14 Mart 2014 Cuma

İş görüşmesine çağırdılar güya!

Nedir bu iş görüşmelerinden çektiğim; ya ben kılı kırk yarıyorum, ya işverenlerin seviyesi iyice düşmüş, ya da işsizlik o kadar üst boyutta ki işverenler görüşmeye çağırdıkları kişilerin birer insan olduğunu umursamıyorlar bile..
Kusura bakmasınlar ama bu sefer afişe edeceğim yaptıkları kabalığı. Afişe edeceğim ki dönüp kendilerine bir çeki düzen versinler! İşe almak için görüşecekleri insana asgari nezaketi göstermeleri gerektiğini öğrensinler. Afişe edeceğim ki en azından beni okuyanlar, iş ilanı verdikleri için burunları havada olan işverenleri iyice tanısın!

Nereden çıktı bu iş görüşmesi demeyin, meraklanmayın; yazmayı bırakıp tekstile dönmek gibi bir karar da almadım. Sadece üzerinde son bir yıldır çalıştığım, epeyce de deneyim kazandığım ve son zamanlarda kariyer sitelerinde sıkça karşılaştığım “içerik yöneticisi” pozisyonu için piyasa ne alemde öğrenmek istedim.

Hata bende, nasıl bir ânıma denk geldiyse, ilanı üstün körü okumuşum sonradan fark ediyorum. Normalde böyle bir ilana asla başvurmazdım.

Her neyse, ilanı Kariyernet'ten aynen kopyalıyorum.


İçerik Yöneticisi (Ref:TK-1121933)1Personel sayısı: 25
BAYAN PERSONELLER ARIYORUZ.Metin yazarlığı konusundan deneyimli,Yaratıcı içerik yazabilecek ve fikir geliştirebilecek,Tasarım değerlendirme ve yönlendirme yeteneğine sahip.
BAŞVURULARReklam metinlerinin oluşturulması,İçeriklerinin kontrolü ve düzenlenmesiİletişim Direktörlüğünce hazırlanan tüm yazılı metinlerin redakte edilmesi, dil bütünlüğünün sağlanmasıKurum içi gelen metin, slogan, ürün ismi gibi taleplerin karşılanmasıYaratıcı içerik fikirleri üretilmesiŞirket içi iletişim sağlayan portal içeriğinin düzenlenmesi, koordinasyonu ve takibiSosyal medya platformlarına yönelik içerik üretilmesine destek verilmesiBasın ve PRa yönelik içerik fikri üretme ve içeriğin oluşturulması
Firmanın ilana eklediği diğer bilgiler:
Pozisyon Tipi: Sürekli / Tam zamanlıEğitim Seviyesi: Üniversite (Mezun), Yüksek Lisans (Mezun), Doktora (Mezun)


patrıonss
Neden böyle bir ilana başvurduğuma pişman oldum?

Her şeyden önce pozisyon için 25 personel alınacakmış, bu demektir ki pozisyon eften püften; muhtemelen de maaşı az olacak! Ben önemsememiştim bu detayı başvurmadan önce.  25 kişiye 2000'er TL maaş verseler (ki anlatılan iş için cidden çok az bir rakam) 50.000 TL eder, sanmam bu kadar vereceklerini.. İyi de nedir bu işlerin piyasası nasıl öğrenebilirim ki görüşmeye gitmeden? Komik bir rakam vereceklerse niye gideyim boşu boşuna görüşmeye! 
 En azından sosyal haklardan bahsetselerdi de bir fikir oluşabilseydi. İstediklerinizi madde madde yazıyorsunuz iyi güzel de vereceklerinizi neden belirtmiyorsunuz sayın işveren?
En azından haftanın kaç günü çalışılacağını, İstanbul gibi ulaşım sorunu olan bir şehirde servis olanağınız olup olmadığını, sigorta yapıp yapmadığınızı, yemek verip vermediğinizi, vereceğiniz ücretin ortalama miktarını belirtseydiniz de beni ve benim gibi birçok kişiyi yormasaydınız olmaz mıydı?
Yok olmazdı elbette, sanki bu bilgiler devlet sırrı! Hadi diyelim şirket sırrı diye düşündünüz, o halde öz geçmişini beğendiğiniz adaylara en azından maille bildirseniz ya, ya da telefonda ön görüşme yapsanız ya! Nedir bu kara düzen, ille de yüzyüze görüşme mantığı! Hayır neyle karşılaşacaklarını bilmeyen adayların hepsini ayağınıza çağırarak elinize ne geçiyor? Bu nasıl bir ego tatminidir?
Bir de şu, ilandaki “bayan personeller” kelimesi.. Şimdi kendi kendime daha çok kızıyorum işte, bu kelimeyi kullanan bir iş yerine hangi gaflet anında başvurmuşum! “Elemanlar aranıyor, erkek olanları tercih etmiyoruz” deyin. “Kadın eleman arayışındayız” deyin. Neden “bayan personeller” diyerek çoğul ve kişiliksiz bir kimlik yaratıyorsunuz? "Kadın" kimliğinden neden bu kadar korkuyorsunuz?

Başvurduktan sonra ne oldu?

Neyse işte ben başvurdum ve geçen hafta perşembe günü cep telefonuma bir mesaj geldi:
“Kariyernet'ten gelen başvurunuz için cuma günü 13:00 ile 18:00 arası görüşmeye bekliyoruz. Adres şudur, telefon budur...”

Siz olsaydınız bu mesajı alınca ne düşünürdünüz?

Ben önce sevindim, demek ki eğitimini almadığım bu sektörde, yeterince etkileyici bir cv oluşturmuşum ki beni görüşmeye çağırdılar diye düşündüm. Bu düşüncem sadece birkaç dakika sürdü. Çünkü hayatım boyunca onlarca iş görüşmesine gittiğimi ve hiç birine telefon mesajı ile çağrılmadığımı ayrımsadım. Bu ne demekti, nezaket icabı telefonla ya da maille haber verilmesi gerekmiyor muydu? Kaldı ki bilinmeyen numaradan gelen mesaj silinip giderdi, yani demek ki ben mesajı görmesem umurlarında olmayacaktı; onlar zaten bayan eleman arıyorlardı, beni aramıyorlardı ki!

