22 Aralık 2015 Salı

Muğla'ya çiçekler gönderiyoruz!

Bu yazımda sizlere güzel mi güzel ilimiz Muğla'nın ilçelerine hizmet veren bir çiçekçiden bahsetmek istiyorum.

Beni bilenler bilir, yerel olanı her zaman desteklerim. Yerel esnafımız, yerel ticaret insanlarımız global olan devlerden önce kazansın isterim. Ekmeğimi fırından, sütümü bakkala gelen günlük sütten, sebzemi mahalle manavından almaya özen gösterdiğime göre, Muğla'da yaşasaydım, emin olun çiçeklerimi de Muğla çiçekçilerinden, onların yerel güzelliklerinden alırdım. Niye mi, çünkü memleketimin esnafı kazansın isterim. Sözü fazla uzatmayayım, demem o ki, eğer siz de benim gibi düşünüyorsanız, Muğla ve ilçelerine çiçek göndermek istediğinizde, mugladacicekci.com 'u ziyaret edebilirsiniz. Hem çiçek haricinde zarif ve kişiye özel hediyelikleri de var, emin olun pek beğeneceksiniz.


101 gül sepette
Dedim ya, böyle şeylere önem veriyorum. Dükkanını internete taşıyan, çağa uyum sağlamış yerel işletmeleri her zaman sayfamda seve seve konuk eder, onların tanıtımını seve seve yaparım.
 Mesela Muğla'nın güzide ilçesi Bodrum'a taşınan entel arkadaşım olsaydı, ona doğum günü çiçeğini Muğla çiçekçilerinden alırdım. Tıpkı Dalaman'da ailesinin işlettiği kafede garsonluk yapan sevgilisine sürpriz orkideler gönderen zarif aşık gibi... Can Baba'nın izinden yollara düşmüş ve Datça'ya varmış şair ruhlu bir arkadaşım olsaydı; açtığı mütevazı lokantaya hediye diye güzel bir saksı çiçeği gönderirdim. Fethiye'de evliliklerinin 20. yıldönümünü kutlayan sevdiklerime güzel bir buket hediye ederdim, Ölüdeniz'den döndüklerinde odalarındaki sürprizle mutlulukları katlanırdı. Muğla'nın çok da bilinmeyen şirin ilçesi Kavaklıdere'den kız isteyecek delikanlıyı tanısaydım, belki de Muğla çiçekçilerinden 101 tane gül almasını tavsiye ederdim... Öyle ya tek sayıyla göndermek adettendir gülleri... Belki de Köyceğiz'deki halasını ihmal eden bir yeğen olsaydım, özür çiçeği olarak seçimim cam vazoda bambular olurdu, bilemeyiz...

Ayıcıklı Gül Vazoda

Aslında çiçek hediye etmek için o kadar çok sebep var ki! Marmaris'e tayini çıkan yeğenim olsaydı, O'nun yeni bebeği için hoşgeldin bebek aranjmanı gönderirdim, hastahane odasına yetişsin isterdim...

beyaz güller
Evet, insanın sevdiklerine çiçek göndermesi için bir bahaneye de gerek yok. Mesela Milas'da yaşayan teyzem olsaydı, “içimden geldi çiçeği” olarak pembe lilyumlar gönderirdim, kimbilir sevinçten nasıl da havalara uçardı! Öyle ya teyze anne yarısıdır, sevilir, sevindirmek de gerekir... Muğla'nın Menteşe ilçesinde yaşayan ilkokul arkadaşımdan haberim olsaydı ve nişanlanacağını bilseydim, mesela pembe güller gönderirdim, ne zarif bir sürpriz olurdu!
Ortaca'da butik otel açan üniversite arkadaşıma Benjamin Ficus yakışırdı, Seydikemer'deki yakınım nezle oldu diye (Allah daha büyük hastalık vermesin) saksıda Guzmania çiçeği gönderirdim, moral olur burnunun akıntısı anında geçmez miydi? Tabii ki yerel eşraftan olsaydım, Ula'daki Atatürk Anıtı'na bir çelenk de bırakmak isteyebilirdim. Ama ille de Yatağan'daki teyzemin gönlünü beyaz papatyalarla alırdım....

Benjamin Ficus


Demem o ki, ne olur ne olmaz, isterseniz  Muğla Çiçekçi Facebook sayfasını beğenin siz, belli mi olur, birgün Muğla çiçekçilerine ihtiyacınız olur!

Mis kokulu güzel çiçekleriniz eksik olmasın, sevgiyle...

guzmania



Devamını Oku

21 Aralık 2015 Pazartesi

Yeni Yıl İçin Alınabilecek En Güzel Hediye

Şimdi yazının başlığına bakıp hemen uçak, araba, sonsuz para diyeceğimi düşünüyorsunuz biliyorum ama bu sefer başka bir hediyeden bahsedeceğim.Yılbaşı yaklaşırken evde aile üyeleri tarafından gizli gizli işler çevrilmeye başlar. Herkes kendi hediyesini en güvenli yere saklamaya çalışır aynı zamanda diğerlerinin hediyelerini bulmaya çalışır. Bu yıl evde yılbaşı için hediyemi biraz erken buldum. Gardırobun en arkasında hışırdayan bir torba içerisinde hediye saklanırsa olmaz.
Neyse ben şu hediye kısmına geçeyim. Daha gelmeyen yılbaşının hediyesi: Oral-B şarjlı diş fırçası. Denemeye çekiniyordum ama hediye gelince keşke daha önce alsaymışım dedim kendi kendime.


