1 Eylül 2023 Cuma

Perde Açılmadı ve Olanlar Oldu!

Okumaya karar verenlere ön bilgi:

Benden okumaya alıştığınız mizah yazılarından değildir. Öylesine bir karalamadır. Bu yazıyı üzerinde önceden hiç düşünmeden ve başladıktan sonra hiç ara vermeden ve bittikten sonra üzerinde hiçbir kelime düzenlemesi yapmadan yazdım ve bitirip yayınladım. Bakalım ne diyeceksiniz, öptüm byee

Normal bir sabah gibi uyandı herkes. Ben de en normal sabahlar gibi uyandım. İnsan uyanınca ne yaparsa hepsini yaptım. Yorganı üzerimden attım, iki kolumu yana açarak şöyle bir gerindim. Ağzımdan garip sesler çıktı. Kalktım sonra. En normal sabahlar gibi perdeleri açmaya gittim. Çok basit bir ritüeldi bu. Önce perdeleri açacak, sonra pencereyi açacak, içeriye dolan taze havayı içime çektikten sonra mutfağa gidip çay koyacaktım. Elbette ki yumurta kaynatma cezveme de bir adet beyaz yumurta atacaktım, tabii ki yumurtayı yıkadıktan sonra. Neden? Çünkü son zamanlarda dışı kahverengi olan yumurtaların tadının kötü olduğu gibi bir sonuç çıkarmıştım kendimce. Yumurtayı yıkama ihtiyacımın yumurtanın rengiyle bir alakası yoktu. Evet bütün bunları yapacaktım.

Ayağıma sarı plastik terliklerimi geçirdim. Çok seviyorum kendilerini. Bazılarının tuvalet terliği dediği cinstenler, ama başka terlik olmuyor bana. İşte o çok sevdiğim, aslında çok da eskidiği için altının kayganlaşmaya başladığı sarı terliklerimi giydim. Salondaki pencereye yöneldim. Pencerenin sol tarafına yaklaştım. Çünkü perdeleri açmaya hep soldan başlardım. Perdeyi tuttum. Çekmek istedim sağa doğru. Perde gelmedi. Bir sıkışıklık olmuştur diye düşündüm. Tekrar çektim. Perde yine gelmedi. Herkesin yapacağı ilk hamleyi yaptım sonra. Pencerenin sağ tarafına yöneldim. Bunun için pencerenin önünde duran koltuğa biraz yapışmam gerekiyordu. Kollarım yeterince uzun olmadığı için kanepeye yapışmadan perdeye ulaşamazdım. Perdenin en sağ ucuna geldim. Sağ elimle perdeyi sola doğru çekmeye çalıştım. Perde hareket etmedi. Hem soldaki hem de sağdaki perde parçalarının hareket etmemesi, günlük rutine tersti. Olmaması gereken bir şeyler olmuştu demek. Ne yapacağımı bilemedim. Tuttum çekmeye çalıştım. Hayır, perdeler açılmıyordu. Madem perdeler açılmıyor, o zaman ben de kafamı perdenin altından sokar, pencereyi açar ve temiz havamı öyle alırım dedim. Kafamı perdenin altından sokmaya çalıştım. Hayır kafam da girmedi. Bu sorunu çözmek için herkes gibi internete başvurmaya karar verdim. Benim gibi başkalarının da perdeleri sıkışmış olabilirdi ve illa ki iyi niyetli birileri yardımcı olmak için bu sorunun çözümünü internete yazmış olabilirdi. İnternette ara motorunu açtım. O da nesi? Ben daha sorumu yazmadan kendiliğinden ana sayfada alt alta satırlar sıralanmıştı:

“Sabah kalktığınızda perdenizi açamadıysanız ne yapmalısınız?”

“Sıkışan perdeler nasıl açılır?”

Tam önüme çıkan ilk sayfayı açıp çözümü okuyacaktım ki kapı çaldı. Gittim açtım, bizim üst kattaki komşu gelmiş. Daha merhaba dememiştim ki şöyle konuştu:

“Perdelerim sıkıştı, bir türlü açamıyorum”    

“Ne tesadüf, benim de” dedim. Niye bu tesadüfe şaşırmadım bilmiyorum. “Tam da şimdi internetten çözüm arıyordum, istersen gel beraber bakalım” dedim. Sarı terliklerim ayağımdaydı. Plastik. Komşumun ayağında ise kösele terlikler vardı. Birlikte açtık önümüze çıkan ilk sayfayı, şöyle yazıyordu:

Sıkışan perdelerinizi açmanın tek yolu var, o da perdenin rengini değiştirmek. Çünkü perdeleriniz yıllardır aynı renkte olmaktan o kadar sıkılmışlar ki, çözümü sıkışmakta bulmuşlar. Belki siz de perdeler gibi sıkıştınız bu hayata. Renginizi değiştirin. Kremleri turuncuya dönüştürün, yeşiller mavi olsun. Göreceksiniz nasıl da düzelecek her şey”

Komşumla birbirimize baktık ve güldük. Bu yapay zekâ çözümleri bizimle dalga mı geçiyordu. Sessizce kaldık biraz. Sonra aniden komşum “Denemekten ne çıkar?” dedi. Bir an düşündüm, evet denemekten ne çıkardı.  Aceleyle yatak odasına gittim. Ayağımda sarı terlikler. Makyaj masama yöneldim. Kartonu güzel diye ojelerimi dizdiğim iç çamaşırı kutusundan yeşil olanını seçtim. Ayağımda sarı terliklerimle salona geri döndüm.