Gitmedim görüşmeye..

Pazar günü aynı mesaj tekrar geldi cep telefonuma, yine arayan soran yok.


ise girmek icin nelere katlanmak gerekir?

Pazartesi günü öğlene doğru aradım verdikleri numarayı. Dedim görüşmeye çağırıyorsunuz, yeriniz de bana oldukça uzak. Telefonda bir ön görüşme yapamaz mıyız? Dedi olmaz. En azından servisiniz var mı onu söyleyin, yoksa boşu boşuna gelmiş olmayayım dedim. Şirketin sahibiymiş gibi kibirle cevap veren sekreter ( ki şirketin sahibi de iş başvurusu yapan kişiye böyle kibirle davranamaz!) telefonda bilgi veremeyeceklerini söyledi. Sadece servis var mı diye sordum oysa ki, şirket sırlarını anlatsın istemedim! Dedim ki size gayet insani bir soru soruyorum, dedi ki “siz bilirsiniz!”

Evet," işine gelirse" dedi yani kısacası sekreter bana.. Belki ben acayip sloganlar bulup acayip reklam metinlerine imza atacaktım, belki harika yazılar yazıp şirketlerini Google'a sevdirecektim. Bu kaba saba davranışları ile beni kaybetmiş oldular, sahi bu firmalar kendilerini ne zannediyorlar?

Mesela bu yazıyı eskaza bu şirketin yöneticisi okusa; ilanı verene, ters konuşan sekretere ne tepki verir?

Bu yaklaşımdaki bir firma, insan kaynağına önem vermeyerek ne kadar başarılı olabilir?

Firmanın kim olduğunu mu merak ediyorsunuz, ben yine de kibar davranıp adlarını yazmadım; ama merak ediyorsanız, yazıdaki ipucundan kim olduklarını kolayca bulabilirsiniz.

Siz siz olun, size saygı duymayan hiçbir işverenle çalışmayın diyorum ve bu günlük ayrılıyorum..


















Devamını Oku

13 Mart 2014 Perşembe

Dizilerde bile kandırılıyoruz; örnek mi, Merhamet dizi finali!

Toz duman ülke gündeminin içinde son günlerde o kadar dağıldım ki, bu psikolojiden kurtulmam lazım bir an önce.. Halim hal değil, depresyonun eşiğindeyim zira.. Tapeler, yolsuzluklar, ölümler, seçim mitinglerinde gözümün içine baka baka söylenen yalanlar! Dayanma sınırlarım zorlandıkça zorlanıyor.. Bir yandan da hayat rutinimi sürdürmek zorundayım.

İşte bunun farkında olarak, baştan beri takip ettiğim Merhamet dizisinin finalini kayıttan izleyip, biraz gündemin ağırlığından uzaklaşayım; bari biraz kendime geleyim dedim bu sabah. Hata etmişim, keşke izlemeseydim! Bana göre oturaklı, roman uyarlaması olduğu için kurgusunu beğendiğim Merhamet dizisi bile çığırından çıkmış meğer! Gerçi en azından izleyiciye saygı duyup final çekmişler ama bu kadar da sallapati bir final olmaz ki be kardeşim! Hani final bu, mutlu son olur, büyük bir masada mutlu mutlu toplanıp karakterler eğlenirler, ben de biraz pozitif enerji yüklenirim demiştim. Zira her ne kadar dramatik sahneleri olsa da komedi unsurlarını bolca barındıran bir diziydi Merhamet.
Nerdeee, böyle düşünerek hata etmişim; dedim ya keşke izlemeseydim de kendim hayal etseydim dizinin finalini..

merhamet
Resim yazısı ekle


Diziyi izleyenleriniz bilirler; Sermet, mafyatik ilişkilerin içinde bir adamdı. Başlarda kendisine sinir oluyorduk ama Deniz'e aşık olduktan sonra sevmeye başlamıştık kendisini. Çünkü aşk sayesinde yufka yürekli bir adam olup çıkmıştı.. Her neyse, hep birilerini döverken, birilerini öldürürken gördük Sermet'i dizinin başından bu yana, hiç kimse O'na saldırmamıştı. Ne olduysa oldu; dizinin finalinde birden kötülük yapıp Amerika'da yaşamak zorunda bıraktığı eski ortağı Erol Bey, komandolar tuttu ve patada kütede silahlı saldırıda bulundu Sermet'in orman içindeki evine..

Hadi silahlı saldırı oldu diyelim de mantık hatasını ne yapacağız? Bugüne kadar Cnbc-e'de izlediğim bütün ajan dizilerinde gördüğüm kadarıyla, koruma ekibi birbiriyle sürekli iletişim halinde olur. Şimdi bu Sermet'in korumaları dizilmişler evin yakınlarına, birinci ölüyor, diğerinin haberi olmuyor. İkinci ölüyor, üçüncünün yine haberi olmuyor. İyi de pardon, güvenlik ekibi bunlar, telsizle “nokta-1 burada her şey yolunda, tamam”, “nokta-2 her şey yolunda tamam” gibi aralarında konuşmaları gerekmiyor mu? Zenginlik içinde yüzen Sermet, kendisine en az 20 kişilik güvenlik ordusu tutuyor, adamlar Erol'un saldıracağını bildiği için üst düzey alarmdalar ve birbirlerinden haberleri yok! İzleyici olarak bizler de yiyoruz bu durumu, yersek daha doğrusu, ya da işimize gelirse.. Beğenmezseniz izlemeyin, biz zaten bugüne kadar olan reytinglerden kazanacağımızı kazandık, bu finali çektiğimize dua edin hesabı..
Bu ülkede bize reva görülen de bu değil mi zaten günlük hayatımızdaki birçok konuda; yersen durumu yani, dizide yapmışlar çok mu?

