15 Mart 2020 Pazar

CORONA-2-Filmimin Adı: Corona'nın Güzel İntikamı !


Merhaba “Evde Yazar” kardeşlerim! Umarım gerçekleşmez ama, görünen o ki, -en azından bir süreliğine- herkes “Evde Yazar” olacak! Ülkemizde Korona karantinası olursa diye söylüyorum… Olmazsa zaten isim hakları bana ait (Bayat bakan balık  emojisi yakışır buraya ama, ben asla ve de kat’a düz yazıda emoji kullanmayangillerdenim. Karantina öncesinde böyleydi, karantina olursa  sonrasında da dil bilgisinden taviz vermeyeceğime söz veriyorum. Gevşemek yok, hayat devam ediyor)

Demem o ki, Korona sonrasını yazasım var uzun uzun. Hatta film tadında… Başlıyorum…


hope*


FİLMİN ADI:  “Korona Günlerinde Aşk “ diyeceksiniz ama demeyin. Sonuçta ben kopyacı değilim. Marquez’in en ünlü eserine gönderme klişesi zaten milyonlarca kez yapıldı sosyal medyada. Benim filmimin adı başka:

FİLMİMİN GERÇEK ADI: Korona’nın  Güzel İntikamı! (intikamın güzeli de olur muymuş demeyin, bal gibi de olur)

FİLMİN TÜRÜ: Tabii ki en afili deyimle “Post Apokaliptik” Yani bir nevi kıyamet sonrası senaryolardan. Aslında "umut öncesi kıyamet" desek daha doğru olur gibi; okuyunca anlayacaksınız

FİLMİN KARAKTERLERİ: Sen, ben, o, biz, siz, onlar

SİNOPSİS:  (Not: Tam da sinopsis denemez, öykü gibi bir şey)

Diğer post apokaliptik filmlerde olduğu gibi gıpgri bir dünya yoktur korona sonrasında. Ne endişeli bilim adamları vardır ortada; ne kıtlık, ne açlık, ne de kirli ve ahlaken çökmüş insanlar. Şöyle:

Film flu bir görüntüyle başlar. Gri bir dünyada maskeli ve tulumlu adamlar görünür.  Bir koşuşturma, haberler, alt yazılar, korona şurada göründü, burada göründü, okullar tatil oldu falan… Fonda uygun bir müzik, siren sesleri, çığlıklar… Derken ekranda bir yazı belirir, “1 ya da 2  sene demeyelim, -ne kadar çabuk o kadar iyi- sene  sonra”
 İnceden inceye türkü duyulur:

“Adana Yollarında, Pamuklar dallarında, Allah canımı alsın, o yarin kollarında..”

Kamera yaklaştıkça sahnede uçsuz bucaksız bir pamuk tarlası belirir. Yanakları al al olmuş gürbüz genç kızlar, yakışıklı delikanlılar neşe içinde pamuk toplamaktadır. Başlarında eli sopalı maraba başları yerine önlüklü ziraat mühendisleri vardır. Şöyle konuşma geçer aralarında:

“Korona öncesi nasıl da kıyameti yaşıyormuşuz! Düşünsenize bu verimli tarlaların yerinde beton gökdelenler vardı!”

Pamuk tarlası

Bir sonraki sahnede konfeksiyon fabrikası görürürüz. İşçiler neşe içinde çalışmaktadır. Sektörde dinlemenin gelenek olduğu arabesk müzik unutulmuş, neşeli Ege türküleri eşliğinde işler tıkır tıkır yürümektedir. Bütün çalışanların hem gelir seviyeleri, hem hayat standartları, hem de entelektüel algıları yükselmiştir.

 Aşksız olmaz tabii ki böyle  bir senaryo. Çay paydosunda yan yana gelip birbirlerine Cemal Süreya’nın “Aşk” şiirini söyleyen (şiir ezberden okunmaz, söylenir ukalalığını yapmasam içimde kalırdı)  overlok işçilerini gösterir kamera.

Karakterlerden birinin evine gideriz. Fonda tv haberleri vardır. 
Spiker konuşmaktadır.

-        Hükümetimizin slogan haline getirdiği “Kendi yağınla kavrul” politikası güzel sonuçlar vermeye devam ediyor sayın seyirciler. Trakya’daki Ayçiçek üreticileri rekor üretime imza attı. Ege’nin verimli topraklarında üretilen incirler, üzümler Tarım Bakanlığının uygulamasıyla her eve aylık olarak dağıtılmaya başlandı. Kastamonu’dan gelen sarımsaklar, Ordu’dan gelen fındıklar, İç Anadolu’nun atalık buğdayları, Akdeniz’in portakalları… Ülkemizin her yerinden bolluk ve bereket akıyor. İstanbul’da yıkılan gökdelenlerin yerlerindeki yemyeşil bahçelerden adeta oksijen fışkırıyor.  Bir nesil sonrasının betonu bilmemesi için Doğa Bakanlığımızın çalışmaları hız kesmeden devam ediyor...

Bu arada karakterlerin günlük hayatları akıp gitmektedir. Yeni kurallar gelmiştir. Mesela tarım ürünlerinin ithalatı artık yapılmamaktadır. Yasak olduğundan değil; ihtiyaç olmaması nedeniyle! Lüks tüketim kendiliğinden bitmiş, yemek, içmek, giyinmek dışında müzik, güzel sanatlar, sinema ve tiyatro da halkın vazgeçilmez temel ihtiyaçları halini almıştır.

Kanada’dan mercimek getiren, Amerika’dan sığır eti, Çin’den çekirdek getirenler bir bir ortadan kalkmış, Tüketmeme Bakanlığının çabaları olumlu sonuçlar vermeye başlamıştır.

Fonda sanal turizmin geldiği noktayı görürüz. ” Üç ayda beş ülke yirmi sekiz şehir gezdim” gibi sosyal medya paylaşımları yapmak için gezmeyi “skora” indirgeyen fenomenler artık yok olmuştur. Elbette bilim de ilerlemektedir. Sosyal medyada herkes kendi yerelini tanıtmaya başlamış ve “virtual seyahat acenteleri” sanal turlar düzenleyerek insanların seyahat ihtiyaçlarını gidermektedir. Trafik azalmış, hava temizlenmiş, denizlerde balıklar çoğalmış ve doğal olarak hayat ucuzlamış, adeta cennet göklerden yeryüzüne inmiştir.