Oje şişesini şöyle bir çalkaladım. Katılaşan ojeler için sallamak iyi gelir çünkü. Kadim bir yöntemdir. Şöyle bir salladığım oje şişesinin fırçayı tutan sapını saat ibrelerinin tersi yönünde çevirerek açtım. Etrafa o çok sevdiğim koku yayıldı. Fırçayı iyice ojeye buladım. Sonra perdenin ve dolayısıyla odanın da en soluna gidip yaklaştım. Perdeye savurdum elimdeki fırçayı. Krem renginin üzerinde yeşil bir leke oluştu. İlk darbede sıçrayan yeşil lekeden damlacıklar aktı aşağıya doğru ve nefis bir şekil oluşmaya başladı kendiliğinden. Fırçayı şişeye daldırıp tekrar sıçrattım perdeye. Tekrar sıçrattım, sonra tekrar sıçrattım ve sonra tekrar sıçrattım! Komşum da ben de transa geçmiş gibiydik. Hayretler içinde izliyorduk. Perdede oluşan şekil gittikçe anlam kazanıyordu. Biz büyülenmiştik. Ayağımda sarı plastik terlikler… Sanki görünmeyen bir el vardı ve benim gelişigüzel fırlattığım oje sıvısını bir ressam gibi işliyordu. Böyle ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Perdede sevimli, insana benzeyen ama tam da insan olmayan bir şekil oluşmuştu. Komşumla aynı anda birbirimize baktık, sonra tekrar perdeye baktık. Evet, perde üzerinde yeşil renkli bir yaratık oluşmuştu. Sevimliydi de. Önce kaşları hareket etti. Ben sarı terliklerime baktım. Sonra göz kapağı oynadı. Sarı terliğim ayağımda biraz döner gibi oldu. Sonra dudakları oynadı. Komşumun kösele terliği ayağından fırladı. Sonra bir ses duydum:

“Merhaba demek yok mu?”

Komşuma döndüm. Sağ tarafımdaydı ve sesi çıkmıyordu. Sonra bir ses daha duydum:

“Siz demezseniz ben derim, Merhabaaa!”

Ses çok neşeliydi ve o kadar güzeldi ki, insanın o sesi kucaklayıp sarılası geliyordu. Sarı terliklerimden soldaki, ayağımda döner gibi oldu; düzelterek perdeye baktım.

“Sizi kurtarmaya geldim” dedi perdedeki o Şey. “Sakın telaşlanmayın, akışa bırakın” dedi. Ve sonra yavaşça perdeden sıyrılarak öne doğru bir adım attı.

“Şimdi açabilirsin” dedi.

“Neyi? “diye sordum.

“Perdelerini tabii ki, şapşal” dedi.

Evet, sorunum perdelerin sıkışması değil miydi? Yeşil arkadaşından ayrılan perdenin sol tarafına yöneldim, sağ elimle perde kanadını sağa doğru çektim, perde açılıyordu. Sonra camı açtım, sonra dışarıdan gelen taze havayı içime çektim. Sarı terliklerim yerli yerindeydi.

“Sen de git kendi perdelerini açabilirsin artık” dedi komşuma Yeşil Şey. Komşum dili tutulmuş gibi “Hıhı” deyip başını salladı ve kapıya yöneldi. Ayağında kösele terlikler.

Baş başa kalmıştık bu arkadaşla. Tatlı bir macera mı başlıyordu; yoksa başım derde mi girmişti diye düşünürken lafı ağzımdan aldı:

“Merak etme” dedi. “Bu sorunu herkes yaşıyor senin ülkende. Şu muhalefetin rengini değiştirirseniz bütün sorunlarınız aynı bu perdenin açılması gibi çözülecek” dedi. Afalladım. Terliklerime baktım telaşla. Kaygımı anlamış gibi devam etti: 



“Ayağındaki terliklerin rengini değiştirmene gerek yok, sadece muhalefete oje sıçrat yeter!” dedi.

Rahatladım, derin bir nefes aldım. Sarı terliklerim değişmeyecekti. Perdedeki Yeşil Şey'in dile gelmesine hiç de takılmadım.  İşte o gün ne oldu biliyor musunuz? Ülkenin dört bir yanında muhalefete oje fırlatma eylemleri başladı. Herkes; kadın erkek, çoluk çocuk demeden eline aldığı gibi ojeleri sokaklara döküldü!  En yakınlarındaki muhalefet parti binasına, muhalif görünen medyaya, sosyal medya fenomenlerine, bağımsızmış gibi görünen gazetecilere ve Gandi denilen o adama, o yerinden kalkmayan dinozorlara ve o ablaymış gibi davranan gaddar kadına ve o gözlüklü derinlik stratejistine ve her yere, ve her yere ojeler ojeler ojeler ojeler sıçratıldı! Karnaval ortamına döndü tüm ülke.

Ben mi, elbette ayağımda sarı plastik terlikler ve yanımda bana gülümseyen "Yeşil Şey" arkadaşla birlikte en önlerdeydim…

Sonrası, sonrası şairin dediği gibi;

"İyilik güzellik"

 


Devamını Oku

31 Ağustos 2023 Perşembe

Ağaç Ev Sohbetleri - #210


Ağaç Ev Sohbetleri 210. sayısında tekrar beraberiz. Görev insanı sevgili Deep’den geliyor haftanın konusu:

"Kendimize benzeyen arkadaş mı benzemeyen arkadaş mı seçmek daha keyifli?

Hadi bir mizansen yapalım, bakalım neler olacak, sonra soruya döneriz.

Bir parti ortamı. Sanırım film galası. Her tarafta yıldızlar. Yan masada Cem Yılmaz ile Zafer Algöz hem gülüyor hem de içkilerinden yudumluyor. Az ilerisinde Müjdat Gezen ile Metin Akpınar söyleşiyor. O’nun da ötesinde Gülse Birsel ve dizi arkadaşları kahkaha atmakta.

Ben gariban da bu kadar yıldızın arasında kaldığım için hem heyecanlanıyor hem de elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum. Şimdi kalkıp gitsem Cem’lerin masaya yaklaşsam, “N’aber bro” diye mevzuya girsem, iki konuşsam falan… “Bu da kim?” demezler mi? “Canım, sen figüran mısın, yoksa yemek şirketinden mi geldin?” diye sormazlar mı? Gülsegillerin masaya gitsem, muhabbete karışmaya çalışsam, kim bilir hangi sivri dilli esprileriyle beni çemberin dışına atıverirler! Ha  ben bu insanlarla arkadaş olsam belki de hiçbirini sevmeyeceğim o ayrı mesele!

 Bir yerde okumuştum. Avustralya’da iş çıkışında bir genel müdür ve bir taşıma işçisi aynı barda içkilerini yudumlayıp muhabbet edebiliyorlarmış. Barda iş çıkışı laflamak ve eğlenmek, benzer içkiler içmek arkadaşlık mıdır? Arkadaşlık olmasa da “yârenlik etmek”tir. Peki dönelim şimdi ülkemize. Sizce CEO ve taşıma işçisi aynı barda bırak yârenlik etmeyi karşılaşabilir mi? Elbette Namümkün! Ya da Cem Yılmaz ile benim gibi sade vatandaş aynı gala gecesinde yan yana olabilir mi? Olabilemez bence! Villa komşusu olsaydık belki bahçe çitinin arkasından laflayarak arkadaş olabilirdik Cem’le. Ben O’na yaptığım çilek reçelinden ikram ederdim, O da tabak boş verilmez hesabı kabak tatlısı verirdi belki. Öyle öyle bir diyaloğumuz olabilirdi. Ya da aynı havuzda denk gelirdik falan. Şimdi var olan koşullarda biz hangi sosyal ortamda karşılaşacağız da arkadaş olacağız?

