21 Temmuz 2016 Perşembe

Oha falan oldum yanee!

Bir zamanlar Avrupa Yakası diye bir dizi vardı anımsar mısınız? Hani AB grubunda eğitim kriterinin de olduğu, dolayısıyla reyting sisteminde sadece gelire bakılmadığı zamanlarda... Böyle ince esprili, göndermeli falan komediler olurdu ya... Hani daha komedi piyasasını mutfakçılar ele geçirmediği zamanlarda. Hâlâ mı hatırlamadınız!  Acun firardaydı o günlerde. Tv8'de düzeyli programlar olurdu.  Nasıl anlatsam daha, hani orada bir Burhan Altıntop vardı... Unuttunuz mu? Of ya, kusura bakmayın ama siz de ne kadar balık hafızalısınız!  Arada ben de öyleyim maalesef!

2004'de başladı, hiç tahmin etmezsiniz ama bu dizi Atv ekranlarında oynardı. Tam 190 bölüm yayınlandı 2008'e kadar. O zamanlar “Dizi Atv'de izlenir” diye bir slogan vardı, harbiden de öyleydi. Vay be, ne günlermiş... 12 sene önceyi sanki tarih öncesini anlatır gibi anlattığıma şaşırmıyorum şimdi nedense... Acaba neden şaşırmıyorum; yoksa gerçekten bu anlattıklarım tarih öncesinde mi yaşanmıştı! O kadar uzak, o kadar hayal meyal miydi her şey ...


Nerelere geldi konu, işte o Avrupa Yakası'nda  patronun şımarık kızı vardı, adı Selin'di. “Oha falan oldum yaneee...” derdi. O zamanlar beyaz Türklerin içindeki entel kesim, okuyan yazan kesim diyeyim, “oha falan oldum yanee” diye konuşanlara tilt(!) olurduk. Ne naif zamanlarmış. Bugün de keşke tek derdimiz “Oha falan oldum yanee!” diyen Selin'ler olsaydı... Şimdilerde gündemimizde yine Oha olmak var, ama bir harf fazlasıyla...
 Bizde durumlar artık OHA(L)  şeklinde...

 


Neyse, konumuz Avrupa Yakası'ydı, dağıtmayalım. Burhan Altıntop'dan bahsediyorduk. Güç bela açık öğretim gibi bir yerde okumuş, ezik fakat ezikliğini belli etmeyen, Nişantaşı'nda bir moda dergisine idari işler müdürü olmuş, arkadaşlarının başına türlü çoraplar örüp her durumda da zorlukların altından kalkmasını başaran bir tipti Burhan Abi'miz. Videoda gördüğünüz üzere kendisine yapılan uyarıların bile altından  ne güzel kalkabiliyordu! Şanslı mıydı, o kadarını hatırlamıyorum...

Duvarındaki ağlayan çocuk Çiko, O'nun aslında nasıl da mağdur olduğunu gösterse de, O her duruma adapte olabilen ne tatlı bir psikopattı! Herkesi sinir edecek kadar yüzsüz, bazen zavallı, her daim cimri ve genelde sevilmeyen bir tipti. Ama tutkunuyduk.


İnsanız ve böyleyiz işte; bazen sevmesek de bağlanıyoruz ve bu durumu hiç sorgulamıyoruz. Burhan Altıntop misali ne tipitoplara aşık oluyoruz da farkında değiliz!

Eee, oha(L) gelmesi bize müstehak değil midir...


Devamını Oku

17 Temmuz 2016 Pazar

15 temmuz ve sonrası...

O gün, yani 15.07.2016 akşamı  her zamanki gibi saat 22 sıralarında koltukta uyuklarken alçaktan geçen helikopterlerin sesiyle ürkerek kalktım. Robot gibi Twitter'a “helikopter” yazdım, birileri  de “alçaktan helikopterler geçiyor bu saatte ne iş” yazmışlardı, bilgi yoktu. Terör alarmı herhalde dedim, ama uykum kaçmıştı bir kere.

Sonra saat 23 civarında telefonum çaldı acı acı. Arayan üst kattaki komşumdu.”Kalk kalk uyuma, darbe oluyor. Karşıya geçiyorduk, bizi Boğaz Köprüsü'nden askerler çevirdi!” diyordu heyecanla. Telefonu kapatıp hemen CnnTurk kanalını açtım tekevizyonda. Tam da o sırada başbakan bağlanmıştı yayına, “Darbe demeyelim ama bir “kalkışma” var, önlem alıyoruz” diyordu.

Neler olduğuna anlam vermek gerçekten imkansızdı. Kafamdaki deli sorulara sosyal medyadan yanıt bulmaya çalıştım. Bir taraftan da televizyondaki kanalların birinden öbürüne geçerek olayı anlamaya uğraşıyordum. Kanalların hepsinde birbirine benzer görüntüler, yayına çağrılan bakanlar, iktidar partisinin il yöneticileri... Bense bir bomba patladığında hemen yayın yasağı gelmesine alışıktım. Bu sefer canlı yayında darbe gösteriliyordu tüm televizyonlarda. Anlam veremedim. “Güvenlik gerekçesiyle yayın yasağı” niye koymamışlardı...