Film böylece devam eder.  Elbette üzerinde çalışıp filme bir iki aksiyon, bir iki heyecanlı düğüm atılabilir. Herkesin hayal gücüne kalmış artık.

Filmin sonunda birisi göz kırpar. Bilin bakalım kimdir O! 

not: *Görsel alıntı: https://iai.tv/articles/a-radical-hope-for-the-future-of-the-environment-auid-1300


Devamını Oku

3 Mart 2020 Salı

CORONA-1-Corona fırsatçıları iş başında!

Corona maskesi ve tulumu

Duymuşsunuzdur; Corona virüsü nedeniyle Çin başta olmak üzere dünyada medikal maske ve tulum stokları hızla eriyor. İşte bu konuda tekstilci olarak kulağıma çalınan bazı şeyler var. Çin hükümeti peşin para verip virüsün yayılmadığı ülkelerden koruyucu  medikal maske ve  medikal tulum satın alıyormuş. Ankarada’da da bu işe aracılık eden adamlar varmış. Anlayacağınız, işin ticari boyutu hızla yayılıyor bu aralar.

Birçok tekstilci bu işe ilgi duymaya başladı. Basında görmüşsünüzdür. Kimi fabrikalar, var olan üretimlerini durdurup bu işe girişiyor. Kimileri büyük bağlantılar kurmaya başladı bile. Makul fiyatlarla maske ve tulum üreten tekstilcilere lafım yok elbette. Benim vurgulamak istediğim şey, arada pıtrak gibi biten Corona fırsatçıları olduğu!

Dün bir ortamda konuşuluyordu duydum. Tüccar tekstilcilerden biri şöyle diyor:

“Abicim başladık üretime, günde on üç bin adet maske dikiyoruz. Basıyoruz düz makineyi geçiyoruz. Yüz bin adetini teslim ettik bile!”

Sözün özü şu:

O maskeler normalden daha az dayanacak! Hemen sökülecek!

Bir zamanlar Laleli’de bavul ticareti vardı bilirsiniz. Bizim bu -çok akıllı tüccar kafalı(!) – tekstilcilerimiz parasını peşin aldıkları siparişlerin karşılığında bavullara çöp doldurup göndermişlerdi. Bir kerelik vur kaç taktiği uygulayarak kısa vadede kazandıklarını sanmışlar, uzun vadede ise ülkemizin ticari itibarını yerle bir etmişlerdi! İşte bu durumun benzeriyle, bence daha da kötüsüyle karşı karşıyayız şu an. Söz konusu olan şey insan hayatı çünkü! Ve  çaresiz milyonlar maske beklerken, bizim sözüm ona akıllı geçinen fason kafalı tekstilcilerimiz yine iş başında! Tabii ki dürüstçe üretim yapan iş adamlarını altını çizerek ayrı tutuyorum. Çünkü bu maskeleri ve tulumları olması gereken standartlarda üretip makul fiyatlarla ihtiyaç sahiplerine ulaştıracak düzgün işletmelere gerçekten ihtiyaç var. Ama ya diğerleri! 

Demem o ki, biraz ahlaka ve özümüze dönmeye, unuttuğumuz vicdanlarımızı devreye sokmaya  acilen ihtiyacımız var!  Bir mühendis olarak ise yorumum şöyle:

“Süreç analizleri, uygulanacak standart prosedürler, PUKO analizleri, kalite güvence sistemleri iyidir, lazımdır, herkese lazımdır hem de.

Tüccarlar ve siyasetçiler hariç değil hem de…


NOT VE TEŞEKKÜR:

Aklımdan hiç çıkmayan
 Bütün kara parçalarında, Afrika hariç değil ...” dizesiyle çok ama çok şey anlatan Cemal Süreya’ya saygı ve sevgiyle…

Devamını Oku

1 Mart 2020 Pazar

Bir sene öncesini arar olmak!


Çok değil, günümüzden sadece yedi sene önceydi. 23 Ocak 2013’ü gösteriyordu tarihler. Blogumu yeni açmıştım. Kitaplardan, filmlerden, tiyatrolardan bahsediyordum o zamanlar. Çok detaylı olmasa da gündeme dair eleştirilerimi dile getirmişliğim bile vardı! Şimdi dönüp baktığımda –“çok değil sadece yedi sene öncesinin” bile, günümüzden daha iyi olduğunu- tarif edilemez bir duyguyla görüyor ve dilimi yutmuşcasına susuyorum… Bu duygunun adı başlı başına hüzün değil, acı değil, nefret değil, pişmanlık değil, kadersiz coğrafya isyanı değil, cehalete kızgınlık değil. Çok daha öte bir şey! Belki de sözün bittiği yer, ya da  söylemekten ve hatta hissetmekten bile yorulmak gibi bir şey! 



Gündem çileli, gündem ağır! Ne söylesem, ne desem, dedim ya nasıl tarif etsem…

 Virüs var mesela bu aralar. Biliyorsunuz Adı Corona! Çin’den çıktı, bütün dünyaya yayılmakla meşgul. Gündelik hayatın içinde sadece bir anlık haber olarak çıkıyor karşımıza.  Bir alt yazı geçiyor; mesela şöyle:

-        Virüs İtalya’da da görüldü!

 Sonrasında araya başka görüntüler giriyor. Eskilerin deyimiyle velhasıl-ı kelam  bişeyler bişeyler oluyor ve sanki bir filmin jeneriği gibi hızla akıp gidiyor bütün bu şeyler gözümüzün önünden! Politik aCıtasyonlar, insagramda birilerinin mutlu anlarını paylaşmaları, diğerlerinin “Dünyada bunca olay varken sen nasıl oluyor da böyle gülebiliyorsun!” çemkirmeleri… Elektriğe, yola, şuna buna yapılan zamlar, imara açılan ormanlık alanlar. Sonra başka bir alt yazı:
-        Şurda deprem oldu!

