Samimiyeti
hissedebiliyorum. Sözlük anlamıyla içten, açık yürekli
davranmayı, candan olmayı, gönülden söylemeyi gerçekten de
hissedebiliyorum. Bu demektir ki aksini de çok iyi anlayabiliyorum.
Yani yapmacık olanı, yalanı, öylesine söyleneni, ya da “mış”
gibi yapılanı da hemen anlayabiliyorum. Hani söylenir ya hep:
“Nerede o eski ramazanlar mirim?” denir ya, ben
değiştiriyorum birazcık ve diyorum ki: “Nerede o eski
samimiyet, içtenlik, temiz duygular?”
Çok
eskilere değil de kendi çocukluğumun nostaljisine gitmek istiyorum
bu yazıda. Kendi çocukluğumun ramazan günlerine..
Çocukluğumda
hatırlıyorum da evde herkes oruç tutardı, liseye giden abim
hariç.. Biz küçükler de “kuyruğundan tutardık orucu!” Yani
öğlene kadar oruç tutmak demekti bu, büyümeye özenen, oruç tutmaya öykünen çocukları böyle kandırırlardı..
Abime “Sen de tut!” dediklerini hatırlıyorum ama “Tutmak
zorundasın, hmmm!” diye baskıya maruz kaldığını hiç
hatırlamıyorum. “Dinde zorlama yoktur.” kuralı bizim evde
geçerliydi demek ki.. Akşam hep birlikte oturulan sofradaki tarhana
çorbası kokusu, bir de sahurda mutfaktan gelen taze tava böreği
kokusu kalmış aklımda eski ramazanlara dair..
|
| Nerede o eski samimiyet.. |
Mahallede
kim var kim yoksa hep birlikte teravih namazına giderdi benim
çocukluğumda. Kasaba halleri işte, akşamları komşu gezmesi
haricinde sokağa çıkan mı vardı o zamanlar, -belki hâlâ
da aynıdır bilemiyorum- hele ki genç kızların sokağa çıkması
ne mümkündü! Bu yüzden ramazan ayı gelince sevinirdi bence
özellikle genç kızlar. “Maksi” tabir edilen, beli lastikli
uzun eteklerini giyerler, en süslü oyalı başörtülerini
takarlar, kol kola girip hep birlikte namaza giderlerdi. Ben izlerdim
balkondan bütün bunları, çocuktum. Bir anekdot kalmış aklımda
mesela; komşu kızlardan Emel abla, sevgilisine yazdığı mektubu
maksi eteğinin beline sıkıştırmış bir gün namaza giderken,
yolda düşürünce mektubu rezil olmuş.. Kızlar kendi aralarında
anlatıp gülüşüyorlardı, tuhaf işte, neden hatırlıyorsam
çocuk aklımla gizli gizli dinlediğim bu mevzuyu!
Din
öcü değildi benim çocukluğumda. Şimdiki gibi hurafe edebiyatı,
din edebiyatı da yoktu. Herkes kendi içinde dindardı ve herkes
kendi içinde laikti. Bunlar bırakın sorgulanmayı, lafı bile
edilmeyen konulardı.. Misal, benim babam her perşembe akşamı
Türkçe Kuran'dan Yasin okurdu babaannemin odasında. Kulağıma
şarkı gibi gelirdi sesi, makamlı okurdu zira, hepimiz huşu içinde
dinlerdik; ama benim babam perşembe dışındaki bazı günlerde
içki de içerdi. Atatürk'e yürekten bağlıydı herkes, “Atatürk
seçime girseydi ancak %30 oy alırdı” diyen densizler yoktu mesela o
günlerde.. Ülkenin kurucusu, hatasıyla doğrusuyla kabul edilir,
hak ettiği saygıyı görürdü. Ne bileyim işte kimse kimseyi “az
dindar, çok dindar” diye yargılamazdı. Çok dindar olup da
yerlere kadar uzayan pardesü giyen, başına türban takan kadınlar
olmadığı gibi, çok dindar olup da son model jiplere binen,
evlerini saray konforunda döşeyip musluklarını altından yaptıran
görgüsüz kişiler de yoktu o zamanlar, vardıysa da ben
bilmiyordum. Demek gündeme gelmiyorlardı, ya da gösteriş ayıp
sayıldığı için “zengin dindarlık” larını gizli gizli
yaşıyorlardı.. Başı açık olduğu için kimse “az dindar”
diye yargılanmazdı. Dedim ya herkesin dindarlığı kendineydi,
kimse kimseyi bu anlamda sorgulamazdı, kimse kimseyi ayıplamazdı,
oruç tutmuyor diye kimse dayak yemezdi. Diyorum ya samimiydi
yaşananlar, ramazanlar da ayrı bir güzeldi sırf bu nedenle.
Çocukluğumun
ramazanlarında din siyaset malzemesi yapılmadığı için herkes
kendi içtenliğiyle, “gönül rızası” ile tutardı orucunu.
Korkudan tutuyormuş gibi yapanlar yoktu, buna gerek yoktu çünkü..
Korkunun olmadığı yerde samimiyet filizleniyordu doğal olarak.
Ramazanın gerçekten de kendine özgü bir ruhu vardı, insanlar
ramazan ayında ekstra mutluluk yaşarlardı. Ramazan özlenen bir
aydı.. Ben bunları bu şekilde anlatabiliyorsam, demek bilinç
altıma çocukken böyle işlendiği içindir ve ne güzeldir böyle
olması..
Her
şeyde var artık kirlilik, en acısı da ne biliyor musunuz, klişe
haline gelen “Nerede o eski ramazanlar mirim!” yakınması
bile kısa bir süre sonra yok olup tarihe karışacak. Çünkü yeni
nesillerin hafızalarında “eski ramazanların güzelliği” diye
bir kavram olmayacak.. Yeterince ifade edemedim sanırım, Murathan
Mungan'ın müthiş sözleriyle söyleyeyim yeniden, çünkü
“Biz
büyüdük ve kirlendi dünya..”
Artık
çoğu iş yerinde ramazan ayında yemek çıkmıyor, insanlar işten
atılmak korkusuyla oruç tutmasa da tutar “mış!” gibi
yapıyorlar. Başkalarının dinsel hayatına müdahale etmek artık
yükselen değer, ve artık kadınlar akşamları “maksi”
eteklerini giyerek teravih namazına da gitmiyorlar pek. Sokaklar
daha tekinsiz çünkü, insanlar daha çok zarar veriyor artık
birbirlerine.. Bu konulara hiç girmek istemiyorum, içim acıyor..
Ne
diyorduk, evet samimiyeti hemen hissediyorum, anlıyorum insanın
gözüne bakınca ne kadar “kalpten” olduğunu.. İtiraf edeyim,
televizyona çıkıp “ramazan, din, oruç, Allah, sadaka yardım,
mümin kardeşlerimiz...vb.” gibi şeyler söyleyen o adamların
çoğunun gözlerine bakamıyorum bile, samimiyetsizlikleri o kadar belirgin ve o kadar çirkinler ki...
Çocukluğumun
temiz insanlarını, balkonda iftar topunun atılmasını
bekleyişimizi, bir de dumanı tüten tarhana çorbasını çok
özlüyorum; gerisi lâf-ı güzaf
( boş söz)
Mutlu
bir ramazan dilerim oruç tutana da tutmayana da, sevgilerimle...


