Yer bir devlet hastanesi, şahane bir bahçenin içinde bir sürü binadan oluşan eski hastanelerden. Cerrahi kolonoskopi bölümü girişe yakın binalardan birinin zemin katında. Altı ay önceden randevu alınmış olsa da n’olur n’olmaz diye randevu saatinden önce gitmek lazım. Ama gidince görüyoruz ki mesela üç hastanın üçüne de saat 9 randevusu vermişler, kalan ikisine 10 buçuk. Canımız sağ olsun, vardır bir bildikleri…
Koridorun en ucunda bir oda burası.
Karşısındaki banklarda birileri oturuyor. Odanın kapısını çalıyoruz ses yok
yok. Açıp bakıyoruz yine kimse yok.
Duvarları eski zaman mavisi
boyalı. Küçük masanın önünde iki koltuk. Arkasında raflar ve raflarda
anlamlandıramadığım çanta gibi şeyler ve dosyalar… Yanda bir kapı, muhtemelen orası
operasyon odası. Özel hastanelerin o pırıltılı ışıltılı AVM tarzı cilalı
mermerleri yok burada; daha köhne ama daha sahici.
Üçüncü kapı tıklatışımızda nihayet birini görüyoruz içeride. Odanın sonradan sarışın sahibesi, büyük
bir ciddiyetle oturmuş koltukta. Sahibesi diyorum; çünkü öyle bir hakimiyeti
var ki ortama, insan çıt çıkarmaya bile ürküyor. “Buralar benden sorulur!”
diyen bir vücut dili düşünün, öyle işte…
“Refakatçi de gelsin” demiş,
giriyorum içeriye.
Kendisine “hasta kabul memuresi”
demeye dilimin varmadığı odanın sahibesi, büyük bir ciddiyetle evrakları istiyor.
Kolonoskopi olacak kişi uzatıyor dosyasını. Sarışın sahibe, evraklara bakıp
bilgisayardaki formu dolduruyor. Acele etmiyor, sakin sakin. Biz de izliyoruz
sessizce. Arkasına uzanıp yazıcıdan çıktıyı alıyor. Odada çıt yok. Öyle bir
aurası var ki oda sahibesinin, istesen de çıt çıkaramazsın. Dünyanın en ciddi
işini yapıyor çünkü kendisi şu anda! Hareket etmeye bile ürküyor insan. Aklıma Moldova’ya
girişte bize berbat muamele eden buz gibi soğuk bakışlı gümrük memuresi abla
geliyor. O kadın bu kadın işte, “Ne fark var aralarında!” diyorum kendi
kendime.
Odanın sahibesi sahte sarışın,
çıktısını aldığı kağıtta bazı maddeleri sarı fosforlu kalemle işaretliyor önce.
Sonra eline mavi tükenmez kalem alıp o fosforladığı yerlerin yanına (tik) Pişareti koyuyor özenle. Ritüel devam ediyor. Bu sefer kırmızı
kalem alıp bir yerleri daha işaretliyor. Belli ki her evrakta aynı yerleri aynı
renklerle dolduruyor. İşini ne kadar özenle yapıyor diye düşünüyorum. Bu konudaki
düşüncemi sonradan reddedeceğimi bilmeden. Her şey bitince anlıyorum ki bizim
hanım abla işini titizlikle yapmıyormuş ki; ritüelinin titiziymiş O sadece. (Gözlem
gücüme bak sen hele, nelere de dikkat edermişim peh peh)
Okudum…..Anladım……Bir Nüshasını Elden Teslim Aldım!
Ne diyorduk, evet kolonoskopi adayı
kişiye uzatıyor özenle işaretlediği beş altı sayfalık metni, yanında lacivert uçlu
tükenmez kalem ile birlikte. Nereye yazacağını göstererek dikte ediyor kelimeleri,
evet teker teker yazdırıyor!
“Okudum…..Anladım……Bir
nüshasını elden teslim aldım! Tarih, imza…"
Kolonoskopi olacak kişi büyük bir
ciddiyetle söylenilenleri yapıyor. Sonra refakatçi olan bana da veriyor bir lacivert
kalem ve uzatıyor belgeleri. Beş altı sayfalık evrakta önce yazacağım yeri
parmağıyla gösteriyor, sonra yine dikte ettiriyor:
“Okudum….