Oral-B, profesyonel diş temizleme aletlerinden esinlenerek tasarlamış bu şarjlı diş fırçaları ile mükemmel bir temizlik deneyimi sunuyor. Diş plaklarını temizlemekte manuel fırçalardan çok daha etkili bir sonuç veriyor, ilk kullanımdan sonra bile daha önce sanki hiç bu kadar iyi dişlerimi fırçalamamışım gibi hissettim. Üç boyutlu oynar başlık sayesindeyse normal bir fırçanın yapamayacağı kadar hareket edip, normalde ihmal ettiğimiz ulaşamadığımız yerlere bile ulaşıyor. Fırça başlıkları dişleri tamamen sararak birçok noktaya temas ediyor ve muhteşem sonuçlar almamı sağlıyor.
Ağız bakımına çok önem veren birisi olarak bu benim için en iyi yılbaşı hediyesi oldu. Siz de yeni yılda sevdiklerinize Oral-B şarjlı diş fırçası hediye ederek onları mutlu edebilirsiniz.
Ürünleri incelemek ve yılbaşı indiriminden yararlanmak için tıklayınız. Bu arada, Burcu Esmersoy'lu videosunu da paylaşmadan duramadım :)



Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

Sigarayı bırakınca bunların olduğunu kimse size söylemedi!


Zaman ne çabuk geçiyor. Bugün sigarayı bırakışımın ikinci yıldönümünü kutluyorum. Mütevazı olamayacağım, aferin bana...

Merak etmeyin sıkıcı bir yazı olmayacak. Yani “sigarayı bırakınca ciğerler şöyle temizlenir, kalp krizine yakalanma oranı şöyle düşer!” gibi uzmanlık gerektiren, biraz da okumaktan bıktığımız konulara değinmeyeceğim bu yazıda. Kendimce çıkarımlarım var, onları anlatacağım! Dediğim gibi oldukça özel deneyimler bunlar; kişisel gelişim hap'ları gibi değerlendirmemenizi önemle rica ederim...

Görsel, interiorsbystudiom.com sitesinden alıntıdır.

Gelelim sigarayı bırakmanın entrikasal düzlemdeki faydalarına!

1- Kıskanç arkadaşlarınız kimlermiş, sigarayı bırakırken öğrenirsiniz!

Sigarayı bırakacağım” deyince Yok canım sen beceremezsin, en fazla on gün zaman tanıyorum, kesin yine başlarsın!” diyenleri, ya da “Yaa çok kilo alırsın, sonra da veremezsin, boşver bırakma!” diyenleri yazın bir kenara. Kendince en iyi çözümü sunanları da unutmayın bu arada, “Niye bırakıyorsun ki, günde 5 tane iç!” derler mesela. O beşin yarın 10, 15 olacağını adları gibi biliyorlardır üstelik.
Aslında kendileri defalarca gizli gizli deneyip sigarayı bırakamamışlardır ve sizin başarmanızı istemezler, çünkü kıskanıyorlardır. Sigara içerken en yakınınızda yer alan bu kişiler gerçekten dostunuz muydu acaba? Sigarayı bırakmasaydınız bunu asla bilemeyecektiniz! Sizin iyiliğinizi istemeyen kişi hiç dostunuz olabilir mi? “Senin evine de gelinmez artık!” diye tehdit bile savurur onlar, aldırmayın; zaten gelmemeleri ruh sağlığınıza olumlu etki yapacaktır hiç üzülmeyin!

Görsel, artcaffeine.imobileappsys.com sitesinden alıntıdır.

2- Sigarayı bıraktığınızı çekemezler, kilo almışsın derler!

İnsanların dış görünüşlerini gündeme getirmenin ayıp olduğunu düşünerek ve bu konuyu gerçekten de önemsemeyerek, hayatı boyunca balık etli olduğu halde kilosu hakkında en ufak bir yorum yapmadığınız ve kendisini dost bildiğiniz en yakın(!) arkadaşınız “7-8 kilo almışsındır rahat! Ay şekerim, sen de artık benim bedenimdesin, napıcaksın alışacağız kiloya!” diye size güya yakınlık gösterdiği anda oradan uzaklaşın derim ben. O kadından size arkadaş olmaz, bütün bağları kesmekte fayda var! Sigarayı bırakmasaydınız satır aralarına sokuşturduğu sübliminal mesajlarla kimbilir sizi ne kadar yaraladığını da fark edemeyecektiniz! Tehlikelidir zehir dilli hatun kişiler! Ah sigarayı bırakmak, sen nelere kadirsin! Hem ciğerleri hem de ruhu temizliyorsun!

3- Sigarayı bıraktığınızda benciller su yüzüne çıkar!

Sigara içebilir miyim?” diye hayatta sormazlar. Yeni bıraktığınızı bile bile, belki de inadına yakarlar yanınızda, bununla da kalmayıp dumanını yüzünüze, mis gibi kokan saçlarınıza doğru üfürürler! Hava güzel olsa da camı açmazlar mesela! Sigara onların hakkıdır, siz de onlara uymak zorundasınızdır! 
Bu kişiler bencildir işte, hep kendilerini düşünürler, arkadaşlıkları da göstermeliktir, kaçılası insanlardır bu gruptakiler! Sigarayı bırakmasaydınız nereden bilecektiniz bu durumu?
İnsanın aklına içeriği çok alakalı olmasa da bir şarkı geliyor:

“...Tanı bunları, tanı da büyü Adiloş Bebe!...”

Görsel, nytimes.com sitesinden alıntıdır.

4- Sigarayı bırakınca daha az dedikodu yaparsınız!

İş yerlerinde “sigara molası verelim” diye gidilen çay ocakları ve mutfaklar gıybet yuvalarıdır. Dumanaltı dedikodu ortamlarından uzak kalarak hem ciğerleriniz, hem de kalbiniz temiz kalmış olur. Sigarayı bırakmasaydınız entrika bataklığında kokuşacaktınız!!

5- Yere izmarit atanlar avamdır, siz ise kendinizi üstün görebilirsiniz!

