21 Şubat 2026 Cumartesi

Bir Kolonoskopi Günü ve İnsanların Hikayesi

Yer bir devlet hastanesi, şahane bir bahçenin içinde bir sürü binadan oluşan eski hastanelerden. Cerrahi kolonoskopi bölümü girişe yakın binalardan birinin zemin katında. Altı ay önceden randevu alınmış olsa da n’olur n’olmaz diye randevu saatinden önce gitmek lazım. Ama gidince görüyoruz ki mesela üç hastanın üçüne de saat 9 randevusu vermişler, kalan ikisine 10 buçuk. Canımız sağ olsun, vardır bir bildikleri…

Koridorun en ucunda bir oda burası. Karşısındaki banklarda birileri oturuyor. Odanın kapısını çalıyoruz ses yok yok. Açıp bakıyoruz yine kimse yok.

Duvarları eski zaman mavisi boyalı. Küçük masanın önünde iki koltuk. Arkasında raflar ve raflarda anlamlandıramadığım çanta gibi şeyler ve dosyalar… Yanda bir kapı, muhtemelen orası operasyon odası. Özel hastanelerin o pırıltılı ışıltılı AVM tarzı cilalı mermerleri yok burada; daha köhne ama daha sahici.

Üçüncü kapı tıklatışımızda nihayet birini görüyoruz içeride. Odanın sonradan sarışın sahibesi, büyük bir ciddiyetle oturmuş koltukta. Sahibesi diyorum; çünkü öyle bir hakimiyeti var ki ortama, insan çıt çıkarmaya bile ürküyor. “Buralar benden sorulur!” diyen bir vücut dili düşünün, öyle işte…

“Refakatçi de gelsin” demiş, giriyorum içeriye.

Kendisine “hasta kabul memuresi” demeye dilimin varmadığı odanın sahibesi, büyük bir ciddiyetle evrakları istiyor. Kolonoskopi olacak kişi uzatıyor dosyasını. Sarışın sahibe, evraklara bakıp bilgisayardaki formu dolduruyor. Acele etmiyor, sakin sakin. Biz de izliyoruz sessizce. Arkasına uzanıp yazıcıdan çıktıyı alıyor. Odada çıt yok. Öyle bir aurası var ki oda sahibesinin, istesen de çıt çıkaramazsın. Dünyanın en ciddi işini yapıyor çünkü kendisi şu anda! Hareket etmeye bile ürküyor insan. Aklıma Moldova’ya girişte bize berbat muamele eden buz gibi soğuk bakışlı gümrük memuresi abla geliyor. O kadın bu kadın işte, “Ne fark var aralarında!” diyorum kendi kendime.

Odanın sahibesi sahte sarışın, çıktısını aldığı kağıtta bazı maddeleri sarı fosforlu kalemle işaretliyor önce. Sonra eline mavi tükenmez kalem alıp o fosforladığı yerlerin yanına (tik) Pişareti koyuyor özenle. Ritüel devam ediyor. Bu sefer kırmızı kalem alıp bir yerleri daha işaretliyor. Belli ki her evrakta aynı yerleri aynı renklerle dolduruyor. İşini ne kadar özenle yapıyor diye düşünüyorum. Bu konudaki düşüncemi sonradan reddedeceğimi bilmeden. Her şey bitince anlıyorum ki bizim hanım abla işini titizlikle yapmıyormuş ki; ritüelinin titiziymiş O sadece. (Gözlem gücüme bak sen hele, nelere de dikkat edermişim peh peh)

Okudum…..Anladım……Bir Nüshasını Elden Teslim Aldım!

Ne diyorduk, evet kolonoskopi adayı kişiye uzatıyor özenle işaretlediği beş altı sayfalık metni, yanında lacivert uçlu tükenmez kalem ile birlikte. Nereye yazacağını göstererek dikte ediyor kelimeleri, evet teker teker yazdırıyor!

“Okudum…..Anladım……Bir nüshasını elden teslim aldım! Tarih, imza…"

Kolonoskopi olacak kişi büyük bir ciddiyetle söylenilenleri yapıyor. Sonra refakatçi olan bana da veriyor bir lacivert kalem ve uzatıyor belgeleri. Beş altı sayfalık evrakta önce yazacağım yeri parmağıyla gösteriyor, sonra yine dikte ettiriyor:

“Okudum…. Anladım…. Bir nüshasını elden teslim aldım! Tarih, imza…”

El yazımızla yazdırıyor ki, ileride Allah korusun hukuki bir şey falan olacak olursa!