Sonra bir kaç gün "evlerin nasıl da depreme dayanıksız olduğu" konusunun tartışıldığı, ya da tartışıldığı algısının yansıtıldığı haber programları, sonra deprem vergilerinin nereye gittiği sorusu. Ve Kızılay’ın mesajla bağış istemesi, ve Kızılay’ın Amerika’da açtığı yurtlar falan filan. Ne olup ne olmadı derken gündeme düşen savaş güzellemeleri… Ölen, öldürülen insanlar ! Vatansız kalan insanların hayatta kalma noktasında kendilerinden ve belki de karakterlerinden verdikleri “vermek zorunda oldukları” tavizler ve Acun’un “surviver’ında “Aç kaldık, güçten düştük!” diye ağlayan karikatür tipler… Kırılan reyting rekorları!

Sınırlara sürülen ve pazarlık konusu yapılan insanların dramları, o insanların kaçma hayalleri, o insanların dengesini bozduğu diğer insanların “defolup gitsinler” çığlıkları…

Coğrafyamızda her şey, ama her şey böyle çileli devam ederken, İsviçre’de ya da Finlandiya’da, ya da Prag’da, ya da Avusturya’da akan normal hayatlar…

Ben ne diyeyim, daha ne diyeyim; ben şimdi daha fazla ne diyeyim…

Ne diyor şair,

"Ne gelir elimizden insan olmaktan başka!" 

Devamını Oku

5 Ocak 2020 Pazar

Şehir Tiyatrolarında Bilet Kuyruğu ve Şenay Teyze

Günlerden 17 Aralık 2019. Bugün Şehir Tiyatro’larında Ocak-Şubat biletleri satışa çıkıyor. Normalde hep aylık olurdu. Niyeyse bu sefer iki aylık yapmışlar. Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'ndeyiz. Sabah 7 civarı, ama hava hala karanlık. Efsane tiyatro bileti kuyruğu bu. Gençliğinden bu yana  oyun izleme alışkanlığı olan yaşlılar çoğunlukta. Şenay Teyze gibi… Dersi öğleden sonra olan öğretmenler, emekliler, evden çalışanlar belki, tek tük benim gibi işten izin alıp gelenler, belki bir iki de öğrenci. Genel tablo böyle. Bir de saat on bir civarı gelip “Böyle saçma şey mi olur, bu kuyruğu kim belirliyor, öndekiler bari koltuk seçmeyin de bize de sıra gelsin” gibi “güya haklı tepki” gösteren, olayın özünü kavramadan, ritüelini anlamaya çalışmadan, iki saniye ortama bakıp yorumlamaya geçen, her şeyin en doğrusunu bildiğini zanneden, ama gerçekte gözlem yeteneği sıfır olan yönetici kılıklı tipler var ki, onları kaale bile almıyorum. Herkes bilinçsiz ve eski moda, bir tek onlar akıllı! Sabah alt buçukta gelip sıraya girmek, bunun için emek harcamak hiç önemli değil onların gözünde. Sürece değil sadece sonuca bakıyorlar. Allahtan bu kuyrukta tek tükler ve kendi kendilerine yüksek sesle söylenip kimse kaale almayınca da susmak zorunda kalıyorlar.

Karanlıkta kuyruğu beklerken, sahnenin camı...
Bugünün kahramanı ise  benim gözümde Şenay Hanım. Şenay Teyze mi desem yoksa Şenay Hanım mı desem bilemedim şimdi. Çünkü öyle kolay kolay abla, abi, teyze diyebilen biri değilim. Ama yakın da hissettim O’na kendimi, teyze desem sanki daha güzel olacak gibi.

Yetmişin biraz üstünde yaşı. Ben sormadım, kendisi söyledi. Zayıf, çok zayıf. Boyu da mini minnacık. Saçları boyalı, galiba koyu kestane.

Bu kuyruğa ne zaman girsem, içimde hem buruk bir hüzün olur, hem de tiyatro meraklısı insanlarla bir arada olmanın coşkusunu yaşarım. Kendimi bugünle dün arasında bir yerlerde hissederim çokça. Günlük hayatın hayhuyundan uzakta başka bir evrende yaşamak gibidir bu özel zamanlar. Tek dert, istenen oyuna istenen koltuktan (genelde 2.-3. sıra ortalar) yer kapmaktır. Hafif stresli ama çokça huzurlu bir bekleyiştir bu. Hani insan bütün zorluklarına ve harcadığı ekstra zamanlara rağmen bazı ritüellerin hayatında hep olmasını ister ya, son yıllarda aylık bilet almak için sabahın köründe girdiğim bu Şehir Tiyatroları bilet kuyruğu da benim için öyle. Nasıl da özlemişim bu havayı!

O kadar güzel insanlarla tanıştım ki bu kuyrukta. Senede en az üç yüz oyun izleyen profesyonel izleyiciden tutun da Vasfi Rıza Zobu’ları sahnede izleme şansını yakalayan yaşlı sanat dostlarına kadar kimler kimler…  Aslında bu bilet bekleyişi bir tür arınma benim için. İşte bu nedenle işten izin alıp geldim bu sabah. İyi ki de gelmişim.

Tiyatronun kantininde oturuyorum bir masaya. Bilet alma listesinde adımı on ikinci sıradan yazdırıyorum. Saat yedide geldim ve on ikinci sıradayım. Düşünün artık gerisini. “Neden internetten almıyorsun da bu kuyruğa giriyorsun?” diyenleriniz var biliyorum. Hem bu havayı koklamak başka güzel, hem de internette arkalar kalıyor, arkadan da oyun izlemek zevk vermiyor. Oyuncunun mimiklerini görmeden olmuyor yani!

Şenay Teyze geliyor oturuyor bir süre sonra bizim masaya. Demlenen taze çaydan nefis bir koku yayılıyor bu arada. Kantini işleten kibar beyefendi, eşinin elleriyle yaptığı çeşit çeşit kekleri diziyor tezgaha. Oysa yeni yapılan ve birbirine benzeyen, dışı camlı, içi ruhsuz  Müsahipzade gibi binalarda böyle mi! Otomatlar koymuşlar, parayı atıyorsun, paketlenmiş bir şey düşüyor aşağıya onu yiyorsun. Fuaye desen sanki hastahane koridoru gibi! Çay tabii ki yok! Ritüelleri öldürüyorlar kopyala yapıştır binalar dikerek!  Neyse ki henüz Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’ni yenilemediler. Fuaye de var burada, çay da var! Ve bilet kuyruğunun müdavimlerinin bildiği ev yapımı kekler de var.