Biliyorum, sigara içerken siz asla böyle bir şey yapmazdınız! Gerekirse izmariti -afedersiniz- tükürüğünüzle söndürüp selpak mendile sararak, çöp kutusu buluncaya dek cebinizde gezdirdiğiniz bile olmuştu! Ama bakın işte, entel olduğunu cümle aleme göstermek için kılıktan kılığa giren tatlısu bilmişi arkadaşınız, simsiyah ojeli orta parmağının tek hareketiyle izmariti yere ne de güzel savuruyor! İğrenç ötesi bir hareket değil de nedir bu! İşte bu insan avamdır, Greenpeace'e verdiği imzayı feysbuk'unda yayınlaması sadece gösteriştir, kaçılası kişiliktir. Sigarayı bırakmasaydınız bunu nasıl fark edecektiniz?


6- Sigarayı bırakınca bir filmi / oyunu daha özgün yorumlarsınız!
Sigarayı bırakınca tiyatroda/sinemada perde arasında dışarıya çıkmanıza gerek kalmaz; dolayısıyla da soğukta ellerini ovuştura ovuştura sigarasını içen ve bu arada oyunun/ filmin kritiğini yapan sosyal ortamlardan uzak kalırsınız. Ama bu kötü bir şey değil, bilakis çok da iyi bir şeydir bu durum. 
 Sigara içerken yapılan “Abi yaa, bence katil perdenin arkasında saklanan o hizmetçi; iyi de ne biçim senaryo bu, ben hemen anladım!” gibi yorumlardan uzak kaldığınız için, ikinci perdeye ön yargıyla bakmayacaksınız. Bu sayede de katil hizmetçiymiş diye düşünmeyecek, geniş açıdan değerlendirmelerde bulunacak, katilin aslında intihar ettiğini ve kendine katil süsü verdiğini; dolayısıyla ortada aslında katil olmadığını, o perdenin arkasındaki hizmetçinin sadece camları sildiğini hemen şıp diye anlayıvereceksiniz! Bakın işte gördünüz mü, sigarayı bırakmasaydınız oyuna verdiğiniz para çöpe gidecekti!

Görsel, aristonorganic.wordpress.com'dan alıntıdır.

7- Sigarayı bırakarak diş doktorunuzdan intikam alabilirsiniz!

Benim en sevdiğim sonuçlardan biri de bu: İşaret parmağını gözünüze soka soka sallayan ve
Sigara içmeye devam edersen tedavini yarıda keserim, bütün dişlerin dökülür!” diyen aslında iyi niyetli ama korkunç kamu spotu gibi konuşarak sizi köşeye sıkıştıran diş doktoruna göğsünüzü gere gere gidip diş temizliği yaptırabilirsiniz. Sigarayı bırakmasaydınız bu kadar tatmin edici intikam alma duygusunu nerede yaşayabilirdiniz ki!

8- Sigarayı bırakınca iş bulursunuz!

Biraz zaman alacak ama, cv'nizde “sigara kullanmıyor” olarak güncelleme yapmak zorundasınız.. Bu güncellemeyi yaparken bir de iş ilanlarına göz atasınız gelir. O da ne, hayalinizdeki iş sizi bekliyordur!
 İlahi sürahi, “sigara içiyor” yazan bir cv'yi kim ister ki zaten bu devirde? Saat başı sigara molası veren, ikide bir de bronşit olup rapor alan bir çalışanı kim ister allasen?

Görsel, thegardenglove.com'dan alıntıdır.

9- Bunları söylemiyorum bile!
Salatalığın tadı bambaşkaymış, sabah kalkınca insanın ağzında metalik paslı tat olması çok saçmaymış, saçları savurunca yayılan şampuan kokusu harikaymış, ağzı sigara kokan arkadaştan çaktırmadan uzaklaşmak gerekirmiş, insanın saçları kırılmadan uzayabiliyormuş, eskiden gözde büyüyen mesafeler aslında pır pır kanatlanarak yürünebiliyormuş, tırnakların ve dişlerin doğal rengi sarı değilmiş, insan cildi aslen soluk değilmiş, el ve ayaklar aslında öyle çok acayip üşümezmiş, hasta olursam diye yaşanan suçluluk duygusu ne gereksizmiş, günde bir paket sigaraya verilen para ayda 300 liraymış ve bu ne büyük bir paraymış, klişe olacak belki ama sigarayı bırakmak gerçekten de hiç ama hiç zor değilmiş... Yani özetle sigara içmemek ne kadar güzel bir şeymiş demiyorum bile...

Sağlıklı günler dilerim efenim; hayatımdaki tek duman, pastanın üzerindeki  mumları üflediğim için olsun...


Not: Bu şeyi nasıl bıraktığımı merak ediyorsanız, buradaki yazıma bakabilirsiniz.



Devamını Oku

17 Aralık 2015 Perşembe

Hayalciler buraya toplansın!

Can Dündar, Silivri'den yazdığı mektuplardan birinde :

İyi ki hayal kurmayı öğretmişsin kendine...
Havalandırma lambasından ay ışığı, florasan ıslığından yavuklu soluğu yapmayı biliyorsun.”

diyordu. Bu cümleyi okuyunca gülümsedim. Hayalciler ülkesinin vatandaşıyım ya, yakın hissettim kendime...

(görsel, etsy.com sitesinden alıntıdır)

Aradan birkaç gün geçti, çok sevdiğim bir arkadaşım mr'a girecekti ve kapalı yerde kalma korkusu olduğu için haliyle endişeleniyordu. 45 dakika kalacaktı kutuda, “gözlerini kapa ve hayal kur” dedim O'na gayrı ihtiyarı bir şekilde. Hiç düşünmedim böyle derken de; laf olsun, teselli olsun diye de söylemedim. Çok doğallıkla en doğru öneriymiş gibi çıktı ağzımdan! Çünkü ne zaman zor bir an yaşasam ben öyle yaparım... Aslında her gece uykuya dalmadan önce, bazen gündüz vakti bir kuytuya, ya da lavaboya kaçıp... Daydreamer'ım evet...

