24 Aralık 2023 Pazar

Yapay Zeka Bard, Bize Uzaylı Diyaloğu Yazdı!

Gece gece sevgili bebek yapay zekâmız Bard’a basit bir soru sordum. "5186 yılından gelen bir uzaylı 2023 yılındaki Türklere neler söyler" dedim. Basit bir soruydu ve hiç müdahale etmedim verdiği yanıta. Olduğu gibi size aktarıyorum.


Bu resmi de başka bir yapay zeka çizdi.

Bunu da yapay zeka çizdi, maalesef bizi böyle tanıyor


Dedim lütfen Türkleri modern çiz, o da bunu yaptı en son

Görüyorsunuz işte sevgili dostlar, yapay Zeka Bard bizim hakkımızda bunları söylüyor. Canva böyle şeyler çiziyor. Yorumsuz olarak yayınladım ben de. Üzerinde konuşa konuşa şiştik ayol...

İyi uykular efenim, mutlulukla ve huzurla... 

Devamını Oku

14 Aralık 2023 Perşembe

Bu Kadar Çok Üvey Kardeş Arasında Sindirellacıklar Ne Yapsın?

Hazır mısınız Sindirellacıklar? Şimdi size kendi hikayenizden bir kesit sunacağım. Bir varmış bir yokmuş kısmını fazla uzatmadan geçiyorum hemen konuya…  Çünkü bu anlatacaklarım masal değil onu baştan söyleyeyim de sonra mutlu son falan beklemeyin!

Efenim hikâye azıcık uyarlama olacak. O yüzden “Aman canım nasılsa sonunu biliyorum, niye okuyayım demeyin, bu hikâyede son yok çünkü.  Hepiciğiniz Sindirella olduğunuza göre demek ki ortada pek çok Sindirella var. Peki kaç tane üvey anne isterdiniz? Orasını size bırakıyorum; zira bana soracak olursanız açarım ağzımı sonra yummak zorlaşabilir. Ama maalesef üvey kardeşlerinizin sayısını belirleme hakkınız yok; geçmiş olsun ne diyeyim! Kim mi onlar, o kadar çoklar ki! Üstelik her geçen gün çoğalıyorlar tek hücreli canlılar gibi! Eee masal masal matitas, önündeki sade suyla dolu tas! 

by Ai 
Mesela Selçuk Tepeli’nin her akşam haberlerde kullandığı yakıştırmayla “bağzı fenomen zımbırtıları” sizin üvey kardeşlerinizden oluyor. Niye mi? Çünkü efenim onlar kafalarına bigudi yerine Dolar Euro takarken, siz olsa olsa huni takabilirsiniz de ondan! Onların eşleri -yani sizin de enişteleriniz oluyor kendileri- çok düşünceliler. Üvey kız kardeşlerinizin canı çekti diye bakkaldan ekmek alırken bir de külçe altın alıp geliveriyorlar. Yaaa! Siz de Sindirella olarak kusura bakmayın ama saftirik gibi peri gelse de geçen sene indirimden aldığınız kıyafetlere dokunup yenilese diye bekliyorsunuz! Çok beklersiniz ah be canlarım benim!

Sindirella olmak kolay değil elbette. Kimler kimler üvey kardeşiniz, hepsini bilseniz aklınız şaşar! Mesela “Almanya’da herkes aç aç, raflar boşalmış kıtlık var” deyip, orada yaşayıp, euroları ceplerine koyup, sonra da ülkemizde sizin ancak on ay taksitle beş gününü zorla ödeyebildiğiniz otellerde bir ay krallar gibi tatil yapan faşize yengeler var ya; onlar da sizin üvey kardeşleriniz. Kimse kusura bakmasın, mangallarda köz kalmasın!

Saymakla biter mi üveyler? Devam edelim. “Hayatım boyunca eşşek gibi çalıştım” deyip, otuzlu

by Ai
yaşlarında emekli olan futbolcular mesela! Onlar da üvey kardeşleriniz canlarım benim. Sıfırlarını sayamayacağınız rakamları bankaya yatırıp da Seçil hanımın dolandırdığı tipler var ya hani! Yani işte şey fonuna (ismini söylemeyi avukatının yasak ettiği yüce Kaan şey var ya) işte o şeyin fonuna iki milyon dolar yatırıp 4 milyon dolar faiz beklerken şey olanlar… İşte o şeyler de bu hikayedeki bütün Sindirella’ların üvey kardeşleri oluyorlar canlarım benim! Yani dolandırıcılığın bu kadar yaygınlaşmasına mı şaşırır ve üzülürsünüz, yoksa “Bütüüüün hayatı boyunca eşşekler gibi çalıştığını ve bu paraları hak ettiğini” söyleyen futbolcuların, bir saatte kazandıkları para için kaç yıl çalışacağınızı mı hesaplarsınız orasını bilemem ben! Sindirella sizsiniz, sihirli peri size dokunacak nihayetinde!

Bir de ahkâm ablalar abiler var, hepiciği üvey kardeşler sınıfına giriyor. İşte kimler aklınıza gelirse onlar.


Bir elleri yağda bir elleri balda deyiminin bile yetersiz olduğu lüks hayatlar yaşarken, Instagram’dan Twitter’dan oradan buradan arada çok bilmiş laflar eden ablalar var ya hani onlar işte. Kimi Londra’daki ışıltılı hayatına ara verip üç dakikalık reklam çekmeye ülkemize gelip milyonları cebe atarken, siz Sindirellacıkların bazıları tam tamına yedi binnn beşyüz liraaa emekli maaşı ile sihirli bir dünyada yaşıyorsunuz! Kimileri de ormandaki evlerinde sabah koşusuna çıktıktan sonra Instagram story’sine alışveriş linki ekleyip #işbirliği yazıp pürüzsüz ciltlerini pazarlarken siz de o linklere kanıp onların servetlerine servet katıp… Amaaan işte anladınız siz, Sindirella olmak bunu gerektirir çünkü! Bunlar aklıma gelenler. Unuttuklarımı siz ilave ediverin aşağıya. Mesela benim gıcık kaptığım, oyunculuktan anlamayıp, konservatuvara gitmeye gerek görmeyip, sonracıma efendim – küçük dokunuşlu estetik operasyon geçirmiş- gittikçe birbirlerine benzeyen suratları ve sıfır bedenleriyle magazinlerde boy gösterip, salak saçma iyice orta doğuya kayan dizilerin havuzlu villalarında, salak saçma senaryoların salak saçma uzun bakışma sahnelerinde oynar gibi yaptıkları için; haftada, bak haftada diyorum, bölüm başına iki milyon tele alanlar var ya; hah işte onlar en has üvey kardeşleriniz!

