Senede bir ya da iki kez gerçekleşen ve benim uzun uzun anlatacağım yeni ve şahane olmasını umut ettiğimiz bir gezi yazı dizisiyle yine beraberiz. Bu geziler de olmasa blogcağızım yazısız kalacak neredeyse… Çünkü hiç yazasım gelmiyor bu aralar. Bazen insanın içindeki ışığı çalıveriyorlar…Neyse, zararın neresinden dönsek kârdır diyelim, drama bağlamadan tüm enerjimizle geziye dönelim.
Evet yine baştan söylüyorum; bu bir
gezi rehberi değil; sadece benim Batum gezimden notlar… Yani Batum’da ne yapılır,
ne yenilir, ne içilir konusuyla ilgili eminim şahane rehberler vardır. Benimkisi
onlardan değil; bolca kişisel his içeren karalamalar. Baştan söyleyeyim de
sonra bu ne biçim gezi yazısı falan demesin kimse. Hikaye yani anlatacaklarım,
kimilerine gereksiz gelebilecek detaylarla dolu… Hayatlarımız da öyle değil mi
zaten. Bize çok ama çok çok önemli gelen şeyler kimilerine nasıl da sıkıcı
görünür. Oysa hikayelerdir ânlara değer kazandıran. Her şey silinir gider,
geride hisler kalır…
Bu kadar girizgâhtan sonra gelelim
detaylara…
Aylar öncesinde bir gece vakti
indirim yakalayıp alınan Batum biletinin vakti geldi artık.
Neden Batum?
Çünkü benim hâlâ pasaportum yok! Evet,
gönül elbette Prag istiyor, Barselona istiyor ama ne demişler:
Gönül ne Prag
ister ne de Barselona,
Gönül gezmek
ister, şehirler bahane…
Böyle dememişler tabii ki ama atış
serbest bugün. Ne de olsa gezi yazısı rehavetindeyiz, az rahatlamak
derdindeyiz. Yani maksat rutinlere ara vermek, azıcık değişiklik yapmak…
Neden Batum?
Aslında iki seçenek kalmıştı gidebileceğim
pasaportsuz ülke ve şehirler için. Ya Batum ya da Bakü… Niyeyse bilet almaya
karar vermek zorunda olduğum o kısa anda Bakü alternatifine
bünyem şiddetle tepki göstermişti çok iyi anımsıyorum… Yani
abartmıyorum saniyeler içinde karar vermem gerekiyordu, çünkü kampanya biletleri
hızla tükeniyordu. Bakü’yü istemedim. Ve dün, yola çıkmadan önce İran’dan Azerbaycan’a
bağlı Nahcıvan Özerk Cumhuriyeti havalimanına bir İHA saldırısı olduğunu okudum.
Azerbaycan devlet bakanının da “Buna kayıtsız kalamayız” dediğini öğrenince
açıkçası bir ürperme geçti içimden. Böyle mistik şeylere defalarca tanık olmuştum
oysa, ama işte yine de ürperdim… Sezgilerim yine beni korumuştu. Normalde Bakü’ye
gitmeyi elbette isterim, bir düşmanlığım mı var onlarla, yoo! Bilakis müziklerine
ve danslarına bayılırım. İçimden gelen o güçlü karşı çıkış demek bu nedenleymiş
diye düşündüm.
Ne yapardım böyle bir haberden
sonra Bakü tatil planını?
Bu soruyu şu anda düşünmek istemiyorum. Çünkü Matriks filminde olduğu gibi ben mavi hapı yani Batum’u tercih etmiştim artık. Gerisini paralel evrendeki ben düşünsün!
Neden Batum sorusunun bir diğer yanıtı da Ukrayna Savaşı tabii ki. Pasaportsuz gideceğimiz Gürcistan, Ukrayna, Moldova ve Azerbaycan var. Eğer dünyanın huzurunu kaçıran insanlar (!) savaş başlatmasaydı, elbette Ukrayna’nın gitmediğim Kiev, Odessa gibi şehirlerine gitmek isterdim, hatta ikinci kez Lviv’e de giderdim ama…
Neyse işte, bu durumda slogan atabiliyorum
sadece:
Yurtta Barış, Dünyada Barış!
Bir de ne var biliyor musunuz? Ben
yaklaşık bir aydır evden hiç çıkmadım. Hem sağlık sebepleri hem de sanırım biraz
psikolojik durum... Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar hesabı…
Ve bakkala bile gitmeyen ben, yurt
dışına çıkıyorum ya, helal olsun kendime!
Evden Çıkış, Havaalanına Giriş
Uçak saat 13:05’de. 9:00 gibi evden çıkmak lazım. İstikamet metro. Bugün günlerden cuma,; Sabiha Gökçen kalabalık olabilir. Her şey olabilir! Çünkü turist olmak, olanı kabul etmeyi gerektirir. Panik yok… Her şey çok güzel olacak...
Normal zamanlar kadar olmasa da
havalimanı metro çıkışında bir cuma kalabalığı hissediliyor. Ramazan ayı olmasına
rağmen havaalanı yoğunluğu pek değişmemiş. Yurdumun güzel insanları yer değiştirmeyi
seviyor. Oradan oraya, buradan şuraya hep devinim halindeyiz.