(görsel, etsy.com sitesinden alıntıdır)
Arkadaşım mr'a girdi başarılı bir şekilde, çok şükür ki sonuçları da güzel çıktı. Hiç kıpırdamaması gerekiyormuş mr'a giren kişinin. Klostrofobisine rağmen 45 dakika boyunca hiç kıpırdamamış benim cesur arkadaşım da! Çünkü hayalleriyle meşgulken korkuyu unutmuş! Bahçeli diyarlarda muhteşem güzellikler içindeymiş o süre zarfında; yeşilin kokusunu içine çekerken, çiçekler topluyormuş en sevdiklerine... Sonrasında görüştüğümüzde bana “Sen olmasaydın başaramazdım!” deyince şaşırdım. Ne yapmıştım ki, keşke elimden bir şey gelebilseydi. “Hayal kur!” demiştim ya, meğer onu kastediyormuş. O sığınmıyormuş benim gibi hayallere, daha bir gerçek yaşıyormuş hayatı! Çok şaşırdım tabii ki, hayalsiz yaşanır mıydı ki? Hayallerim olmadan geçirdiğim bir gün var mıydı ki benim? Yoktu... Katlanamazdım ki bazı zorluklara!

Görsel, saskiakeultjes.tumblr.com sitesinden alıntıdır.

Can Dündar kimbilir nasıl öğretti kendine hayal kurmayı bilemem ama, bana bunu hayat öğretti! Çok güzel ve duygulu bir hikayem var hatta hayallerle ilgili, belki ileride paylaşırım. Yani nasıl desem; ben taa küçücük bir çocukken, yapamadıklarımı hayallerimde başarırdım. Beni sevmesini istediğim insanlar, hayallerimde etrafımda pervane olurlardı. Ve biliyor musunuz, yıllar boyunca bıkmadan usanmadan, aynı veya benzer hayalleri kura kura çoğunu gerçek ettim sonunda! Evet, karşınızda hemen hemen bütün hayalleri gerçek olmuş ve hayal kurmaktan vazgeçmeyen biri var.

Hayat beni tökezletmiyor mu, evet tökezletiyor; mesela bilenleriniz biliyor; perşembe günü işten ayrıldım. Ama hayallerim asla bitmiyor. Üzülmedim mi, evet üzüldüm, ama geçti gitti. Artık iş hayatına dair bambaşka, çok daha güzel hayallerim var.

Görsel, laurenconrad.com sitesinden alıntıdır.
Hayal kurmak mutluluktur!

Bugünün hayal kırıklarının yarınki hayalleri gölgelemesine izin vermeyin.“ diye anonim bir söz var belki siz de duydunuz. Evet, hayallerimden asla vazgeçmiyorum ben de! Her ne kadar beni üzmeye kalksalar da, başaramıyorlar böyle olduğum için! Evet, o ayrıldığım işyerine ait hayallerim vardı, yarım kaldılar. Hiç önemli değil; şimdi yeni hayal ettiğim iş için çok daha taze hayallerim var. (bu olay gündemde diye örnekliyorum, çok üzüldüğüm için değil!) Ne bileyim çok daha huzurlu olduğum, zaman anlamında çok daha esnek davranabildiğim, çok daha fazla para kazandığım ve kesinlikle bana pozitif enerji veren, sevgi dolu insanların çalıştığı yeni bir iş hayal ediyorum. Ve biliyor musunuz, yarın bir tane de iş görüşmem var :)

Görsel, lohrien.tumblr.com sitesinden alıntıdır.


Hayal kurmak özgürlüktür de aslında!
Hayalimde bir bahçeli ev var mesela, gerçi henüz netleşmedi detayları ya, bazen bahçesine elma ağaçları dikiyorum, bazen onları söküp yerine gülhatmiler ekiyorum. Kim ne karışabilir ki benim hayalime! Ya da bir roman yazmışım, imza günleri yapıyorum mesela. Böyle bir hayalim daha var. Romanın adı henüz yok ama olsun, imza günlerim var!

Böyle düşününce, beynimin sınırsız hayal kurma kapasitesi için şükrediyorum. Ne kadar güzel ve etkileyici bir güç bu! Düşünsenize, istediğimiz dünyayı, üstediğimiz boyutta kurgulayabiliyoruz ve o dünyayı istediğimiz renklere boyayabiliyoruz. Orada senarist de kendimiziz, yönetmen de! İstediğimiz insanlara istediğimiz rolleri biçebiliyoruz...


(görsel, etsy.com sitesinden alıntıdır)


Ne demiş Proust:

Biraz hayal kurmak tehlikeliyse, bunun çözümü daha az hayal kurmak değil, daha fazla ve her zaman hayal kurmaktır.“

Ben bir hayalciyim, dedim ya yarınki iş görüşmem için şimdiden hayaller kurmaya başladım. Olursa şahane olur, olmazsa yeni hayallerim olur...

Daha çook uzun yıllar güzel hayallerim olsun istiyorum, “Pişmanlıklar hayallerin yerini almadığı sürece bir insan yaşlı değildir.” demiş ya John Barrymore, ben hep genç kalacağım bu gidişle...


İşte böyleee...

Gözünüzü kapatın, bir hayal kurun, hatta yazın buraya da, hep birlikte güzel hayallerimize güzel enerjiler gönderelim, hayallerimiz gerçek olsun, sevgiyle...