“Bir dilim limonlu ıslak kek alabilir miyim lütfen!”

“Bana da çikolata parçacıklı cevizli havuçlu kekten bir dilim verir misiniz?”

Şenay Teyze limonlu kek alıyor, bize de ikram ediyor. Teşekkür ediyoruz. Hem kekini yiyor, hem de oyun programını soruyor,  cep telefonumdan bakarak yardımcı oluyorum. Çok seviniyor ve hemen notlar almaya başlıyor. Kendinden beklenmeyecek hızda ve çok güzel bir el yazısıyla not alışına hayranlıkla bakıyorum. Ne elleri titriyor, ne de yazacağını şaşırıyor. "Mutlaka yazmakla çizmekle ilgili özel bir mesleği olmalı" diye düşünüyorum. Soruyorum dayanamayıp:

“Ne kadar güzel ve akıcı yazınız var, bir sakıncası yoksa mesleğinizi öğrenebilir miyim?"

“Mimarım ben” diyor. Bu kadar güzel ve akıcı yazının sahibinin özel bir mesleği olmalı konusunda yanılmadığımı kendime kanıtlıyorum.  

“Hangi oyunları tavsiye edersiniz? “ diyor. Ocak -Şubat programında Kadıköy’de oynayacak oyunlara bakıyoruz. “Hayal-i Temsil” çok güzel, ben iki kez izledim.” diyorum. “Afife Jale ve Bedia Muvahhit aynı hayali sahnede buluşuyorlar, nefis bir metin. Dekor, ışık ve oyunculuklar da çok güzel” diyorum. Hemen not alıyor. Sonra aynı masada oturduğumuz edebiyat öğretmeni genç kadın  “Ay Carmela da çok güzel” diyor. Şenay Teyze hemen notlarını alıyor. Konuşması da aynı yazısı gibi oldukça net ve berrak. Diksiyonu müthiş, sanırsınız eski TRT spikeri kendisi.

O güzel yazısı ile hızlı hızlı notlarını alırken bir şeyleri karıştırdığı hissine kapılıyorum. Tarihler karışıyor sanki, ya da notlar karışıyor gibi. Kibarca “İsterseniz ben notlarınızı temize çekeyim” diyorum. Çok seviniyor, sonra birilerini arayıp oyunlar hakkında bilgi veriyor, onlara da bilet alacak.

“Hayal-i Temsil çok güzel oyunmuş. Alayım mı sana da, ister misin?” Olumlu yanıt alamıyor sanki karşı taraftan, sonra bir diğerini arıyor aynı coşkuyla:

“Ay Carmela! Çok güzel oyun diyorlar, alayım mı sana da…”

Masada dört kişiyiz. Şenay Teyze, dersi öğleden sonra olan sarışın edebiyat öğretmeni, çocukları olduktan sonra on yedi yıldır çalışmadığını söyleyen diğer kadın ve ben.

Şenay Teyze anlatıyor hüzünlü hikayesini TRT diksiyonuyla;

“Abim mükemmel bir insandı. O kadar anlayışlıydı, o kadar yakışıklıydı ki! Ah abim! Akademi’den mezundu, çok iyi bir mimardı.”

Gözleri parlıyor abisinden bahsederken ve devam ediyor:

“Tam aşık olunacak adamdı, öyle beyefendiydi ki size anlatamam. Peşinde çok kadın vardı, ama O yanlış bir evlilik yaptı ve mutsuz oldu.

Çok zengindi karısının ailesi. İstanbul’un pek çok iyi semtinde pek çok mülkleri vardı. İki de çocuğu oldu o kadından. Ama mutlu olamadı. İkinci çocuk doğduğunda terk etti karısı abimi. Ardına bakmadan çekip gitti.“

Hepimiz bu özverili kadını pür dikkat dinliyoruz. Hikaye sanki eski melodramlar gibi. Devam ediyor Şenay Teyze:

“Ben abimi yalnız bırakmadım, bırakamazdım. O yüzden hiç evlenmedim. Çocuklarını büyüttüm ellerimle. Geceleri sabaha kadar başlarında bekledim. Biri Fransa’da okudu, öbürü iyi bir üniversitede master yaptı. Ama şimdi hiç aramazlar beni!”

İçimiz burkuluyor, Şenay Teyze’nin gözleri de uzaklara dalıp gidiyor.

“Abimi 140 gün önce kaybettim, kanserden. Karısı terk ettikten sonra yüzü gülmedi hiç abimin. Mutsuzluktan kanser oldu!”

Siyah beyaz bir fotoğraf çıkarıyor cüzdanından. “Ölmeden önceki son fotoğrafıydı bu, ne kadar yakışıklıydı abim!”

“Malının mülkünün tamamını hiç söylemedi çocuklarına. “Yırtık ayakkabıyla akademiye gittiğim günleri unutmadım” derdi hep. Çocuklar bilmesin bu kadar malı mülkü, emeğin değerini bilsinler, mirasyedi olmasınlar!” derdi. Her şeyleriyle ilgilendim bu çocukların. Hastalıklarında başlarında bekledim. Ama şimdi en çok ne zoruma gidiyor biliyor musunuz? Ölsem de malım mülküm onlara kalsa diye gözlerimin içine bakıyorlar. Bir kere bile çiçek almadılar bana…”

Masaya oturduğumuzdan bu yana Şenay Teyze’nin “Mutlaka evlenin ve çocuk yapın” ısrarının nedeni yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. O kadar üzgün ki, o “kadir kıymet bilmeyen” yeğenlerine mirasını bırakacak olmak belli ki zoruna gidiyor.

“Para kolay kazanılmıyor! Yıllarca çalışıp didinip yaptığım mal mülk şimdi ölmemi bekleyen yeğenlerime kalacak. İnsanın malını mülkünü bırakacağı kendi kanından canından çocukları olmalı bu dünyada” diyor. Ne derin bir yarası var Şenay Teyze’nin! Derdi asla para mal mülk değil. Yeğenleri bir kere arayıp sorsaydı, hatır gönül bilselerdi, bir kere çiçek alsalardı bu özverili kadına, böyle üzülür müydü Şenay Teyze? Hiç sanmıyorum.

 O’na anlatmaya çalışıyoruz.