Köprülerin Asya'dan Avrupa'ya geçişine engel olan 30 kadar gencecik asker, neden Avrupa'dan Asya'ya geçişe engel olmuyordu? Darbe dediğin cuma gecesi saat 22'de mi yapılırdı? İktidar partisine karşı yapıldığı söylenen bu darbede, nasıl oluyor da bakanlar ve bürokratlar canlı yayına çıkıp propaganda yapabiliyordu? Darbeciler interneti kesmeyi akıl edememiş miydi? TRT ekranında “darbe oldu, bu bir emirdir, bu bildiriyi bütün kanallar yayınlamalıdır” diyen spikeri özel tv kanalları nasıl oluyor da kaale almıyordu! Hasan Mutlucan kahramanlık türkülerini neden okumuyordu, neden sokağa çıkma yasağı yoktu... Ülkenin yöneticilerinin hiçbiri askerlerce alınmazken, nasıl oluyor da halkı korkutan bombalar atılıyor, jetler alçaktan uçuyordu. Bildiğimiz darbelerle uzaktan yakından alakası olmayan bir şeydi yaşanan besbelli. Peki ama neydi...


Aklım almadı, çünkü akıl alacak şeyler değildi ki yaşananlar... Bir taraftan Ankara'da meclisin, binaların bombalandığı haberleri gelirken, öte yandan alçaktan uçan jetlerin sesiyle yaşadığım korkuyu nasıl anlatsam ki! İnsan nereye kaçabilirböyle bir durumda! Arka odaya gidiyorsun jet sesi, ön odaya gidiyorsun jet sesi... Kalbim yerinden fırlayacaktı neredeyse. Ellerim titreyerek papatya çayı içmeye çalıştım sakinleşmek için.

Derken bu ülkenin bir numaralı yoneticisi göründü Cnn ekranlarında, halkı sokaklara çıkmaya davet etti. Çıkın dedi, meydanlara çıkın dedi, vatanınızı paralel darbecilere karşı savunun dedi. Yüzündeki muzaffer edayı sanırım hayatım boyunca unutamayacağım. Hande Fırat adındaki program moderatörü, bu yöneticiyle kurduğu mobil bağlantıda “yüksek müsadelerinizle tekrar eder misiniz” diye tekrar ettirdi bu isteği. Nasıl da kibardı, nasıl da saygılıydı, muzaffer bir gazeteciydi o da!

Bitmek bilmeyen, hayatımda yaşadığım en uzun gecelerden biriydi. Nasıl bir çaresizlikti yaşadığım, nasıl bir umutsuzluktu, nasıl bir yıkımdı, anlatmam gerçekten mümkün değil!

İşte o anda, güzel yurdumun üzerinde jetler alçaktan uçuş yaparken, bombalar atılırken, anladım ki ülkenin her yeri bilgisayar oyunlarındaki savaş ekranlarına dönmüştü çoktan. İşte o an anladım ki, Ege'de sahil kasabasına yerleşerek huzurlu bir hayat sürmenin de imkanı kalmamıştı artık. Ülkemiz, birilerinin oyun konsoluydu, ve yarın ne olacağı kesinlikle belli değildi...


Nitekim insanlar öldü, nasıl bir hınçsa yüreklerde biriktirilen, gencecik askerleri dlim varmıyor söylemeye, vahşice yöntemlerle linç ettiler sokaklarda. Hiç militarist olmayan benim bile yüreklerimi sızlatan manzaralar yaşandı. Anlı şanlı ordumuz,  yani bu ülkenin insanlarının en çok güvendiği kurumun adı iki paralık edildi. Davullarla zurnalarla “vatan borcu namus borcu” diye askere gönderilen 20 yaşındaki gencececik, ana kuzusu çocukların bir kısmı “şehit” ilan edildi sonra, bir kısmı için ise“ ölü olarak ele geçirildi” dendi! Demokrasi şöleni denildi bu olup bitene! Sabah kalkınca, cep telefonumuzda bu ülkenin en üst düzey yöneticisi tarafından yazılan mesajlarla karşılaştık. Sokağa çıkıp devletimize ve milletimize sahip çıkmamız emrediliyordu!



Oysa içimizi dışımıza çıkarmışlardı. Bizden geriye ne kalmıştı ki... Bir gün sonrasında, yani 16.07.2016 cumartesi gecesi çıkıp sokaklarda kutlamalar yaptılar. Her türlü gösteriye  kapalı olan Taksim Meydanı ve bütün meydanlar coşkulu insanlarla doldu. Otobüs ve metrolar bedavaydı Ankara ve İstanbul'da. Coşkunun canlı yayını CNN ve ona benzeyen diğer bütün kanallarda gösteriliyordu. Ölenler henüz gömülmemişti bile. Acı, düştüğü ocakları yakıyordu bir yerlerde...

Bense kendi sessizliğime gömüldüm. Koskocaman bir satranç tahtasında ne olduğunu bilmeyen piyonlar, oradan oraya küçük adımlarla oynatılırken, “şah ve mat” demek için içlerini hırs bürümüş oyuncular, muhtemelen keyifle içkilerinden birer yudum daha alıyordu. Filler çimenleri eziyor, zavallı kaleler, kurgulanmış sonu belli sahnenin karşısında birer birer oyun dışı kalıyordu. Atların “L” şeklindeki hareketlerinde eski heybetlerinden eser yoktu. Çünkü güzel atlar, güzel insanlarla birlikte uzaklaşıp gitmişlerdi güzel ülkemizden...