(görsel, etsy.com sitesinden alıntıdır)


Devamını Oku

14 Aralık 2015 Pazartesi

Bir işyerinde insanlar neden huzursuz olur? VOLUME-1

Ofiste herkes birbirine ismiyle hitap ediyor, iyi güzel de bol geliyor bünyeye!
Amerikan özentisiyiz ya, bazı ofislerde yeni bir moda var, herkese ismiyle hitap ediliyor! Yaş önemli değil, pozisyon önemli değil. Bunu layıkıyla başarabilen, bir de eline yüzüne bulaştıran yerler var! Yani bazı ofis ortamlarında güya herkes herkese ismiyle hitap ediyor ama mesela çaycı, herkese ismiyle hitap edemiyor; etse kesin tersleneceğini biliyor. Yani Türkiş ortaya karışık durumlar!
Hanım-sız Bey-siz hitap tarzı ilk başta kulağınıza hoş gelebilir, ama bence bizim kültürümüze ters bir durum bu. En basitinden onlar “hala, yenge, teyze” gibi bütün akrabalara “aunt”, yine “dayı, amca, enişte, yaşlı adam” gibi bizim kategorize ettiğimiz insanların hepsine de “uncle” diyerek, zaten toplumdaki hitabet olayına ne kadar farklı yaklaştıklarını gösteriyorlar. Biz de öyle değil ki; kayınbirader var, elti var, görümce var, kayınço var, yenge var, amcaoğlu var, dayıkızı var... Yaşça büyük insanlara abi, abla demeyi alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz, haliyle iş yerindeki bu Amerikanvari hitap şekilleri de bünyeye uymuyor. Misal aynı mahallede oturup, "Hüseyin Abi" diye tanıdığınız adamla böyle bir ofiste çalışsanız ne yapacaksınız? Mahallede abi, ofiste Hüseyin.. Oldu mu şimdi bu çifte standart! Ezkaza yılların Hüseyin abisine mahallede adıyla seslenmeye kalksanız olay olur, ne kadar ayıplanırsınız düşünsenize!

Bence tam da ayranı yok içmeye durumu bu! Yani madem Amerikan tarzı şirket kültürü oluşturuyorsun, ya tam yap, ya hiç yapma! 
Peki bunun ofiste huzursuzlukla ne ilgisi mi var diyorsunuz, gelin satır aralarına bakalım o halde..


*“Americans are very time conscious. They believe in the principles of time-management. They come to office early and leave on time. You will rarely find them working late hours, or on weekends. They plan their weekends ahead of time and value their privacy.”

Yukarıdaki orijinal anlatısında da görüleceği üzere Amerikalılar iş yaşamında zamana önem verirler. Ofise tam zamanına gelirler, ofiste oldukları zamanı iş için harcarlar, tabiri caizse "goygoy" yapmazlar. Haftasonları çalıştıkları, mesaiye kaldıkları nadirdir. Mesaiye çok kalan bir kişiyi Amerikan şirketinin ayın elemanı seçeceğini sanmıyorum. Zira onlar için mesai dışında kendilerine ayırdıkları zaman çok değerlidir. Peki biz nasılız?

Örneğin ofiste iş 9'da başlıyordur, +/- 15 dakika toleransla ofiste olmak mantıklıdır değil mi? Bizde ise bu durum, adamına göre değişir. Mesela iş yerindeki kıdemli çalışan en erken 9:40'da gelir, çalışmadan önce bir çay kahve sigara molası verir, adı bile vardır bu bize özgü ritüelin, ayfonunu patlatır yani, acelesi yoktur, 11'e doğru işine başlar. Muhasebeci daha da sonra gelir, ee ne de olsa kasa kendisinden sorulur, hakkıdır yani işe geç gelmek! Tepedeki yönetici ise 11 mi 12 mi olur artık keyfine göre takılır. Erken gelenler ise ya gerçekten prensip sahibidirler, ya alt seviyede çalıştıkları için laf yemekten korkarlar, ya yenidirler göze batmak istemezler, ya da evlerinde vakit geçirmeyi sevmedikleri için erken gelmişlerdir! Çünkü kıdemi yüksek olup da ofise kafasına göre saatlerde gelenler, diğer geç gelenlere laf sokma, ya da arkalarından konuşma hakkını kendilerinde bulurlar. Şimdi bu karakterlerin hepsinin birbirilerine adıyla hitap ettiği bir ofis hayal edin. Güya her çalışan ismiyle hitap edilerek eşitleniyor ya, fiiliyat elbette öyle değil! Bazıları daha eşit, bazıları daha ayrıcalıklı...


Bizim eski ofis de öyleydi. Herkes birbirine adıyla hitap ederdi. Ama enteresandır mesela mutfağa ve temizlik işlerine bakan Ayşe'ye, ofisin en kıdemli çalışanı yani yöneticisi, Ayşe Hanım diye hitap ederdi, tahmin edeceğiniz üzere bir tek O'na öyle derdi. Demek ki kendisini mutfak personeliyle eşitleyememişti, zaten istese de yüksek egosu buna izin vermezdi! Ne enteresan değil mi, normalde tam tersi yaygındır. Yani ast üste “hanım” der, hiyerarşik konumu bunu gerektirir. Tersi durumlarda da demek ki tersi oluyormuş; yani üst alta “hanım” diyerek, hatta biraz daha abartıp sizli-bizli konuşarak onu kategorize ediyormuş. Nitekim, herkesin herkese ismiyle hitap ettiği bir ortamda ofisin kıdemli çalışanının, yani ayrıcalıklı şahsiyetinin
Ayşe Hanım, bir çay getirir misiniz?”
şeklinde hitabını duyunca cidden çok ironik bulmuştum.