“Bütün çocuklar anne babalarına karşı iyi değiller ki Şenay Teyze.  Kendi çocuğunuz olsaydı, belki yeğenleriniz gibi onlar da size karşı ilgisiz olabilirdi!”

Tatmin olmuyor bu söylediklerimizden. Çok yaralı! O kadar yaralı ki! Evlenmeyip abisinin çocuklarına annelik etmekten o kadar pişman ki! Ölümün yaklaştığını hissediyor ve bu durumu aç gözlülükle bekleyen yeğenlerine mal mülk bırakacak olmaktan son derece rahatsız. Fazla bir şey beklememiş ki! Bir çiçek alsalarmış, bir hatır sorsalarmış yetecekmiş zaten Şenay Teyze’ye… Yanımda oturan kadın şöyle diyor:

“Bir komşum vardı. Çocukları ile arası hiç değildi. Oturduğu evi Kızılay’a bağışladı. Hem de yaşarken. Geldiler eve plaket taktılar. “Bu ev Kızılay’a aittir!” diye. Böyle yapabilirsiniz siz de…”
Şenay Teyze biraz ilgileniyor bu alternatifle, ama çok kararsız ve bir o kadar da kaygılı olduğu o kadar belli oluyor ki yüzünden.

Bir çocuk dünyaya getirmenin, mirasın heba olmaması anlamına da geldiğini Şenay Teyze’nin bu derinden yaralı haliyle öğreniyorum. Olaya hiç bu açıdan bakmamıştım. 

Üzülüyorum O’nun adına! Nasıl bir yalnızlık içinde Şenay Teyze! Nasıl yaralı! Çok çalışmış, dünyayı gezmiş, kenarda malı mülkü ve parası kalmış, ne gam! Abisi gidince ölüm ile arkadaş olmuş sanki! Yeğenleri hiç olmazsa bir demet çiçek alsalarmış…

Çok üzülüyorum ve kalkıyorum masadan. Sanki birisi suratıma tokat atmış gibi hissediyorum! Saat on bire geliyor. Gişe önünde kuyruğa giriyoruz. Önümde her zamanki gibi erkenden gelip sıraya adlarını önce yazdıran beyefendiler, arkamda ise sarışın edebiyat öğretmeni:

“Şenay Teyze bana kartını verdi, O’nun biletlerini de ben alacağım” diyor.

Çok seviniyorum, edebiyat öğretmeni de çok seviniyor. En azından Şenay Teyze ayakta bekleyip yorulmayacak!Biletlerimi alıyorum, dışarı çıkıyorum. Öğlen saat on iki olmuş. İnsanlar sokakta çift sıra halinde bekliyor. 

Uzayıp giden tiyatro bileti kuyruğu

 İki ay sonra tekrar bilet kuyruğuna gidebilsem, Şenay Teyze’yi tekrar görebilsem...





Devamını Oku

1 Ocak 2020 Çarşamba

2020'nin ilk iç karartan yazısı


Hani vardır ya “Ah yine çocukluk günlerime dönsem” diyenler. Hiç bir zaman onlardan olmadım. Dolayısıyla eski yılbaşı akşamlarını da özlemiyorum. Ocakta pişen köy tavuğunun evi saran kokusu var sadece aklımda. Haşlama tavuk suyunun üzerine çıkan sarı yağlar, ve bu sarı yağlı suya batırılan ekmekteki lezzet biraz da. Bir de hafif lapa olmuş bembeyaz pilav,  şehriyesiz… Mutfaktan gelen mısır patlaması sesi, biraz da sobanın üzerine konulan portakal kabuklarının yanıklı narenciye kokusu.Hepsi bu kadar! O oynanan tombalalar yalandı. Evin annesinin soyup dilimlediği ve bıçağın ucuna batırarak çocuklarına teker teker uzattığı elma dilimleri de yalandı. Okulda camlara asılan kedi merdivenleri ruhsuzdu, yalandı. Bir Nuri Bilge Ceylan filmi karesi geliyor o günlerden aklıma sadece:

"...Dışarıda bembeyaz kar, o karları seyre dalan bir küçük çocuk ve bahçeye kurulan kuş kapanları…"

Not: 2020 sarı yazısında limon tadı var,  pişmiş vıcık yumurta değil merak etmeyin!
Eski yılbaşı gecelerini ya da çocukluk günlerini özlemiyorum hiç. Bilgisayar oyunu gibi çünkü yaşadığımız hayat. Bir “level” kolay gibi geçiyor, sonrasında zorlu bir “level” la karşılaşıyor insan. Bize verilen “can” haklarımızla ve var gücümüzle mücadele ederek bu zorlu sınavı geçmeye çabalıyoruz. Defalarca ve defalarca aynı hataları yaparak belki, çoğunlukla vazgeçme noktasına gelerek hatta; ve hırslanarak ve düşerek ve kalkmak için etrafımızdakilerden ödünç “canlar” dilenerek ve en umutsuz anımızda biraz da şansımızın yaver gitmesiyle o level’i geçerek… İşte böyle bir hayatı varsa, neden geçmişe özlem duysun ki insan? Kim ister bir oyundaki en zor, hatta "manyak zor" level’i tekrar oynamayı? Bu noktada  muhtemelen içinizden birilerinin gündeme getireceği "deneyimin cazibesi" konusuna da inanmıyorum ben. Çünkü deneyim yanıltıcıdır. İnsan geçmiş yaşantısına bakıp çıkardığı derslerle tekrar aynı şeyleri yaşadığında, çok daha fazla mutlu ve çok daha fazla başarılı olacağını sanır ama bence yanılır. Çünkü “şans” diye bir şey de var hayatta. Tanımlanamayan, ölçülemeyen, öngörülemeyen olaylar silsilesidir bu şans faktörü.

2020’nin ilk günündeyiz. Dün gece 12’ye doğru insanları aramak gelmedi içimden. Onlar da beni aramadılar. Sosyal medyadaki havayi fişekli, noel şapkalı, “yihuuuu” diye bağırmalı, kadeh tokuşturmalı videolara ve fotoğraflara ve iyi dileklere de uzaktan baktım öylesine.
Mutsuz değilim yanlış anlaşılmasın.  Sadece değişik bir dinginlik, değişik bir yalnızlık ve değişik bir -nasıl desem-değişik bir şey var işte üzerimde.