Anladım…. Bir nüshasını elden teslim aldım! Tarih, imza…”
El yazımızla yazdırıyor ki, ileride
Allah korusun hukuki bir şey falan olacak olursa!
Bak diyecekler, “Okudum anladım”
yazmışsın; üstüne üstlük bir de eline belgenin kopyasını vermişiz, daha ne
yapsın bu devlet size!
Sonra bilin bakalım ne oluyor…
Bize “Bir nüshasını elden teslim aldım” yazdırıp imzalattığı kağıtları
arkasındaki raftan özenle çıkardığı mavi şeffaf dosyaya aynı özenle yerleştiriyor
oda sahibesi. Ritüelin son parçasını yerine getirmenin huzurlu dinginliği var
yüzünde.
Kşinev yazılarımda bahsettiğim -
Moldovalı soğuk nevale gümrük memuresi sarışın abla- kadar ortamı soğutan, kolonoskopiye
giriş memuresi ablaya bir söz söylemeden durur mu peki benim muhalif şahsım…
Hani romanlarda geçen “Dudağının
ucunda müstehzi bir gülümseme ile” tabiri var ya, işte tam öyle bir gülümsemeyle
diyorum ki:
“Bir nüshasını vermeyecek misiniz?”
“Gerekirse arşivden istetirsiniz…”
gibi bir şeyler mırıldanıyor. “
“Ama aldım” diye imzaladım diyorum
yine “müstehzi” bir gülümsemeyle. Moldovalı suratsız gümrük memuresinin çakması,
“kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma
sarışın oda sahibesi” de nedense gülümsüyor! Yanıtsız bir gülümseme bu… Ve odadan
çıkıyoruz.
Belki de yeni tasarruf genelgesi
yayınlamışlardır hastanede, hastalara gereksiz kağıt vermeyin demişlerdir.
Kimse bilemez. İyi de madem kağıt vermiyorsun, okusaydın ya bize çakma sarışın
abla; biz de neye imza attığımızı bilseydik. Ya da beş dakika süre verseydin de
“Önce okuyun sonra imzalayın” deseydin. Hatta
anlayıp anlamadığımızı test etseydin, bizi sınava tâbi tutsaydın, iyi olmaz mıydı
be gülüm! Bu millet nasılsa okuduğunu anlamaz diye mi düşünülüyor acaba? Belgeyi
hışımla hasta ve yakınının önünde çekip almak kurumsal bir davranış biçimi mi,
yoksa “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma
sarışın oda sahibesi” abla mı böyle uygun görüyor? Bu soru aklımda adeta bir
kanca gibi asılı kalıyor. Finali çekilmeyen dizi izleyicisi gibi kendimi adeta terkedilmiş hissediyorum. Ama cevabı
öğrenemiyorum. Hatta cevapsız sorular birikiyor. O belgede ne yazıyordu, abla
bizden belgeyi neden kaçırır gibi çekip aldı…
Sorsam ablaya…
Soramazsın kardeşim böyle şeyler…
Oranın sahibesi O çünkü. Ters bir
durum olur, zaten altı ay sonraya ancak alınmış randevu… Cevapsız sorularını
alıp çıkmak zorundasın o odadan mecburen…
Oysa ne güzel de fosforlu kalemle
boyamıştı kendince önemli bulduğu cümlelerin üzerini. Göz ucuyla gördüm ben,
ilk 24 saat şöyle ağrı olursa doktora gidin falan gibi kolonoskopi bilgilendirme
kağıdıydı bal gibi elindeki şey. Niye be abla, neden cahil bırakıyorsunuz bizi
devlet bürokrasisinin çelikten gücünü kullanarak hem de…
“Gerekirse arşivden alabilirmişiz
o kağıdı!” İçimizin rahatlaması gerek,
devlette hiçbir belge kaybolmaz! Ben de rahatlıyorum elbet. Birileri işlerimizi
ne kadar da kolaylaştırıyor!