Dedim ya bünyeye bol geliyor böyle kopyala-yapıştır şeyler, özde eşitlik inancı olmayınca! Ben önceleri garipsedim bu durumu, hatta bocaladım, hanım bey laflarını ağzımda geveleyip durdum, zira yılların alışkanlığı vardı bende de. Çünkü ben yeni tanıdığım insanlara pozisyonu ne olursa olsun ismiyle hitap etmekte, senli beni konuşmakta çok zorlanırım, beceremem de zaten.  Hatta bazıları “canım” der ya, onlardan nefret ederim, çünkü “canım” sözcüğü bir çeşit küçümseme hitabıdır ve kadınlar arasında yaygındır. Konuyu dağıtmayalım, baktım herkes senli benli konuşuyor benimle, hem de yeni tanıdıkları, daha doğrusu hiç tanımadıkları halde, uyum sağlamaya çalıştım bu duruma, ama dediğim gibi insanın kafası karışıyor.


Madem herkes eşit, birbirine son derece sıcak samimi bir şekilde adıyla hitap ediyor, o zaman haklar da eşit olsun, yani en kıdemli çalışan 9:40'da ofise gelip 10.30-11.00'de masasına oturuyorsa mesela mutfaktaki Ayşe de aynı haklara sahip olsun, o da kimseden izin almadan takılsın kafasına göre! Bu doğru mu, yanlış elbette! İş hayatının kuralları var, herkesin giriş çıkış saati patronun onayladığı gibi olmak zorunda, yani disiplin olmak zorunda!

Bu küçük örnekten de görüleceği üzere bir taraftan ismiyle hitap ederek eşitmiş havası yaratıp öte taraftan bazılarına yazılı olmayan ayrıcalıklar tanırsanız, o ofisin kimyası da biyolojise de yavaş yavaş bozulur ve çürümeye başlar birşeyler... Alın size ofiste huzursuzluk, volume-1!

Amerikan iş hayatındaki alışkanlıkları araştırırken şöyle bir cümleyle de karşılaştım:

*“Generally, Americans are very polite, friendly and helpful, but have less tolerance for people who interfere in their private lives.”

Yani diyor ki özetle, Amerikalılar iş hayatında oldukça kibardırlar, birbirlerine arkadaşça yaklaşıp yardımcı olurlar. Ama özel hayata müdahale konusunda toleransları yoktur.

Bizde de güya Amerikan tarzı şirketler türüyor ya, herkes birbirine ismiyle hitap ediyor ya hani.! Ama nezaket yerlerde sürünmekte o ayrı. Mesela “müziğin sesini biraz kısabilir misin, çalışamıyorum” demeye görün birine, hemen bir atmaca gibi üzerinize atlar! Hani yaygın bir laf vardır ya, batıdan yarım yamalak örnekler alıyoruz, kendimize uyarladığımızda da ucubeler çıkıyor ortaya diye. Durum aynen öyle aslında. Ofiste isimle hitap ederek yaratılmaya çalışılan eşitlik havası tamamen bir ilüzyondan ibaret! Sigara içen, içmeyene saygı göstermez, yemek saati mutfağı dumanaltı yapar, “Çok dumanaltı olmuş, ne zaman biter sigaranız, yemek yiyeceğim” derseniz hemen üzerinize atlarlar: “Siz sigarayı bırakanlar da pek bi artistsiniz!” Halbuki, desene evet buna bir çozüm bulalım, mutfakta içiyoruz madem sigarayı, yemek saatlerinde bunu yasaklayalım desene.. Yok demez, ismiyle hitap ediyor ya, herkes eşit daha ne yapsın?

Eşitlik meselesini tersinden anlıyoruz genelde. Mesela kırk yılın başında mesaiye kalmıştır birisi, afralar tafralar, ayılıp bayılmalar, kendini özel hissetmeler. İstiyor ki telefonlara bakan kişi de onunla beraber mesaiye kalsın. Telefon çalmasa da olur, ne gam! İsmiyle hitap ediyor ya, eşit ya! İyi de sen kafana göre milyonuncu iznini kullanırken o zavallıya doktor izni bile haram ediliyordu, sen neredeydin, eşitlik anlayışına ne olmuştu?

Yani demem o ki, makyajla olmuyor. İsmiyle hitap etmek bir makyajdır, oysa cildin kendisi sorunlu. Kanlı irinler var alt yapıda, fondöten sürsen ne yazar, allıkla kapatsan ne yazar?

Neden anlattım bunca şeyi? Çünkü diyorum ki iş hayatındaki huzursuzluğun ana kaynağı adil olmayı beceremeyen yöneticilerdir, eşitsiz ve adamına göre esnetilen kuralsız davranışlardır. Görüntüde demokrasi varmış gibi mutlu mesut, herkesin birbirine ismiyle hitap ettiği ofislerde yaşayanlara sormak lazım... Dışı kimi, içi kimi yakıyor acaba?

Şapkayı önümüze koyup bir düşünelim, adalet kimin için var, adalet nereye kadar işliyor? Bu soruyu genel hayata da sorsanız, iş hayatına da sorsanız cevap pek değişmeyecektir bizim gibi ülkelerde...
------------------------------------

Bu yazı burada bitmez, hızımı alamadım; devamı elbette olacak...

Şimdilik gidiyorum ve sizlere sevgi dolu, stressiz günler diliyorum...

*Kaynak:
http://www.path2usa.com/office-environment-work-culture-in-us



Devamını Oku

12 Aralık 2015 Cumartesi

Yeni yılda yeni bir iş istiyorum!

11.12.2015 itibari ile işten ayrılmış biri olarak aranıza geri döndüm. Artık daha sık, hatta hergün yazabilirim bu aralar. Üstelik yeni yıl yenilenmek değil midir, aferim bana yeni yılda çok daha güzel, çok daha tatmin edici, çok daha huzurlu, çok daha paralı, çok daha seçkin ve düzgün insanlarla tanışabileceğim yeni bir işim olacak. Buna gönülden inanıyorum, zira bilirsiniz bir kapı kapanır ki diğeri açılabilsin...