Ne yapmalı derseniz, gerçekten bilmiyorum. Yıllardır kutlama yapan insanların kafasında olmadığın sürece, bu ülkede yaşama alanının kalmadığını bildiğim kadar....





Devamını Oku

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Nar Ağacı...

Hayatlarımız, çok iyi kurgulanmış hikayeler değil de ne sanki... Tanışma hikayeleri özellikle, aşklar... Düşünsenize, iki insan var. Biri kendi dünyasında, öbürü kendi gerçekleştiğinde yaşayıp gidiyor. Mesela aynı mahallede oturuyorlar. Belki de bakkalda karşılaşıyorlar farkında olmadan. Biri ekmek alıp çıkarken, öbürü de bakkalın dışındaki dolaptan dondurma seçiyor örneğin. Yıllar sonra bir yabancı ülkede tanışıp aşık oluyorlar; zamanı gelince, koşullar olgunlaşınca... Bazen aynı havayı soluyorlar, ya da tam tersi oluyor. Biri Van'da bir köy odasında dünyaya geliyor, diğeri Tarabya'da bir köşkte mesela. Derken derken hayatları bir plazanın açık ofisinde kesişiyor. Olamaz mı, düşünün; etkileyici hikayesi olan birileri yok mu hayatınızda. Kendi hikayeniz mesela, duysanız inanmayacağınız cinsten değil mi... Dedim ya uzayıp gider bu tanışma hikayeleri konusu. Hepsinde şaşılacak tesadüfler vardır. Kader deyin, yazgı deyin, alınyazısı deyin, ne derseniz deyin; müthiştir detaylar, zamanlama ve kurgu insanın aklını başından alır...

Nar Ağacı

Bana böyle bir hikaye anlatılsa kesinlikle “yok canım abartı” demem. Çünkü hayat böyle bir şey değil mi... Ben bu mucizelerin kendi hayatımdaki sonuçlarını ilk deneyimlediğimde çok şaşırmıştım, ama artık normal karşılıyorum. Çünkü hayatın kendisi zaten dedim ya çok iyi kurgulanmış insan öykülerinden oluşuyor. Kiminde mutlu son var, kiminde hüzün. Belki de bu yüzden iyi kurgulanmış hikayeleri, romanları daha çok seviyoruzdur. Hayata benzeyenleri daha bir el üstünde tutuşumuz belki de bu yüzdendir, kimbilir...

Nar Ağacı da böyle bir hikayeyi anlatıyor. Yazarımızın Trabzon'da yaşayan anneannesi Zehra Hanım, İran'ın Tebriz kentinden Setterhan'la tanışıyor bir şekilde. Ama bu kitap bir aşk hikayesi değil, tanışana kadar insanların kendi hikayeleri desek daha doğru olur. Yıllardan Balkan Savaşı zamanları... Setterhan bir halı tüccarı. Anlıyor düğümlerden, ilmeklerden, kök boyalardan, halının iyisinden. Zehra ise bahçesinde nar ağacı olan bir evde bütün bunlardan ve kaderinden habersiz yaşayıp gidiyor. Her ikisinin de bambaşka hikayeleri var, aşkları var, alışkanlıkları var. Geri planda Balkan Savaşı'nın acımasızlığı, zorunlu göçler, muhacir olarak yaşanan zorluklar var. Öte yandan Trabzon'da Rus işgali, beri yandan Rusya'da devrimin ayak sesleri var... Yazarımız Nazan Bekiroğlu'nun dedesinin bilinmeyen hikayesini kovalamak için çıktığı Tebriz, Taht-ı Süleyman, Yezd, Batum, Tiflis yolculuğunun nefes kesen detayları da var... 

Zehra'nın hayatı, Setterhan'ın hayatı, bir de Nazan Bekiroğlu'nun yolculuğu arasında mekik dokudum kitabı okurken. Ama hiç sıkılmadım, hatta 533 sayfa bittiğinde “keşke devam etseydi” bile dedim. Ne diyeyim, teşekkürler be hocam, ne iyi etmişsiniz de düşmüşsünüz dedenizin hikayesinin peşine...
Nar Ağacı'nı sevdim...

Yazar Nazan Bekiroğlu ile tanışıklığımız daha önce sizlere burada anlattığım Mücella kitabı ile başlamıştı. Sevdim kendisini, çünkü bir edebiyat profesörünün kaleminden roman okuma keyfini yaşattı bana. Her iki kitapta da, ince işlenmiş güzel bir anlatımla aldı oradan oraya sürükledi beni, eski zamanlara götürdü, bilmediğim şehirleri tanıttı.

En önemlisi de dedim ya, hayatın hikayelerden ibaret olduğunu bir kez daha bütün lezzetiyle deneyimlemiş oldum. Ve iyi hikayelerin izini sürme, yani kitap okuma zevkini bana aşılayanlara yine minnet duydum bu roman sayesinde...


Yaşasın; ne çok kitap var okunacak...
Devamını Oku

5 Temmuz 2016 Salı

Ocağı kapatmış mıydım?