Ve “kolonoskopiye giriş memureliği görevini
ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” memure hanım, o
saatten sonra benim hafızamdaki Moldovalı gümrük memuresi ile birleşiyor. İki
farklı yüzde bir beyin, bir kalp oluyorlar. Anılar belleğimde adeta bir
sıkıştırma efekti bu; yerden tasarruf hamlesi… Böyle böyle insanları sınıflandırıp teke
indirdiğinde içime bir sadeleşme hissi geliyor; sanki kolonlarda lavman etkisi
gibi…
Özenle hazırladığı fosforlu
evrakları gören müdürü kim bilir nasıl da “aferin” diyecek kendisine, belki bu
tavrıyla terfi bile alır…
Ne İş Yaptığını Anlamadığımız Zümrüt Hanım ve Masası
Kolonoskopi odasının az ilerisinde
bir tane koridor kapısı var. Kapıdan çıkıp sağa dönünce tuvaletler, asansör ve
sonra da bahçeye çıkılıyor. Bu eski binaya bayılıyorum; birçok koridor ikinci
katta bile olsa, merdivenle bahçeye açılıyor, dışarıda nefis ağaçlar…
Neyse işte, o kapının yanında
miniminnacık bir masa duvara dayanmış, ama görsen derma çatma. Sandalyeden bir
şeyler sarkıyor falan. Bir kere o masa
niye orda duruyor? Üzerinde ayırt edici, “danışma masası” falan
yazılmıyorsa niye o masa var, insan merak ediyor. Benzetmek gibi olmasın da
afedersiniz hani aç gözlü dinlenme tesislerinde tuvalet girişine ufak bir masa
koyup para topluyorlar ya hâlâ, insanın aklına ister istemez o görüntü geliyor.
Kolonya yok masada ama olsun, hayalimizdekinde var nasılsa.
Ufacık tefecikliğiyle Adile Naşit’i
andıran, ama O’ndan daha şişmanca, saçları turuncumtrak bir kadın oturuyor orada. Oturmuyor
da ilişmiş sandalyeye sanki. Yaşlı gibi görünmüyor, yürüyebiliyor da aslında
ama nedense elinde tahta, kısa, eski zaman bastonlarından var. Koridordan her girene, “kapıyı kapatın!” diyor.
Giren kişilerin çoğu açık bıraktığı için de her seferinde yüksek ama neşeli
sesle söyleniyor:
“Bak işte yine kapatmadı kapıyı!”
Bizim kolonoskopiye girecek
kişimiz gidiyor kapatıyor.
“Ya işte böyle, hep hastalar yardımcı
oluyor sağ olsunlar”
“Böyle böyle bir sürü insanla
akşama kadar arkadaş oluyoruz, sonra yenileri geliyor.” diyor, bizlerle
iletişim kurmaya çalışıyor belli ki. Tam da dizi ya da filmlerdeki tipler gibi.
Adı Zümrüt’müş. “Senin ne işin var
burada Zümrüt Hanım, yerine ne zaman geçeksin?” diyen bir doktordon öğreniyorum
ben de.
Ne iş yapıyor ki bu kadın diye düşünüyorum.
Şişirilmiş memur kadroları işte diyorum kendi kendime. Kadın, her gelene “kapıyı
kapatın“demeye devam ediyor.
“Kapının üstündeki klimayı zorla
taktırdım ama otomatik kapanışı yapmadılar” diyor. Bu arada küçük masayı gören bir sürü kişi
gelip bir şeyler soruyor Zümrüt Hanım’a.
Bir kadın geliyor mesela:
“Göz polikliniği nerde?”
“Buradan çık, iki sol bir sağ yap”
gibi kestirmeden amaca hizmet eden cevaplar veriyor her seferinde.
Bir Afrikalı çocuk geliyor sonra,
elindeki kağıtları gösteriyor. Zümrüt Hanım yine hiç düşünmeden, sanki önündeki
resimden okur gibi:
“Buradan çık, yolun sonuna kadar
yürü, sonra sol sağ yap B Blok” diyor.
Başta ne iş yapıyor ki dediğim
kadının büyük bir kıvraklıkla herkese cevap verdiğini şaşkınlıkla izliyorum bir
süre.
Böyle böyle bir sürü insan geliyor
ve hepsine tıkır tıkır cevap veriyor. İsmi konulmamış bir danışmanlık pozisyonu
sanki yaptığı işin adı.
“Navigasyon gibisiniz, her yeri
ezbere biliyorsunuz” diyorum gülümseyerek; biraz da ne iş yaptığını anlatsın derdindeyim.