 Neden mi?

Çünkü onların bölüm başına milyonları cebe attıkları dizilerin büyük etkisiyle bu ülke bu kadar kokuşuyor ve çürüyor da ondan. O salak saçma senaryoları hiç eleştirmedikleri için şiddet normalleşiyor, gelir adaletsizliği normalleşiyor, mafya normalleşiyor, efendime söyleyeyim  kadınlar aşağılanıyor,  satır aralarında sıfır beden olmayan kadınlar aşağılanıyor! Bu salak saçma diziler yüzünden insanlar gülmeyi unutuyor, insanlar sevmeyi unutuyor, insanlar nezaketi unutuyor. Bütün Sindirellalara susmayı öğretiyorlar bu dizilerde! Milyon milyon dolarlar kazanan, o çok beğendiğiniz ve oyunculuğu taklit eden en has üvey kardeşleriniz sayesinde! Maalesef psikolog olmuş, hastalarının en hassas sorunlarını senaryo yapan, televizyon başında üzdüğü Sindirellalardan milyonları cukkalayan ablalarınızı n’olur es geçmeyin. Sizin hayallerinizi bile çalmak istiyor bu sinsi bencil kötücül üvey kardeşler…

Politikacı üvey kardeşlerinizi siz zaten biliyorsunuz. Yani onların çevirdikleri entrikalara ve sinsiliklere bakınca, masal cadıları bile yanlarında masum kalır canlarım benim. Oy zamanı akıllarına ancak gelir Sindirellalar!  Kapalı kapılar arkasında çevirdikleri kazlardan akan yağlar, dere olup çağlar! Yani canlarım benim, “hak hukuk adalet” diyenler bile Sindirellacıkları senelerce nasıl kandırmış, gördük atların kabak olduğu kurultay gecesi… Bir de patronlar var; az maaş veren, hiç maaş veren, tazminatı indiragandi yapan, seni gönderip yerine daha ucuzunu arayan, yatlarda katlarda gününü gün edip mesaiyi kırpan üveyler… Sendikaymış gibi görünüp aidat peşinde koşanlar var bir de! Görüyorsunuz ya, prensi kapmak isteyen masaldaki üvey kardeşler nasıl da masummuşlar! Ah ah,  bu üveylerin hangi birini saysak ötekisi eksik kalıyor bizim gerçekliğimizde!

Peki bu kadar üvey kardeşin arasında Sindirellacıklar ne yapabilir? Çok da şey yapmamak lazım. Bu saatten sonra Marx mezarında canlanıp “Dünyanın bütün Sindirellaları birleşin, sihirli at arabasından başka kaybedecek şeyiniz yok!” dese bile, bu üveyler bir yolunu bulup giyerler o camdan ayakkabıyı demedi demeyin.


Benim aklıma tek çözüm geliyor! Biz Sindirellalar, bir yolunu bulup eğleniriz be; gülmeyi unutmayız üveylere inat! Rahatsız ederiz varlığımızla, ekmeklerine yağ sürmemek için elimizden geleni yaparız belki ha, olmaz mı? Bak yeni yıl ışıltıları da var her yerde, ha olmaz mı ne dersiniz? Kar yağar belki, bembeyaz olur şehir. Ne bileyim; bir kuş gelir parmaklarımıza konar belki, bir şiir olur dudağımızda, güzel bir oyun izleriz belki, yılbaşında simli kart atarız sevdiklerimize, ha olmaz mı?

Bak Prens de yola çıkmış, geliyor zaten elinde camdan ayakkabıyla…  

Devamını Oku

10 Aralık 2023 Pazar

Büyük Boraks Planına Sadık Kal Kız Ceylan!

“Kız Ceylaan, boyun posun devrilmesin, kapat o camı, gir içeri; kış günü, töbe töbee…”

“Öf mami ya, bir rahat bırak da kazandığım zaferin keyfini çıkarayım; birazdan gelir zaten şövalyem!”

“Neymiş o zafer mafer lafları ha; şövalye de kim? Seni sinsi cadaloz seniii! Ne o öyle giyinip makyaj yapıp camdan sarkmalar! Bi onunla kol kola girmeler, bi bununla fingirdeşmeler! Ben bilmem mi seni, kimin mamisiyim ben! Söyle; yine ne haltlar karıştırdın hangi bayramlık masayı devirdin bakayım!”

Ceylan’ın yanak damarları atar, gözleri çizgi film karakterleri gibi kana bürünür:

“Aman mami ya, kimin masasını kime karşı devirecem! Gizli saklı fingirdeşme falan bana göre şeyler değil; biner ata göstere göstere kaçarım dağlara! Damarıma basanın da böğrüne saplarım hançeri; görürler dünya alemin kaç bucak olduğunu!”

“Of kızım ya, kız doğurduk dedik içinden Van canavarı çıktı! Eğrisiyle doğrusuyla kızımsın diye fazla bir şey demiyom ama, iyice zıvanadan çıktın sen! Burnuma pis pis kokular geliyo. Eski yavuklusu Şaban ile cilveleşmeye başladı yine diyolar. Kız yoksa sen namusumuza leke sürecek bir şey yaptın da bu Şaban VHS’ye falan mı çekti seni? Şantaj mı yapıyo kız sana bu deyyus? İstakramda falan rezil mi edecekmiş seni? De bakayım dosdoğru! Hani bu Şaban’dan bir cacık olmazdı? Yoksa nişanlım diye gerine gerine dolaştığın o Mehtiyar denilen sinsi soytarının senin arkandan çevirdiği dolapların hıncını almak istiyon da ondan ötürü mü kabadayı Şaban’a meyletmeye başladın yine? Vaar bunda bi iş, çıkar kokusu yakında!

Ceylan’dan ses yok.

“Konuşsana kızım!”

