Anneler
Günü için 29 saniyelik video çekerek, 1000 TL kazanabilirsiniz!
Sosyal
medya araçları yaygınlaşmaya başladıkça, çok farklı para
kazanma olanakları da doğuyor. Şimdi size bahsedeceğim bu olanak,
yaratıcı videolar çekmekten hoşlananların eminim oldukça
ilgisini çekecektir.
Brandface.tv'den
bahsediyorum. Brandface.tv kullanıcıları ya beğendikleri
markalar, ya da değinmek istedikleri sosyal sorumluluk temaları
hakkında sadece 29 saniyelik videolar çekiyorlar. Her
hafta halk jürisi tarafından en çok beğenilen 8 video vitrine
çıkarılıyor. Sonra, haftanın en çok beğenilen videosunu Mr. Ok
seçiyor. Videonun sahibi 1000 TL ile ödüllendiriliyor. 27 haftada
38 kişi tam 27.000 TL ödül kazandı bu patformdan. Aslında
BrandFace, televizyondaki yarışma heyecanının bir anlamda
internet ortamındaki yansıması da diyebiliriz.
Anneler
Günü için siz de sadece 29 saniyelik bir video çekerek şansınızı
deneyebilirsiniz.
Videonuzu www.brandface.tv
adresine göndermeniz yeterli olacaktır.
“Yetişin
Gülsüm bayıldı” diye bir çığlık! Uğultu, oradan oraya
koşuşturan işçiler! Birileri “kolonya yok mu!” diye
bağırıyor, bir başkası koşturarak su getirmeye gidiyor. Kalite
kontrol masasının önüne koşuyor herkes. Gülsüm yerde boylu
boyunca uzanmış, gözleri kapalı, yüzü sapsarı! Herkes telaşlı,
en çok da Kenan! Sevdiği kız yerde baygın yatıyor kolay
mı! Derken “dağılın!” diye gür sesiyle Sadık Usta beliriyor.
Kimse sevmez Sadık Usta'yı; hem sevmezler, hem de korkarlar. Aniden
herkes susuyor ve bulunduğu yerden iki adım geri çekiliyor.
Sadık
Usta soruyor:
-Nesi
varmış, hasta mıymış?
Kenan
dayanamayıp söze atlıyor hemen:
-Ne
hastası usta, sanki bilmiyor musun?
Sadık
Usta sinirlenerek Kenan'a hiddetle bakıyor:
-Ne
diyorsun ulan sen, ağzında gevelemesene!
Kenan,
delikanlılığın verdiği cesaretle bağırarak cevap veriyor:
-Yükleme
bitmeden atölyeden çıkmak yok demedin mi usta! Sabah 8'de
başladık gece saat 12! Kaç saat geçmiş hesaplasana, o zaman
anlarsın hasta mı değil mi...
Sadık
Usta'nın sinirden boyun damarları daha da belirginleşiyor, tam
Kenan'a doğru yürüyecekken, fabrikanın emektarlarından Seher
Teyze söze karışıyor:
-Kavganızı
sonra edin, kız yatıyor orada baygın!
Seher
Teyze, o kadar eski bir çalışan ki, şimdi esip gürleyen Sadık
Usta'nın çırak hallerine bile tanık olmuş. Genç yaşta
kaybettiği oğluna siması benzediği için, her ne kadar huyu
çirkin olsa da, hep kolluyor Sadık Usta'yı. Herkese esip gürleyen
Sadık Usta'nın da, Seher Teyze'ye hürmeti büyük. Ne söylese
sesini çıkaramıyor. Toparlanıp eğiliyor Gülsüm'ün yanına
usta. Kolonyayla kızın elini yüzünü ovalıyor Seher Teyze.
Yüzüne hafifçe tokat atıyor. Kız gözlerini yavaşça aralayınca
herkes rahatlıyor. Birkaç dakika sonra su içiriyorlar, kendine
geliyor Gülsüm ve korkuyla Sadık Usta'ya bakarak:
-İyiyim
ben, yok bir şeyim, işimin başına dönerim şimdi.
Söyleyemiyor
açlıktan başının döndüğünü. Nasıl söylesin, utanır...
Akşam yemeği için verdikleri ekmek arası patates kızartmasını,
hiç yemeden çantasına attığını nasıl söylesin Gülsüm!
Aldığı asgari ücret! Yarısı kiraya gidiyor, öbür yarısı da
annesinin ilaçlarına! Şimdilik okula giden, dördü bitirince
kaçak maçak mecburen çalışacak olan kardeşi evde yemek
beklerken, lokmaların boğazından geçmediğini nasıl anlatsın Gülsüm!
-Dağılın,
herkes işinin başına, haydi!
Diyor
gür sesiyle Sadık Usta. Kenan duramıyor yine:
-Akşam
8'den beri bir çay molası vermedin usta, can bu!