Lounge Ayrıcalığı
Kimilerine görgüsüzlük gibi gelebilir
bu anlatacaklarım, hava atmak gibi de gelebilir. Bazıları ise zaten daha iyi
olanakları olduğu için “Böyle ballandıra ballandıra
anlatacak ne var canım bunda?” da diyebilir. İnanın hiiç bunlar için değil, gezime damga vuran
detaylardan biri olduğu için anlatıyorum lounge ayrıcalığını. Ve evet, normalde
böyle “ayrıcalıklı” bir hayatım olmadığı için, ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti
tabii ki. Ama merak etmeyin siz, içimdeki antikapitalist bünye elbette buna da
bir kulp bulur.
Yaanii…
Efenime söyleyeyim, ilk kontrolü
geçtikten sonra o uzun şeritler halinde labirent gibi olan ikinci kontrole gelmeden hemen sağda Fast Track, yani hızlı geçiş kapısı var. Söylemesi ayıp
Plaza Premium Lounge hakkımız olduğu için Hızlı Geçiş’ten yararlanabiliyoruz.
Asansörle hemen bir üst kata çıkıyoruz. Sağ tarafta diğer herkesler kuyruğa girmişken, biz kimseciklerin olmadığı güvenlikten hızla geçiveriyoruz. Hoop yurt dışına
çıkmışız bile…
Yani havaalanına girmemizle
gümrükten geçişimiz arasında 10 dk ya var ya yok… Saat 11:30’a yeni geliyor.
Soru: Peki bu nasıl oluyor?
Cevap: Para ve güç gümrük de dahil
her kapıyı sonuna kadar açıyor.
Soru: Peki ben bu paranın her
kapıyı açtığı bir üst sınıfa mı aitim?
Cevap: Elbette hayır.
Anlatayım efenim…
Bir Mucize Lounge Hikayesi
Beni bilenler bilir, ya da belki
yazılarımda bahsetmişimdir. Hayatımda her ne kadar bin bir türlü zorlukla
karşılaşsam da, bir o kadar küçük mucize ve hayatın sunduğu küçüklü büyüklü
şahane hediye de gelir beni bulur. Bu lounge hikayesi de böyle…
Bir gün bir banka arıyor. Normalde
hiç açılmayan telefon kategorisi yani… Nedense o gün açılıyor o telefon.
Arayan, bir bankanın şube müdürü. E insan ister istemez şube müdürüne “Müsait
değilim, dinleyemeyeceğim” diyemiyor. Telefondaki beyefendiyi dinliyoruz. Bir
kredi kartı varmış, baştan da söylüyor aidatsız olduğunu. E madem aidatsızmış
deniliyor, o kart alınıyor.
Aaa, bir de bakılıyor ki bu
sürpriz kredi kartının sınırsız lounge hakkı varmış, dünyanın bütün havaalanlarında hem de! Üstelik yanında
bir de misafir getirebilirsin diyorlar.
Sonra da gelsin lounge’da yeme içmeler, ikinci kontrole ayrıcalıkla
kapılardan girmeler…
İşte böyle…
Bazen hayatın verdiği hediyeleri ıskalamamak
lazım. Sana bir şey sunulduysa “Hayır istemiyorum” demeyeceksin baştan… Elbette
dolandırıcıların önerilerini kast etmiyorum… Hemen de negatif şeyler düşünmeyin
öyle, ne fenasınız…Şu an gezi yazısı rehavetindeyiz, lütfen o kaygıları ve paranoyaları dışarıda bırakalım...
Bunu neden anlatıyorum peki? Az önce de söylediğim gibi ben öyle lounge’lara, ayrıcalıklı şeylere para verecek biri değilim. Sıradan biriyim yani. Ama işte n’aparsın hayat bazen sıradan insanlara da premsesss muamelesi yapabiliyor. Kendisine sonsuz minnetlerimi iletiyorum…
Plaza Premium Lounge’da Vakit Geçirmece
Ee, şimdi fast track’tan geçmişsin,
lounge’a girmişsin. Uçuşa daha var bir buçuk saat. İnsan ne yapar? Elbette yer
içer.
Biraz mercimek çorbası alıyorum,
fena değil. Sonra bir tabak yapıyorum kendime; 2 kaşık taze börülce önce, sıcak
olmasa iyi olacakmış. 1 kaşık bulgur alıyorum, sanki suda haşlanmış gibi, pek
tadı tuzu yok, ama olsun, maksat çeşit olsun. Bir kaşık Meksika fasulyesi
salatası alıyorum. Bence pembe rengiyle tam uyumlu güzel bir lezzeti var. Az da
kırmızı lahana salatası. O da iyi. Sadece içecek çeşitleri zayıf. Şişe su bile yok, arıtma veriyorlar. Esefle ve şiddetle kınardım kendilerini ama bu bir hediye olduğu için ağzımı bile açmıyorum. Her şey güzel... Batum'dan dönerken lounge'da yiyecek az ama içecek boldu. Demek ki ülkesine göre konsept oluyor buralarda...
Tam kalkarken yan masadaki
Rus ablanın yediği, son anda gelen tulumba tatlısında aklım kalmadı desem yalan
olur. Başka sefere artık.
Teşekkürler sevgili banka ve değerli şube müdürü. Sayenizde bir kuruş ödemeden, kalkan uçak manzarası eşliğinde yiyorum içiyorum, daha ne olsun... Normalde havaalanının astronomik rakamlarıyla bütün bunlar kaç para tutardı kim bilir...
Haa bu arada yeri gelmişken söyleyeyim, artık sadece bu kartı kullanıyoruz elbette. Öyle beleşe yiyip içmek bize yakışmaz, ne de olsa teşekkür etmek lazım…
Devamı da yarına kalsın…
Not: Sevgiyle efenim, özlemişim buraları, en kısa zamanda ihmal ettiğim blog dostlarımı da ziyarete geleceğim...