Acaba ocağı kapattım mı, ütüyü fişte mi unuttum, kapıyı kilitlemiş miydim...” Mutlaka bu sorulardan bir tanesi size de tanıdık gelmiştir. Ölçüsü az ya da çok olabilir ama takıntılıyız bir şeylere yalan mı, haydi topluca itiraf edelim!

Bu duruma bilimsel olarak Obsesif Kompulsif Bozukluk diyorlar. Aklımıza gelen olumsuz düşüncelere takılı kalmamızın adı obsesif yani takıntılı olmak demekmiş. Paraya dokununca mikrop bulaşır diye elini yıkayanlar, hata yapmaktan korkanlar, rezil olmaktan korkanlar, her şeyden aşırı kuşku duyanlar bu tiplermiş. Simetri ve düzen hastalarını da unutmamak lazım tabii ki. Her şey ip gibi yerli yerinde ve düzenli olacak diye kendilerini yiyip bitiren tipler mesela... Mutlaka böyle birini tanıyorsunuzdur. Baktığımda bunlardan hiçbiri bende yok çok şükür. Yani ne aşırı derecede titiz ya da düzenliyim, ne hasta olmaktan korkarım, ne de umumi tuvaletlere girmekten çekinirim. Ama olayın bir de kompulsif “zorlayıcı” kısmı var ki, sanırım ben bu gruba giriyorum azıcık!

Uzman değilim elbette ama okuduğuma göre kompulsif bozukluk olan kişiler, bazı şeyleri tekrar tekrar yapmakla kalmayıp eksik yaparlarsa endişe (anksiyete) duyarlarmış. 

“ 3 kere sağ adımımı atmazsam işim ters gider” diyenler mesela... Kompulsif bozukluk olan kişilerin bazıları sık sık ellerini yıkarmış, bazıları bu olayı abartıp karşısındakiyle tokalaşmazmış bile! Bazıları kilit, ütü fişi gibi şeyleri sürekli kontrol edermiş. Hatta bazıları o kadar emin olamazmış ki kendilerinden, defalarca kapı kilidi kontrol etmekten evden çıkamazlarmış! Bir de sayma olayı var, yani rutin işleri yaparken sayı saymak. Mesela adım atarken kaldırım taşlarını saymak, merdivenleri saymak, bir şeyi belli sayıda yapmak, belirli kelimeleri sürekli tekrar etmek... Değeri olmayan şeyleri toplayıp briktirmekse kompulsif hallerin bir üst seviyesi oluyormuş. Neyse ki bunların çoğu bende yok. Eskiden merdivenleri sayardım, arabayla giderken plaka okuma hastalığım da vardı. Nasıl oldu bilmiyorum, bu takıntılar kendiliğinden geçti. Ama şu kontrol olayı var ya, henüz ondan kurtulmuş değilim. Evet abartılı boyutlarda değil ama, evden çıkarken ocağın kapalı mı değil mi olduğuna takıntım sürüyor maalesef.

Geçenlerde 3 gün için evden uzaklaşırken “ocak acaba kapalı mıydı?” sorusu otobüste geldi aklıma. Çok abartılı olmasa da endişelendim tabii ki. Akşamları öyle bir alışkanlığım olmamasına rağmen bir de çay demleyesim gelmişti evden çıkmadan önce. Buyur burdan yak! Hafızamda evden çıkmadan önceki son 5 dakikayı canlandırmaya çalışıyorum otobüste: “mutfaktaki camı kapattım, mutfaktan çıktım, kapının önüne gelip ayakkabılarımı giydim ve çıktım.” Başa sarıyorum görüntüyü, yok; ocak kısmı aklıma gelmiyor! “Yok canım, kesin kapatmışımdır” diyerek bu düşünceyi aklımdan çıkarmaya çalıştım. Hatta bir ara komşuları arayıp kapının dışındaki doğalgaz vanasını kapatmalarını isteyecektim neredeyse. Ertesi gün rahatladım kendime kendime.  "Yangın çıksaydı haberim çoktan olurdu" diyerek kendimi teskin ettim!

Çözümü buldum!


Geçen 1 haftalık tatile çıkmadan önce  bu takıntıyı yenmenin çözümünü buldum. Hem de oldukça basit bir yöntemle!  Bir “kontrol listesi” yaptım kendime. Evden çıkmadan önce yapılacak kontolleri içeren 10 maddelik bir liste hazırladım basit bir kağıda. Ve zihnimin beni yanıltacak pis oyunlarına karşı önlem olarak da kesin kural koydum! Yazdığım kontrolü yaptıktan sonra o maddedin yanına “tamam” işareti koyacağım dedim!"El mi yaman bey mi yaman" diyerek takıntıya meydan okudum anlayacağınız!


Beynime bu komut kesin olarak gitti. Yani yazılı talimatı kontrol etmeden işaretlemeyeceğim netleşti. En takıntılı olduğum madde olan ocağın kapalı mı olduğu konusunda ise çifte kontrol olarak bir de fotoğraf çektim ve evden çıktım. 