Sinirleniyor
Sadık Usta ama, Seher Teyze'nin dik bakışlarını görünce
toparlanıp:
-Gidin
on dakika mola yapın, sonra herkes işinin başına. Bu mallar
bitmeden fabrikadan çıkış yok! diyor.
Uğultuyla
dağılıyor işçiler. Gülsüm'ün aklı evde. Annesi çorbasını
içti mi, kardeşi sobaya odun atabildi mi, ödevlerini yaptı mı,
yoksa televizyonun karşısında üstü açık uyuya mı kaldı! Gülsüm'ün yükü ağır. Kendi yaşıtlarının başında kavak
yelleri eserken, O'nun hayalleri bile sınırlı. Çocukken yatakta
gizli gizli okuduğu romanlardaki gibi aşkları düşünemiyor.
Çok bir şey istediği yok. Biliyor, çok hayal kurunca
gerçekleşmeyeceğini çok iyi biliyor! Çünkü 18 senelik körpe
yüreği, yaşından fazlasını yaşadı, gördü.
İstiyor ki;
küçük,
küçücük bir evi olsun, bir de içmeyen kocası. Allah ne verdiyse
geçinip giderler nasılsa, yeter ki mutlu olsun yuvası...
Annesi ne dayak yemişti babasından, bugünkü hastalıklar O'ndan
yadigar. Bir de borçlar kalmış geriye rahmetliden. Gülsüm,
annesi gibi dayak yemek istemiyor; mutlu olmalı O'nun yuvası.
Varsın ucuz basmadan olsun perdeleri; Gülsüm kenarına fırfır
diker, güzelleştirir. Varsın iki göz olsun evi, misler gibi çorba
yapar kocasına akşamları, çiçek koyar bir de masaya filmlerdeki
gibi. Yün örer, sevdiğinin boynuna kolları gibi dolansın diye;
atkılar, sıcacık kazaklar... Belki çocuğu bile olur; yüzü
gülen, kalbi temiz bir çocuk. Tam böyle düşünürken bir el
omzunda:
-İyi
misin?
-İyiyim
Kenan Abi, yok bir şeyim, öyle içim geçmiş birden.
Kenan
bozulduğunu belli etmiyor ama, şu kızın inadını bir kırabilse,
ah kırabilse! O'na nasıl sevdalandığını bir bilebilse, ah
bilebilse! Abi dedi ya yine, sanki yüreğine hançer sapladı!
Sigarasından derin bir nefes alıp;
-Bana
abi demekten ne zaman vazgeçeceksin?
Diyor,
Gülsüm sanki anlamaz gibi:
-Ama
sen benim için abi gibisin. Ne zaman dara düşsem yanımdasın!
Sana demeyeceğim de kime diyeceğim Kenan Abi!
Kenan
aniden arkasını dönüp hızla uzaklaşıyor oradan.“Haydi
işbaşına!” diye bağıran Sadık Usta'nın sesiyle, ayaklarını
sürükleye sürükleye işçiler birer birer atölyeye giriyor.
Etrafta
yığınla allı pullu giysiler... Son ütücüler kan revan içinde
ütülerini yapıyor. Müslüm Baba'nın gümbür gümbür
sesiyle“İtirazım var” şarkısı son sesiyle geliyor
hoparlörden. Kalite kontrol masasının etrafında, çoğu kadın,
önlüklü işçiler, birer birer elden geçiriyor allı pullu
giysileri. Birilerinin ağzına kadar dolu dolabının köşesinde
unutulacak olan, birilerinin sadece bir gün giyip çöpe atacağı,
birilerinin vitrinde görüp hayal kuracağı, içinde Gülsüm'ün
de olduğu birilerinin parasının asla yetmeyeceği allı pullu
giysiler; yığın yığın! Sabaha kadar çalışılacak, bu allı
pullu giysiler ütülenip paketlenecek, kolilere girecek. Girecek ki,
birileri satın alsın, Gülsüm de eve para götürsün!
Sabaha
karşı saat 4.30 sıralarında bir duman kokusu geliyor burunlarına.
Keskin, sanki kağıt yanmış gibi bir koku. Uykusuzluk, yorgunluk,
bir de bitmeyen işler arasında önce anlamıyorlar, çalışmaya
devam ediyorlar. Derken duman aniden giriyor içeriye, kağıt değil
yanan şey! Pamuklu kumaşlardan gelen selülozun kokusu bu! Göz
gözü görmez oluyor. Sonra bir sıcaklık yayılıyor. Sarı,
kırmızı, turuncu alevlerin arasında allı pullu giysiler
kayboluyor. Müslüm Baba'nın sesi bir yandan, çığlık sesleri
öte yandan...