İkincisi de genel müdürün gittiği bardaki içtiği bir bardak içki, taşıma işçisinin bir aylık maaşının en iyi ihtimalle beşte biri falandır; ki bu durumda bu iki insan aynı barda denk gelebilemez. O taşıma işçisine diyelim ki piyangodan para çıkmış olsun, yine bu karşılaşma İmpossible olur. Nayn! Yani nasıl ki coğrafyada paralel çizgileri var, hayat ta da var onlardan. Bizde resmi olarak tanımlanmamış ama iliklerimize kadar hissettiğimiz kast sistemleri var. O yüzden hiç romantik eşitliklerden falan bahsetmeye gerek yok. Elma elmayla arkadaş olur, ejder meyvesi ejder meyvesi ile arkadaş olur! Nokta! Fabrika CEO’sunun çay bardağındaki rakıyı tokuşturup kavundan bir lokma alarak akıl danıştığı bilge tamirciler Yeşilçam’da kaldı, yok öyle şeyler gerçek dünyada. Hayatta denge diye bir şey var! Arkadaş olacaksan da ekonomin, büyüdüğün çevre, eğitimin denk olacak. En azından bizim kültürde bu böyle. Aksi durum elbette vardır, ama çok rastlanmaz. Şimdi diyelim bir şekilde çok zengin biriyle arkadaş oldum. Arkadaş dediğin beraber yer içer. O’nun seviyesinde bir yere gitsek benim cüzdan yetmez, hep O ödese arkadaşlık denkliği bozulur. Benim seviyemde yer de O’nu bayar bir süre sonra. Ee bu arkadaşlık yürür mü?

alıntı:gratisography.com
Her şey para denkliği ile de bitmiyor elbette. Başka bir mizansene geçelim. Diyelim ki üç aşağı beş yukarı aynı gelir seviyesinde bir arkadaşım var. Ben maç sevmem, o çok sever. Ben arabesk dinlemem, o Müslümsüz yaşayamaz. Ben çıs tak olmayan yerlerde soft müzikle eğlenirim, O yeni nesil meyhanede zenneye para takarak coşar. Ben kitap okurum, O asla okumaz. Ben bilim kurgu filmi severim, O vurdulu kırdılı şeylerden hoşlanır. Ben tatil köyüne gitmeyi severim, O çadır kurmayı tercih eder. Ben esnerim, O ise inançları ve gelenekleri konusunda kaskatıdır. Ben parti tutmam, O radikaldir ve ölümüne parti tutar takım tutar gibi. Ben analitik kafayımdır, O fazla incelemez. Ben magazin sevmem, O’nun dünyasında hep ünlülerin hayatı vardır. Ben “keşke insanlar eşit olsa” hayali kurarım, O ise kendi sosyal çevresinden nasıl yırtacağını hayal eder. Bu zıtlıkları uzatabiliz falan filan diye. Pardon da O ve ben, yani biz niye arkadaş olalım ki? Ne paylaşacağız? Ne O benimle vakit geçirmeyi sevecek ne de ben O’nunla! Kendime eziyet mi edeyim çok demokrat olup çok anlayışlı olacağım, çok empati kuracağım diye! Kafayı mı yedim!   

Hayata aynı pencereden bakmıyorsak, yani ideolojilerimiz farklıysa bizden arkadaş markadaş olmaz! Sadece iş arkadaşı olur. İş arkadaşı dediğin şey de zaten sentetik, mesnetsiz, saçma sapan bir ilişkidir. İş arkadaşları arasından gerçek arkadaş az çıkar, kumda pırlanta bulmak gibi bir şeydir bu da. Bulduysanız sakın bırakmayın! Çünkü genelde iş bitince o cuma buluşmaları, iş yeri dedikoduları, çıkar örtüşmeleri de biteceği için, eğer kafalar uyumsuzsa iş arkadaşlığı da iki üç buluşma sonrasında bitecektir.

Bir de “sosyal kelebek” olanları hiç anlamam. Herkesle arkadaş olan tipler yani. Her türlü ortama girip bir şekilde uyum sağlayan, çevresinde yüzlerce kişi olan tipler… Networking diyorlar ya buna. Bir gün lazım olur hesabı, kenarda tutulan yapmacık ve derinliksiz ilişkiler…Ben asla öyle biri değilim. Hatta kendi çapımda asosyallik çorbasının dibini bile ekmekle sıyırabilirim. Tabii ki bu grubu eleştirmiyorum, bu bir yapı meselesi. Öyle olmak ister miydim, hayır kendimle kalmayı tercih ederdim sanırım. 

Bende arkadaş kriteri çok. Mesela “De”leri “da”ları ayıramayan biri ağzıyla kuş tutsa bile buz gibi soğuyorum kendisinden, elimde değil. Gittiği evde yapılan muhabbetten çok mobilyaların tozları ile ilgilenenler benden uzak dursun bir zahmet. İçten pazarlıklıları, göründüğü gibi olmayanları zaten saymıyorum bile…

Dostlar, Romalılar! Gördüğünüz üzere bir Ağaç Ev sorusunu da doğru dürüst yanıtlayamadan bir sürü şey yazdım. Ben de böyleyim işte; aranızdan beni arkadaş olarak kabul edecek birileri çıkarsa ne mutlu bana.

Sevgiyle efenim, hem de en kalbî hislerimle, çav bella!

Devamını Oku

25 Ağustos 2023 Cuma

Ağaç Ev Sohbetleri - #209

Ağaç Ev Sohbetleri 209. sayısıyla birlikte beşinci yaşına girmiş. Aksatmadan organize eden ve asla

kaytarmayan canımız blogger arkadaşımız Deep’e ve sohbete katılan bütün blog dostlarına sevgilerimi göndererek bugünün konusunu hemen alıyorum:

"İyi dinleyen mi iyi, güzel konuşan mı daha iyi arkadaştır?"