Bak diyecekler, “Okudum anladım” yazmışsın; üstüne üstlük bir de eline belgenin kopyasını vermişiz, daha ne yapsın bu devlet size!

Sonra bilin bakalım ne oluyor… Bize “Bir nüshasını elden teslim aldım” yazdırıp imzalattığı kağıtları arkasındaki raftan özenle çıkardığı mavi şeffaf dosyaya aynı özenle yerleştiriyor oda sahibesi. Ritüelin son parçasını yerine getirmenin huzurlu dinginliği var yüzünde.

Kşinev yazılarımda bahsettiğim - Moldovalı soğuk nevale gümrük memuresi sarışın abla- kadar ortamı soğutan, kolonoskopiye giriş memuresi ablaya bir söz söylemeden durur mu peki benim muhalif şahsım…

Hani romanlarda geçen “Dudağının ucunda müstehzi bir gülümseme ile” tabiri var ya, işte tam öyle bir gülümsemeyle diyorum ki:

“Bir nüshasını vermeyecek misiniz?”

“Gerekirse arşivden istetirsiniz…” gibi bir şeyler mırıldanıyor. “

“Ama aldım” diye imzaladım diyorum yine “müstehzi” bir gülümsemeyle. Moldovalı suratsız gümrük memuresinin çakması, “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” de nedense gülümsüyor! Yanıtsız bir gülümseme bu… Ve odadan çıkıyoruz.

Belki de yeni tasarruf genelgesi yayınlamışlardır hastanede, hastalara gereksiz kağıt vermeyin demişlerdir. Kimse bilemez. İyi de madem kağıt vermiyorsun, okusaydın ya bize çakma sarışın abla; biz de neye imza attığımızı bilseydik. Ya da beş dakika süre verseydin de “Önce okuyun sonra imzalayın” deseydin.  Hatta anlayıp anlamadığımızı test etseydin, bizi sınava tâbi tutsaydın, iyi olmaz mıydı be gülüm! Bu millet nasılsa okuduğunu anlamaz diye mi düşünülüyor acaba? Belgeyi hışımla hasta ve yakınının önünde çekip almak kurumsal bir davranış biçimi mi, yoksa “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” abla mı böyle uygun görüyor? Bu soru aklımda adeta bir kanca gibi asılı kalıyor. Finali çekilmeyen dizi izleyicisi gibi kendimi adeta terkedilmiş hissediyorum. Ama cevabı öğrenemiyorum. Hatta cevapsız sorular birikiyor. O belgede ne yazıyordu, abla bizden belgeyi neden kaçırır gibi çekip aldı…

Sorsam ablaya…

Soramazsın kardeşim böyle şeyler…

Oranın sahibesi O çünkü. Ters bir durum olur, zaten altı ay sonraya ancak alınmış randevu… Cevapsız sorularını alıp çıkmak zorundasın o odadan mecburen…

Oysa ne güzel de fosforlu kalemle boyamıştı kendince önemli bulduğu cümlelerin üzerini. Göz ucuyla gördüm ben, ilk 24 saat şöyle ağrı olursa doktora gidin falan gibi kolonoskopi bilgilendirme kağıdıydı bal gibi elindeki şey. Niye be abla, neden cahil bırakıyorsunuz bizi devlet bürokrasisinin çelikten gücünü kullanarak hem de…

“Gerekirse arşivden alabilirmişiz o kağıdı!” İçimizin rahatlaması gerek, devlette hiçbir belge kaybolmaz! Ben de rahatlıyorum elbet. Birileri işlerimizi ne kadar da kolaylaştırıyor!