Gülsüm'ün
annesi, bir göğüs çarpıntısıyla fırlıyor yataktan, başucunda
duran eski model cep telefonundaki saate bakıyor; 4:30! Gülsüm'ün
yatağı boş! Çeviriyor numarayı, metalik bir ses yanıtlıyor:
"Aradığınız
numaraya ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz! The
number you called..."
Devamını
dinlemeden kapatıyor telefonu telaşla ve kendi kendine
söyleniyor:
-
Hiç böyle yapmazdın ya Gülsüm'üm! Gülyüzlüm, kınalı kuzum,
neden aramadın ki! Başına bir şey mi geldi yoksa!
Gülsüm,
bir taraftan ağzını burnunu kapatırken, bir taraftan da
kalabalıktan kurtulmaya çalışıyor. Can pazarı var sanki
içeride; bedavaya satılan canlar ortaya saçılmış... Alıcı
Azrail gülümsüyor, hangi birini seçeceğine karar vermeye
çalışıyor;
-Bu
güzelmiş, bunu alayım. Bu gençmiş, bunu da alayım. Bu Usta'yı
zaten almam lazım, çok ah var üzerinde!
Azrail'in
işi hem kolay, hem de zor bu gece! Çünkü atölyede çalışan
canların hepsi ucuz... Hangi birini alsın, akşamın hasılatı
da iyi olacak hani!
Çünkü,
atölyenin kapılarını kilitlemiş Sadık Usta, kimse çıkamasın
diye! Anahtarı sadece kendisinin bildiği bir yere saklamış ve
dumanlar arasında sızmış kalmış bir köşede... Birisi haber
verecek de, İtfaiye gelecek de, daracık sokağa girecek de,
Gülsüm'ü kurtaracak!
Not:
Yeşilçam'ın duayenlerinden sevgili hocamız Mehmet
Aydın'dan
almakta olduğum “Yaratıcı yazarlık ve senaryo“ dersleri
kapsamında yazdığım beşinci ödevdir. Ödev konumuz, unutulmaz şarkı
Fabrika Kızı'ndan esinlenerek bir işçi kızın öyküsünü anlatmaktı. Hatalarım var ise affola.../EvdeYazar
En
iyi spor salonu seçimini neye göre yapmalısınız, dikkat edilecek
6 önemli konu nedir?
Spor yapma alışkanlığı olan gelişmiş ülkeler haricinde, ne yazık ki ülkemizde spor salonuve
spor ile ilgili çalışmalar yapılabilecek yer sayısı oldukça
az. Var olan spor salonlarının kalitesi ve sundukları hizmetler, personellerinin yeterince kalifiye ve
bilgili olması gibi konular ise düzenli olarak spor yapmaya devam
etmek için oldukça etkili oluyor.
Spor merkezleri
Spor
yapmaya karar verdiniz, ancak kendi başınıza, evde veya dışarıda
bir parkta spor yapamıyorsunuz. Belki spor arkadaşınız yok, belki
de sizi teşvik edecek bir ortam ihtiyacı duyuyorsunuz.
Burada en önemli konu; kuşkusuz ki spor yaparken kişiye yardım edecek, yol
gösterecek ve yaptığı hataları söyleyecek bir spor hocasının varlığıdır.
Bu nedenle spor yapmak için spor salonuna gitmek aslında alınacak en doğru karardır. Çünkü
spor yapıp formda kalayım sağlıklı olayım derken, sakatlanıp
uzun süre hareketsiz kalmayı kimse istemez! Ayrıca, spor salonu seçerken en önemli konulardan birisi de
spor salonunun eve yakınlığıdır. Bunun nedeni de
devamlılık tabii ki. Haftada 3 yada 4 kez spor yapmak, hem daha iyi
uyumayı sağlar; hem de günlük hayatta çok daha mutlu,
neşeli ve dinamik olmaya yardımcı olur. Yani yapmışken bu işi layıkıyla yapmak lazım. Tabii haftada 3-4 sefer spora gitmek
için de spor salonununun size yakın olması en önemli konulardan
biri oluyor. Spor yapmak için otobüs, metrobüs işkencesi çekmek, ya da trafikte saatlerce cebelleşmek olayın tüm güzelliğini yok edebilir. Bu nedenle spor salonu seçerken siz siz olun, evinize en fazla 3-4 km
uzaklıkta olan bir salon seçin...