Hadi diyelim Sermet'i yaraladınız, bari yeni evlendiği karısı Deniz'le, Deniz'in en samimi arkadaşı olan ve yeni anne olmuş Narin'i niye trafik kazasında öldürüyorsunuz? Senarist sanırım bu bölümü sarhoş kafayla yazmış! Eh be demiş, bıktım bu fıkır fıkır sürekli gülüp duran karakterlerden, tam da hayatlarında bir şeyler düzgün gitmeye başladı; otuzlu yaşlarında öldüreyim ikisini de görsünler günlerini demiş..

Harbiden çok ama çok saçma! Çok sevdiği 5 aylık kocası vurulup  yaralanarak Deniz'in üstüne yığılıyor, bu arada başka bir saldırgan geliyor ve kocasını korumak için Deniz, elindeki tabancayla O'nu vuruyor, Sermet hala Deniz'in üzerine yığılmış durumda. Deniz, şuursuzca Sermet'e hiç bakmadan fırlayıp koşar adım arabaya atlıyor, yanına Narin de geliyor. O panikle arabanın anahtarlarını nasıl buluyorlar orası da ayrı mevzu.. İnsan bilincini yitirse bile sevdiği adamı yaralı halde bırakır mı? Hadi diyelim Deniz delirdi, vurulup baygın halde yatan Sermet, nasıl oluyor da Deniz'in ardından birden ayaklanıyor? Baştan beri Küçük Emrah'ın “acıların çocuğu” film versiyonlarından birini izliyordum da ben mi farkında değildim yoksa iki sezondur?
Biraz daha ölü olsun, biraz daha kan olsun  diye sanırım,  her beladan bugüne kadar kurtulmayı başaran  Ali'yi de öldürüyor senarist. Kim kaldı geriye sağ olarak, bari Fırat'ı da öldürseydi de tam olsaydı! 

Hele son sahneler yok mu, akıllara zarar.. Güya Deniz'le Narin ölmüşler, kumsalda beyaz uçuşan elbiseleri içinde ruh olmuşlar ve  ölümden konuşup bir taraftan da dans ediyorlar; sanırsın Arabesk filminin final sahnesi!
Pes ki ne pes!

Sonuç şudur ki, dizi filmlerde de  izleyiciye saygı diye bir şey kalmadı. Çoğu, final bölümü çekmeye gerek bile duymazken, çekenleri de görüyoruz işte..

Ben şahsen, amacı reklamlardan para kazanmak olan, gerisinde hiçbir şeyin önemsenmediği bu dizileri izler miyim artık bilemiyorum.

Zira kandırılmaya dizilerde bile tahammülüm yok artık!

Uyanık kalmak ümidi ile diyorum, kaçıyorum kendi alemime..


Devamını Oku

12 Mart 2014 Çarşamba

25’inci Mipim Fuarına 90 Ülkeden Katılım Var

Cannes’da Dev Buluşma
Gayrimenkul sektörünün uluslararası platformda kendini ve projelerini tanıttığı en önemli fuar olan MIPIM, Fransa’nın Cannes şehrinde kapılarını açtı. Türkiye fuara Brezilya ve Rusya ile birlikte “Onur Ülke” olarak katılıyor. 25’inci kez düzenlenen fuara 90 ülkeden 20 binden fazla kişi bekleniyor.
Alkaş’ın Türkiye temsilciliğini yaptığı dünyanın en büyük ve en önemli gayrimenkul ve ticaret fuarı olan MIPIM bu yıl da uluslararası yatırımcılar, şehir planlamacıları, alışveriş merkezleri, mimarlar, konut sektörü, belediyeler, otel zincirlerini bir araya getiriyor. Türk ekonomisinin artan gücü ve Türk şirketlerinin büyüme hızının artışı nedeniyle Türkiye fuarda Rusya ve Brezilya ile birlikte Onur Ülke olarak yer alıyor.
Bak Yapı Onur Çadırına Kurulacak, İstanbul ve Bursa’yı Anlatacak!
Bak Yapı, Türkiye’nin onur konuğu ilan edildiği MIPIM Gayrimenkul Fuarında stand açarak yabancı yatırımcılara İstanbul ve Bursa’daki yatırım fırsatlarını sunacak.  Fuardaki onur çadırında yabancı yatırımcılara İstanbul ve Bursa özelinde Türkiye’deki yatırım fırsatlarını sunmaya hazırlanan Bak Yapı tedirgin olan yabancı fonlara, Türkiye’de iyi seçilen projelere yapılan yatırımın hiçbir zaman kaybettirmediğini anlatacak.
Bay İnşaat: Sanat İçin 42 Maslak
Bu yıl Bay İnşaat’ın 41’inci yılını kutladıklarını anlatan Bay İnşaat Yönetim Kurulu Üyesi Erol Özmandıracı, “Bay İnşaat olarak bizi farklı kılan yaşama bakış açımız. Biz ‘çevre’ diyoruz; biz ‘sanat’ diyoruz, biz ‘yaşam stili’ diyoruz. Bunların bütünü bizim yaşam felsefemizi oluşturuyor. Baktığınız zaman 42 Maslak projesi olarak Türkiye’de sanat küratörü olan tek projeyiz. ‘Artful Living’ olarak adlandırdığımız; sanatla bir arada yaşam alanları sunuyoruz. Burası sadece lokasyon olarak Maslak’ın merkezi değil, İstanbul’un kalbi de olacak.” dedi.
Eyfel Yapı Tarafından Beykoz Riva’da Hayata Geçirilen Kidstown Riva, Çocuk Temasıyla Geliştiriliyor.
Eyfel Yapı tarafından inşa edilen Kidstown Riva, çocuklu aileleri hedefliyor. Denizin, derenin ve temiz orman havasının bir arada bulunduğu Riva’da, 40 bin 500 metrekarelik alan üzerinde inşa edilen Kidstown Riva, toplam 136 konuttan oluşuyor.
Kuzu Grup: Fırsatlar Konuşulacak
Kuzu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Özen Kuzu, tüm uluslararası emlak sektörlerinden en etkili oyuncuları bir araya getirerek, dünya genelinde çok sayıda imar projesi ve sermaye kaynağına rakipsiz erişim imkanı sunan MIPIM’in, Türk gayrimenkul sektörü açısından büyük önem taşıdığını kaydetti.
Mesa: Çamlıca’ya 115 Konut
İstanbul’un en seçkin yaşam bölgesinde yer alan Çamlıca’da Mesa, 42 bin 500 metrekare büyüklüğündeki bir arazi üzerinde yükseliyor. Tarihi ve doğal atmosferi, panoramik İstanbul manzarası ile Çamlıca’da Mesa; Boğaziçi Köprüsü, Şile Yolu, Kadıköy ve Üsküdar’a birkaç kilometrelik mesafelerde yer alıyor.
Tema İstanbul, Tema World İle Yılda 3 Milyon Kişiyi Eğlendirecek
Halkalı Atakent’te 1.6 milyon metrekare arsa üzerinde hayata geçen Tema İstanbul projesinde konutun yanında ofis, alışveriş merkezi, otel, mağaza ve temalı eğlence parkı yer alacak. MESA, ARTAŞ, ÖZTAŞ, KANTUR-AKDAŞ Ortak Girişim Grubu tarafından hayata geçen projesindeki Tema World, 400 bin metrekarelik alana kurulacak.
Vadistanbul Dubai’den Sonra Şimdi Fransa’da
Artaş Grubu, Aydınlı Grup ve Keleşoğlu İnşaat’ın ortaklığıyla hayata geçirilen Vadistanbul, 11 – 14 Mart tarihlerinde Fransa’nın Cannes şehrinde düzenlenecek MIPIM Fuarı’nda yabancı yatırımcılarla buluşuyor. Geçtiğimiz günlerde Tükiye’de görücüye çıkan Vadistanbul’un “Bulvar” etabı da MIPIM’de sergilenecek. Ofis, otel ve mağazaların yer aldığı alana uluslararası alanda faaliyet gösteren birçok firmanın ve yatırımcının ilgi gösterdiği belirtiliyor.
MIPIM Yapı İnşaat Fuarı
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