 Ve “kolonoskopiye giriş memureliği görevini ritüel halinde yerine getiren çakma sarışın oda sahibesi” memure hanım, o saatten sonra benim hafızamdaki Moldovalı gümrük memuresi ile birleşiyor. İki farklı yüzde bir beyin, bir kalp oluyorlar. Anılar belleğimde adeta bir sıkıştırma efekti bu; yerden tasarruf hamlesi…  Böyle böyle insanları sınıflandırıp teke indirdiğinde içime bir sadeleşme hissi geliyor; sanki kolonlarda lavman etkisi gibi…

Özenle hazırladığı fosforlu evrakları gören müdürü kim bilir nasıl da “aferin” diyecek kendisine, belki bu tavrıyla terfi bile alır…

Ne İş Yaptığını Anlamadığımız Zümrüt Hanım ve Masası

Kolonoskopi odasının az ilerisinde bir tane koridor kapısı var. Kapıdan çıkıp sağa dönünce tuvaletler, asansör ve sonra da bahçeye çıkılıyor. Bu eski binaya bayılıyorum; birçok koridor ikinci katta bile olsa, merdivenle bahçeye açılıyor, dışarıda nefis ağaçlar…

Neyse işte, o kapının yanında miniminnacık bir masa duvara dayanmış, ama görsen derma çatma. Sandalyeden bir şeyler sarkıyor falan.  Bir kere o masa niye orda duruyor?  Üzerinde ayırt edici, “danışma masası” falan yazılmıyorsa niye o masa var, insan merak ediyor. Benzetmek gibi olmasın da afedersiniz hani aç gözlü dinlenme tesislerinde tuvalet girişine ufak bir masa koyup para topluyorlar ya hâlâ, insanın aklına ister istemez o görüntü geliyor. Kolonya yok masada ama olsun, hayalimizdekinde var nasılsa.

Ufacık tefecikliğiyle Adile Naşit’i andıran, ama O’ndan daha şişmanca, saçları turuncumtrak bir kadın oturuyor orada. Oturmuyor da ilişmiş sandalyeye sanki. Yaşlı gibi görünmüyor, yürüyebiliyor da aslında ama nedense elinde tahta, kısa, eski zaman bastonlarından var.  Koridordan her girene, “kapıyı kapatın!” diyor. Giren kişilerin çoğu açık bıraktığı için de her seferinde yüksek ama neşeli sesle söyleniyor:

“Bak işte yine kapatmadı kapıyı!”

Bizim kolonoskopiye girecek kişimiz gidiyor kapatıyor.

“Ya işte böyle, hep hastalar yardımcı oluyor sağ olsunlar”

“Böyle böyle bir sürü insanla akşama kadar arkadaş oluyoruz, sonra yenileri geliyor.” diyor, bizlerle iletişim kurmaya çalışıyor belli ki. Tam da dizi ya da filmlerdeki tipler gibi.

Adı Zümrüt’müş. “Senin ne işin var burada Zümrüt Hanım, yerine ne zaman geçeksin?” diyen bir doktordon öğreniyorum ben de.

Ne iş yapıyor ki bu kadın diye düşünüyorum. Şişirilmiş memur kadroları işte diyorum kendi kendime. Kadın, her gelene “kapıyı kapatın“demeye devam ediyor.

“Kapının üstündeki klimayı zorla taktırdım ama otomatik kapanışı yapmadılar” diyor.  Bu arada küçük masayı gören bir sürü kişi gelip bir şeyler soruyor Zümrüt Hanım’a.

Bir kadın geliyor mesela:

“Göz polikliniği nerde?”

“Buradan çık, iki sol bir sağ yap” gibi kestirmeden amaca hizmet eden cevaplar veriyor her seferinde.

Bir Afrikalı çocuk geliyor sonra, elindeki kağıtları gösteriyor. Zümrüt Hanım yine hiç düşünmeden, sanki önündeki resimden okur gibi:

“Buradan çık, yolun sonuna kadar yürü, sonra sol sağ yap B Blok” diyor.

Başta ne iş yapıyor ki dediğim kadının büyük bir kıvraklıkla herkese cevap verdiğini şaşkınlıkla izliyorum bir süre.

Böyle böyle bir sürü insan geliyor ve hepsine tıkır tıkır cevap veriyor. İsmi konulmamış bir danışmanlık pozisyonu sanki yaptığı işin adı.

“Navigasyon gibisiniz, her yeri ezbere biliyorsunuz” diyorum gülümseyerek;  biraz da ne iş yaptığını anlatsın derdindeyim.