Spor Salonu Seçerken Dikkat Edilmesi Gereken 6 Konu
Spor
salonu seçerken en çok dikkat edilmesi gereken konulardan
birisi de en iyi spor salonudiye
bir şeyin aslında olmadığıdır. Çünkü en iyisini ararken, aslında belki de devam etmeyeceğiniz bir salona bir sürü para
verirken bulabilirsiniz kendinizi. “Havuza gideceğim ben” diye
kendinizi şartlandırır, havuzu olan bir spor salonu tercih
edersiniz. Ama bir bakmışsınız 1 sene içinde 3 kere havuza
girmişsiniz! 3 aydan sonra da spor salonuna hiç gitmemişsiniz. Bu
nedenle en iyi spor salonunu aramayı bırakın, size en çok fayda
sağlayacak ve devam edeceğiniz bir salona kayıt olun. Özetlemek
gerekirse spor salonu seçerken önem verilmesi gereken konular
şunlardır. 1-
Spor hocalarının ilgisi, bilgisi ve sizi motive etmeleri. 2-
Spor salonunun evinize yakın olması. 3-
Spor salonundaki özellikler (havuz, pilates vb.) ile spor salonu
fiyatının uygun olması. Hiç kullanmayacacağınız bir hizmet için
boşuna para vermeyin. 4-
Spor salonunun temiz olması; ki bu en çok duşlardan anlaşılır. 5-
Spor salonun çalışma saatleri. Mesela sabah erken saatlerde canınız spor yapmak istediğinde salon buna müsait olmalı. 6-
Gerektiğinde spor salonu üyeliğinizin dondurulup dondurulmayacağı konusu. Çünkü özellikle yazın tatile gittiğinde kimse boşu boşuna 1 ay ücret
ödemek istemez açıkçası... İşte
bu 6 konuya spor salonu seçimi yaparken oldukça dikkat etmeye
çalışmak lazım. Önem sırası da bence için 1. sıradan
başlıyor. Hepinize
bol sporlu günler dilerim. Hatta sporu hayat felsefesi olarak
görmeyi başarırsak medeniyete bir adım daha yaklaşmış olacağız...
Oyuncu
Ekin Türkmen’in Juri Üyeliğini yapacağı dijital yarışma ile
video çekmeyi sevenler 1000 TL’lik ödüle ulaşmak için
yarışacak. 17 Nisan’da belirlenecek olan en iyi 8 video halk
oylamasına sunulacak. Bir hafta boyunca en çok beğeniyi toplayan
birinci olacak.
Ekin
Türkmen bir haftalığına Mr. OK oldu!
Yaratıcı
video platformu olarak konumlanan sosyal ağ BrandFace.Tv, her hafta
devam eden yarışmasını 23 Nisan haftasında çocuk olmaya ayırdı.
Ünlü Oyuncu Ekin Türkmen’in jüri üyeliğini yapacağı ve 23
Nisan ile ilgili videoların yarışacağı vitrinden halk oylaması
sonucu en çok puan alan yaratıcı video sahibi 750 TL, sosyal ağın
sesi Mr. OK’in seçeceği en yaratıcı video sahibi ise 250 TL
ödül kazanacak.
Hastag
#29SaniyedeÇocukOlmak, jüri üyesi Ekin Türkmen!
29
saniyelik videoların yarışacağı BrandFace.tv’de Ekin
Türkmen’in konuk jüri üyesi
olacağı
vitrin seçimleri için geri sayım başladı. Yaratıcı videoları
ödüllendirerek
televizyondaki
yarışma heyecanını internete taşıyan BrandFace.tv’nin 23
Nisan
haftasına
özel yarışması için vitrine çıkanlar, 17 Nisan akşamı
açıklanacak
ve
18 -24 Nisan tarihleri arasında 23 Nisan gündemi için yarışacak.
Yaratıcı
videolara yer veren BrandFace.tv’de bu güne kadar 25 haftada 34
genç
toplam
25,000 TL kazanarak yaratıcılıklarının karşılığını hemen
aldı.
Televizyondaki
yarışma heyecanını internete taşıyan Brandface.tv,
yetenekli
gençleri ödüllendirmeye devam ediyor. BrandFace.tv platformunda
video
üreticileri
ister sosyal sorumluluk alanında, isterse de markalar alanında video
üretilebiliyor.
23
Nisan ile ilgili siz de yarışmak isterseniz, videonuzu
www.brandface.tv adresine
Utanarak
söylüyorum, kitap yaklaşık 3-3,5 ay elimde dolandı, normalde
yarım bırakmam gerekirdi, ama Ahmet Ümit'e olan saygım ve sevgim
nedeniyle bunu yapamadım. O başucumda bitmeyi beklerken, araya başka
kitap da alamadım. Bu durum bende büyük bir sıkıntı yarattı ne yalan söyleyeyim. Sonlara doğru dayanamayıp araya Zülfü Livaneli'nin
Yaşar Kemal'ini sıkıştırdım. Bir günde okuyup biraz nefes
aldım da 527 sayfalık kitap nihayet geçen hafta son buldu.