Filmler güzel, kitaplar güzel, tiyatrolar güzel, bale ve operalar güzel, şiirler güzel, yazılar okumalar güzel. Belki yeni yıllar da güzel olur, kim bilir…








Devamını Oku

23 Aralık 2019 Pazartesi

21 Aralık 2019 ve düşündürdükleri


Yine o gün geldi. 21 Aralık, en uzun gece. Kapitalizm her zaman olduğu gibi iş başında. Bir şeyler satmak için hiçbir fırsatı kaçırmaz kendisi zaten. Dolunay var haydi indirim yapalım, satın alın para harcayın! Bugün bahar geldi, haydi indirim yapalım, alış veriş yapın  para harcayın! Bugün dünya eblehler günü, haydi indirim yapalım, bol bol satın alın bol bol para harcayın!  
Bugünkü bahanesi de en uzun gece olması. Her yerde en uzun gece indirimleri var. Sepette %21 diyor mesela markalardan biri. Ne kadar yaratıcı değil mi! Wuhuuu! Ayın 21’i diye %21 indirim yapmak kimin aklın gelir ki zaten! Nasıl bir yaratıcılık, nasıl bir imgelem, nasıl bir emek var bütün bu kampanyalarda! Yeter ki birileri tüketsin, birileri kendini şişirsin!

21 Aralık 2019

Benimse gerçekten hiç umurumda olmuyor bu indirim mindirim mevzuları. Sanal gerçek fark etmiyor, mağazalara girmem ile çıkmam bir oluyor zira. Tıkış tıkış askılarda birbirine benzeyen saçma salak giysileri değil satın almak, denemek düşüncesine bile katlanamıyorum.  Bir e-ticaret sitesinin sayfalarında gezinerek ürün seçmek de pek farklı değil benim gözümde. Her bir giysiyi çekiştirip aynada üzerine tutanları, en az on tanesini kabinlerde deneyerek deli gibi zaman harcayanları ve bunlara para harcayanları gerçekten anlayamıyorum.  Aslında en güzeli Facebook’un  Mark’ı, Gora’nın Cem Yılmaz’ı kafasında olmak! Dolabımdaki her şeyi atıp yerine 7 tane siyah gömlek, 7 tane siyah tişört, 7 tane siyah svetşört, 7 tane de siyah pantolon alsam diyorum. Her gün aynı şeyleri giysem yani, ama temiz olanları. Sadeleşsem sadeleşsem ve yine sadeleşsem…

İşte böyle diye diye zaman geçip gidiyor. Bu arada bu günün benim için ayrı bir güzelliği var. Tam altı sene önce bugün sigarayı bırakmıştım. Planlı değildi sigarayı bırakmak için böyle özel bir gün seçmek, sadece denk gelmişti. O günden bu güne bir tane bile sigara içmedim, kokusundan gerçekten iğreniyorum. Ve evet, sigarayı bıraktıktan sonra aldığım altı- yedi kiloyu hala veremedim. Sigara içenlere, hele ki sigara içip terleyenlere üç metreden fazla yaklaşınca ortamdan hemen kaçıp kendimi çam ormanlarına atasım geliyor. 

İşte böyle, 21 Aralık 2019 da geçip gidiyor kendince… Geriye hoş bir seda, falan filan işte...


Devamını Oku

1 Aralık 2019 Pazar

Elli yıl sonra yazacağım film senaryosundan bir kesit!


Yaşadığımız dönemin elli yıl sonra  yapılan filmini ya da dizisini  hayal edin. Bir dönem filmi, iki bin onlu yılların sonu! 

 Yazın hayatına “Evde Yazar” adında zavallı bir blogla başlayan ünlü senaristin kaleminden çıkan bu nefis başyapıt, pek yakında sinemalarda!  ("Elli sene sonra sinema mı kalır, peh peh!" "diyenlerinizi duymuyorum sanmayın. Senaryo benim değil mi kardeşim, tersine bilim kurgu yapıyorum! Yıllar geçiyor ama nostalji hayat buluyor, kime ne, üstelik hiç yaşlanmıyorum evet, özgürüm yahu! Fazla kurcalamayın)
Neyse işte filmim şöyle başlıyor.


Akşam saat on sekiz otuz on dokuz civarı. E-5 denilen nostaljik yol kilitlenmiş. Elli yıl sonra nostaljik olacak tabii ki i fayf yolu, o nedenle böyle anlatıyorum. Efendim bu nostaljik yolumuzda arabalar durma noktasına gelmiş, herkes birbirine korna çalmakta.
Gıdım gıdım ilerleyen yolda birbirinden iğrenç gökdelenler ve avemeler arasından süzülüyoruz. Niye böyle oluyor, çünkü elli yıl sonra izleyecek insanlara günümüzü anlatıyoruz ya o bakımdan… İleri zamanda geçen günümüz nostaljisi, kara delik gibi bir şey anlayacağınız.

İsimlerini henüz belirlemedim ama senaryomdaki karakterler üç aşağı beş yukarı belli!
Bir kere kesinlikle çocuğuna “annecim babacım” diyen ebeveynler, torununa “dedem” diyen salak tipler, yeğenine “amcacım” diyen hırtapozlar var senaryomda. Burası net! O çocuklar, o torunlar ve o yeğenler kimlik bunalımıyla büyüyüp, gelecekte nasıl birer tuhaf yaratığa dönecekler hep birlikte görüyoruz. Şöyle düşünüyor mesela küçük kız:

“Bu anne dediğim kadın bana “annecim” diyorsa, şu yaşlı adam da “dedecim” dediğine göre, şu kendisini “teyze” olarak bildiğim kadın  da bana “teyzecim” diyorsa benim cinsiyetim ne, ama benim yaşım kaç, kilom kaç?!!” Nırının nırının Nil Karaibrahimgil şarkısı çalıyor arka planda. Seyrek keçi sakalı mide bulandıran, bol pantolonu afedersiniz mıçından düşmekte olan, kafasının içi boş, kulağında rap müzik çalan delikanlının on sekiz günlük bedelli askerliğe gitmesini tabii ki atlamıyorum. “Bedelli medelli ama İnşallah o seyrek keçi sakallarını yolarlar” diye gizli gizli dua eden anne de var elbet senaryoda.