“Benim işim o ki zaten” diyor. “Ben şurada ileride danışmadayım normalde, bu hafta beni rotasyonla asansörde görevlendirdiler” diyor.  Anlamsız geliyor bu durum bana.

“Ne yapıyorsunuz asansörle ilgili” diye soruyorum.

Kulak kenarlarındakileri kazıtmış, önünü yana yatırmış asimetrik uzunluktaki saçlarıyla ve bir sürü dövmesiyle “Çukur” dizi karakterlerine öykündüğü belli olan cama yaslanmış çocuk cevap veriyor bana:

“Biz çıkamıyoruz asansörle, O’nda kart var, o çıkartıyor. Yani hastaları sadece.”

diyor, meramını anlatmaya Türkçesi de yetmiyor. Mavi bir yelek giymiş; görevli yelekleri olur ya öyle, yeleğin arkasında bir ifade var:

“Denetimli Serbestlik”

O anda bakmıyorum internete ama tahmin ediyorum ne demek olduğunu. Yine de telefonuma not ediyorum, sonradan araştırmak için:

“Denetimli serbestlik!”.

Bakıyorum eve gelince; cezaevinde yatmak yerine ücret almadan kamuya yararlı bir işte çalışarak cezasını çeken suçlu kişi demekmiş. Yanında kendine benzeyen bir arkadaşı daha var, O da aynı yeleği giymiş. Ne iş yapıyorlar acaba? Benim gördüğümde belki de moladalardı. Açıkçası ters bir şey söylesen kavga çıkaracak kadar ürkütücü bir frekans yayılıyor kendilerinden.

Asansör sorusuna verdiği cevaba

“Hı hı” deyip konuyu kapatıyorum. Ne yalan söyleyeyim, “Çukur” tiplerini güven verici bulmuyorum. Hayır şekilcilikten değil, biraz insan sarraflığından, hissiyatımın yüksekliğinden diyelim.

Ne diziymiş arkadaş! Bir dönemin simgesel solcu bıyığı gibi “Çukur Traşı” var artık hayatımızda… Toplum mühendisliğinin en çarpıcı örneklerinden biri hem de. Dizisi bitti, saçı dövmesi kalıcı oldu.

Bakınmaya devam ediyorum sağıma soluma. Zümrüt Hanım bildiğiniz gibi, öylece oturuyor, gelene geçene cevap vermekle meşgul.

Memleketimden Hasta Manzaraları

Koridordan çıkınca kolonoskopi adaylarının ve de çağrılınca sonradan odaya giren refakatçilerin kapısı var; yani kayıt yaptırdığımız kapıdan girmiyor hastalar.

Bir hasta çıkıyor oradan, geliyor yanımıza oturuyor. Arada geğiriyor, çok gaz yemiş. Pardon diyor, lütfen diyorum, siz rahat olun… Laf lafı açıyor, adam keyifli de biri, konuşkan.

“Rüyamda börek gördüm” diyor, ayılayım doğrudan ete girişirim” diye ekliyor. “Akşam hanım ile oğlan yedi yemekleri, ben öyle kedi gibi baktım” diyor gülerek. Çok da yaşlı değil.

“Bunlar var ya hep stresten oluyor, bende her şey var “ diye devam ediyor. “Covid’den sonra da arttı”

 “Benim beynimde baloncuk var, midemde ülser var, şeker var, tansiyon var, afedersiniz yumurtalıklarımda da…” gerisini pek dinlemiyorum.

“Ben de rüyamda yemek gördüm” diyor bizim kolonoskopiye girecek adayımız.

Gülüşüyoruz. Kolonoskopi diyeti kolay değil, iki gün boyunca duru et suyu, duru hoşaf suyu ve duru su içen insanın tabii ki rüyalarına girer börek çörek…

Adam gidiyor, sonra annesiyle bir kadın geliyor.

Seninki neydi, benimki neydi diye dertleşmek iyi geliyor hastalara, bir nevi toplu terapi seansı gibi. Ben de böyle şeyleri izlemeye bayılırım zaten. Tiyatro bilet kuyruklarında beklerken ne çok insan tanımıştım. Sonra havaalanları, hastanede bekleme salonları, otobüs garajları… İnsanları gözlemlemeyi, tanımadığım kişilerle konuşmayı çok seviyorum. Hepsinden ayrı ayrı hikayeler kalıyor aklımda.