Çok
enteresandı bu okuma serüvenim. Çünkü kitabı ne zaman elime alsam keyifle okudum her
seferinde, ama kapattıktan sonra tekrar devam edesim gelmedi bir
türlü! Bu değişik bir durum. Zira bir kitabı sevmezseniz
okuyamazsınız zaten, oysa ben bu kitabı elime aldığımda
okuyabildim, ama dedim ya elimden bırakınca kitap beni çağırmadı! Ahmet Ümit kitabını normalde bir solukta
okumalıydım! Anlatım dili bütün sinematografik ögeleriyle yine
muhteşemdi, yine kıvraktı, yine okurken sahneler gözümde
canlanıyordu, peki neydi beni bu kitaba karşı bu kadar uzak tutan
şey? Bu soruyu düşündüğümde aklıma şu yanıt geliyor: Sanırım kitabın kurgusu beni yordu! Bir o zaman, bir bu zamana
gitmek canımı sıktı, kitapta beni meraklandıran pek bir unsur
yoktu, dolayısıyla kapağı kapattığımda tekrar okuma hevesim
uyanmadı. Ve bence - tabii ki bu benim yorumum- kitapta Ester'e
mektuplar olmasaydı, ben bu kitabı müthiş bir tarihi roman olarak
3 ay değil 3 günde bitirebilirdim!
Tabii
ki ne demek istediğimi kitabı okumayanlar anlamamış olabilir;
“spoiler” vermeden şöyle özetleyeyim:
Kitapta
anlatıcı kişi Şehsuvar Sami, kendisi eski bir İttihat'çı. 1926
yılındayken, öldürülmek korkusuyla Pera Palas'ta yaşamaya başlıyor.
16 gün boyunca her gün, Paris'te yaşayan, asla
kavuşamadığı sevgilisi Ester'e mektuplar yazıyor. Bu mektuplarda
1906'dan 1918'e kadar olan süreçte yaşadıklarını anlatıyor. Bu
anlatılar aslında İttihat ve Terakki'nin de tarihini roman tadında
okuyucu ile buluşturuyor.
Yani
kitapta 3 katman var diyebiliriz. Birincisi Şehsuvar Sami'nin
Ester'e aşkı ve kişisel dünyası, ikinci katman İttihat ve Terakki'nin tarihsel
sürecinde yaşanan önemli dönüm noktaları ve bu anlamda çeşitli
hikayeler, üçüncü katman ise Şehsuvar Sami'nin 1926 yılında
yaşadıkları. Ben açıkçası Şehsuvar Sami'nin mektuplarında Ester'e olan sevgisini ifade edip, pişmanlığını
çeşitli biçimlerde dile getirmesinden çok sıkıldım, bence bu
biraz tekrara kaçmaktı. O aşkın derinliğini 45 tane mektup okumama rağmen hiç hissedemediğim gibi, kitabın sonlarında
Ester'li satırları atladığım da oldu. Kitapta beni ilgilendiren
kısım gerçekten de İttihat ve Terakki'ydi, zaten kitabın tanıtımı
da bu yönde yapılmıştı; dolayısıyla aşk olayı bu kitapta bana
kalırsa gereksiz bir süslemeydi.
İttihat
ve Terakki hakkında çok şey öğrendim kitaptan, Ahmet Ümit
cidden çok geniş bir araştırma yapmış, bu anlamda kendisine
teşekkür ederim. Emeğine saygım sonsuz. Keşke tekrara düşmeden aşkı bir yan unsur
olarak kısaca anlatsaydı ve keşke bu kadar kısa aralıklarla
zaman sıçramaları yaparak beni yormasaydı; dediğim gibi bu
kitabı 3 günde bitirebilirdim.
Bu
benim değişik bir okuma deneyimim oldu, belki aranızda bu kitabı çok
sevenleriniz de olmuştur, açıkçası yorumlarınızı merak ediyorum.
Kimse
kitapsız kalmasın diyor ve kaçıyorum bu günlük, sevgiyle...
Başka
türlü nasıl denilir bilemiyorum; siyasiler, ünlüler, ünsüzler,
komşular, çocuklar, aile fertleri... Herkes herkesi bildiğiniz
gömüyor, niye böyle oluyor, beraber düşünelim. Sanırım
toplumsal olarak eziklik hissiyatımız tavana vurdu, yoksa neden
insan öbürünü gömdüğünde kendini üstün zannetsin ki!
Toprağın üzerinde kalan, altına girenden farklı bir cins mi?
Lafı
gediğine koymak dedikleri şey değil bu yaşanan; bildiğiniz dürüp
büküp ezip geçip yok etmek, ve bundan sadistçe zevk almak!
Siyasetçi
çıkıyor mesela, öbürüne “sapık, sen nasıl insansın?”
diyor, hobaaraaa, bütün toplum birbirine sapık demeye başlıyor.