N'apalım, madem böyle iki seçenekli soru var karşımda; ben de gider, her iki kulübü de ziyaret eder, didik didik inceler ve kafama göre en güzel sonucu bulurum. Böyle düşünüp üzerime bir kot bir tişört geçirerek çıktım evden, istikamet “İyi Dinleyenler Kulübü”

Tam zile basacaktım ki çatt diye kapı açılmaz mı? Neredeyse şaşıracaktım,  pat diye aklıma geldi: E burası “İyi Dinleyenler Kulübü” ya! Ve evet kapıyı açan Melahat Hanım neden hemen kapıyı açmıştı sizce? Bildiniz, bingo! Çünkü kendisi kapıyı dinliyordu. Ne alaka, yine sulandırdın suyu diyeceksiniz de; demeyin arkadaşım demeyin. Burada arkadaş seçmek söz konusu, hayat memat meselesi. Şimdi Melahat benim iyi arkadaşım olabilir mi? Tabii ki hayır, çünkü iyi dinleyen Melahat her şeyi dinliyor! Kapıları, pencereleri, insanın iç seslerini, dizilerde hikayesi durma noktasına gelen senaristlerin yazdığı dış sesler de dahil, her şeyi ama her şeyi dinliyor Melahat! Sanırsın psikolog doktor Gülseren KafaBudayan... Dinliyor, “hmm” diyor, arada “emme basma tulumba gibi” kafa sallıyor,  fakat dinliyor! İyi de bu Melahat sadece dinlese başım gözüm üstüne! Benden dinlediğini sana satıyor. Senden dinlediğini altın gününde komşularına satıyor; hatta hızını alamıyor, dinleyip dinleyip sonra da sosyal medyasında olmasa da en kötüsü whatsapp durumunda laf sokmalı aforizma şeklinde dünya aleme yayın yapıyor. Şimdi bu Melahat’ten iyi arkadaş olabilir mi? Güya insan ruhundan anlayan Melahat, güya dinleyen Melahat gördüğünüz üzere sizi dinliyor ayağına yatıp, aslında kişisel filmlerini çekmek için veri topluyormuş. Ne diyeceksiniz şimdi? Aman aman; dostlardan ırak olsun Melahatgiller ve tüm uzak yakın familyaları! Çıkıyorum bu kulüpten hızlıca!


İki sokak ötede “Güzel Konuşanlar Kulübü” var. Zili çalıyorum, açan yok. Uzun uzun çalıyorum yine açan yok. Tam vazgeçip geri dönecekken birisi kapıya çıkıyor. Peki sizce neden kapı geç açılıyor? Yine bildiniz, bingo. İçerideki arkadaşlar konuşmaktan kapıyı açmaya fırsat bulamıyorlar da ondan. Kapıyı açan Nebahat de elindeki telefonla konuşuyor zaten. Bana kaşıyla gözüyle “içeri geç” işareti yapıp “Yaa deme öyle şekerim, insan insanın kurdudur, ya ya benim bir arkadaşım vardı bla bla bla…” diyerek uzaklaşıyor. Her şeyi bilir bir tavrı var. Hep bir hayat dersi vermeler, hep kendi hayatından örnek göstermeler. “Hastayım” diyor belli ki telefondaki kişi, başlıyor “Benim kaynımda da vardı o hastalıktan, eşek kulağına sirke suyu döküp içti bir şeyciği kalmadı” diye tavsiye veriyor. Anlatıyor anlatıyor anlatıyor, arada da “Yanlış mıyım?”, diyerek telefondaki zavallı kurbanından onay bekliyor.

İstemiyorum arkadaş ben bunların ikisini de. Ne dinleyen Melahat ne de konuşan Nebahat benim arkadaşım olamaz!

Dinleyen ve dinlediklerinin dedikodusunu yapan Melahat’in okumuş versiyonları bile var artık.  Gülseren Hanım mesela! Psikolog yahu kadın! İşi dinlemek ve hasta mahremiyetine saygı göstererek dinlediklerinden çıkarımlar yapmak ve karşısındakinin ruhunu iyi etmek gibi bir işi var! Kadın sattı ayol dinlediklerini televizyonlara! Üstelik dinlediklerinin hikayelerini sattıkça “Beni de dinle beni de sat!” diyen danışan sayısı da patladı! Yaaa Melahat, paraya çeviremedin sen! Bu devirde her şey para iken hem de! Hem kelsin hem de fodulsun Melahat ama, en azından sahicisin be!

Çok konuşan Nebahat de sütten çıkmış ak kaşık değil elbet. Üstelik bu kişiden bence herkesin çevresinde var. Benim vardı mesela. Bir şey paylaşmak için açardım telefonu, O başlardı anlatmaya. Araya girip bir kelime etmeyi başarırsam da hemen o kelime üzerine destan yazmaya kalkardı. Amaan bir gün bana deli cesareti geldi;” Sen ne kadar bencilsin, ben artık seninle konuşmak istemiyorum” deyiverdim de kafam rahatladı.

Eee,ne anlattım şimdi ben, soru neydi:

"İyi dinleyen mi iyi, güzel konuşan mı daha iyi arkadaştır?"

Kimse kusura bakmasın da ikisinden de arkadaş olmaz bana. Arkadaş dediğin dengeli olacak. Bir sen konuşacaksın bir o. Tık tık, tık tık, pinpon maçı gibi… Bir sen dinleyeceksin bir O dinleyecek. 

Hiçbir ilişki Allahım korusun Gülseren KafaBudayan standardında olmayacak. Arkadaş kişisi senden dinlediğini başkasına satmayacak. Konuşmak istediğinde ağzına lafı tıkmayacak. Efendime söyleyeyim arkadaş dediğin kişi sürekli dert anlatmayacak. Hep hayatını dramatize edip ilgiyi üzerine çekmeyecek. Sende de hep dert aramayacak. Hayatını, aileni, ilişkini kurcalamayacak. Bitmedi; tabii ki hava atmayacak. Karşısındakini sarımsak gibi ezmeyecek büzmeyecek. Arkadaşlık dediğin şey limonata gibi olacak. Senin şekerinle O’nun limonu su dolu bir bardakta eriyecek, ortaya çıkan şey homojen olacak. Ağza ne şeker kristali gelecek ne de limon lifleri takılacak dişlere… Ortaya lezzetli bir şey çıkacak. Serin serin dinlemeler, ekşi tatlı konuşmalar olacak.

Anladın mı Melahat, peki ya sen Nebahat!