 “Avokadoyu minnak tohumlarla ezip bızzt bızzt yaptıktan sonra pastil kapsüllerine sürerek tüketin!” diyen diyetisyenleri unutmuyorum tabii ki. Elli yıl sonrasında şimdinin elli yıl öncesinin kültürünü yaşatan genetik akrabalarımızın, yemek yemekten keyif almayı ve sofra adabını yaşatırken, kendilerinden elli yıl öncesindeki bu diyetisyen ablaların neden “yiyin, için “demek yerine “tüketin” dediklerini anlamamaları normal tabii ki! Çünkü onlara bu kullanım ters! Dedim ya tersine bilim kurgu bu filmin türü, romantik anti distopya da diyebilirsiniz.  Atış serbest!
“Sabah kalkınca içine zıbırtık embriyon parçaları koyduğunuz suyu tüketin, sonra  bir adet yumurtayı tükettikten sonra gidin bir doz da birbirinizi tüketin!” demiyor tabii ki filmin kahramanları, ama izleyenler anlıyor bunu! Bu kadar metaforu da anlamayacaklarsa niye elli yıl sonra yaşıyorlar ki zaten! Günümüzün cahil toplumuna hapsolup kalsınlar daha iyi!

Filmimizde herkesin cep telefonu ve de sık kullandığı bir sosyal medya platformu var elbette! Kimileri hafta sonu nasıl eğlendiğini, kimileri köpüşleriyle nasıl öpüş kokuş olduklarını, kimileri de iş yerinde nasıl bir fors içinde şatafatlı doğum günleri düzenlediklerini anlatıyor bu sayfalarda.

Hep nostalji güzel gelir ya insana, seksenli yılların vatkalarla kabartılmış omuzlarını özlemle anar ya mesela günümüz romantikleri! Elli yıl sonra bu filmi izleyenlerin iki bin onların sonları hakkında böyle sevecen duygular besleyeceklerini hiç sanmıyorum ben. Daha filmimde beynimizi nasıl kullanmadığımızı anlatmadım bile üstelik!

Hadi devamını siz getirin, pazar pazar eğlenelim ağlanacak halimizle…


Devamını Oku

24 Kasım 2019 Pazar

Bir Mehmet Hikayesi

Bizim ofiste yeni bir çocuk işe başladı. Yirmi beş, yirmi altı yaşlarında. Kod adı Mehmet olsun. Temiz yüzlü, saygılı, efendi bir çocuk. Tekstille ilgili bir eğitim almamış ama iki yıllık inşaat teknikerliği üzerine açık öğretimden işletme bitirmiş. Yani okumuşgillerden oluyor kendisi, teorik olarak cahil değil.

Çok konuşkan bir tip değil. Ben de değilim zaten. Ara ara işle ilgili bir şeyler öğretirken dünya görüşünü anlamak için espriyle karışık sorular soruyorum Mehmet’e. Mesela “Ne tip müzikten hoşlanıyorsun?” dedim bir keresinde. “Ben her şeyi dinlerim” dedi. “Peki ya rap müzik?” diye sordum. “Çok severim” dedi. Aldım cebime koydum bu yanıtını.

Ortamda çok gürültü olunca takıyorum kulaklığı müzik dinliyorum ofiste. Spotify çalma listelerim genellikle sözsüz “study music” lerle dolu. Çok nadir Türkçe sözlü müzik açıyorum. Biri de Ezginin Günlüğü. Geçenlerde Mehmet’e denk geldi bu müziklerden biri. Dedim “Ezginin Günlüğü biliyor musun?” Dedi ki “Yoh yoh…” Üzerine dedim “Zülfü sever misin?” Anlamadı önce ne dediğimi, belli ki duymamış hiç böyle bir isim, garipsedi. Tekrarladım “Zülfü Livaneli sever misin?” “O ne? “ dedi. Muhtemelen  sorduğum sözcüğün bir insana ait isim olduğunu bile anlamadı! Dedim “Türkiye’nin en önemli sanatçılarından biridir kendisi. Yazar, besteci, sinema yönetmeni…”  Dedi “Hiç duymadım, ama araştırayım…”  Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. “Evet araştır” dedim. Çok ama çok üzüldüm sonra. Tamam herkes Zülfü sevmeyebilir, ama  bu çok önemli  sanatçımızın adını  bari duymuş olsaydı genç adam!

Eskiden tipine bakarak insanların dünya görüşleri hakkında fikir yürütürdük. Bazılarınız hatırlarsınız. İyi bir şey mi bu? Değil elbette ama ne bileyim en azından  insanların dünya görüşleri vardı. Che şapkası, pos bıyık, yeşil parkalar solculara aitti. Sağcılarda ise Barış Manço bıyığı vardı mesela. Düşünüyorum da şimdilerde hiç böyle şeyler kalmadı.  Bu Mehmet’de olduğu gibi hemen hemen her gencin saçı uzun, aşağıya doğru uzanan kıvırcık pis sakalları var, hepsi yırtık kot giyebiliyor, çoğunluğu rap denilen ritimli sözleri dinliyor.  Küpe falan takıp dövme yaptırıyorlar. Herkes adeta birbirinin kopyası gibi. Altını çiziyorum, insanların belirli dünya görüşünü tanımlayan sembolleri üzerlerinde taşımaları doğru değil belki ama, Mehmet gibi boşlukta olmaları ne derece kabul edilebilir? Mehmet'leri düşününce retroya güzelleme yapasım gelmesi çok da anlamsız kalmıyor bu durumda.

Zülfü Livaneli’yi bilmediğini öğrendikten bir kaç gün sonra “Oy verdin mi?” diye sordum Mehmet’e. Ne cevap verdiğini gerçekten anlayamadım. Çünkü ağzında eveledi geveledi. İktidar partisine vermiştir diye düşündüm. Ama bundan da emin olamadım.  O derece renksiz ve anlaşılmaz çünkü kendisi. 

Şimdilerde askerde genç adam.  Bastırmış otuz bini babası, on sekiz gün paşalar gibi bedelli askerlik yapacak Anadolu’nun tehlikesiz şehirlerinden birinde Mehmet!