Yumruklar havalarda uçuşuyor! Efendime söyleyeyim, biri öbürüne
yüzbin liralık manevi tazminat davası açıyor, diğeri hadi gel,
gel aç da görelim diyor, bu arada kocaman kocaman adam ve kadınlar
en iyi çirkef yapan siyasetçiyi tebrik etmek için kuyruğa
giriyorlar, aferin ne güzel gömdün diye tebrik ediyorlar, gömen
de gözlerinden alev fışkırarak poz veriyor kameralara, sanki
insan hayatındaki en önemli dördüncü elementi bulmuş gibi
seviniyor. Oysa büyük mucit Cem Yılmaz Usta zaten bulmuştu onu:
TAHTA!
Yani kibarcası bu, siz nasıl algılamak istiyorsanız
artık...
Saçını
kızıla boyadığı için kendini çok güzel hisseden ve belki
gerçekten de kızıl ile daha güzel olan, ya da güzelliği azalan
kadına en yakın arkadaşı “ayy, saçına ne yaptın, niye
boyadın kiiii?” diyor, bunu duyan ve kendini kızıl
saçlarıyla aynaya baktığında çok güzel hisseden kadın birden
nefessiz kalıyor, dünyası yıkılıyor, neye uğradığını
şaşırıyor. Zira en yakın arkadaşının kendini gömdüğüne mi
yansın, güzelliğinin sadece aynadaki bir yanılsama olduğunu fark
etmesine mi yansın... Gömense tebrikleri kabul eden siyasetçi
gibi gözlerinden zehirli başarısının alevleri fışkırarak
görçek
(selfie-özçekim)yapıp cümle aleme yayınlıyor sosyal medya sayfasında.
Ne yapsın, o öbürü kadar ünlü olmadığı için peşinde
kameralar yok, kendi medyasını kendi yaratarak görüyor o işi!
Gömdüğü anı belgeliyor hesapta!
Çok
da muhabbeti olmadığı halde camdan cama her şeye burnunu sokan
meraklı komşu, bir kaç kilo alan karşı komşusuna sesleniyor
“Sen nasıl kilo aldın öyle, fil gibi oldun, azıcık az ye!”
Al işte gömdü, halbuki kendisinin fil kare fil küp olduğu, karşı
komşusu tarafından hiç dile getirilmemiş bu güne kadar
kibarlıktan! Ne yaptı, gömdü rahatladı! Neye uğradığını
şaşıran karşı komşusunun moral bozukluğundan aldığı
enerjiyle, aynı siyasetçi gibi gözünden şeytani alevler
fışkırtarak saçlarını savurup, diğer meraklı komşulara poz
veriyor. Bir rahatlama üzerinde, bir hafiflik! Sanırsınız balonla
dünya turuna çıkmış; halbuki komşuyu gömerken kendi de
sıçrayan topraklardan nasibini alacak farkında bile değil...
Aynı
işi yapanların, aynı mecrada olanların birbirini gömmesi ise
ayrıca trajikomik. Bizim mecradan örnek vereyim, bir blog yazarını
en güzel öbür blog yazarı gömüyor! Mesala bir reklam
yayınlıyorsunuz kırk yılda bir, azıcık para kazanmak için.
Geliyor o reklamın altına yorum yazıyor: “Öff yine mi
reklam!” Evet yine reklam! Sen yayınlayınca ben gelip sana
“bu da reklam işte!” diyor muyum? Demiyorum, neden? Çünkü
kendim de blog yazarı olduğum için biliyorum ki, gelen negatif
yorum bir blog yazarının motivasyonunu bozar, yazma isteğini
göçertir. Ve biliyorum ki her blog yazarı üç beş para kazanmak
için reklam geliri olsun ister. Niye durduk yerde gelip “yazıyı
güzel güzel okuyordum, keşke reklam olmasaymış”
yazıyorsun, ben senin tanıtım yazılarına böyle mi davranıyorum?
Aksine blog yazarı arkadaşım tanıtım yazısı yayınlamış,
“like” atayım da faydam olsun diyorum, incilerim mi dökülüyor
böyle yapınca! Geliyor mesela yazıya “Bu olmamış,
beğenmedim” diye yorum yazıyor. Neden? Gömecek rahatlayacak
ya! Beğenmediysen bunu kendine saklasana, niye gömüyorsun
arkadaşını, değer mi bu fani dünyada!
Samimi
arkadaş ortamlarında zeka ve hafıza yarıştırmak ise gizli
gömücülük! Bir şey anlatıyorsun heyacanla “O öyle değil
yalnız!” diyor, kalakalıyorsun! Zaten iyi niyetle değil! Gözünde o en baştaki siyasetçi gibi kızıl alevler parlayarak
söylüyor bunu, “O öyle değil, böyle, sen zaten hep şöyle
yapıyorsun, böyle yapıyorsun....dıt dıt dıt bıt bıt bıt...”
Ne oldu, gömdü! Kimi, güya en yakın arkadaşını! Utandırdı,
toplum içinde salak ya da cahil durumuna düşürdü rahatladı!