Güzeelll, hadi biraz sohbet edin bakalım. Pinpon maçı gibi, bir sen bir O, bir O bir sen, tık tık, tık tık...

Benden bu kadar, dağılabilirsiniz gençler, sevgiyle…



Devamını Oku

17 Ağustos 2023 Perşembe

Hayırlısı be Gülüm!

Yaz bitiyor gibi. Daha tatile gidemedim. Hayırlısı bakalım…

 Geçenlerde  sosyal medyada bir paylaşım dikkatimi çekti, rahat bir kafanın 4 mucize kelimesinden bahsediyorlardı;

” Aynen, Boşver, Hayırlısı, Eyvallah”

Bu yazıyı görünce bizim rahmetli son patron geldi aklıma. Bilmeyenlere özet geçeyim; kendisi çalışanlarını ve alacaklılarını ortada bırakıp üçüncü köprüden atlayarak başka alemlere göçmüştü neredeyse bir yıl önce. Şimdi içinizden bazıları böyle mizah tonlu başlayan bir yazıda hüzünlü bir örnek vermemi yadırgamadan hemen araya gireyim. Merak etmeyin, eğer bir yerlerden bu yazıyı görüyorsa kesin gülümsüyordur. Çünkü O öyle biriydi; başına gelen şeylerden sonra hemen “Next” der ve hayatına kaldığı yerden devam ederdi. Bence köprü de O’nun için bir “Next” ti. Neyse lafı karıştırmayayım, neden aklıma ex patron geldi onu anlatayım. Bilirsiniz ben biraz detayları görürüm, sözcüklere de dikkat etme huyum var. Bu bizim ex patronun çok fazla “hayırlısı” dediğini fark ettim bir gün. Sonra hangi durumlarda söylediğini gözlemledim ve sonunda dedim ki kendisine;

“Abi çok akıllısın! Bir şeye onay vermek istemediğinde, birisi bir şeyi şikâyet ettiğinde ya da herhangi bir konuyu geçiştirmek istediğinde hep ‘Hayırlısı’ diyorsun. Böylece karşı tarafın ağzına lafı tıkıyorsun, ne diyeceğini şaşırıyor! Hem de bunu yaparken kimseyi kırmamış oluyorsun. Konuları tatlı tatlı öteliyorsun, bir kelimeyle noktayı koyuyorsun ve durumu kurtarıyorsun. Whatsapp iş grubunda herkes hararetli hararetli tartışırken sen ‘Hayırlısı’ kelimesiyle araya girerek herkesi çil yavrusu gibi dağıtabiliyorsun!”

Dediğimde bana gülmüştü. Sonradan ne zaman “Hayırlısı” dese göz ucuyla gülümserdik karşılıklı… Çok hoşuma gitti bu durum, ben de kullanmaya başladım sonra. Nasıl bir konfor yarattı anlatamam size. Resmen level atladım hayat çorbasında.

Bu bir mod aslında, “Her şeyin farkındayım ama çok da müdahale edemiyorum” modu. “Hayırlısı be gülüm” derken aslında iç ses şöyle de diyor olabilir:

“Ne halin varsa gör, seninle uğraşamayacağım!”

“Madem kendi burnunun dikine gitmekte kararlısın, git bakalım; kendi bedenin kendi kararın!”

Cümlenin sonunu başka ufuklara bağladım sanmayın; sonuçta burun da bedenin bir parçası oluyor netekim.

“Hayırlısı” bir boş vermişlik hali. Azıcık teslimiyet de barındırıyor. Uyuşturucu gibi bir şey, insanı acayip rahatlatıyor. Bunca meditasyon, bunca psikolojik formasyon, bunca laf kalabalığı boş aslında! “Hayırlısı gardaş!” deyip çekileceksin kenara!

-         Benzine yine zam gelmiş!

-         Hayırlısı be güzelim…

-         Kılışdar istifa etmeyecekmiş!

-         Canı sağ olsun, hayırlısı be tatlım…

-         Taze fasulye yaz ortasında 80 lira olur mu?

-         Hayırlısı be canım, olur niye olmasın…

-         Saçlarımı yeşile boyatayım mı?

-         Hayırlısı be güzelim, boyat tabii!

Gördüğünüz üzere ben bu muhteşem dörtlüden “Hayırlısı” fanıyım. Öyle mucize bir kelime ki bu “Hayırlısı”, sanki söyleyince insanın etrafına sihirli bir koza örüyor gibi. Sinir stres hiçbir şey bırakmıyor. Niye mi? Misal Kılıçdar istifa etsin diye içim içimi yerken beyefendi bütün soğukkanlılığı ile çıkıp “Bu seçimlerde kaybetmedik” diyebiliyorsa ve “Gemiyi asla terk etmeyen bir kaptanım” pişkinliğinde ise niçin içim içimi yesin ki bu saatten sonra! “Hayırlısı” diyerek kendimi rahatlatırken aslında bu tatlı, masum, şeker mi şeker kelimenin içine bir yerlere o kadar çok şey sığdırabiliyorum ki… “Hayırlısı be tatlım kalsın bakalım biraz daha” diyorum güya ama, alt metinde bir yerlerde “Allah O’nun cezasını veracah!” diye bağıran İbo var mesela. Azıcık da kendimcilik var. Benim bedenim benim kararımcılık var. Öyle ya, kafa da bedenin bir parçası sonuçta! Kılıçdar Bey muhalefeti parça pinçik etmeyi hedefliyorsa varsın etsin, kafam yerinde kalsın, onu da yemeyeyim değil mi! “Hayırlısı be gülüm” diyerek yoluma devam ediyorum. Tarih aksın azıcık seyredelim bakalım ne oluyor!