Ceylan pısss…

“Kızım Ceylan konuşsana!

İyice sinirlenen Mami tam fırlatmak için yerden plastik terliği alacakken Ceylan iki adım öne çıkar, boğazını “ıhım ıhım, öhö öhö” diye temizler, sandalyenin üstüne çıkar. Başı önde, iki ellerini havaya kaldırarak yüksek sesle şiir okumaya başlar:

Erlik günü geldiğinde
Yiğitlere şan görünür…”

“Te Allaam ya! Ben kıza konuş diyom, kız bana kahramanlık destanları çığırtıyo! İndir o elini kolunu, coşma öyle deli Ahmet Emmi gibi!

Ceylan tam şiirin devamını söyleyecekken kapı çalınır. Hem de acı acı çalar zil!

“Kalk kız, koş kapıya bak!” der annesi. Ceylan istemeye istemeye de olsa kapıyı açar.

Ai tarafından yaratılan resim /Canva
Karşısında siyah rayban gözlüklü, beş kıl arayla cımbızlama tekniği kullanılarak seyreltilmiş bıyıkları olan, ben diyeyim iki metre, sen de iki buçuk metre boyunda, havacı mavisi kolej montu giymiş, montunun her bir yerinden armalar ve madalyalar sarkan, kargo cepli pantolonuyla fedaiye benzeyen bir adam belirir. Sarışın ve iri yarıdır; sarışın bir lama kadar heybetlidir hem de!

Hafifçe Ceylan’a göz kırpar. Ceylan “bir saniye” der. Mamisine göstermeden ayakkabı dolabına sakladığı kabin valizini alır, aykkabılarını sessizce giyer. Hiç tereddüt etmeden bu gizemli adamın koluna girer;  kapının önündeki “bor” enerjisiyle çalışan, son model denilemeyecek kadar üst level arabaya atlar ve uzaklaşırlar.

Annesi mutfakta söylenmektedir:

“Kız Ceylan, Allah seni bildiği gibi yapsın e mi! Kız dondum kız burda! Kimse o kapıdaki kişi, al içeriye de kapat bir an önce kapıyı. Allahım ben bu kızı hak edecek ne yapmış olabilirim acaba!”

O sırada yan odanın kapısı tekme vurularak açılır; yine rayban gözlüklü iki adam sırıta sırıta girerler içeriye.

“Siz de kimsiniz be, ne işiniz var evimde?” diye seslenir Mami. Ceylan’a olan hıncını alamamış zaten; bu hırtapozlar da kim diye düşünür.

İki adamdan birini o sinsi Mehtiyar’a benzetir, diğerini çıkaramaz… İşte bu iki adam kapıya doğru yönelirken;

“Seninle işimiz yok cadı kadın!” der Mehtiyar. 

“Ceylannn” diye seslenir yine Mami, adamlardan biri cevap verir.

“Boş yere Ceylan’ı arama artık. Kutsal Boraks Tengrisi yolunda kızınız Ceylan’ı emin ellere teslim ettik! Sen de sesini çıkarma otur oturduğun yerde. Sosyal medyaymış, gasteciymiş, öyle antin kuntin yerlerde bu olayı paylaşırsan senin de icabına bakarız haa!”

Mami neye uğradığını şaşırmıştır. Derin derin nefes alırken içerdeki televizyondan gelen ses odayı doldurur:

“Büyük Boraks Planına Sadık Kal! Pilavın yanında hoşaf içmeyi sakın ihmal etme!


Devamını Oku

30 Ekim 2023 Pazartesi

Cumhuriyet Bayramı Bitti, Şimdi Gerçeklerden Bir Çorba!

Cumhuriyet Bayramı 100. Yıl kutlamalarında devletin televizyonundan daha “delikanlıca” yayın yapan FOX TV’de donanımıyla ve birikimiyle, kendine özgü tarzıyla beğendiğim haberci Selçuk Tepeli, aklımda kaldığı şekliyle şöyle bir şey söyledi:

“Devlet ve resmî kurumlar Cumhuriyet Bayramı’nı yeterince önemsemediği için aslında kendilerine teşekkür etmek lazım.”

 Ne güzel özetledi. Bu sayede halk sahip çıktı bayramına! Bu resmî kurumlara “mış gibi yapan” muhalefet mensupları da dahil elbette. Kimse kusura bakmasın, CHP, güya Atatürk’ün kurduğu parti, bütün yıl coşkuyla bayram etkinlikleri düzenlemesi gerekirken; bırakın yıllık organizasyonu; kurumsal kimliğiyle bir günlük de olsa hiçbir yerde yoktu! CHP’li olup da bireysel çaba gösteren bazı belediye başkanlarını ayrı tutuyorum.

Kadıköy Belediyesinin bandosu mahalle mahalle geziyordu ya. Onu da lütfedip son üç güne sığdırmışlar. Baktım programlarına, mahalleler arasında bir saat fark ile gösteri yapacaklar. İstanbul trafiğinde eğer helikopter kullanmayacaklarsa dedim, her mahalleye 15 dakika ayırmışlardır dedim. Nitekim; 5 dakikalık yanılma payım oldu. Bizim mahallede lütfedip 20 dakika gösteri yaptılar. O da sosyal medyanın hissetmek için değil, orada fotoğraf vermek için bulunma mantığına çok uygundu. Nitekim çakada çukada fotoğrafları çekti Kadıköy Belediyesi, sonra onları kolaj yapıp attı mı kısa video Instagram’a; al sana “Aman da ne güzel, Kadıköy’de coşkulu bayram kutlaması!

“Daha karpuz keseceğdik, yeni başladık coşmaya” demeye kalmadan kutlama bitti gitti! Görevi tamamladılar. Madem coşkulu bir şey yapıyorsunuz, onu da layıkıyla yapın değil mi! Koskoca belediyede bir akıllı kişi de “Sokağı 15 dakikalığına trafiğe kapatalım, arabaları bir alt sokağa yönlendiriverelim” dememiş.  Arkadaş, un çuvalı boşaltan kamyon için bile trafik farklı sokağa yönlendiriliyor, Cumhuriyet Bayramı kutluyorsunuz!