Gizli gömücü, kazması küreği görünmeyen cinsten, ama gömdü
mü en derinleri hedef alıyor bunlar, çünkü “ille dostun bir
tek gülü yaralıyor” hassas bünyeleri!
Gömücülüğün
yükselen değer olmasının bilinçli bir nasıl diyorlar “algı
operasyonu” olduğunu düşünüyorum!
Çünkü
maalesef toplumumuzun bakış açısını televizyondaki “şov
biziniz” programları belirliyor büyük oranda. Sanatın içine
tükürülürse, heykeller yıkılırsa, sinema salonları aveme
yapılırsa, kitaplardan yüzde on sekiz vergi alınırsa, tiyatrolar
ahlaksızlık olarak nitelendirilirse, velhasılı kelam cehalet bu
kadar ayyuka çıkarılırsa insanlar nereye sığınır? Tabii ki
televizyona! Orada ne var? Gömü programları! “Vay efendim bu ne
iğrenç elbise!” diye gencecik kızlar birbirini en ağır
hakaretlerle gömüyorlar, “sörvayv” olmak için birbirlerinin
arkasından “o gitsin, o iğrenç” deyip yüzlerine gülerek birbirlerini en insanlık dışı tavırla gömüyorlar, gelin adayları damat adaylarını maaşları az diye
yetmişşş milyonun önünde gömüyor, bir evlilik programının
Türkiye'ya mal olmuş sanatçısı (!) öbür evlilik programının
seyircisine para verip öbür programı provake edip gömüyor,
dizilerin çoğunda zaten bütün gece elbisesi giyen kadınlar
birbirlerini açık açık gömüyor! Haber-tartışma (gömme)
programlarında kocaman kocaman profesörler, gazeteciler bağıra
çağıra birbirlerini gömerken, evlilik programları zaten oldukça
masum kalıyor ya neyse...
Eh
şimdi bu ahval ve şerait içindeyken, kazma kürek satışları
patlamasın da ne olsun değil mi ama!!
NOT:
Bu yazıya yapacağınız gömücülük içeren(!) yorumları da
yayınlayacağım, zira moral bozucu şeyleri umursamamak da benim
gömü tarzım bundan kelli, kalın sağlıcakla ve toprağın
üzerinde...
Doğru makyaj, dolgun kirpikler, bakımlı bir cilt, hacimli saçlar… En önemlisi de beyaz dişlerle sağlıklı, güzel bir gülümseme! Bu yüzden diş bakımına ve beyaz olmasına oldukça özen gösteriyorum. Sürekli yeni ürünleri deneyimlemeyi de seviyorum. Burada raflarda gözüme çarpan ve Amerika’nın en büyük diş macunu markası olan Crest aslında Procter and Gamble’ın Türkiye’de sunduğu İpana markasıyla tamamen aynı içeriklere sahipmiş. Dünyada ilk defa beyazlatıcı bantları üreten bir marka olduğu için 3 boyutlu Beyazlık ailesi oldukça ilgimi çekti. Son zamanlarda market alışverişine gittiğim her mağazada ve televizyonlarda sıklıkla İpana’nın yeni ürünü olan Perfection’a denk gelince ve özellikle 3 günde %100’e kadar lekesiz iddasını duyunca denemek istedim ve hemen aldım.
İpana’nın en hızlı ve en güçlü beyazlatıcı diş macunu ünvanına sahip bu diş macunu ile deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Diş hekimimin de daha beyaz bir diş için önerdiği İpana 3D White Perfection ile güvenle, bembeyaz gülebiliyorum.
Perfection diş macunu 3 Boyutlu Beyazlık ailesinin en ileri ve etkili beyazlatıcı diş macunu teknolojisini içeriyor. Böylece diş minesine zarar vermeden sadece 3 günde diş yüzeyindeki lekeleri %100’e kadar etkin biçimde çıkarıp ve bembeyaz bir gülümsemeye sahip olmamızı sağlıyor.
Performansına gerçekten çok şaşırdım. Etkisi inanılmaz! İlk kullanımdan itibaren bile diş yüzeyindeki lekeleri çıkarma etkisini farkediyorsunuz. Keskin nane tadıyla ferahlığı sağlıyor, böylece uzun süre ferah bir nefese de sahip oluyorsunuz. Beyazlatma etkisi bu kadar iyiyken diş mineme hiç bir zarar vermediğini bilmek de çok güzel.
Procter and Gamble’ın tüm dünyada pazara sunduğu en gelişmiş beyazlatıcı diş macunu olan 3 Boyutlu Beyazlık Luxe Perfection İpana ile Türkiye’de de raflarda yerini aldı. Denediğinizde bana hak vereceksiniz:) Kullanmadan kesinlikle inanmazdım, deneyince etkisini gördüm ve mükemmel sonuç aldım.