Dedim ki askere gitmeden önce “Bari size şınav falan çektirseler askerde.” Gülümsedi, dedim ya çok efendi ve sessiz bir çocuk. “Bedelli askerlik ne kadar kötü bir şey” dedim sonra, yine gülümsedi. “Parası olmayan gariban çocuklar operasyonlarda can versin, diğerleri bastırsın parayı askerde patates bile soymasın, adalet mi şimdi bu!” dedim espriyle yumuşatarak. Yine gülümsedi. Muhtemelen bu söylediklerime anlam da veremedi. Çünkü O’nun için parayı verip askerden “yırtmak” en doğal hak. “Vicdani red” diye bir tanımlama olduğundan bihaber olduğuna bahse girmeye gerek var mı sizce…

Bunları anlatırken “Şimdiki nesil ne berbat” tezinden yola çıkmadım yanlış anlaşılma olmasın. Olayı kuşak çatışması klişesine asla bağlamayacağım. Sadece seksenli yıllarda (Kenan paşa sen çok yaşa)  gibi şahısların ektiği rüzgarların nasıl fırtınalara dönüştüğünün küçük bir örneğidir bu anlattığım kod adı Mehmet olan genç adam…

Evet Mehmet’in direkt suçu yok belki böyle bomboş kafalı olmasında, ama benim de suçum yok, ne yapayım bu saatten sonra bunlar için ben? Zülfü Livaneli’nin adını öğretsem ne olur,  bir iki kitap versem ne olur…Mehmet bu saatten sonra olsa olsa iyi bir tüccar olur!

Fonda çalan müziği hayal edin;

“…Geçmişler olsun, geçmişler olsun…”


Devamını Oku

17 Kasım 2019 Pazar

Siz de eve “kadın” alanlardan mısınız?



“ Ay şekerim cumaları eve kadın geliyor, hafta sonları rahat ediyorum”
“ Sorma başıma ne geldi?  Altı aydır eve aldığım  kadın geçen gün benim elbiselerimi giymesin mi!”
“ Benim kadın memleketine gitti tatile, dün gece saatlerce ütü yapmak zorunda kaldım! Ay ne sıkıcıymış, çok da yoruldum canım çıktı!”

Yukarıdaki gibi cümleleri mutlaka kadın arkadaşlarınızdan duymuşsunuzdur, ya da bilemiyorum belki siz de eve “kadın” alanlardansınızdır!  Ben değilim çok şükür… Fiili olarak kendi ev işlerimi yıllardır kendim yapıyor olmamın konuyla hiç ilgisi yok. Çünkü eve yardımcı  çağırdığım zamanlarda onları "kadın" diye anıp  adeta eşya haline getirenlerden değil de,  ismiyle anıp insan yerine koyanlardandım!  Sert oldu belki bu giriş ama başka türlü yorum yapamıyorum kusura bakmayın. Evet; çok şükür ben evime hiç “kadın” almadım!
 İşin ilginç tarafı ne biliyor musunuz? Evine kadın aldığını söyleyenlerin hemen hemen hepsinin de kadın olması! Üzgünüm, siz de  evine kadın alan kadınlardansanız, dost acı söyler misali sizi “evine kadın atan” erkeklerle aynı olmasa da çok benzer bir kategoriye koyuyorum ve esefle ve hatta şiddetle kınıyorum!

Dedim ya, ben eve hiç kadın almadım! Bir zamanlar ayda bir Zarife Hanım gelirdi mesela yardımıma.  “Kadın” demezdim ben O’na. Çünkü “kadın” sözcüğü o zamanlar da cins isimdi benim nazarımda. Bu sebepten ötürüdür ki O’nun kendine ait ve baş harfi büyük yazılan özel ismini kullanırdım: Zarife! Bundan daha doğal ne olabilir ki zaten!

 Benden büyük olduğu için ismini “Hanım” sözcüğüyle bir arada kullanmayı tercih ederdim. Çünkü ben öyle kolay kolay “abla, amca, teyze” de diyemem. Hanımsa hanım, beyse bey diye hitap etmeyi severim. Belki de akrabalık ilişkilerine gereken önemi vermediğim içindir, ya da bu tip hitapları feodal bulduğum içindir bu tercihimin nedeni bilemiyorum. İş hayatında kimseye “abi, abla” dediğimi de hatırlamıyorum mesela. Bir tek laz bakkalımıza “Ali Abi” diyorum; bakmayın O’na da mahallede herkes “Ali Dayı” diyor aslında! “Ali Dayı” hitabını benimseyemediğim için “Abi” diyor olabilirim. Bilinçaltımın hükmüdür, boynum kıldan incedir karşısında vesselam...

Konumuza dönersek yine, Zarifeciğim ( yaştan bağımsız, özlem ve sevgi karışımlı hitap şekli) küçücük evimi derler toplar pırıl pırıl yapardı o zamanlar. Akşam işten gelince beraber yemek yer sohbet ederdik. O yaşlandı sonra, başkalarını çağırdım temizliğe bir iki, baktım olmuyor, hiç kimse Zarife’nin yerini tutmuyor. Hiç çağırmadım sonra kimseyi.  Zaten paranın alım gücü de düştükçe düştü. Bir günlük temizlik için iki yüz teleye yakın para harcamak içimi de acıtmaya başladı ve bıraktım eve yardımcı çağırmayı. Hoş, çağırsam  da mutlaka bir ismi olurdu o kişilerin.

TDK Sözlüğünde, “kadın” sözcüğünün anlamları arasında “hizmetçi bayan” yazıyor parantez içinde (mecaz) açıklamasıyla. Biraz daha araştırınca TDK’nın bu kelimeye yaptığı tanımların çok eleştirildiğini de gördüm. TDK bile yozlaştı artık mirim, bizler dinozor kaldık! Hem de ne dinozor; satır aralarına takılan cinsten...

En çok da yıllarca aynı kişiyi evine yardıma çağırıp hala kendisinden “kadın” diye bahseden kadınlara gıcık oluyorum ben.  Yani adını anmayarak o kadını “kadın” cins ismine hapsettiklerinde hangi egolarını tatmin ediyorlar gerçekten anlayamıyorum. “Kadının Adı Yok” diyen Duygu Asena’nın eminim ki kemikleri sızlıyordur yattığı yerde!

Demem o ki, evinize “Kadın” almayın, evinize ismi olan normal bir insanı yardıma çağırmanızda ise tabii ki bir sakınca yok!

Mutlu Pazarlar…

***Fotoğraflar 123rf.com sitesinden alıntıdır.



Devamını Oku