“Benim işim o ki zaten” diyor. “Ben
şurada ileride danışmadayım normalde, bu hafta beni rotasyonla asansörde görevlendirdiler”
diyor. Anlamsız geliyor bu durum bana.
“Ne yapıyorsunuz asansörle ilgili”
diye soruyorum.
Kulak kenarlarındakileri kazıtmış,
önünü yana yatırmış asimetrik uzunluktaki saçlarıyla ve bir sürü dövmesiyle “Çukur”
dizi karakterlerine öykündüğü belli olan cama yaslanmış çocuk cevap veriyor
bana:
“Biz çıkamıyoruz asansörle, O’nda
kart var, o çıkartıyor. Yani hastaları sadece.”
diyor, meramını anlatmaya Türkçesi
de yetmiyor. Mavi bir yelek giymiş; görevli yelekleri olur ya öyle, yeleğin
arkasında bir ifade var:
“Denetimli Serbestlik”
O anda bakmıyorum internete ama
tahmin ediyorum ne demek olduğunu. Yine de telefonuma not ediyorum, sonradan araştırmak
için:
“Denetimli serbestlik!”.
Bakıyorum eve gelince; cezaevinde
yatmak yerine ücret almadan kamuya yararlı bir işte çalışarak cezasını çeken
suçlu kişi demekmiş. Yanında kendine benzeyen bir arkadaşı daha var, O da aynı
yeleği giymiş. Ne iş yapıyorlar acaba? Benim gördüğümde belki de moladalardı.
Açıkçası ters bir şey söylesen kavga çıkaracak kadar ürkütücü bir frekans
yayılıyor kendilerinden.
Asansör sorusuna verdiği cevaba
“Hı hı” deyip konuyu kapatıyorum. Ne
yalan söyleyeyim, “Çukur” tiplerini güven verici bulmuyorum. Hayır şekilcilikten
değil, biraz insan sarraflığından, hissiyatımın yüksekliğinden diyelim.
Ne diziymiş arkadaş! Bir dönemin
simgesel solcu bıyığı gibi “Çukur Traşı” var artık hayatımızda… Toplum
mühendisliğinin en çarpıcı örneklerinden biri hem de. Dizisi bitti, saçı
dövmesi kalıcı oldu.
Bakınmaya devam ediyorum sağıma
soluma. Zümrüt Hanım bildiğiniz gibi, öylece oturuyor, gelene geçene cevap
vermekle meşgul.
Memleketimden Hasta Manzaraları
Koridordan çıkınca kolonoskopi adaylarının
ve de çağrılınca sonradan odaya giren refakatçilerin kapısı var; yani kayıt yaptırdığımız
kapıdan girmiyor hastalar.
Bir hasta çıkıyor oradan, geliyor
yanımıza oturuyor. Arada geğiriyor, çok gaz yemiş. Pardon diyor, lütfen diyorum,
siz rahat olun… Laf lafı açıyor, adam keyifli de biri, konuşkan.
“Rüyamda börek gördüm” diyor,
ayılayım doğrudan ete girişirim” diye ekliyor. “Akşam hanım ile oğlan yedi
yemekleri, ben öyle kedi gibi baktım” diyor gülerek. Çok da yaşlı değil.
“Bunlar var ya hep stresten
oluyor, bende her şey var “ diye devam ediyor. “Covid’den sonra da arttı”
“Benim beynimde baloncuk var, midemde ülser
var, şeker var, tansiyon var, afedersiniz yumurtalıklarımda da…” gerisini pek dinlemiyorum.
“Ben de rüyamda yemek gördüm”
diyor bizim kolonoskopiye girecek adayımız.
Gülüşüyoruz. Kolonoskopi diyeti
kolay değil, iki gün boyunca duru et suyu, duru hoşaf suyu ve duru su içen
insanın tabii ki rüyalarına girer börek çörek…
Adam gidiyor, sonra annesiyle bir
kadın geliyor.
Seninki neydi, benimki neydi diye
dertleşmek iyi geliyor hastalara, bir nevi toplu terapi seansı gibi. Ben de
böyle şeyleri izlemeye bayılırım zaten. Tiyatro bilet kuyruklarında beklerken
ne çok insan tanımıştım. Sonra havaalanları, hastanede bekleme salonları,
otobüs garajları… İnsanları gözlemlemeyi, tanımadığım kişilerle konuşmayı çok
seviyorum. Hepsinden ayrı ayrı hikayeler kalıyor aklımda.