Tam bir bakım sağlamak için aynı ailenin Oral-B 3D White Luxe ağız bakım suyunu da kullanıyorum. O da diş macunu ve fırçasının ulaşamadığı alanlardaki lekeleri bile çıkararak uzun süre, keskin bir ferahlık sağlıyor.
Unutmadan küçük bir not ekleyeyim; P&G ve İpana ürün performansına o kadar güveniyor ki, memnun kalmazsanız paranızın 2 katını iade ediyor. Bu nedenle beyazlatıcı etkisini kendiniz de görün diye bence gerçekten denemeniz gereken bir ürün.
Ürünü satın almak isterseniz tıklayınız!
P.S. Bana bu bilgiler yetmedi, ağız ve diş sağlığı üzerine daha çok şey merak ediyorum diyenleri aşağıdaki siteye alalım.
http://www.agizbakimuzmani.com/ #ipanaperfection #gülüşünügöster
İçerik Kaynak: http://kokoshgirl.com/
Video Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=B7MDJzarokU
Fark
etmemişim kimden geldiğini, hafif ürpertiyle dönüp baktım ki,
gönderen bölümünde “Ekonomi Bakanlığı” yazıyor. Tırstım
tabii ki, insan tırsmaz mı! Devletten mesaj gelecek, hem de ekonomi
bakanlığından, üstelik parayla ilgili! İnsanın aklına türlü
türlü şeyler geliyor. Devlet vatandaşına “lütfen”
falan demez ki gerçi. Öyle
ya, devlet dediğin emreder bir şekilde, üstten bakar... Bu mesaj
sanki benimle eşit seviyede duran biri tarafından yazılmış diye
yorumladım ama, huzursuzluk da yayıldı bünyeye ne yalan
söyleyeyim. Kredi kartımı dolandırdılar da bakan beni mi
uyarıyordu? Koskoca bakanın işi gücü yok muydu, niye benimle
uğraşsındı ki?
İnternetten
hesabıma bakmaya da cesaret edemedim açıkçası, ya virüsler tarafından ele geçirildiysem! En iyisi şube açılınca
gidip hesabımın olduğu bankada birinci elden durumu öğrenmekti
galiba. Bu düşüncelerle evin içinde dolanırken oyalanmak için
televizyonu açtım. Gerçi sabahın bu saatinde haberler olurdu,
onlar da malum, insanın içini karartırdı ya, neyse açtım evde
bir ses olsun, azıcık oyalanayım diye. Televizyonda alışık
olmadığım bir ekran geldi karşıma, “TRT-politika”! Onca vergi vermeme rağmen hiç izlemediğim TRT yeni bir kanal
açmıştı demek ki! Nasıl haberim olsun ki, bana hitap etmiyordu
neticede. Tam kanalı değiştirecektim o da ne? Başbakan, ana
muhalefet lideri, birbiriyle yanyana bile gelmeyen öbür iki
muhalefet lideri bir masaya oturmuşlar, moderatör de Uğur Dündar!
Gözlerime inanamadım, sakin sakin, kibar kibar konuşuyorlar. Ne
bağıran var, ne öbürünün sözünü kesen var, neredeyse eskiden
kalma bir program zannedecektim, malum Uğur Dündar hiç
yaşlanmıyor! Ama öbürleri bildiğiniz günümüz politikacıları.
Hayırdır inşallah dedim, kanalı değiştirdim. Haberlere denk
geldim, sunucu konuşuyordu:
“Gece
yarısı çıkan yeni torba yasa gereğince bundan sonra
milletvekillleri asgari ücret alacaktır. Bakanların altındaki
milyon liralık arabalar hazineye devredilmiştir. Vekillerin özel
sağlık sigortası, kıyak emeklilik gibi bütün ayrıcalıklarına
el konulmuştur. Herkes kendi şemsiyesini kendisi taşıyacak,
kimseye özel uçak tahsis edilmeyecektir...”
Baktım
saat geliyor, bu heyecanlı ve anlamsız konuşmanın devamını
dinlemeden çıktım evden! Apartmanın önüne geldim, o da nesi, 2 şişe süt;
üzerinde etiketler! Birinde üst kattaki, öbüründe de alt kattaki
çocuğun adı yazıyor. Bir de not var, “aile bakanınızdan
sevgilerle”... Şaşkınlık içinde yola koyuldum,
bankaya gittim. Telaşla mesajı gösterdim görevliye, gülümseyerek
“hemen paranızı veriyorum” dedi. “Nasıl yani?” dedim.
“Devletimiz, kişi başına düşen milli hasılayı artık nakit
olarak vatandaşına ödeme kararı aldı, sizin haberiniz yok mu?”
dedi bankanın kibar görevlisi...
"Yok
artık" dedim içimden, "bu kadarına çocuklar
bile inanmaz!"
Seneye bugün aynı konseptte görüşmek üzere efendim...