11 Mart 2014 Salı

Berkin Elvan için üzül diyemem, utanırım...

Ben kimseye empati kurmayı öğretemem, zaten kimse kimseye bunu öğretemez. Karşısındakinin yerine kendini koyarak olaylara O'nun penceresinden bakmayı -en azından- denemek, insan olmanın bir gereğidir çünkü. Empati kurabilenler erdemli insan değildir bu yüzden; tıpkı sadece kendini düşünen bencil yaratıklara insan denilemeyeceği gibi!

berkin elvan

Bugün 15 yaşında bir çocuk, hayata gözlerini yumdu, adı Berkin'di. Bakkala ekmek almaya giderken hain bir gaz kapsülü  beynine isabet etmiş ve 269 gün komada yatmasına neden olmuştu.
 Sanki savaş  mı vardı, hayır yoktu!
Peki neden?
Cevap vermeye yüreğim dayanmaz!
Şimdi ben, kendinizi O'nun ailesinin yerine koyun demem, diyemem. 
Utanırım böyle bir şey söylemeye!

Zira ha insan mısın diye sormuşum, ha Berkin'in ailesinin yerine kendini koy demişim, aynı şey benim gözümde.
Karşımda fiziksel olarak insana benzeyen biri varsa, nasıl söylerim böyle?
 Utanırım...

Herkesle de empati kuramam elbette, bu işin de insani limitleri var. Birileri “şimdi sırası mıydı, seçim kampanyamıza gölge düşürecek bu ölüm!” diyorsa içinden, kusura bakmasınlar kendimi onların yerine koymak bir yana, onlar adına da çok ama çok utanırım...

Ateş düştüğü yeri yakar, doğrudur. Ben ne yapsam da ne etsem de 269 gündür umutla çocuklarının yaşama dönmesini bekleyen anne baba gibi hissedemem. Ama en azından bu zulme, bu insanlık dışı duruma, bir çocuğun yaşama hakkını koruyamayan, sağa sola şiddet saçan devlete tepkimi gösterebilirim. İşte bugün bu yazıyı yazarak, belki içinizden bir kişiye
 “Bu ülkede neler oluyor böyle, ben çok duyarsız davrandım, bunlara karşı durmam gerekir” dedirtebilirsem, vicdanım bir nebze de olsa rahatlar Berkin kardeşime karşı..

Bu hayatta herkesin bir görevi olduğunu düşünürüm, her şeyin de bir nedeni olduğuna inanırım. Berkin kardeşimin insanlara ışık olmak gibi bir görevi varmış diyorum, o kahraman olmak için gelmiş dünyaya.. 
Genç yaşında hepimizin yüreklerinde yerini aldı, karanlığın bitmesine katkı sundu 16 kiloya düşen cılız bedeniyle..

Şimdi ben, böyle düşünmeyenlere bir şey anlatamam, utanırım...
 İnsanlığımdan utanırım, O'na laf söyleme pervasızlığını gösteren biriyle karşılaşırsam..

Rahat uyu Berkin kardeşim, sen artık milyonların gözünde kahramansın! Melek kanatlarını takarak gör seni sevenleri, gör ki nasıl bir mertebeye uğurladık seni ..

Işıklar içinde yat sevgili kardeşim Berkin ♥




Devamını Oku

9 Mart 2014 Pazar

Acelem var, kentim beni bekliyor!