Burası güzel. Hem ferah hem
havadar, hem de çok kalabalık değil. Derin
kalınlığıyla pencere önündeki duvar girinti beni benden alıyor, çocukluğumun
iki katlı evinin mutfağındaki pencere önüne götürüyor. Benim masamdı orası,
orada dersimi yapardım. Ve binaların duvarları ne kadar da kalın ve güvenliymiş
diye düşündürtüyor insana…
Saatler öyle böyle geçiyor. Bizim randevu
on buçuktaydı. On ikiye dokuz kalana kadar bekliyoruz çağırsınlar diye.
Arada Zümrüt Hanım bildiğiniz gibi.
Yanda bekleyen Özlem Hanım diyor
ki:
“Hiç de çalışasım yok artık, on
sene çalıştım kurumsalda. Kurumsalın verdiği stres… Bir de karşıya gittim geldim.”
“Evet” diyorum, “O stresi çekmektense az
parayla geçinmek evladır...”
“Benim ağrı eşiğim yüksektir,
çıkan kolumu kendi kendime yerine oturtmuş insanım, ama geçenlerde uyutmadan
rektoskopi yapmaya kalktılar, işlemi yarıda bıraktırdım, polip var temizlenmesi
lazım” diyor. İkide bir stresten
tuvalete gidiyor, herkesin derdi başka…
Başka bir kadın var öbür yanımda, “Bıktım
kolonoskopi ilaçlarından” diyor, “kusuyorum” diyor.
Herkesin bir derdi var ama insanlar
güzel geliyor o anda.. Çantamı, cep telefonumu orada bırakıp tuvalete gidebilecek
kadar hem de. Seviniyorum böyle hissettiğim için. Özlediğimiz insan manzaraları
bunlar, tanımadığı birine kolonoskopi odasına girerken iyi dileklerde bulunan, dua
eden, moral veren güzel insanlar hâlâ var… Her şeye rağmen, tüm
kutuplaştırmalara rağmen hem de…
“Denetimli Serbest” çocuğun
yüzünden ise nasıl kötü bir enerji alıyorum… Bende galiba değişik bir yetenek
var, insanlara bakınca onları hissetme yeteneği.
Denetimli serbestlik yazan çocuğun
arkasını dönünce tam pantolonunun beline saplanmış bıçak gibi bir şey gözüme
çarpıyorç. Özlem Hanımın annesi de görmüş “Bıçak mı o?” diyor. Biraz tırsmış.
“Yeleklerinin arkasında “denetimli
serbestlik” yazıyor diyorum, iyice kaygı beliriyor gözlerinde. Sonra bir kez
daha volta attıklarında fark ediyorum ki bıçağa benzeyen şey, rulo halindeki çöp
torbasıymış meğer.
“Merak etmeyin, çöp torbası o” diyorum,
herkes rahatlıyor. Demek ki çevre temizliği görevi verilmiş “Çukur” çocuklarına…
Özlem Hanım da rüyasında börek
görmüş, onu söylüyor. Kolonoskopi diyetini yapanların ortak rüyası börekmiş
deyip gülüşüyoruz.
Saat 11:51… Benim hastayı
çağırıyorlar. Biraz telaşlanıyorum ama bir şey yok nasılsa çabuk çıkar diyorum.
Öyle olmuyor, 12:45’de çıkıyor… Detayını dillendirmek istemiyorum, O’nun özeli
çünkü.
Özlem Hanım stresle giriyor
içeriye biz çıkarken…
Zümrüt Hanım yemeğe çıkmış. İşimiz
bitip dönerken fark ediyorum ki, asansöre herkes binebiliyor, hiç öyle kart
mart da gerekmiyormuş. Denetimli Serbest çocuklar Zümrüt Hanım’ın önemli bir iş
yaptığını anlatmak için abartmışlar belli ki…
Biz çıkıyoruz, hastanede hayat devam
ediyor.... Hayat her yerde olduğu gibi devam ediyor...
“Çıkarken kapıyı kapatmayı
unutmayın…” diyor uzaklarda neşeli bir ses...