İnanır mısınız listeye ya da fotoğrafa bir kere bile bakma ihtiyacı duymadım tatil boyunca." Ocak kapalı mıyd?" konusu ise aklıma bile gelmedi. Yani pek sevgili Kompulsif Bey, basit bir liste sayesinde gündemimden çıkmış oldu, size de tavsiye ederim...

Endişesiz, kaygısız, takıntısız günler dilerim herkese, mutlu bayramlar...
Devamını Oku

24 Haziran 2016 Cuma

Dün öyleydi...

Birden aklıma geldi, Facebook'daki “doğum günümü kim görsün?” ayarını “sadece kendim” olarak değiştirdim geçenlerde. Dedim ki bu sene de böyle olsun!

Eskiden çantalarda taşınan adres defterlerine kaydedilirdi doğum günleri, yani özen vardı, emek vardı. Deftere yazacaksın, ve o defteri sık sık kontrol ederek sevdiklerinin doğum gününü atlamamak için çaba sarfedeceksin. Çok sık baktığın için zaten o kaydettiğin doğum günü tarihleri, hafızana da yerleşecek!

sevgi, bir deniz yıldınızı suya atmakla başlar bazen...

Sonra cep telefonları çıktı. Çantada saklanan adres defterlerinin yerini alan bu aletlerin hatırlatma fonksiyonunu kullanmaya başladık. Birisinin doğum günü yaklaştıkça cep telefonumuzdan “bip biip” diye alarm sesi geliyordu ve yavaş yavaş hafızalarımızdan silinmeye başladı tüm tarihler. Öyle ya, nasılsa alarm vardı! Bazen alarmın azizliğine uğrayıp en sevdiklerimizin doğum günlerini atlar olduk. Karşı taraf “sen hiç böyle yapmazdın!” diye sitem edince ne söyleyeceğimizi bilemedik. Utandık; “telefonumun alarmı çalmadı!” diye bahane uydurmaya... Tam da aynı dönem, hazır mesajlar çıktı. Kopyala yapıştır bayram mesajları, kandil mesajları geliyordu cep telefonlarından. Okumadan silinen cinsten, ruhsuz ve anlamsız... Beşinci sınıf maniler gibi... Özen biraz daha azalmıştı...

sevgi emektir...

Derken derken sosyal medya çıktı. Utanmasa Facebook bizim yerimize listemizdeki arkadaşlarımıza doğum günü mesajı da gönderecek hale geldi. Ekranın sağ üstünde “yaklaşan doğum günleri” adlı bir liste yer aldı. Baktık geçtik, sonra o yaklaşan gün gelip çattığında Facebook bizi aptal yerine koyarak talimatlar vermeğe bağladı: “Bugün Ayşe'nin doğum günü, ona bir doğum günü mesajı yaz!” Biz de en kısasından “mutlu yıllar” yazıp geçtik. Eğer önem verdiğimiz bir kişiyse o kişi, mesajımıza “jpeg” hatta “gif “ formunda fotoğraflar ekleyerek vicdanımızı bir nebze daha rahatlatmış olduk. Bunun için sadece 1 dakikamızı ayırmak yeterliydi. Gittikçe daha da soğudu, rengi metalik griye dönmeye başladı duygularımızı ifade edişlerimiz... Oysa bir telefon etmek yetecekti; sesdeki heyecan, duygu geçecekti yürekten yüreğe...

sevgi, satır aralarını okumaktır...

İşte bu sebepten ötürü, o ruhsuz, kimi zaman benim de görev icabı attığım mesajları görmemek için, Facebook'da görünmez yaptım doğum günümü. Oh be, kafam rahatladı! Teknolojiye düşman falan değilim, elbette nimetlerinden yararlanalım. Ama kalbimiz ve ruhumuzu köreltmeden...

Dün doğum günümdü, hayatımda ilk defa doğum günüm olduğu için heyecanlanmadım, bir yanım buruktu... Facebook'dan bir tane bile mesaj gelmedi. En sevdiğim üç-beş kişinin özel jestleriyle kendimi çok daha iyi hissettim. Aramayanlar elbette oldu, olsun, canları sağolsun, hayat da zaten böyle bir şey...

Sadeleşmek güzel, bunu bir kez daha anladım.

Ve dedim ki kendi kendime:

Nice güzel, ışıklı, sağlıklı, mutlu, sanatla dolu, izleri kalacak güzelliklerle ve gerçek sevgiyle sarmalanmış, sevdiklerimle birlikte uzun yıllarım olsun." 

Elbette bu yazıyı okuyan herkes de, kendini hayallerinin tam da gerçekleştiği yerde bulsun...

sevgi özendir...


Not: 1 hafta tatilim başlıyor yarın. Kafam, yüreğim, düşüncelerim ve ruhum dinlenerek dönmek; hayata kaldığım yerden devam etmek ihtiyaç ve duygusu içindeyim.

Sevgilerimle...



Devamını Oku

22 Haziran 2016 Çarşamba

Turistlerin yoluna turkuaz halı serelim!