Acelem var, birazdan mahallemize dikilecek ağaçların manolya mı yoksa akasya mı olacağına karar vermek için halk oylamasına katılacağım. Bizim mahallede alışkanlıktır bu, önce sorunları akşamları kurulan halk meclisinde konuşur, enine boyuna tartışırız. Sonrasında da oylama yaparız. Mesela geçen hafta her kapının önünde çiçekler olması gerektiği konusunu tartışmıştık, oy birliğiyle sonuca vardık. Mahalleyi görseniz cıvıl cıvıl bu aralar. Herkeste bir telaş, bir telaş! Güller, papatyalar, krizantemler havalarda uçuşuyor. Ee hafiften hava atma yarışı var elbette. Herkes kendi kapısının önü daha güzel olsun istiyor. Tatlı telaşlar bunlar canım bir şey olmaz..

mutlu sehir
görsel web'den alıntıdır.
Madem bu güne kadar koruyamamışız, bari asıllarına uygun taklitlerini yapalım projesi başladı biliyorsunuz. Bizim mahallede seksenlerden sonra yapılan o ucube apartman müsveddelerini birer birer elden geçiriyor belediye. Süslü cumbalar ekleniyor bazılarına, taştan dekorlarla, heykellerle bezeniyor o çirkin binalar. Gözümüz gönlümüz açıldı, ne güzel oldu!  Artık yeni yapılacak binalarda şehir estetiği ön plana çıkarılacakmış, belediyeden bedava mimar desteği olacakmış diye duydum. Bir de yeni yapılacak her binanın önünde küçük de olsa bahçe zorunluluğu geliyormuş. İçim kıpır kıpır, meyve ağaçlarımız da olacak artık desenize, çocuklar bahçeden erik koparma zevkini yaşayacaklar..

"Sen de kafayı estetiğe takmışsın, diğer sorunları ne yapacağız?" demeyin işte. Azıcık dinleyin; ne bu telaş, bu acelecilik, bu ön yargılı haller?  Sokak çocuğu diye bir kavram kalmadı artık biliyorsunuz. Belediyenin “şefkat evleri”nde hepsi cicili bicili odalarında gönüllü anneleriyle mutlu mesut yaşayıp okullarına gidiyorlar. Bu şefkat evlerinden her mahallede olduğu için bizler de sık sık ziyaretlerine gidip sosyalleşmelerine katkıda bulunuyoruz çocukların. Şefkat evlerinin yaşlılar için olanları da var elbette. Seksenlik janti delikanlılarla yetmişlik zarif hanımların bazen tiyatro, sanat müziği gibi etkinlikleri oluyor, mahallece gidiyoruz elbette. Hayat hiç de kötü değil dostlar, içim nasıl da kıpır kıpır bir görseniz!

“İnsan yaşadığı yere benzer, o yerin suyuna, o yerin toprağına!” demiş ya Edip Cansever, bizler de yaşadığımız semtin güleç yansımalarını yaşıyoruz bu günlerde.. Yoo hayal falan gördüğüm yok, hem niye bana inanmıyorsunuz ki?

benim sehrim
görsel, web'den alıntıdır
Elektriğe, suya, ısınmaya elbette para vermiyoruz. Bu nasıl bir soru böyle? Belediyeler ne için var, bizlere hizmet etmek için değil mi? Nasıl çözdüler bu işi orasını bilemem, teknik adam değilim neticede. Ama her evin çatısına kocaman güneş panelleri kurdurduklarını biliyorum. Sıcak suyumuz çatıdan geliyor, evlerdeki kaloriferler de bu sıcak suyla çalışıyor. Kışın güneşsiz günlerde  çöplerden ürettikleri enerjiyi devreye sokuyorlarmış sanırım. Çevreye zarar veren nükleermiş hesmiş, adı bile geçmiyor tabii! Yahu o sizin dediğiniz bilinçsiz insanların nesli tükenmiş, telaşlanmayın bir daha geri gelemezler. Ne de çok korku salmışlar öyle içinize, vah vah size!


Kaldırım diye bir şey yok elbette. Bebekli anneleri, tekerlekli sandalyedekileri, yaşlıları düşünmeyecek de kendisini mi düşünecek belediye; ya siz de cidden ne acayip sorular soruyorsunuz böyle anlamadım gitti! Süslü ağaççıklarla ayrılmış yaya yolları ve araba yolları, elbette yayalar için bir kaç metrede bir oturma bankları var, bankların yanında küçük kitap kutuları da var tabii.. Dinlenirken gazetenizi, kitabınızı o kutulardan alıp okuyor, tekrar yerine koyuyorsunuz. Abartılacak bir şey değil bu niye şaşırıyorsunuz ki! Sosyal hakların olduğu bir ülkede yaşıyoruz, geçim derdi olan insan kalmadı, e hırsızlık da bitti gibi bir şey. Niye çalsınlar kitapları, gerçekten sizde gördüğüm bu paranoyak haller beni rahatsız etmeye başladı. Lütfen biraz sakin olur musunuz?

Toplu taşıma hem konforlu hem de bedava olunca sattılar tabii arabalarını, şehir merkezlerinde oturanlar. Çok akıllıca değil mi bu yaptıkları? Evden çıkıyorsunuz, bir kaç adım atıyorsunuz metro durağı, onun ilerisinde tramvay durağı, tekneler, vapurlar vızır vızır.. Beyefendi görünümlü şoförlerin- kaptanların kullandığı bu vasıtalarda mis gibi parfüm kokuyor, internet var, içecek otomatları var, oturacak yer zaten hep var.. Hem de  güneş enerjisiyle çalıştıkları için ne sesleri var ne de pislikleri. Eskiden şehir içinde milyon dolarlık arazi arabalarıyla gezen görgüsüz zenginler artık o devasa arabalarını kullanmaya utanır hale geldiler. Zaten sıkıysa toplu taşıma kullanmasınlar, bir referanduma bakar iş. Öyle parası olanın borusunun öttüğü günler geride kaldı çoktan.. Siz gerçi bana uzaylıymışım gibi bakıyorsunuz ama yalan söylemiyorum, bütün bunlar gerçek. Hal böyle olunca trafik sorunu kendiliğinden çözüldü tabii. Trafik sorununun öyle üçüncü köprü, beşinci köprü ile çözülmeyeceğini anladı akıllı belediyeler. Köprü yapmakla çözülmüyordu ki sorun, mesele kişisel araba sayısını azaltmaktı, evet ya bu kadar basitti işte..
Şimdi görseniz, şehrin bir ucundan öbür ucuna yarım saatte ulaşılabiliyor. Gürültü yok, pislik yok, ya var ya cidden sanki nüfusu azalmış bir Avrupa kentinde yaşıyor gibiyim..

iste benim kentim
görseli web'den alıntıdır.

