar önce ilk tanıştığımız zamanlarda, Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım” şiirinin tiyatrosuna büyük bir coşkuyla götürmüştüm de eşi yıllarca nasıl sıkıldığını anlatmıştı o gösteride. Ben o zamanlar Edip Cansever’e deli hayranken… Sonra yine o yıllarda bu adamcağız yaşlı aman ölür mölür dinleyelim diye Erkin Koray’ın konserine gitmişliğimiz var, Erkin Koray o konserden sonra en az on beş sene daha yaşamıştır. Ezginin Günlüğü'nü izlemiştik eski Livane Bar'da, rakı da içmiştik. Beraber SEO dersine ve hatta bir günlük örgü kursuna gitmişliğimiz var. O e-ticaret yaparken ben de tekstilde çalışırken O’na tişört bile üretmiştik firmada. Hey gidi hey. Haluk Bilginer'İ sahnede ilk O'nunla izlemiştim. Ben blog açtıktan sonra O da açmıştı, keyifli şeyler yazardı, sonra bıraktı. Haa bir de benim meşhur reçellerim… Yani meşhur dediğim vişne reçeli yapardım, O’na da bir küçük kavanoz ayırırdım, kapağına komik şeyler yazardım. Reçel sevmezlermiş ama sırf o kapaktaki komik notlar için hayır demezdi benim reçellere.

Ne oldu da böyle oldu. İnsan bu kadar şeyi paylaşıp nasıl da böyle olur… Çok acayip, film gibi…

Hastalığının ilk tedavisi yaklaşık bir sene sürdükten sonra bahçeli bir ev almıştı Moda’da. Sanki bir hikayedeki dekor gibi çok güneş almayan kuytu bir bahçeydi, çok güzeldi, öyle yapay çimlerin olmadığı, kendiliğinden bir bahçe… Komşunun ağacından dutlar dökülüyor demişti, ne güzel dertti… Ihlamur ağacı dik buraya demiştim, diktim demişti, ben limonu görmüştüm, bir de gül ağacını… Belki de o ev satılmıştır bugün...

O eve iki kere gittim; bana hep kızardı, neden sık sık gitmiyorum diye… Ben sık sık gidemezdim ki… O aralar hep içime kaçasım vardı. İçime kaçtığım için zaten bana küsmüştü. Evet ben O’na bile çok anlatamazdım. Çünkü ben anlatamayan biriydim ve hâlâ da öyleyim. Şimdi düşünüyorum da evet ne kadar az şey biliyordu hakkımda…

İşte böyle böyle geçti İki bin yirmi beş’in yaz ayları. Bir daha geri gelir miydi o eski günler, aradan bir koca sene geçtikten sonra…

O gün, 10 Kasım günü. Saat dokuzu beş geçe durdum camda, siren çalarken Kadıköy'de... Karşı komşu, Arzu’nun annesi de durdu, sonra çapraz apartmanda tek başına yaşayan emekli psikiyatr kadın da açtı camı, astığı bayrağın ardında durdu. Benim her sene olduğu gibi gözlerim dolmuştu. Sonra mutfağa gittim, bilmiyorum ne yapıyordum, anımsamıyorum şimdi. Dokuz buçuğa doğru telefonum çaldı.

Ekranda eşinin adı yazıyordu. Bu saatte aramazdı beni, niye arasındı ki…

Telaşla açtım telefonu, ağlıyordu, tam 9’da olmuş... Çok sevdiği Ata’sından beş dakika önce…

İşte hayat böyle bir şey…

Sonra, yani aradan biraz zaman geçince şöyle düşündüm…

Sanki benden uzaklaşarak, eşinden ayrılarak kendi gidişini hazırlamıştı bir sene öncesinden. Bizleri o dönemde çok üzmemek için ilişkileri koparmayı tercih etmişti… Bu süreci tek başına, annesi ve kardeşi ile yaşamak istemişti.

Eşine “Bana küs gitti…” dediğimde, “Merak etme, O kendi içinde çoktan seninle barışmıştır. Çünkü sizin ilişkiniz çok özeldi.” dedi ama ne bileyim işte… Yarım kalmışlık var bir yerlerde...

Sanki hızlandırılmış bir film sahnesi gibi geçti İki bin yirmi beş yılı… Nasıl oldu da böyle oldu çok sorgulayamadan, çok hissedemeden…

Böylesi durumlarda, yaşamın bu akla hayale gelmeyecek detaylardaki planını çok net görüyorum; hem hayran oluyor hem de elimden bir şey gelmeyeceğini bilerek akışa  bırakıyorum her şeyi…

Ve bu yazıyı yazabildim ya... Geriye dönüp okuma cesareti bulacağımı da pek sanmıyorum.

Elveda güzel dostum, tüm kalbimle… 

 

0 yorum to “ Elveda Güzel Dostum... ”

Yorum Gönder