Turizm sektörü dibe vurunca, ve bu dibe vuruşun karşılığı milyon dolarlarla ifade edilmeye başlayınca bizimkileri aldı bir telaş. Söylemeyeyim söylemeyeyim diyorum ama olmuyor maalesef, başka türlü anlatmak ne mümkün! “Türkün aklı sonradan gelirmiş” diye bir söz var ya hani, valla ben söylemedim bunu, şimdi durduk yerde vatan haini ilan etmeye falan kalkmayın da, atalarımızın dilllerinin de kemiği yokmuş ben ne yapabilirim... Ama ne güzel laf, her duruma uyuyor, turizme bile cuk oturdu baksanıza...

Yurtta savaş, dünyada savaş” diye naralar atılırken, “misliyle karşılık verilir, gereken neyse yapılır, Türk'ün gücü...” şeklinde mantık süzgecinden geçmeyen anlık kararlar alınırken, ve bu durumu alkışlarken hangi kafayı yaşıyordunuz ey turizm sektörü! Yani şimdi Ruslar gelmiyor ya, bunu fırsat bilen Ukraynalı turizm yetkililerinin “ 1 milyon kişi getiririz ama fiyatları düşürün” talebini hoş karşılamaktan başka çareniz var mı? Ya tesisleriniz boş kalacak ve siz zarar edeceksiniz, ya da “En sevdiğim millet Ukraynalılar!” diyerek önlerine kırmızı halı sereceksiniz! Ha pardon, artık protokol halısı kırmızı değil de turkuazdı değil mi! Herşey o kadar hızlı değişiyor ki canım ülkemde, halı renklerinin değişimine henüz ayak uyduramadı benim algı limitleri, mazur görünüz. Gerçi milli takım da artık turkuaz giyiyordu öyle ya! “Türk” eşittir “Turk” mantığı mıdır bu değişimin altında yatan şey, nedir bilemeyeceğim, zaten buna da kafa patlatmak istemiyorum. Ama bütün dünyada yere serilen halı rengi kırmızı iken, turkuaz da hiç hoş durmuyor diye kendi fikrimi de söyleyeyim, neyse “ben bilmem büyüklerim bilir!“ Bilmeseler niye değiştirsinler kırk yılın halı rengini değil mi ama!


Dönelim konumuza. Memurlara “tatil kartı” verilecekmiş duyduğuma göre, “iç turizmde seneye patlama yaşanacak bu sayede!” diyordu geçenlerde bir yetkili. Yani memura açık çağrı yapılıyor, “git tatile, para harca, 12 ay taksite bağla, zaten takside alışıksın!” deniliyor. İyi de neden memur? Esnafın, sgk'lı özel sektör çalışanının tatile ihtiyacı yok mu? Böyle düşünmemek lazım, bu ihtiyaç meselesi değil ki, devletimiz memuru çok düşündüğü için mi böyle bir uygulama başlatıyor?


Sen, vergi dairesinde çalışan Hikmet Bey, çok yoruldun, git de azıcık dinlen, tatil yapmazsan verimsiz çalışırsın. Al sana tatil kartı!” mı diyor devletimiz. Yoo, sadece bir “yamama” yöntemi bu. Yani giyilen gömleğin turizm kolu yanlış politikalar nedeniyle delinmiş, memura “git orayı yama” deniliyor. Bir bakıma vatan borcu gibi bir seferberlik ilan ediliyor (!) Peki neden memurlar için böyle bir uygulama talep ediyor turizmciler? Çünkü turizmci biliyor ki memurun maaşı garanti. Bugünden yarına işsiz kalacağı meçhul olan özel sektör çalışanıyla gününü zor kurtaran esnafı turizmci ne yapsın... Gördüğünüz gibi bir sorunu anlatırken diğerine zıplamamak mümkün değil bu ülkede, girift haller içindeyiz.  Turizm battı sorunundan geldik mi işçiye, esnafa ve fakirliğe!

Bu ülkenin gerçekten çivisi çıktı. Bir zamanlar özel sektörde şahane maaşlar ve zamlar vardı. Artık özel sektör “bu sene kazanamadık, zam yok” deyip işin içinden çıkabiliyor, kimse de bunu denetleyemiyor! Maaşlar yerinde sayarken tatil nedir... Turizmci tabii ki memuru tercih eder, geleceği olmayan özel sektör çalışanının neyine allasen tatil yapmak!

Ama bir de şu var, bir tane bile turizmci çıkıp da “yurtta barış, dünyada barış” olsa, komşularımızla ve tüm dünyayla iyi geçinsek, iç barışı sağlasak, böyle sıkıntılarımız olmaz” demiyor... Neden demiyor, orasını ben bilmem, nereden bileyim, bilsem nee, bilmesem neee... 

Ama turizmciye “size de müstehak bu durum kardeşim” diyenler olursa eğer, onlara da bir şey söyleyemem!

Vatana millete faydalı hayırlı tatiller, bol güneşler; dikkat edin bu güneş fazla yakıyor!



Devamını Oku

16 Haziran 2016 Perşembe

Ölmez Otu'nun büyüsü


Bir ara şüphelendim. Dedim ki usta sanki kitaptaki 379 sayfanın her birinde, her cümlesinde başka başka sözcükler kullanmış gibi! Yok canım dedim, hiç öyle şey olur mu dedim... Öyle bir dans etmiş ki sözcüklerle, sanki hepsi başka başka gibi geliyor insana! O nasıl bir lezzettir, okurken içiyorsunuz sanki her yazılanı, hepsi birer yangınlı kor gibi yüreğinize işliyor. Yok böyle bir derinlik, yok böyle bir güzellik...