Neyse efenim, ben bandoyu beklerken, orada belediye hakkında konuşmalar oluyordu. Bir kişi “Kadıköy Belediyesi hiç bu kadar kötü yönetilmemişti!” demeye kalmadı, hemen bir kadın öne atıldı:

“Ne yapsın belediye, insanlar pis!”

İyi de “kötü yönetiliyor” diyen kişi “sokaklar pis, belediye temizlemiyor” dememişti ki. Militan hanım abla, belediyenin temizlik görevini bile layıkıyla yapmadığının farkında olacak ki, savunmaya geçti. Ve ne dedi biliyor musunuz?

“Zaten Şerdil Dara başkanın adı farklı olduğu için insanlar önyargılı davranıyor, sırf o nedenle…” Devamını midem kaldırmadı, uzaklaştım oradan…

“Yahu militan hanım abla, bunu da nereden çıkarıyorsun? Neden insanların aklına ayrımcı nifaklar sokuyorsun! Kim başkanın ismine laf söyler ki? Ne kadar hin şeylere çalışıyor aklın! Al bak, Cumhuriyetin 100. Yılında mahalle arasında bir bando ile halkı coşturma işinde bile organize olamıyorlar, muhalif halk sıkıştı artık. Chp'den beklenti yüksek…” demek isterdim ama demedim. Ülkemizin kutuplaşmasına niye katkı sunayım ki!

Birçok şeyde geri kalmış olabiliriz ama, kutuplaşmada harbiden limitleri aştık toplum olarak. Herkes kafasının bir yerine kırmızı çizgi çekiyor, oraya biri bir şey demeye görsün, hoop saldırıya geçmeyi kendinde hak görüyor! Yahu insanlar neredeyse birbirini boğazlayacak böyle salak saçma konular yüzünden! Başkanın ismini öne atıp, bu anlamda mağduriyet yaratıp, vatandaşın belediyeyi eleştirme hakkını “saldırgan Küçük Emrah” edasıyla nasıl elinden alırsın be hanım abla! Bu nasıl bir partizanlıktır böyle? Futbol takımı mı tutuyorsun? Alt tarafı belediye ayol, alt tarafı siyasi parti! Bir sakin, azıcık geri çekil, nefes al ve bak bakalım, o çok savunduğun başkan, senin vergilerinle koltuk işgal ederken senin ilçene nasıl bir fayda sağlamış! İyi yaptığı şeyleri tebrik et, hep birlikte tebrik edelim. Ama kötü bir şey yapıyorsa da üslubunca eleştir, ya da eleştirenlere kulak ver. Kutsal mı bu başkan denilen şahıs, neden eleştirilemiyor? Hani nerede demokrasinin gereği olan ifade özgürlüğü? Bir laf söyledi diye neden insanlar birbirini mahkemeye verme yarışında?

Herkes bir mağduriyet yaratma ve bu mağduriyet üzerinden yaptığı hataları örtbas etme derdinde!

13 sene genel başkanlığını yaptığı partinin girdiği her seçimde yenilgi yaşatan sayın KK, kurultayda kendine karşı olanlara:

“Kazansaydım yanımda olacaklardı, şimdi karşımdalar. Çok acımasızca eleştiriliyorum” diyor. Şaka gibi! Evet, kaybediyorsun yıllardır, sana verilen kredi çoktan bitti ve artık değişmelisin, ne var bunda mağduriyet yaratacak! Kurultayda kendini tekrar başkan seçtirdiğinde, bunalıma soktuğun muhalif halkın yüzüne nasıl bakacaksın? Ya da doğru soru şu olmalı: “Gerçekten halk umurunda mı?” Belki de gerçekten şöyle bir iyi niyetin vardır: “Benden başkası asla beceremez bu işleri, gemiyi limana BEN götürmeliyim”. O sırada eko yankılanır dağlarda “Ben, ben, ben...”

Hay bin kunduz! Evet, sen, sen, sen!

Peki peki anladık, sen neymişsin be abi, aaa, aaa,aaa!




En çok ne ağrıma gidiyor biliyor musunuz?

“Biz dizayn edelim, siz de verilenle idare edin” haline geldi ya Cumhuriyet!

“Biz” diyorlar mesela; “En iyi muhalefet partisiyiz” Eleştiremiyorsun bile! Oradan bir hanım abla çıkıp bıdı bıdı partizanlık yapıp seni susturmaya kalkıyor.

Konuşacak çok şey var da...

İnsan kaybedince anlıyormuş bazı şeylerin değerini. O şeyler durmalı yerli yerinde işte, muhafaza etmeliyiz, korumalıyız.

Misal... Bir zamanlar gereksiz görülen, “Sovyet ülkelerinde gibi" diye eleştirilen stadyum bayramları yerinde kalsaymış da ihtiyacı olana bir doz milli gurur yaşatsaymış keşke! Dileyen stadyuma gidip izleseymiş, dileyen de hiç oralı olmasaymış! Öyle kalsaymış eğer, insanlar bugünkü gibi sıkışmış hissettiği için, muhalif belediyenin değiştirmeye bile tenezzül etmediği eskimiş “play list” şarkıları eşliğinde yürümek zorunda kalmazmış! Bugün biri diyordu Twitter’da (X yaptılar onu da yahu)

“En az on tane yeni yüzüncü yıl marşı bestelendi; belediye bir tanesini bile çalmadı! Seçim şarkıları dinlemekten bıktık!”

Niye çalsın ki yeni bir şeyler, ne verirsen yiyor halk nasılsa!

Ben de ne diyorum biliyor musunuz?

Cumhuriyet Bayramları kutuplaşmış ülkemizde böyle gövde gösterisine dönüşmeseydi keşke!

 Televizyonda Atatürk’ün sevdiği şarkıları söyleseydi yine Safiye Ayla! “Atatürk, Safiye Ayla’yı perdenin gerisinden dinlermiş!” şeklindeki retro magazin dedikoduları bile şimdi kulağa ne hoş geliyor!

İşte ruh lazım. Yani bilmiyorum ne lazım!

Neydi o mâni, çocukken söylerdik:

“Kazım’a ne lazım, lazımlık lazım!”

Kalın sağlıcakla…

 

 


Devamını Oku

27 Ekim 2023 Cuma

Cumhuriyetimizin 100. Şeref Yılında Umutsuzluk Yok!