Bana öyle kaçıkmışım gibi bakmayın. Gidiyorum ben, dedim ya mahallede manolya mı akasya mı  dikilsin referandumu var. Daha anlatacak çok şey vardı aslında ama siz bana inanmadınız ki!

30 martta ne mi yapacağım, ilahi sürahi! Bana bu saçma espriyi yaptırdınız ya çok yaşayın e mi, size de iyi pazarlar ☺ 
Devamını Oku

8 Mart 2014 Cumartesi

8 Martı ben böyle biliyorum!

Dünya Kadınlar Günü diye 8 mart tarihinde yapılan alışveriş indirimlerine, kadınlar matinesi ayarında yapılan vıcık vıcık kutlamalara, alınan saçma sapan pahalı hediyelere, 8 mart diye boğazda yemeğe çıkmalara oldum olası antipati duymuşumdur. Kadınların görevinin “çocuk yapıp evde oturmak“ olduğunu düşünen dayatmacı zihniyete inat, bugünün anlamını bir hatırlayalım derim.

emekci kadinlar gunu

8 marta neden kırmızı karanfil yakışır?

Bakmayın öyle keskin kelimelerle giriş yaptığıma, 8 martta da hediye alınır elbet; ancak 8 martta verilecek en güzel hediye kırmızı karanfildir. Neden mi? Tarih bloğu gibi hissedeceğim kendimi ama bu konuya da kısaca açıklık getirmek isterim.

1974 yılında Portekiz'de diktatöre karşı darbe yapan askerler, silahlarının namlularına karanfil takmışlardı ve de tüm dünya bu görüntüden çok etkilenmişti. Sözün özü şudur ki  Portekiz, diktatörlükten demokrasiye tarihe “karanfil devrimi” olarak adını yazdıran, şiddet içermeyen bir devrimle geçmişti. O gün bugündür de barışçıl bütün anmalarda kırmızı karanfil bir sembol olmuştur sol gelenekte. Ne alakası var demeyiniz, belki de 8 mart özel kadın indirimi kampanyalarından günün anlam ve önemini unuttunuz!

O halde gelelim 8 marta, ne olmuştu?

Kadın erkek eşitliğinin çok ötesinde, “kadınlar başımızın tacıdır” gibi hamasi lafların da çok ötesinde bir emek mücadelesi, bir despotizmle savaşma günüdür 8 mart.

1857 yılında, yani tam 157 yıl önce Amerika'da 40.000 dokuma işçisi daha iyi koşullarda çalışmak için greve gittiler. İstedikleri, 12 saatlik çalışma koşullarının düzeltilmesi, ücretlerin yükseltilmesiydi. Ancak çok bildik bir senaryo yaşandı; polis aynı bugün olduğu gibi işçilere saldırdı, onları fabrikaya kilitledi, barikatlar kurdu.

 Fabrikada yangın çıktı..

Kaçamayan 129 kadın işçi yanarak can verdi! Suçları neydi, suçları insanca çalışma hakkı istemekti..

Bir cenaze töreni düzenlendi on binlerin katıldığı, ama ölene ne çare!
Bir kez daha paranın, kapitalizmin canavarlığı yüzünden canlar gitmişti!

Aradan geçti tam 53 sene, yani 1910 yılı geldi, 2. Enternasyonele bağlı kadınlar konferansında ( Uluslararası sosyalist kadınlar konferansı) 8 martın Dünya Kadınlar Günü olması kararı alındı. 1921'de Moskova'da bu ad, Dünya emekçi Kadınlar Günü olarak değiştirildi. Tahmin edeceğiniz üzere uzun yıllar boyunca çoğu ülkede 8 martın kutlanması yasaklandı. Ama işte bilirsiniz, zamanla en olmadık şeyler bile değişir. Nitekim 1960 yılında, o kadınların ölümünden tam 103 sene sonra, Amerika'da bile Dünya Kadınlar Günü adıyla kutlamalar başladı.

Durum özet olarak böyle, sizler de okuyunca hatırladınız eminim. Enteresan ve üzücü olan ise aradan geçen 157 yılda bazı şeylerin değişmemesi..
Mesela gidin Ümraniye'nin, Dudullu'nun ara sokaklarındaki fason konfeksiyon atölyelerine. Buralarda işçiler sabah 8 de iş başı yaparlar, akşam 7 güya paydos saatidir. Hayır değildir, haftanın en az 3 günü gece 10-11'lere kadar sürer mesai. Tam 15 saat çalışırlar! Güya yasaya göre sınırlamalar vardır, kim takar yasayı? Fazla mesaiye kalmayan işçi, kendini kapının önünde bulacağını bilir. Kadınmış, anneymiş kimin umurunda! Yıllarca tekstil sektöründe çalışan biri olarak yakından şahidim ben insanlık dışı çalışma koşullarına. Anlatmaya kalksam sayfalar yetmez, o derece yani!
Atölyeden büyükçe firmalarda sendika ile duruma çözüm bulmak isteyenlere ise aynı 157 yıl önce olduğu gibi bugün de polis saldırır.

Hak aramak hep suçtur, değil midir? 

Aslında plazalarda, 9-5 çalışan beyaz yakalılar pek bilmez bu durumları; hoş onların da kendilerine göre dertleri vardır. İş yaşamı zor, iş yaşamı çetin, iş yaşamı kıran kırana mücadele ile geçen bir savaş arenasıdır adeta. Bir de kadınsanız zorluklar misliyle yaşanır.
Kadın cinayetlerinden, kadın ayrımcılığından, çalışan kadın sayısının her geçen gün azalmasından, kadınların evlere hapsedilmek istenmesinden bahsetmiyorum bile..
Onuruyla, alnının teriyle  evde, ofiste, tarlada, fabrikada çalışan, emeklerinin karşılığını layıkıyla alamayan tüm kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü dayanışma ruhuyla kutluyorum sadece..