Diyorlar ya hani, Yaşar Kemal büyülü gerçekliğin üstadıdır diye, sonuna kadar hak veriyorum bu yoruma. Çünkü Ölmez Otu, aslında Çukurova'ya pamuk toplamaya inen ırgatların öyküsü gibi, ama değil gibi. İnsan, bir fukaralığı, bir ırgatlığı bu kadar mı güzel masalsı bir coşkuyla bezeyebilir! “Benim” diyen yazarın harcı değil bu, gerçekten de dahi olmak lazım böyle şeyler yazabilmek için. Bence Yaşar Kemal bir dahiydi, kelimelerin dahisi... Nobel verseler ne olur, vermeseler ne olur allasen... Güneşi “ipildeten” başka bir yazarımız var mı sanki!


Yaşar Kemal'in büyülü dünyası


Kitapta anlatılanlar aslında “basit” diye tabir edilen hayatlar, ama değiller işte. Öyle bir düş güçleri var ki; kartallara hükmeden, efsanelere inanan, kendi içlerinde kendi masallarını yaratan, o masalları yaşayan ve de yaşatan... Yoksulluktan kaçmak için sığınılan büyülü dünyalar, kırklara karışanlar, “efendimiz” katına erişenler ve o kattan inip bir günde eskisi gibi tekrar köylü olmaya devam edebilen kahramanlar... Gökyüzünde kocaman karaltılar oluşturan kartal sürüleri, sivrisineklerin sokmasından derisi kan içinde kalan ırgatlar... Ama bu anlatılanların hiçbiri ajite edici değil, tam tersine, orada büyülü bir dünya varmış gibi, insanın dokuneveresi geliyor yumuşacık pamuklara ve her şeye... Sanki oradaymış gibi, içine domates katıldığı için şölen havasında yenilen bulgur pilavının kokusu, insanın burnunun direğinde sızlıyor!

Ölmez Otu'nu okuduktan sonra, Yaşar Kemal'in okumadığım ne kadar kitabı varsa hepsini okumak için bir kez daha kendime söz verdim. 

Böyle değerlerimiz var; ve biz, bunun için çok şanslıyız...


Devamını Oku

10 Haziran 2016 Cuma

Giriş - Gelişme - Sonuç


Giriş

Geçen hafta ablamı kaybettim ya, o gün bugündür biraz tuhafım. Yani hayata bakıyorum, “giriş, gelişme, sonuç” bölümleri olan öyküler görüyorum. Bazılarının hayat hikayelerinde giriş bölümleri uzun. Onlar, çocukluğunu iyi geçiren şanslı kişiler. Uzun uzun anlatırlar çocukluklarında gittikleri yaz tatillerini, kalabalık ailelerinde yenilen bayram yemeklerini, çocukluk arkadaşlarıyla nasıl oyunlar oynadıklarını, ilk oyuncaklarını... Onların her yaş gününden foroğrafları da vardır. Dantel örtülü bir masanın arkasında asılı balonlar, masada pastalar ve türlü kurabiyeler... Aile efradı yanyana dizilmiş, doğumgünü çocuğuyla birlikte objektife gülümsüyor. Hikayelerindeki giriş bölümü en uzun olan çocukların doğumgünü fotoğraflarında palyaçoların bile görüldüğü olur.  Onlar, yani hayat hikayelerinin giriş bölümünü uzatanlar, hep çocukluklarına dönmek isterler. Şımartıldıkları, sevgiyle sarmalandıkları, kavga gürültünün olmadığı, tatillere gidilen o günler, hep pembedir onlar için...




Bazı hayat hikayelerinde ise giriş bölümünü hiç anlatmak istemez baş karakterler; bir satırla “şu tarihte doğdum” diyerek bir şekilde gelişme bölümüne bağlantı yaparlar. Çünkü anlatırken, hafızalarının en kuytu köşelerine atıp unutmak istedikleri kötü anıların tekrar canlanmasını istemezler. Çocukken fakir olanlar, bir oyuncak bebeği bile olmayanlar, annesini küçük yaşta kaybedenler, hatta annesini hiç tanımamış olanlar, çocukluklarını hastahanelerde geçirenler, çocukken şiddet görenler ya da şiddet dolu bir ortamda yaşayanlar, terkedilmiş çocuklar ve bir de çocukken kendilerini bir şekilde dışlanmış hissedenlerin ayrıksı hayat hikayelerinde, işte bu yüzden giriş bölümü çok kısadır....

Gelişme

Gelişme bölümü de ayrı muamma... Hayatını güzel yaşayanlarda giriş bölümünün tam tersine bu bölüm kısadır.