Anneler, babalar, sevgililer günlerini hiç sevmem. Olan var olmayan var neticede; abartılı gösterişli kutlamalar biraz da kapitalizmin dayatmasıdır. Bana göre kutlanması gereken asıl günler özel olanlardır; yani doğum günleridir, yıldönümleridir. Dünyada tek olan, sevenleri için çok ama çok anlamlı olan o günlerdir.

Cumhuriyetimizin doğum günü de böyle bir gün. Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için kutlanması gereken en özel gün. Hele de 100 yaşına girerken…

Babadan oğula geçen padişahlık sisteminden kurtulmak nasıl özel bir şey düşünsenize! Millet olarak bugünü en özel ve en güzel şekilde kutlamaktan daha doğal ve daha gerekli ne olabilir? Böyle günlerde Cumhuriyetin değerini anlarız; millet olarak birbirimize kenetleniriz, bir duygusal marş ile gözlerimiz dolar, bize bu günleri armağan etmek için bedel ödeyen atalarımıza minnet duyarız. Evet içimizden bazıları vals yaparak kutlar, bazıları horon tepmek ister, bazıları “Erik Dalı” ile oynayabilir; hiç mahsuru yoktur bence. Fotoğraflar biriktiririz anılarımızda, ne bileyim hiçbir şey yapamasak da penceremizden bayrak sallarız böyle özel bir günde.

 Sırf bir adamın soyundan geliyor diye, çocuk da olsa, deli de olsa, psikopat da olsa koskoca devleti yönetme yetkisinin bir erkeğe verilmesini düşünsenize! Kadınlar zaten yok hükmünde! Saraydaki kadınlar haremde entrika ile süsle püsle takılabilir; halkın kadınları ise kocalarının dört karısından biri olarak kül kedisi gibi yaşasınlar işte, yatıp kalkıp şükrederek hem de! Kadın aklı öyle devlet işine falan ermez zaten. Hoş padişah kadar akıllı başka bir erkek de yoktur!

Padişah mesela birinin tipini beğenmese ve dese ki;

“Tez elden kellesi vurula!”

Etrafındaki ulema şu bu adamlar ne yapabilir ki? O adamın kellesi gidecek mecbur.

Cumhuriyet rejimi öyle mi? Bağımsız mahkemeler var, bağımsız yargı var, hak var, hukuk var, eşitlik var, laiklik var, sosyal devlet var, meclis var, muhalefet var!

Evet bu yukarıda saydıklarımdan çoğunun sadece iskeleti kalmış olabilir. Ama ne diyor Atatürk!

“Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim!”


Cumhuriyetimizin 100. Şeref Yılı Kutlu Mutlu Olsun!!

Devamını Oku

18 Ekim 2023 Çarşamba

Tatilimden izler -2- Faşize Yenge ile Sokak Röportajı Keyfisi Ayağıma Geldi!

Kendisini ilk fark etmem sesini yükseltmesiyle oldu. Nasıl tarif etsem size; hani o üst perdeden konuşan, buyurgan, çok bilmiş kadın sesi vardır ya! Yumuşak değil, insanın içini okşayan hiç değil, gıcık olunacak bir ses. O sesi duysan kaçasın gelecek cinsten. Uzanmış şezlonga, kocasına buyuruyor, ya da böğürüyor da desek olur bence:

“Bir kola getirmiyorsun, hiçbir şey yaptığın yok!”

Kocası belli ki önceden gıcık olmuş; hatta yılların gıcık olmuşluğuyla söyleniyor, bir taraftan da kaçmaya çalışıyor:

“Hiç kusura bakma! Bar şurada git kolanı al, dondurma dersen ilerde! Benim hareket alanım sadece yüz metre ötesi! Gerisine hiiç karışmam. Tatile gelmişim dokunma bana! “

Kalkıyor adam, gözlüğünü ve şapkasını takıyor, uzaklaşıyor. Yanlarında bir kız bir de erkek iki genç çocukları var. Onlar da kendi aralarında gergin gergin konuşuyorlar. Hani kavga etmeseler bile birbirlerine sürekli laf sokan aileler var ya, bunlar onlardan. Karısı kocasıyla, ablası kardeşiyle sürekli didişmede. Tatile gelmişsiniz, rahatlasanıza! Dünyanın en güzel manzarasının dibine atsanız bu aileyi; huzura ermek bir yana yine de kavga edecek bir şey bulurlar. Göstermelik bir iki girerler havuza, göstermelik aile fotosu çekip atarlar sülale WhatsApp gruplarına, gerisi bu şekildedir! Neden mi böyle söylüyorum; bu hikâyeyi başka türlü tamamlamak içimden gelmiyor da ondan.

Efendime söyleyeyim, kocası kalkıp gittikten sonra, çocukları da dağılınca bizim Faşize Yenge yalnız kalıyor. Adını nereden biliyorsun demeyin; ben taktım, zaten başka bir şey olamaz bu kadının adı! İyi de madem ad taktın, bir de niye “yenge” diyorsun diyecek olursanız ona da cevabım var. “Yenge” diyerek iyice dışlıyorum kendisini hikâyeden ve hatta dünyanın tüm samimiyetinden. Çünkü bana göre “yenge” ve “enişte” sıfatları kadar dışlayıcı başka bir alt metin olamaz.  Bana göre bu sıfatlar, "aileden değilsin, sonradan geldin, orada kal!” demektir. Misal, ablanın eşini sevdiysen abi dersin, sevmediysen enişte diyerek araya mesafe koyarsın. Neyse, konuyu fazla dağıttırmayın bana böyle sorular sorarak. İnce ince inceler, kelimelerin suyunu sıkana kadar didiklerim bilirsiniz.

Nerde kalmıştık; evet, akşam herkesin havuzdan çıkma vakti gelmiş. Resort ahalisi odalarına dağılacak, giyinecek paklanacak akşam için hazırlanacak. Şezlonglarda üç beş kişi kalmış. Ben de tam boş havuzun keyfini çıkaracakken bu Faşize Yenge yanıma gelmez mi?