Kakafonik bir yere gitmişim. Ortam underground film sahnesi gibi karman çorman, azıcık da sürreal. Bir taraftan tarlalar yanıyor, bir taraftan ormanlar yanıyor, öte taraftan her şeyin fiyatı bir yerlerine füze takmışçasına havalanıyor. Beri taraftan Suriyeliler Araplar Afganlar falanlar filanlar. Ortada aydın kalmamış Ayşe Arman kanaat önderi olmuş iyilik kolyesi yapıyor Bodum’da misssler gibi atölyecağzında, arada sırada “kadın cinayetleri” gibi bir şeyler söylüyor alt perdeden o da takipçileriyle vicdan çorbası içer gibi yani, Mehmet Aslantuğ’u İşçi Partisinden aday yapıyorlar sonra O da küçücükksss teknecağzına binip kaptanın seyir defteri diye entel dantel bir şeyler karalarkene efendime söyleyeyim, ay dur bir nefes alayım ayol virgül yok mu bu klavyede, virgüüülll!! Ha ne diyordum Akbelen’de ağaçlar kesilerkene Livaneli de gidip bir şarkı söyleyip sonra da döndükten sonra, televizyonların tamamında Gülseren Budayıcıoğlu psikolog profiterol pardonn profesörünün pisi pisikopat karakterleri milleti oyalarkene,  öte taraftan da birileri twitter’dan para kazanılıyormuş diye bol keseden sallerkene, bütüüünnn gazeteciler bağımsız gazetecilik ayağına Youtubersss olmuşkene, yani develer tellal iken pireler berber iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, olanlar olmuşsa bana da üç harfli bir şeyi yemek değil elbette kenara çekilip deriiin bir nefes alıp dörde kadar sayıp içimde tutup sonra ağızdan mum üfler gibi verip kenara çekilip şöyle dolu dolu haykırmak düşer:

Hayırlısı be gülüm…

Aklıma Oruç Arıoba geldi bak şimdi de! Bir ara hayatımın en kaotik döneminde dilime pelesenk olmuştu! O zamanlar “hayırlısı” nirvanasına ulaşamamış, şiirlerden medet umardım. Diyordu ki

“Bırak da biraz yağmur yağsın”

Derinliğe bakar mısınız! “Bırak da” diyor “Biraz” diyor “Yağmur” diyor, “Yağsın” diyor…

Nirvana bu değildir de nedir…

Hayırlı işlerr, bol güneşler efenim hepinize, cem-i cümlenize…

Devamını Oku

14 Temmuz 2023 Cuma

Ağaç Ev Sohbetleri - #202


Çok geriden gelerek Ağaç Ev’e katılmaya devam ediyorum efenim, gündem sevgili Sade ve Derin /DeepTone ‘dan geldi. Konumuz şöyle:

Canlı bir performansa katılmak (spor karşılaşması, konser gibi) aynı performansı nette, TV’de izlemekten daha keyifli midir?”

Bu soruyu alıp cebime koysam ve gezerek dünyanın her bir yerinde röportaj yapsam nasıl olurdu? Evet çok donanımlı Cevat Kelle’ye selam çakarak düşeyim yollara. Bakalım herkes ne diyor?

Az gidip uz giderek, HES’lere kurban edilmemiş dereleri ve de  özel maden işletmelerinin köstebek yuvasına çevirmediği tepeleri de geçerek “ Orda Bir Köy Var Uzakta Köyü” ne gelmiş bulunuyoruz sayın seyirciler. Karşımıza bir çeşme çıkıyor. Çeşmeden su dolduran güzel mi güzel, ben diyeyim aynı Türkan Şoray, siz deyin Türkan Şoray’ın ta kendisi olan bir genç kız çıkıyor. Mikrofonu uzatıyorum kendisine:

-         “Merhabalar hanımefendi, canlı bir performansa katılmak mı, yoksa netten izlemek mi?”

-         “Anlamadım?”

-         “Diyorum ki canlı bir performansa katılmak mı, yani maça gitmek, konsere gitmek mi, yoksa oturup internetten izlemek mi daha keyifli?”

-         “Bacım bir keresinde buraya Fazıl Say gelmişti, Dört Mevsim’i çalmıştı piyano ile. Aha şuradaki dağın eteğini görürsen, işte orada yıldızların altında izlemiş idik. Sanki Van Gogh’un Yıldızlı Gece tablosu canlanmıştı da yerler gökler yıldız olmuş idi.”

-         “Canlı performans diyorsunuz yani, teşekkürler.”

O köyden daha uzaklara gitmeye ne gerek var efendim dedim. Geldim Kadıköy Sokaklarında dolaştım elimde mikrofonla. Karşıma kendim çıktı.

“Merhaba sevgili kendim. Canlı performans mı yoksa netten izlemek mi? Sen kesin canlı dersin, ben senin ciğerini bilirim” demeye kalmadan, kurulu makine gibi konuşmaya başladı kendim:

“2003 Yılından bu yana ücretsiz devam eden Kadıköy Selami Çeşme Özgürlük Parkı Tiyatro Festivaline eskiden vaktim yok diye gidemiyordum. Bu sene nasıl gidilir diye araştırdım, belediye biletleri Mobilet ’ten satıyormuş. Herhalde numara belirlemek için davetiye alınır ücretsiz dedim saf saf. Ali Poyrazoğlu’nun oyununa gideyim diye düşündüm. O da nesi? Bilet 440 TL! Gözlerime inanamadım! Sonra Kadıköy Belediyesinin sosyal medya sayfalarına yazdım, “Belediye festivalinde ücretli bilet satılmasını kınıyorum” dedim. Mesajlarımı sildi, çok özgürlükçü”YMÜŞ GİBİ GÖRÜNEN” sayın belediye!  Sonra üşenmedim belediyenin web sitesine uzun bir şikâyet maili attım. Ertesi gün beni belediyeden biri aradı, ne dedi biliyor musunuz?

“Efendim size ücretsiz bilet verelim” dedi.

Çok sinirlendim; dedim ki “Ben dilenci miyim, bilet falan istemiyorum, tiyatro bileti 440 TL olur mu? Halk adına çözüm üretin” dedim. Beyefendi dedi ki:

“Belediye olarak biz belirlemiyoruz fiyatları, organizasyon firması belirliyor” dedi, beni tatlı tatlı salak yerine koymak için mücadelesine devam etti anlayacağınız.

Dedim “Festival belediyenin değil mi, isterse organizasyon firması 1000 TL’ye satsın, vatandaş olarak bana ne? “

“Haa, o açıdan derseniz haklısınız, ben size yeni sezon için Barış Manço’dan, Süreya’dan ücretsiz bilet vereyim, siz seçin oyunları beni arayın” dedi. Ben de bu kadar yapabiliyorum, elimden bu kadar geliyor, çok talep var” diye de yaptığı “lütfun” değerini bilmemi istedi!

Belediyeden arayan kişi bana böyle dedi! Yani efendim su bile çürümüş, bu ülkede kültür sanata önem verdiğini iddia eden Kadıköy Belediyesinin son durumu da böyle olmuş!