NOT: Artık şu "bayan" kelimesini unutmak gerek, "kadın" demekten utanmasın kimse; bu da başka bir yazının konusu olsun.


Devamını Oku

4 Mart 2014 Salı

Benim bloğumda değil, UzmanKirala.com'da!

Makaleyazarak para kazanma maceralarım-3 adlı yazım çok okunuyor ve hemen hemen her gün bu yazıyla ilgili mailler alıyorum. Maillerin çoğunda “ben de yazmak istiyorum, bana yardımcı olur musunuz?” gibi istekler var. Elimden geldiğince tek tek e-postaları yanıtlarken söylediğim şey şu:
“Çok üzgünüm, maalesef ben de sizler gibi freelancer olarak çalışıyorum.”
 “Peki ama güvenilir siteler, platformlar nereler, nerelere gideyim?” diyenlere de Uzmankirala.com'da mutlaka bir profil oluşturun diyorum.


home-office



Peki ama ya siz freelancer çalışan değil de proje sahibi iseniz?

Mesela bir web sitesi tasarlatmak istiyorsanız, bir reklam ya da grafik işiniz varsa, çeviri yaptırmak istiyorsanız, belirli bir konuda danışmanlık almak istiyorsanız, ya da ne bileyim işte herhangi bir konuda uzun süreli ya da bir kereye mahsus freelance /home office bir destek almak istiyorsanız ne yapacaksınız?

Doğru insanlara ulaşmanız cidden zor olabilir. Ulaşsanız da karşılıklı memnuniyetin oluşabilmesinin risk içerdiğinin farkındasınızdır.
Forumlarda ilan bırakırsınız mesela, gayrı ciddi başvurulara sinirleriniz bozulma olasılığına hazırlıklı olmanız gerekir.
Eş-dost aracılığı ile sorununuza çözüm ararsınız. Bu da zaman kaybıdır; üstelik tanıdık birileri ile çalışmak kapris çekmek demektir, pazarlık yapamamak demektir.
Baştan ödeme yaptığınız işinizin yarım kalıp kalmayacağı ise freelancer çalışanın insafına ve biraz da sizin şansınıza kalmıştır yalan yok. Her freelancer çalışan benim gibi olmuyor deyip işi espriye vurayım biraz ☺
Şaka bir yana, bu tip sorunlar aslında hem freelancer olarak çalışanların, hem de bağımsız çalışanlara iş verenlerin ortak sorunu.

Her iki tarafı da koruyan çözüm belli aslında; e-ticarete aracılık yapan firmaların da kullandığı ve “güvenli ticaret kalkanı” denilen havuz hesabı sistemi.

UzmanKirala.com'da projeniz nasıl yürür?

  • UzmanKirala.com sitesine ücret ödemeden, işveren olarak üye olursunuz. Projenizi yine ücret ödemeden ilan edersiniz. Bu aşamada ya kendiniz ne istediğinizi yazarsınız, ya telefon numaralarından arayıp proje ilanınızı hazırlama konusunda UzmanKirala'dan destek alırsınız; ya da örnek projelere bakıp “benzer proje ilan et” tuşuyla bu aşamayı çabucak halledersiniz.
  • Sonrasında sisteme kayıtlı uzmanlardan teklifler gelir, ya da siz uzman profillerini inceleyip teklif almak istediğiniz uzmanlardan projenize teklif istersiniz.
  • Bu süreç boyunca projeniz ile ilgilenen uzmanlarla sistem üzerinden mesajlaşıp detayları netleştirirsiniz.
  • Bir tane uzmana karar verince, UzmanKirala'nın güvenli havuz hesabına paranızı yatırırsınız. Uzman projeye başlar. Projeyi teslim alınca, “projeyi teslim aldım, uzmana ödeme yap” işlemini seçersiniz ve uzman parasını alır.
  • Projeniz zamanında bitmezse veya eksik kalırsa, sistem üzerinden projeyi iptal ederek paranızı hiç bir kesinti olmadan geri alırsınız.

İşveren yani iş yaptıran üyelerden UzmanKirala.com'da hiç bir komisyon alınmıyor. Yani sıfır risk ve gönül rahatlığıyla sadece sonuca para ödeyerek UzmanKirala.com'da tüm freelance işlerinizi yaptırabilirsiniz. Komisyon ise yalnızca başarıyla bitirilen projelerde freelance çalışan uzman üyelerden alınıyor. (Bildiğim kadarıyla %10)

Ben, Uzmankirala.com ile çalışma konusunda şimdiye kadar hiç bir sorun yaşamadım.

“ Nereden başlasam, nasıl yapsam, senin bildiğin reklamcı var mı, nerede yazsam?” diye soran bütün takipçilerime faydalı olacağını düşündüğüm için böyle bir yazı yazma gereği hissettim, hatta UzmanKirala.com'un tanıtım videosunu da paylaşıyorum sizinle..




Devamını Oku

3 Mart 2014 Pazartesi

Yeni Nesle Yeni Kalp

Mercedes-Benz’den mükemmel kombinasyon.
Bir otomobilden beklentileriniz nelerdir? Konfor? Lüks? Ekonomi? Peki, tüm bunları tek bir otomobilden bekleyebilir misiniz?
Söz konusu Mercedes-Benz ise, evet!
Yeni nesil kompakt otomobiller A, B ve CLA Serileri şimdi 1.5 litre dizel ve otomatik. 1.5 litre hacminde ve 109 beygir gücündeki motorlarıyla düşük yakıt tüketimi sunarlarken, 7G-DCT çift kavramalı otomatik şanzımanlarıyla ise kullanım rahatlığı sağlıyorlar.
 Detaylı bilgi için www.mercedes-benz.com.tr'yi ziyaret edin.

mercedes arabalar

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

2 Mart 2014 Pazar

Bok böceği yol hakkına sahiptir!