Burası güzel. Hem ferah hem havadar, hem de çok kalabalık değil.  Derin kalınlığıyla pencere önündeki duvar girinti beni benden alıyor, çocukluğumun iki katlı evinin mutfağındaki pencere önüne götürüyor. Benim masamdı orası, orada dersimi yapardım. Ve binaların duvarları ne kadar da kalın ve güvenliymiş diye düşündürtüyor insana…


Saatler öyle böyle geçiyor. Bizim randevu on buçuktaydı. On ikiye dokuz kalana kadar bekliyoruz çağırsınlar diye.

Arada Zümrüt Hanım bildiğiniz gibi.

Yanda bekleyen Özlem Hanım diyor ki:

“Hiç de çalışasım yok artık, on sene çalıştım kurumsalda. Kurumsalın verdiği stres… Bir de karşıya gittim geldim.”

“Evet” diyorum, “O stresi çekmektense az parayla geçinmek evladır...”

“Benim ağrı eşiğim yüksektir, çıkan kolumu kendi kendime yerine oturtmuş insanım, ama geçenlerde uyutmadan rektoskopi yapmaya kalktılar, işlemi yarıda bıraktırdım, polip var temizlenmesi lazım” diyor.  İkide bir stresten tuvalete gidiyor, herkesin derdi başka…

Başka bir kadın var öbür yanımda, “Bıktım kolonoskopi ilaçlarından” diyor, “kusuyorum” diyor.

Herkesin bir derdi var ama insanlar güzel geliyor o anda.. Çantamı, cep telefonumu orada bırakıp tuvalete gidebilecek kadar hem de. Seviniyorum böyle hissettiğim için. Özlediğimiz insan manzaraları bunlar, tanımadığı birine kolonoskopi odasına girerken iyi dileklerde bulunan, dua eden, moral veren güzel insanlar hâlâ var… Her şeye rağmen, tüm kutuplaştırmalara rağmen hem de…

“Denetimli Serbest” çocuğun yüzünden ise nasıl kötü bir enerji alıyorum… Bende galiba değişik bir yetenek var, insanlara bakınca  onları hissetme yeteneği.

Denetimli serbestlik yazan çocuğun arkasını dönünce tam pantolonunun beline saplanmış bıçak gibi bir şey gözüme çarpıyorç. Özlem Hanımın annesi de görmüş “Bıçak mı o?” diyor. Biraz tırsmış.

“Yeleklerinin arkasında “denetimli serbestlik” yazıyor diyorum, iyice kaygı beliriyor gözlerinde. Sonra bir kez daha volta attıklarında fark ediyorum ki bıçağa benzeyen şey, rulo halindeki çöp torbasıymış meğer.

“Merak etmeyin, çöp torbası o” diyorum, herkes rahatlıyor. Demek ki çevre temizliği görevi verilmiş “Çukur” çocuklarına…

Özlem Hanım da rüyasında börek görmüş, onu söylüyor. Kolonoskopi diyetini yapanların ortak rüyası börekmiş deyip gülüşüyoruz.

Saat 11:51… Benim hastayı çağırıyorlar. Biraz telaşlanıyorum ama bir şey yok nasılsa çabuk çıkar diyorum. Öyle olmuyor, 12:45’de çıkıyor… Detayını dillendirmek istemiyorum, O’nun özeli çünkü.

Özlem Hanım stresle giriyor içeriye biz çıkarken…

Zümrüt Hanım yemeğe çıkmış. İşimiz bitip dönerken fark ediyorum ki, asansöre herkes binebiliyor, hiç öyle kart mart da gerekmiyormuş. Denetimli Serbest çocuklar Zümrüt Hanım’ın önemli bir iş yaptığını anlatmak için abartmışlar belli ki…

Biz çıkıyoruz, hastanede hayat devam ediyor.... Hayat her yerde olduğu gibi devam ediyor...

“Çıkarken kapıyı kapatmayı unutmayın…” diyor  uzaklarda neşeli bir ses...

0 yorum to “ Bir Kolonoskopi Günü ve İnsanların Hikayesi ”

Yorum Gönder