“Türk, Douçe? “diye soruyor, “Türk” diyorum. “Ben yarı Alman, yarı Türk” diyor ve başlıyor anlatmaya. Efendim 6 ay Kütahya’da, 6 ay Almanya’da yaşıyormuş. Euro olmuş 30 TL, Almanya’da kazandığını 30 misli eziyor tatillerde bizim Faşize Yenge, ama söylemiyor orasını! Anlatıyor da anlatıyor. Normalde konuşmam böyle tiplerle. Tatillerde sosyalleştiğim de nadirdir aslında. Neden bilmiyorum, kadınının dominantlığından belki de mecburi bir diyalog gelişiyor aramızda.

Kadın tam bir misyoner gibi, lafı evirip çevirip “müridi” olduğu partiye ve icraatlarına getiriyor. Klasik propaganda başlıkları sıralamış kafasında belli ki! Kütahya’da arkadaşı işçi arıyormuş, bulamıyormuş ile başlıyor. “E mahalle aralarına üniversite açılırsa ara eleman tabii ki bulunmaz, meslek liselerini yok ettiler” deyince ben, kadın bir an boş bulunup dediğime onay verecekmiş gibi oluyor, ama son anda misyonerliği aklına geliyor ve başka yerden giriyor bu sefer propagandaya. Millet iş beğenmiyormuş. Almanya’ya gelsinmişler de görsünlermiş ne zormuş hayat. Bizimkiler yan gelip yatarak para kazanmak istiyorlarmış, Almanya’da disiplin varmış disiplin! Kendisi de yaşlı bakmış orada yıllarca, kolay mıymış, değilmiş…”

“Peki Almanya’da kiralar ne kadar?” diyorum.1100 Euro’ya kiralık ev bulunurmuş. “Asgari ücret ne kadar?” diye soruyorum, eveleyip geveleyerek “1800 Euro gibi” diyor.  “Bak ne güzel işte, asgari ücretli insan ev kiralayabilir, bizde bu mümkün değil” diyorum. Faşize yenge durur mu, hemen çeviriyor lafı. Efendim Kütahya’da evi varmış 600 TL’ye kiraya veriyormuş, ne kadar ucuzmuş. Tamamen palavra atıyor, yersen!

“Suriyeliler doldu ülkemize“ dediğimde sesi bir perde daha yükseliyor:

 “Bennn” diyor kitlelere hitap eden Hitler edasıyla;

 “Suriyelilere assla karşı değilim, çünkü bennn de Almanya’da Suriyeliyim!” diyor. “Gelsinler tabii diyor” “Bre Geri zekalı!” demek istiyorum o an ve devam etmek istiyorum. Tabii ki susmayı tercih ediyorum sonra. Böyle bir kadına laf yetiştirmemin mümkün olmadığının gayet de farkındayım.

“Her yer çok pahalandı, bak Türkiye’de!” falan demeye çalıştığımda buna da cevabı hazır Faşize Yengenin, hem de nasıl bir hikayeyle…

 “Efendim zamanında cehapenin çok bankası varmış, bu bankalar batınca borçlarını devlet ödediği için enflasyon yükseliyormuş.”  Ağzım açık kalıyor, hikâyeye bak!  “Böyle bir şey yok” dememe kalmadan ellerini beline koyuyor, “Nerden biliyorsun” diyor… Bakıyorum propaganda ve çirkeflik seviyesi bir üst seviyeye doğru gidiyor. “Ben tatile geldim, bunları konuşmak istemiyorum, üstelik yüksek sesle konuşup etrafı rahatsız ediyorsunuz!” diyorum. Anında yüzünde gülücükler beliriyor ve hemen sevimli görünmeye çalışıyor.  Akşam yemekte karşılaşmamak için dualar ederek uzaklaşıyorum kibarca. Faşizan misyoner yenganım ertesi gün beni havuz başında gördüğünde sanki hiç kendisini kibarca susturmamışım gibi gülümseyerek halimi hatırımı sorduğunda anlıyorum ki bir de “yüzsüz” sıfatını yakıştırmak lazım bu tiplere.

Neyse ki tatilimin sondan önceki günü tanışma gafletinde bulunmuştum kendisiyle. Yani sevgili dostlar, sokak röportajlarında onlarcasını gördüğüm, Alamancı Yuro ezen yenganım da tatilimde bir figüran oluyor böylece. Allahtan sadece figüran olarak ve de hikâyesi ile kalıyor.

Bu olaya şahit olan bir başka gurbetçi aile yorum yapıyor sonra yanıma gelerek. “Kendinizi üzmeyin, bunlar maalesef böyleler, Almanya’da da kaçıyoruz biz bunlardan” diyor. Onlar da yıllardır Almanya’dalar, kendi işlerini kurmuşlar, çocuklarını üniversitede okutmuşlar, gayet modern ve tatlı insanlar. İçime su serpiliyor. Elbette “Alamancı” dediğim bu tipler ile Almanya’ya göç etmiş ve asla “Alamancı” sıfatını hak etmeyenleri aynı kefeye koymuyorum.


1 Euro 1 TL’ye eşitlenmediği sürece bu Faşize Yengeler her yerde salına salına misyonerlik yapmaya devam edecekler maalesef. Çifte vatandaşlık haklarını al ellerinden, ülkeye girişte al “ayak bastı” vergisini, otelleri kendi vatandaşına pahalı satacağına sat bunlara pahalı; bakalım Faşize yengenin bu çok milli duyguları aynı şekilde kabaracak mı? 

Faşize yengenin dili de dini de paradır, var mı ötesi…

Not: Bu senenin tatil maceraları epey bir yazı dizisi olacak gibi, bakalım daha neler çıkacak...


Devamını Oku

14 Ekim 2023 Cumartesi

Tatilimden izler - Gizemli İdol Babaanne


Hayran oldum kendisine, idolüm oldu orada kaldığım altı gün boyunca. Peki altı gün bittikten sonra unutacak mıydım? O kadar da tüketemem böyle güzel bir iletişimi. Yapamam ya… “Yapmam değil mi?” diye soruyorum kendime… Ya yaparsam diye kaygılanmış olmalıyım ki, buraya da yazasım gelmiş işte. Hayat felsefeme unutamayacağım izler bırakan bir melekti adeta. Bak şimdi bile o kısık gözlerindeki gülüşü anımsıyorum. Karşılıklı bakıştık ve gülüştük hemen hemen her sabah. O kadar sadece. Aramızda hiç muhabbet de geçmedi. Geçemezdi zaten; O alman ben Türk, dillerimiz ayrı. Gözlerinin rengini hiç öğrenemedim. Sadece ellerini gördüm. Her sabah havuz başında bir ritüel şeklinde sigarasını içerken, heyecanla ve hızla okuduğu kitabının sayfalarını hafiften titreyerek de olsa çevirirken ve de iki renkli atkısını örerken. Ne de hızlı örüyordu, hayran olmamak elde değil!