Ne oldu da böyle oldu, neredeyse iki senedir gül gibi o işte çalışıyordun diyebilirsiniz. Hiç yakınmadın da diyenleriniz olacaktır. Bu devirde iş bulmak zor ne yaptın, niye yaptın, yoksa tuzun kuru mu diyenleriniz de olabilir. Topluca cevap veriyorum:

Ben de böyle bir insanım işte, hassas noktalarıma dokundukları an, kalbim acırsa yani, gemileri yakıyorum, gözüm hiçbir şeycikleri görmüyor! Evet ben iş dünyasının “profesyonel” diye adlandırdığı katı yürekli, acımasız kişilerden olamadım hiç  ve öyle yaklaşımlar gördüğümde dedim ya kalbim acıyor ve ortamı acilen terkediyorum hep, bu sefer de öyle oldu. Yine doğru insanlar değildi karşılaştıklarım...

photo from classygirlswearpearls.com

Evet yakınmadım, çünkü çalışırken yakınmak benim iş ahlakıma uymazdı. Artık orada çalışmadığıma göre bol bol dedikodu da yapabiliriz... Şaka şaka, dedikodu yapmayacağım, eminim şimdiden eskiyen yeni-eski iş arkadaşlarımın yüzde doksanı zaten yeterince dedikodumu yapmışlardır, zira kulaklarım ateş parçası gibi son iki gündür... Ama ben yapmayacağım, yakışmaz bana, herkes kendi yoluna gider, defter kapanır...

Evet dedikodu yapmayacağım elbette ama, içimi usturuplu bir şekilde dökerim size. Zira gözlemlerim oldu, bolca malzeme biriktirdim bu geçen süreçte... Hatta yazı dizisi şeklinde de anlatırım eğer sıkılmazsanız.

Şimdi gidiyorum; en güzel dostum, yaralarımı sarmak için bana piknik kahvaltısı hazırladı. Soğuk havada içimizi dışımıza atıp, safralarımızı boşaltıp birbirimize merhem olacağız. Biliyor musunuz, hayat çok güzel aslında...

Bugün ve ertesi günler de  gerçekten çok güzel olacak, sevgilerimle...


Devamını Oku

10 Aralık 2015 Perşembe

Bomonti’de yepyeni bir yaşama çok az kaldı… Bu çok özel yatırım fırsatını kaçırmayın!

155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor. 



Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…

Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor… 



Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak.

The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.

Bomonti’ye tasarım dokununca
Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran  + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept.
7/24 hayat, hizmet, mutluluk
The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor.

Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu
Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak.

Daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

1 Aralık 2015 Salı

Hande Altaylı'dan Delice!


Yine  kitap okurken film izliyor gibi oldum. Bu aralar nedense böyle kitaplar denk geliyor, belki de kafamı çok yormak istemeyişimden, bilinçaltımda bilinçli olarak seçiyorumdur bu tarz okumaları.(Umarım bu yazıyı bir psikolog okumuyordur, zira bilinçaltının bilinci tanımlamasını görürse gülümseme ihtimali var! Ama ne yapayım böyle anlatmak geldi içimden)

Evet neden okudum Hande Altaylı'dan Delice adlı romanı? Belki de tahmin edeceksiniz, çünkü buradaki yazımda bahsettiğim gibi Merhamet dizisini severek izlemiştim. O dizinin senaryosunun Hande Altaylı'nın Kahperengi adlı kitabından uyarlandığını öğrenince hepten merak etmiştim yazarı.

Galatasaray Lisesi, ardından Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümlerini bitirip reklam yazarlığı yapmış çeşitli ajanslarda ve ardından Aşka Şeytan Karışır, Maraz, Kahperengi ve Delice romanları gelmiş... Darısı başıma olsun diyeyim. Açıkçası hayatını merak edip biraz araştırma yaptığımda fark ettim Hande Hanım'ın gazeteci Fatih Altaylı'nın eşi olduğunu. Aslında iyi ki de başlarda anlamamışım bu durumu; hoş anlamam da kolay olmazdı zaten. Zira benim kafa yapımda akrabalık ilişkilerine yönelik çabuk algılama olayı yoktur. Kim kimin nesidir pek umursamam anlayacağınız. Dedim ya iyi ki de böyle oldu, çünkü dürüstçe ifade etmek gerekirse Fatih Bey'e, daha doğrusu gazeteciliğine ve  tv programlarına olan antipatim nedeniyle belki de uzak durabilirdim bu kitaba. İnsan halleri belli olmaz çünkü, bir bakmışsınız ön yargılarınıza yenik düşüvermişsiniz.

Kitapta da bu ön yargıları görmek mümkün satır aralarında. Yani bir insana “deli, akılsız, hoppa, düzgün insan, akıllı uslu” demeden önce o insanı iyi tanımak lazım. Çünkü en zorbanın içinde merhamet, en delinin içinde sağduyu var.! Meryem, ötekileştirilen çocukluğunun intikamını alırcasına insanlara acımasız davranırken, aynı zamanda merhametine de yenik düşebiliyor, kitabın sonunda bunu çarpıcı bir şekilde görüyoruz. Kazım bir deli olarak bilinirken, duygusal dünyasında inanılmaz hassasiyetler yaşıyor. Ve aşklar, delicesine yaşadıkları aşklar, bu insanların aldıkları kararları adeta belirliyor. O zaman da insanın sorası geliyor, kim deli ? Cevap geliyor derinden; tabii ki aşk deli! Daha doğrusu aşk delirtebilir insanı, cinnet geçirtir, katil eder, saçmalatır... O zaman bir daha sorası geliyor insanın, sahi kim deli?