Bir arkadaşımın Sinop Boyabat'ta muhtemelen Bazalt Vadisi'nde çektiği bu resmi görünce gözlerime inanamadım.

bok bocegi yasam hakki

Yok canım, fotoşop'tur, montajdır dedim; tam dublajdır diyecektim ki birden bu bok böceklerinin sesini bilmediğimi ayrımsadım. Hem ne oluyordu bana böyle, niye ezbere yorum yapıyordum ki? Arkadaşım çekmişti işte, fotoşop falan değil, kanlı canlı bir uyarı levhasıydı bu.
 Doğaya saygısızlıkta  en dip muameleye alışınca ister istemez böyle duyarlılıklar ani bir ”overdose” etkisi yapıyor ve afallıyor insan!

Trafikte yayaya geçme hakkı tanınmayan, her gün sırf bu nedenle insanların öldüğü bir ülkede yaşadığımızı  anımsatmak isterim.. “Bok böceklerinin geçme hakkı vardır” da neymiş diyoruz ister istemez. Çünkü bırakın diğer canlıların yaşama hakkına saygı duymayı, daha bizim gibi olmayan insanların yaşama hakkına bile saygı duymamız gerektiğini doğru dürüst bilmiyoruz ki? Her gün “bunlaaaaar, onlaaaarr” diye ayrımcılığın en yüksek perdesiyle söylenen aşağılamalarla çınlamıyor mu kulaklarımız; bok böceğinin geçme hakkından bahsediliyor öte yandan!

Eski Türk geleneklerinde yani Şamanlar döneminde insanlar ihtiyacı olduğu için bir ağaç dalı keseceklerse önce o ağaçtan özür dilerlermiş biliyorsunuz. Ana dedikleri doğa da cömert mi cömertmiş. Karşılıklı saygı ilişkisi varmış çünkü. Şimdilerde artık modern dünyadayız, modern ilişkiler var aramızda. Modern ilişki deyince nedense çıkar ilişkisi geliyor benim aklıma. Yalan mı, biz ne istersek onu reva görmüyor muyuz doğaya karşı? Koskoca kış ayını geçirdik, bir damla kar düşmedi diye hayıfanıyoruz ya; doğa ananın “yol lazım, köprü lazım, villa lazım, rant lazım” diye kesilen ağaçların intikamını aldığını bal gibi biliyoruz aslında. Dillendirmek işimize gelmiyor. "Bok böceklerinin geçme hakkı vardır" diyen duyarlı insan kimse, ona da deli muamelesi yapıyoruz öte yandan.
“Normal” algımız bozuldu çünkü. Olması gereken, bok böceklerinin de geçme hakkı olduğu değil midir? Bu dünyada insanların hayvanlarla ve bitkilerle uyum içinde saygıyla yaşaması gerekmez mi? Oysa bize yıllardır dayatılan, insanın üstünlüğü, hatta üstün insanın(!) üstünlüğü ilkesi olduğu için neyin normal neyin anormal olduğunu da çoktan karıştırdık.

Normale döner miyiz?
Döneriz elbette, aklımızı hepten yitirmedik çok şükür. Ne zaman ki “bok böceklerinin geçme hakkına saygı duyalım” uyarısı bize komik ve saçma gelmezse normale dönmüşüz demektir. Böyle bir uyarı levhasına ihtiyaç olmadığı ütopik bir dünya ise sanırım en yaşanılası yer olacaktır.


İyi pazarlar...

not: Aşağıladığımız bok böcekleri hakkında Vikipedi diyor ki:

Kültürde

Mısır Skarabeleri-İstanbul Arkeoloji Müzesi
Bok böcekleri (Skarabe) eski Mısır’daki en yaygın sembollerden biridir. Mısır geleneğinde farklı bağlamlarda, üç değişik anlamda kullanılmış olan sembolün simgelediği anlamlar şöyle açıklanır:
  • Ra’nın “khepre” şeklini temsil eden kullanımlarında kozmik evrenin meydana getirilişini simgeler. Bu böceğin üreme biçimi, kendi kendini doğuran, daha doğrusu kendi kendinin nedeni olan yaratıcı güç “Phtha”nın evrendeki kozmik nesneleri şekillendirerek oluşturmasını temsil eder. Burada söz konusu olan güç, yoktan var eden değil, “var edilen”i biçimlendiren bir güçtür. Mısır’ın hiyeroglif yazısında “olmak”, daha doğrusu “verilen biçimi alarak varlık haline dönüşmek” anlamına gelen “hpr” ya da “kheper” fiili ayakları açık bir skarabe ile yazılır. İlah Khepra’nın adı da bu fiilden türemiştir.
  • Güneş ile birlikte kullanımlarında, Güneş Sistemi’nin kendisine yaşam veren, kendisini yöneten Sirius Sistemi ile ilişkisini simgeler. Böceğin yumurtalarını koyduğu ve itme gücüyle yuvarladığı küre, kozmozda bir güçle yuvarlanıp giden bir ateş küresi olan ve tohumlarını Sirius’ten alan Güneş’i simgeler[3]. Sembolün bu anlamdaki kullanımında, sembole genellikle Güneş’i simgeleyen bir diskin eşlik ettiği görülür.
  • Ölüm ve ölüm-ötesi konularıyla ilgili olarak kullanımında ise reenkarnasyonu simgelemek üzere kullanılırdı. Bununla birlikte skarabenin eski Mısır’da aynı zamanda bir tür muska olarak da kullanıldığı bilinmektedir.

Kadim Mısır'ın tılsımsal böceği

Kadim Mısır'ın bu kutsal böceği, günümüz dünyasının bile en geçerli tılsımlarından biridir. Kadim Mısırlılar onun yaratılış, erkekliğin tartışılmaz gücü, üreme, bilgelik, reankarnasyon, ölümsüzlük ve yenilenmeyle özdeşleştirmişlerdir. Bokböceği tılsımı hemen hemen dört bin yıllık bir faal yaşam süresi gösteren ve dünyadaki tılsımların içinde en uzun bir geçmişe sahip olanıdır. Bugün bokböceği simgeli yüzük, küpe ve broşlar uğur olarak hala kullanılmaktadır.

Devamını Oku