Kimi sabahlar turkuaz mavisi mayosunu giyerdi, kimi sabahlar ise çiçekli olanını. Hiç havuza girerken görmedim; ama hep özenli ve şıktı şezlongda otururken. Ellerinde pembe, ayaklarında kırmızı ojeler yeni sürülmüş gibiydi, hep pırıl pırıl…

O’nu ilk gördüğümde yeni başladığı kitabı, altıncı günün sonunda neredeyse bitmek üzereydi. Yanında torunu olduğunu düşündüğüm genç kız da yatardı bütün gün şezlongda ve O da okurdu. Stephen Hawking hem de… O yaştaki diğerlerinin elinden cep telefonu düşmezken, O babaannenin güzel torunu bir bilim adamının öğütlerini okurdu.

Yaşını çok merak ettim, kesin seksenin üzerindedir diye düşünüyordum. Almanya’da yaşayan bir Türk aile doksandan aşağı olmadığını söyledi. Almanya’da seksen genç sayılırmış, öyle dediler. “Genleri böyle, çok uzun ve sağlıklı yaşıyorlar” dediler. Ben bilmiyorum tabii ki, onlar dediler. Relaks havuzun kenarında gördüğüm bütün yaşlı Almanlardan daha yaşlıydı kendisi. Sadece gülümserdik birbirimize, nedense yanına gidip tanışmaya hiç cesaret edemedim. Ama öyle değil midir; bazen yalnızca gülümseyerek gözden göze aktarılmaz mı hayranlık, sempati, saygı… Bence geçer duygular. Çünkü O’na bu kadar hayran olmasaydım, belki de bana bu kadar güzel gülümsemeyecekti.

Aslında desteksiz yürüyebiliyordu; havuzun başındaki küçük bara tek başına gittiğini gördüm. Ama belki de tedbir amaçlı bilmiyorum, bir yürüteçle gelirdi havuzun başına. Yanında kızı ve torunu ile. Ya da arkadaşlarıdır ikinci ve üçüncü nesil; tabii ki benim hayalim kızı ve torunu oldukları. Gelirdi yürüteçle. Yürütecin sepetine atkı ördüğü yünlerini, kitabını, özenle şezlonga serdiği havlusunu ve günde sadece bir tane içtiği sigarasını da koyardı. Kim bilir, yatarken ikincisini içiyor da olabilir, belki bir kadeh şarapla... Bunları yazarken, havuzdan ayrılma saati geldiğinde özenle  havlusunu katlayışı geliyor gözümün önüne. Hem de üzerinden neredeyse bir ay geçmişken…

Tutunduğu yürüteci bisiklet olarak hayal ediyordum. Bisikletin selesine rengarenk yünleri değil de taze toplanmış papatyaları koyuyordu sanki… Yirmili yaşlardaydı, çiçekli elbisesinin etekleri uçuş uçuştu. Uzaklaşıyordu, otelin ağaçlarla dolu yolları arasındaki iki katlı cumbalı konağına doğru…

İdolümdü, çünkü bana hayatın aslında ne kadar güzel olduğunu ve ne kadar sessiz yaşanabileceğini gösterdi.

“Çok konuşmaya gerek olmadan, hızlı hızlı ve heyecanla çevrilen kitap sayfalarında, umutla kış için örülen atkıda, keyif için içilen sabah sigarasında, evden uzakta tansiyon mu çıkar, mide mi bozulur derdi olmadan yapılan tatilde, tatile gücün yetmediğinde evinin balkonunda bir sardunya saksısının yanında, hiç tanımadığı dilini bile bilmediği benim gibi birine gülümseyerek, çok güzel olabilir hayat” diyordu bana ona hayranlıkla bakarken…

Ve hiç yapmayacağım bir şeyi yaptım O'ndan aldığım cesaretle. Anısı kalsın istedim, yüzünü unutmamak istedim. Evet dayanamadım ve yaptım. Gizli gizli fotoğrafını çektim! Yaptığım şeyden utana sıkıla o kadar heyecanla ve hızla çektim ki fotoğrafı, elim titredi hatta. Apar topar çektim. Ve evet, yüzünü hiç saklamadan buraya koymak istiyorum.

Çünkü idollerin fotoğrafları, kayıtlı kalmalı zamanın sayfalarında…



 

 


Devamını Oku

1 Eylül 2023 Cuma

Perde Açılmadı ve Olanlar Oldu!

Okumaya karar verenlere ön bilgi:

Benden okumaya alıştığınız mizah yazılarından değildir. Öylesine bir karalamadır. Bu yazıyı üzerinde önceden hiç düşünmeden ve başladıktan sonra hiç ara vermeden ve bittikten sonra üzerinde hiçbir kelime düzenlemesi yapmadan yazdım ve bitirip yayınladım. Bakalım ne diyeceksiniz, öptüm byee

Normal bir sabah gibi uyandı herkes. Ben de en normal sabahlar gibi uyandım. İnsan uyanınca ne yaparsa hepsini yaptım. Yorganı üzerimden attım, iki kolumu yana açarak şöyle bir gerindim. Ağzımdan garip sesler çıktı. Kalktım sonra. En normal sabahlar gibi perdeleri açmaya gittim. Çok basit bir ritüeldi bu. Önce perdeleri açacak, sonra pencereyi açacak, içeriye dolan taze havayı içime çektikten sonra mutfağa gidip çay koyacaktım. Elbette ki yumurta kaynatma cezveme de bir adet beyaz yumurta atacaktım, tabii ki yumurtayı yıkadıktan sonra. Neden? Çünkü son zamanlarda dışı kahverengi olan yumurtaların tadının kötü olduğu gibi bir sonuç çıkarmıştım kendimce. Yumurtayı yıkama ihtiyacımın yumurtanın rengiyle bir alakası yoktu. Evet bütün bunları yapacaktım.