Evet, sorunuza döneyim; netten mi izlemek yoksa canlı mı izlemek demiştiniz değil mi?

“Valla tatlım, tatlım diyebilirim değil mi sana, ne de olsa kendim oluyorsun. Öğrenciyken hiçbir konseri kaçırmamış olan ben, Zülfü’nün binlerce kişilik ve elbette ücretsiz halk konserleri yapmasına şahit olan ben, yanılmıyorsam üç sene önce Zülfü’nün Mercedes mi Volkswagen mi bilmem ne arenada yapacağı konsere gideyim demiştim, tam hatırlamıyorum ama o zaman için 400 TL gibi uçuk bir fiyat olduğunu duyunca hayal kırıklığı yaşamıştım. Halkın adamı Livaneli bile bu haldeyse diye üzülmüştüm. Nerdeeen nereyeee dostum kendim! Şimdi diyeceksin ki “Sorumun etrafında dönüp durma da cevap ver, netten mi canlı mı, canlı mı net mi?”

Yanıt veriyorum;

“O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler be tatlım!”

“Sanat ekmek su kadar insan hakkıdır!” diye slogan atsam, ‘halkçı’ olduğunu iddia eden belediye başkanları beni duyar mı? Şerdil Bey mesela ne cevap verir bu soruma, yoksa soruyu mu sildirir?

“Sanat zengin işidir, otur evinde be ya!” Diye alt metinli mesajlar mı gelir bir yerlerden bilemem.

Yanıtım net tatlım, son kararım şöyle:

“Her şey sahte oldu madem, o halde ben de AI (artificial intelligence) teknolojisine güveniyorum. VR gözlüğümü takarım paşalar gibi. O bilmem ne arenasını evime getirir, izlerim konserimi canlı canlı… Hem evde hem nette, hem de kanlı canlı! Nasıl çözüm ama!  Az kaldı, nasılsa teknoloji gelişiyor, biraz daha bekleriz n’olcek yani!


Aldın mı cevabını sayın röportajcı kendim, hadi bakalım, otur evinde hayal kurmaya devam et!

not: Görseller NET'ten alıntıdırlar. 

Devamını Oku

4 Temmuz 2023 Salı

Ağaç Ev Sohbetleri - #201

Biraz geç oldu yazmam ama geçen hafta yine Ağaç Ev’de toplandık, gündem sevgili Sade ve Derin /DeepTone ‘dan geldi. Konumuz şöyle efenim:

“İnsanlar yeni yerlere yolculuk yaptıklarında neden müzelere giderler?"

Şimdi bu soruyu İlber Ortaylı’ya sorsalar kim bilir neler anlatır. Sormuşlar da zaten.

“Turizm şirketlerinin insanları harekete geçirmeleri ile dünyadaki müzeler çok kalabalık hale geldi. Müzeye gelen de neye geldiğini, neyi göreceğini bilmiyor. Seyirci sayısı sınırlandırılmalı, bilinçsizce gireni, ‘laf ola’ diye gireni uzak tutmak gerekir”** demiş.


 Ben hocanın lafının üzerine laf söylemem. İlber Hoca, “Dersinize çalışmadan müzelere gelmeyin, cahil cahil kuru kalabalık yapmayın” manasına gelen bir şeyler söylemişse söylemiştir, vardır bir bildiği.

Cem Yılmaz’a sorsalar mesela;

“Cem Bey, neden müze?” deseler, ne cevap verirdi ?

 “Kıyamadım araba koleksiyonumdaki parçaları kullanmaya, o nedenle müzeye kaldırdım!” der miydi acep?

Düşünüyorum da aslında biz “müzesever” bir milletiz. Niye diyeceksiniz? Müze, birtakım eşyaların, nesnelerin toplandığı, arşivlendiği, korunduğu ve sergilendiği yer değil midir? Seksenli yıllarda pek moda olan, salonun bir köşesinde duvardan duvara uzanan “vitrin” dediğimiz mobilyaları bilirsiniz. Şimdilerde duvardan duvarası olmasa bile mutlaka “büfe” denilen küçüklerinden her evde vardır.

Adına “vitrin” diyerek zaten evlerimizi müzeye çevirmiş olmuyor muyuz? O vitrinde neler olmazdı neler? Evde ödev yapacak çocuk yoksa muhtemelen hiç kapağı açılmayacak, ama arada sırada tozları alınıp korunacak ansiklopediler vardır baş köşesinde. Annelerden kalma çeyizlik danteller, hediye gelen kristal bardaklar, içi çay ile doldurulmuş viski şişeleri, ananenin soluk siyah beyaz fotoğrafının yanında çocukların aldığı takdir belgeleri, az ötede hiç kullanılmamış likör takımı…

Al sana müze işte… Hele ki aradan bir kuşak geçmişse tam müze… Şimdi kendi evime bakıyorum; oymalı kakmalı olmasa da benim de var öyle camlı bir dolabım. Anısı olan, atmaya kıyamadığım pek çok şeyi içine dizmişim. Arkadaşımın hediye ettiği şarap şişesi, yanında çok güzel bir uzo kutusu, onun yanında Küba'dan hediye gelen süs eşyası, onun da yanında bir kar küresi...Bu parçaları toplamış mıyım, toplamışım. Arşivlemiş miyim, hayır öyle bir “büfe envanteri” adlı excel tablom yok. Olsun bu kadar kusur kadı kızında da olur. Sergiliyor muyum, evet. Ziyaretçilere açık mı, açık olmasa salonun ortasında ne işi var? Demek ki ben de kendi çapımda müze sahibiyim. Cem Yılmaz olsaydım, değerli tablolarımı “resim müzesi”, değerli arabalarımı “araba müzesi” olarak kategorize edebilirdim. Herkes kendi çapında müze sahibi işte.

Soruya dönelim, soru neydi?

“İnsanlar yeni yerlere yolculuk yaptıklarında neden müzelere giderler?”

Bunu bilmeyecek ne var? Tabii ki meraktan ve de kıskançlıktan! Kendi ev müzelerimizi düşünün. İlk gittiğimiz evin salonundaki “vitrini” çaktırmadan, yandan yandan incelemez miyiz? Vitrinde illa ki yer alan düğün fotoğraflarına bakıp “Görümce o zamanlar da çirkinmiş!” dediğimiz hiç olmadı mı? Hele seksenli yıllarda o vitrinin içindeki dantellere bakıp ev sahibi hakkında yargılar oluşturulmaz mıydı?