Kolejde okudu, güzel bir üniversiteyi kazandı, master yaptı, okurken aşık olduğu meslektaşıyla peri masalı gibi bir düğünle evlendi, ailesinden çok destek gördü, bir kız bir oğlan şahane çocukları oldu, çok güzel dostları vardı, güzel bir evde yaşadı, tatillerde dünyayı gezdi, hiç hasta olmadı, güzel yaşadı, güzeldi hayatı.”

gibi bir gelişmeyi nasıl detaylandırabilir ki insan... Bence hikayelerde uzun uzun anlatılan kısımlar hüzünlerdir, mücadelelerdir, üstesinden gelinen zorluklardır, biraz da acılardır. Ki çoğumuzun hayatında gelişme bölümü uzundur; biraz da bu yüzdendir kendimizi yazmaya çizmeye verişimiz... Bu yazılar burada yazılmadan önce, yazan kişi kimbilir hayatın hangi acılı süzgeçlerinden geçmiştir, geçmektedir, ve umarım bir daha geçmeyecektir...

Sonuç

Sonuç herkes için kısa bir cümle...  Boşluğu dolduracak bir iki sözcüğe ihitiyaç var, gerisi belli ...

...... nedeniyle hayatını kaybetti! “



Sonuç2:


Bu hayatta dolu dolu ve olabildiğince mutlu yaşamak lazım; kalp kırmadan, sevgiyle ve mümkünse olabildiğince sanata dair birşeyler bırakarak...



Devamını Oku

9 Haziran 2016 Perşembe

İçimdeki ses susmak bilmiyor!

Bazen anlamak, satır aralarını okumak insanı o kadar yoruyor ki! Günlerdir içimdeki öteki benle konuşup duruyorum. Daha doğrusu ben istemiyorum, o ısrarla bana herşeyi gösteriyor. İncir çekirdeğini doldurmayacak saçma dedikodular yüzünden yıllarca küs olan ve cenaze nedeniyle birbirlerine sarılan bir baba kızı gösteriyor mesela. “Bak” diyor, “Cenaze kalksın, yine küsmeye devam edecekler” diyor. Sonra yüneticisine yalakalık yapan salak mı salak bir çalışanı gösteriyor: “Bak” diyor, “Yönetici arkasını dönünce nasıl da atıp tutmaya başlayacak!” Sonra parti başkanı değiştikçe eğilme açısını yeni başkana doğru çeviren vekilleri gösteriyor: “Bak” diyor, “Bu başkan düne kadar mükemmeldi, bak alaşağı edilince yüzüne bakan kalmadı” diyor. Bir sürü birilerini gösteriyor, biraz o taraftan biraz bu taraftan, hiçbiri ile hemhal olamıyorum ne yalan söyleyeyim, sadece yoruyor bütün bunlar beni.

Bana ne, ne yaparlarsa yapsınlar, kafaları yok mu onların, kafalarını kullansınlar” diyorum, “yeter artık, anlatma böyle şeyleri” diyorum, “duyarsız mısın?” diyor. “Evet duyarsızım, hatta bu saatten sonra en bi öz bi duyarsızım, ne yapabilirsin ki” diyorum. Susuyormuş gibi yapıyor da susmuyor yine de...



Böyle film seyreder gibi seyrediyorum olan biteni. Dün akşam mesela şaşırdım televizyonda görünce. Milli Takım bir Avrupa turnuvası mı bir şeye katılıyormuş bu sene. Dakikalarca süren Fatih Terim'li bir reklam çekmişler. Adam başarılı, gerçekten başarılı. Yani ne yapıp edip bir şekilde başarıyor. Böyle insanlar var, kendini işine adamış, başarıya doymayan, bütün dünyayı yönetmeye çalışan birileri var. Hemen hemen hepsinde aynı çakmak çakmak bakışları görüyorum; duygusu olmayan, birbirine benzeyen, ürkütücü bakışlar! İktidarın başındakiyle ana muhalefetin başındaki aynı gözlerle bakıyor mesela. Üvey annenin sahte bakışı neyse, Fatih Terim'de de o bakış var! Ben hiçbirinin gözüne bakamıyorum. Bu kadar başarı hırsı ile dolu olan, bu kadar egosu yüksek olan insanlar beni ürkütüyor.

İçimdeki ses hiç durmuyor, konuşuyor da konuşuyor. İşaret ettiği şeylerin bazılarına çok üzülüyorum, mesela her gün terör var artık bu güzel ülkede. Ölenler için birileri “şehit olmak çok güzel bir şey” diyor ve binlerce korumayla zırhlı araçlarla gezmeye devam ediyor. Öte yandan devletin parası bitmiş, bütün çalışanlardan her ay 100'er lira kesecekmiş güya bir şey sigortası için, derdi fon toplamak! Almanya ile ilişkiler kopma noktasına gelmiş, “bak bak” diyor, “Rusya ile aramız bozuldu, turizm ve bavul ticareti göçtü, şimdi de Almanya ile bozulacak, tekstil hepten bitecek” diyor. “Ne yapabilirim” diyorum, “demokrasi böyle bir şey” diyorum. Yine de durmuyor, “Geçen gün İsviçre'de referandum oldu, konu çalışsın çalışmasın herkese 2500 dolar garanti maaş verilsin mi konusuydu, %78 oranında hayır oyu çıktı. İsviçreliler bu maaş yüzünden tembellik oluşur, hem çok göçmen gelir, istemiyoruz maaş demişler” diyor. “Demokrasi” işte diyorum, susuyorum.

İçimdeki ses çok fena bu aralar, hem görüyor, hem konuşuyor, hem de sustukça susuyor!


Hayır olsun, güzele evrilsin bütün bunlar...
Devamını Oku