Delice - Hande Altaylı

Öğlen aralarında kafelerde çay kahve içerken okudum kitabın büyük kısmını; zira akıcıydı, sahneler gözümde çok kolay canlandı. Kitaptaki Meryem, aslında Kahperengi-Merhamet'in Narin'ine benziyordu; Meryem Özgü Namal'dı benim hayalimde. Sanki Merhamet'in geçtiği Yaslıhan'dı bu kitapta anlatılan Çakalağzı. Sonu da bir kitap gibi değil, bir film gibi bitti bana kalırsa. Dizi olmaz, hikaye boğar, sansüre uğrar bazı sahneler ve anlamı kalmaz. (Artık Rtük zihniyetini ezberlemişim! Ne acı ki; sansürü normal karşılama hali var bu yazdığım cümlede!)
Ama çok güzel bir film olabilir bence bu kitaptan. Konusu basit, sıradan bir köyde sıradan bir hikaye gibi duruyor, ama gerçekçi. Zira Delice'deki Meryem, Aliço, Kazım ve Nurhan Abla hayatın içinden kopup gelmişler gibi. Şehirli bir yazardan başarılı bir köy hikayesi çıkmış neticede.

Yaşadığınız ândan kopup başka dünyalara dalmak isterseniz, kolay okunan bir kitap arayışınız varsa; metroda, metrobüste, öğlen aralarında, kafede Delice'yi okumayı seversiniz. Ben sevdim.


Bugünlük de benden bu kadar! okumalı yazmalı, sevgili saygılı bir gün dilerim hepinize...
Devamını Oku

27 Kasım 2015 Cuma

Can Dündar'ın tutuklandığı gece cennet hurmasından reçel yaptım!

Dün akşam üzeri, tam da işten eve dönmeme 10 dakika kalmışken Facebook sayfama bir başlık düştü, “Can Dündar ve Erdem Gül adliyedeler!” Tam da bu haberin altında başka bir gönderi daha vardı, “cennet hurmalarından reçel yapımı!”

Her zamanki gibi bilgisayarımı topladım, iş arkadaşlarıma iyi akşamlar diledim, merdivenlerden inerken aklımda tek bir düşünce vardı; evet ben cennet hurmalarından reçel yapacaktım!

Her zaman sokağın köşesinde, kaldırıma oturup kendi bahçesinden getirdiği meyveleri satan kadından alırım hurmaları diye düşündüm, ama gelmemişti, tabi ya yağmur yağıyordu. Oysa ben cennet hurmalarından reçel yapmalıydım. Hani diyorlar ya özellikle futbol fanatikleri; “totem yapmak” diye... Sanki bu akşam o hurmaları bulup reçel yapmasaydım daha çok gazeteci mahkemeye gidecek ve hepsi tutuklanacaktı...

Ama kalbim temizdi, "demek ki güzel günler yakında" diye pozitif pozitif düşünceler geçti beynimden; zira komşu kafede tam da o adını bilmediğim kadının sattıklarından – O'nun adını öğrenmeliyim, ne ayıp! - evet tam da o isimsiz kadının sattıklarından, olgunlaşmamış, reçellik hurmalar vardı. Kafedekiler sever beni, para bile almadılar, 4 tane hurma ile geldim eve..
Açtım televizyonu, haberlerde Rusya'nın düşürülen uçağından ve bu durumun yarattığı krizden bahsediliyordu, sanki gazetecilere bir şey olmamış gibi... Aklıma Fikret Kızılok'un o meşhur şarkısı geldi: “Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman..." Ne alakaysa artık!

Hatta size de dinletebilirim eğer isterseniz...



Gittim mutfağa, aldığım dört cennet hurmasını soydum, küp küp doğradım, üzerine 2 bardak şeker döktüm, öylece bıraktım sulanmaları için. Açtım Twitter'ı.. #Candündaryalnızdeğildir etiketi ile yazılanlara şöyle bir göz attım. Kendisini hiç sevmem, bugünlere gelmemizdeki rolünü hiç yadsıyamayacağım, tartışma programlarının gediklisi Aslı Aydıntaşbaş şöyle demiş:




Ne günlere kaldık değil mi... Akşam hiçbir haber izlemedim, açtım inadına Star Tv'yi, yakında yayından kaldırılacağını tahmin ettiğim Kösem Sultan dizisinde 13 yaşındaki padişah, kocaman sakallı adamlara “kullarım!” diye buyuruyordu, haremde dünyanın dört bir köşesinden getirilen küçücük kızlardan birinin isyanı vardı, uyuyakalmışım...

Sabah oldu, kahvaltıyı hazırlarken âdetim olduğu üzere haberleri açtım, evet Can Dündar ve Erdem Gül tutuklanmıştı.. Fox tv ve Kanal D'nin spikerleri bu haberi uzun uzun anlatıyorlardı. 


Can Dündar ve eşi adliyede...

İyi ki varlar deyip, yakında onlar da olmayabilir düşüncesiyle açtım cennet hurmalarının altını, azıcık da sıcak su döktüm üzerlerine. İki karanfil, birazcık da zerdeçal ilave ettim reçele...
Ben mutfaktayken içeriden televizyonun sesi geliyordu, cumhurbaşkanı 

“Yanına bırakmam O'nun, bedelini ağır ödeyecek!“ diyordu Can Dündar için taa mayıs ayında yaptığı bir söyleşide...

Cennet hurmaları kaynadı kısık ateşte, reçel oldular. Can Dündar ve Erdem Gül Silivri Cezaevi'ne gitmişti çoktan.. Hani bir dönem giden diğer gazeteciler gibi, hani yıllar sonra “pardon, suçunuz yokmuş!” dedikleri yüzlerce insan gibi...

Tadına baktım cennet hurması reçelinin. Reçel gibiydi de değil gibiydi de, belki inanmayacaksınız ama tadı gerçekten buruk olmuştu reçelin, kekremsiydi, tanımsızdı, eh böyle bir gecede yapılan reçelden ne beklenirdi ki zaten!

Elbet bir gün,  size tatlı mı tatlı çilek reçeli yaptığım sabahları da anlatacağım...

Sevgiyle ve sabırla...


yaptığım cennet hurması reçeli, tadı kekremsi olan..



Devamını Oku