“Kız Kadriye, geçen gün gittim ya Songülgillere… Amaan ne göreyim!  Vitrinine uyduruk dantel koymuş üç tane. Modası geçmiş, çirkiiin, ay görsen var yaa, sararmııışş, toz içinde! Pasaklı bu Songül, ayyy içim almadı çay bile içmeden kalktım!”

Müzelere de böyle meraktan ve de azıcık hasetten gidiyoruz işte. Ne farkı var?

Ay bu ilkel insanlar da zavallıcıklar, bak şu yamuk taslardan su içiyorlarmış!” demiyor muyuz?

“Şu kaşıkçı elması bende olacaktı var yaa!” diye bakıp bakıp öykünmüyor muyuz?

“Mona Lisa Mona Lisa diyorlar, küçücükmüş bu resim ayol!” diyerek kendimizi yüceltmiyor muyuz? 

İlber Hoca demiş ya “laf ola” diye müzelere gidiyor insanlar. E öyle zaten. Paris’e gidersen “Louvre Müzesi”ni görmeden gelmeyeceksin diye talimatlar her yerde. “Mona Lisa” ile fotoğraf çekileceksin ve sosyal medyada yayınlayacaksın ki havan olsun…

Bu arada üzerine alınan falan olmasın aman ha! Gerçek sanatseverlerden bahsetmiyorum tabii ki! Benimkisi biraz ironi!  Sıradan insanlardan, yani benim gibilerden bahsediyorum. Aramızda sanat tarihi okuyan arkadaşlarımız olabilir. Onlar elbette her resmin, her heykelin hakkını vererek müze gezerler. İlber Hoca da bunu kastediyor zaten. “Anlamayan müze gezmesin kardeşim!” demeye getiriyor.

Peki bana sorsalar aynı soruya ne cevap veririm:

“Evde Yazar, neden müze?”

“Çünkü hayal kurmayı sevdiğim için, çünkü içimdeki meraklı çocuk sevinsin diye” cevabını veririm.

Gariban Heykel

Kharkov’a gittiğimde Kozmos Müzesi’nin kapısına kadar gidip içeriyi göremeyince çok ama çok üzülmüştüm. Halbuki içeride kozmonotların giysilerini görecektim, uzay üssünden getirilen malzemeleri görüp hayallere dalacaktım. Kapıdaki bu gariban heykelin resmini çekerek kendi kendimi avutmuştum. Savaş çıkmasaydı bir daha gidip o müzeyi gezerdim, öyle içimde kaldı!

Yaa işte böyle sevgili dostlarım. Geçen gün bir söyleşi dinledim. “Bizde müze kültürü yok” diyordu biri. Mesela bizim neden bir tekstil müzemiz yok diyordu. Güya muhafazakâr takılır bu ülkedeki insanların çoğunluğu, ama ne yazık ki değerlerimizi ve kültürümüzü ‘muhafaza etmek’ bir yana, çar çur edip yok etmekte üstümüze yoktur. Bir Hasankeyf’i bile koruyamadık deyip sinire, söylenmeye ve de drama bağlamadan gideyim en iyisi.

Lafı da bitiremiyorum bir türlü. Aklıma bir anekdot geldi.  Bizim tekstil firmasına emekli bir manken gelmişti. Mankenin yarı yaşında ama yine  de yiyecek gibi bakan bıçkın Ümraniye delikanlısı çocuğun yorumunu hiç unutamıyorum:

“Arkadan liselik, önden müzelik!”

Afallamıştım bu cümleyi duyunca! Nasıl bir yaratıcılık(!)

 Müzeye çirkin şeyler mi konuluyor yani! Keşke orada İlber Hocam olsaydı da bu istemem yan cebime koy çocuğunun ağzının payını verseydi! Üstelik emekli mankenin yüzü de, fiziği kadar güzeldi.

Laf bitmez, söyleyemediklerimiz hafıza müzemizde kayıtlı kalır…

Bu sefer gerçekten kaçtım, sevgiyle ve müze dinginliğiyle efenim...

**https://www.biyografi.info/haber/Ilber_Ortayli__Muze_ziyaretcileri_azaltilmali




Devamını Oku

23 Haziran 2023 Cuma

Bugün Doğum Günüm, Okuyan Herkesten İstediğim Bir Hediye Var :)



Bugün benim doğum günüm. İnsan böyle günlerde karışık şeyler hissediyor. Hüzünleniyor, beklenti içine giriyor, çok beklerse hayal kırıklığı yaşıyor, az bekledikleri ararsa çok mutlu oluyor, kendini özel hissetmek istiyor, yeterince özel hissettirmezlerse kırılıyor, çok özel hissettirirlerse duygulanıp ağlıyor, hediye beklemem diyor ama birisi hediye verirse çok mutlu oluyor, kendi içine düşüyor, bu dünyada bunca yıl ne işe yaradım diye kendini sorguluyor, acaba birilerinin kalbine dokunmuş muyumdur diye merak ediyor, kalbine dokunduğu kişilerden iki çift güzel söz duymak istiyor, hatta her ne kadar reklam olsa bile bankalardan oradan buradan gelen doğum günü mailleri ve mesajları ile bile seviniyor.

Böyle karışık bir dünya duygu arasında gidip geliyor insan, doğum günlerinde.

Bugün de benim için tam ifade edemediğim, aklımın karman çorman  olduğu, kalbimin harman olduğu bir gün… Bir inip bir çıkıyor duygularım, her sene olduğu gibi…

Madem on senedir burada blogdaş olduk, bir şekilde yoldaş olduk; o halde bugün sizden hediye istiyorum.

 İstediğim hediye şu:

Beni ne kadar zamandır takip ediyorsunuz, yazılarımı okumak size ne hissettiriyor, beni nasıl biliyorsunuz?

Yazın bana, bol bol, uzun uzun yorum yazın bugün. Bana gıcıksanız yazmayın ama; güzel şeyler duymaya ihtiyacım var, çünkü bugün benim günüm... 

 Yazacağınız güzel mesajlar, ne zaman kendimi yalnız hissetsem, dönüp okuyacağım gizli bir rehber olacak, beni sadece doğum günümde değil, hep ama hep mutlu edecek…

Sevgiyle ve elbette umutla ve güzel hayallerin gerçekleşmesiyle geçsin bu yeni yaşım…

İyi ki varsınız blog dostlarım...


Devamını Oku