Ayağıma sarı plastik terliklerimi geçirdim. Çok seviyorum kendilerini. Bazılarının tuvalet terliği dediği cinstenler, ama başka terlik olmuyor bana. İşte o çok sevdiğim, aslında çok da eskidiği için altının kayganlaşmaya başladığı sarı terliklerimi giydim. Salondaki pencereye yöneldim. Pencerenin sol tarafına yaklaştım. Çünkü perdeleri açmaya hep soldan başlardım. Perdeyi tuttum. Çekmek istedim sağa doğru. Perde gelmedi. Bir sıkışıklık olmuştur diye düşündüm. Tekrar çektim. Perde yine gelmedi. Herkesin yapacağı ilk hamleyi yaptım sonra. Pencerenin sağ tarafına yöneldim. Bunun için pencerenin önünde duran koltuğa biraz yapışmam gerekiyordu. Kollarım yeterince uzun olmadığı için kanepeye yapışmadan perdeye ulaşamazdım. Perdenin en sağ ucuna geldim. Sağ elimle perdeyi sola doğru çekmeye çalıştım. Perde hareket etmedi. Hem soldaki hem de sağdaki perde parçalarının hareket etmemesi, günlük rutine tersti. Olmaması gereken bir şeyler olmuştu demek. Ne yapacağımı bilemedim. Tuttum çekmeye çalıştım. Hayır, perdeler açılmıyordu. Madem perdeler açılmıyor, o zaman ben de kafamı perdenin altından sokar, pencereyi açar ve temiz havamı öyle alırım dedim. Kafamı perdenin altından sokmaya çalıştım. Hayır kafam da girmedi. Bu sorunu çözmek için herkes gibi internete başvurmaya karar verdim. Benim gibi başkalarının da perdeleri sıkışmış olabilirdi ve illa ki iyi niyetli birileri yardımcı olmak için bu sorunun çözümünü internete yazmış olabilirdi. İnternette ara motorunu açtım. O da nesi? Ben daha sorumu yazmadan kendiliğinden ana sayfada alt alta satırlar sıralanmıştı:

“Sabah kalktığınızda perdenizi açamadıysanız ne yapmalısınız?”

“Sıkışan perdeler nasıl açılır?”

Tam önüme çıkan ilk sayfayı açıp çözümü okuyacaktım ki kapı çaldı. Gittim açtım, bizim üst kattaki komşu gelmiş. Daha merhaba dememiştim ki şöyle konuştu:

“Perdelerim sıkıştı, bir türlü açamıyorum”    

“Ne tesadüf, benim de” dedim. Niye bu tesadüfe şaşırmadım bilmiyorum. “Tam da şimdi internetten çözüm arıyordum, istersen gel beraber bakalım” dedim. Sarı terliklerim ayağımdaydı. Plastik. Komşumun ayağında ise kösele terlikler vardı. Birlikte açtık önümüze çıkan ilk sayfayı, şöyle yazıyordu:

Sıkışan perdelerinizi açmanın tek yolu var, o da perdenin rengini değiştirmek. Çünkü perdeleriniz yıllardır aynı renkte olmaktan o kadar sıkılmışlar ki, çözümü sıkışmakta bulmuşlar. Belki siz de perdeler gibi sıkıştınız bu hayata. Renginizi değiştirin. Kremleri turuncuya dönüştürün, yeşiller mavi olsun. Göreceksiniz nasıl da düzelecek her şey”

Komşumla birbirimize baktık ve güldük. Bu yapay zekâ çözümleri bizimle dalga mı geçiyordu. Sessizce kaldık biraz. Sonra aniden komşum “Denemekten ne çıkar?” dedi. Bir an düşündüm, evet denemekten ne çıkardı.  Aceleyle yatak odasına gittim. Ayağımda sarı terlikler. Makyaj masama yöneldim. Kartonu güzel diye ojelerimi dizdiğim iç çamaşırı kutusundan yeşil olanını seçtim. Ayağımda sarı terliklerimle salona geri döndüm.


Oje şişesini şöyle bir çalkaladım. Katılaşan ojeler için sallamak iyi gelir çünkü. Kadim bir yöntemdir. Şöyle bir salladığım oje şişesinin fırçayı tutan sapını saat ibrelerinin tersi yönünde çevirerek açtım. Etrafa o çok sevdiğim koku yayıldı. Fırçayı iyice ojeye buladım. Sonra perdenin ve dolayısıyla odanın da en soluna gidip yaklaştım. Perdeye savurdum elimdeki fırçayı. Krem renginin üzerinde yeşil bir leke oluştu. İlk darbede sıçrayan yeşil lekeden damlacıklar aktı aşağıya doğru ve nefis bir şekil oluşmaya başladı kendiliğinden. Fırçayı şişeye daldırıp tekrar sıçrattım perdeye. Tekrar sıçrattım, sonra tekrar sıçrattım ve sonra tekrar sıçrattım! Komşum da ben de transa geçmiş gibiydik. Hayretler içinde izliyorduk. Perdede oluşan şekil gittikçe anlam kazanıyordu. Biz büyülenmiştik. Ayağımda sarı plastik terlikler… Sanki görünmeyen bir el vardı ve benim gelişigüzel fırlattığım oje sıvısını bir ressam gibi işliyordu. Böyle ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Perdede sevimli, insana benzeyen ama tam da insan olmayan bir şekil oluşmuştu. Komşumla aynı anda birbirimize baktık, sonra tekrar perdeye baktık. Evet, perde üzerinde yeşil renkli bir yaratık oluşmuştu. Sevimliydi de. Önce kaşları hareket etti. Ben sarı terliklerime baktım. Sonra göz kapağı oynadı. Sarı terliğim ayağımda biraz döner gibi oldu. Sonra dudakları oynadı. Komşumun kösele terliği ayağından fırladı. Sonra bir ses duydum:

“Merhaba demek yok mu?”

Komşuma döndüm. Sağ tarafımdaydı ve sesi çıkmıyordu. Sonra bir ses daha duydum:

“Siz demezseniz ben derim, Merhabaaa!”

Ses çok neşeliydi ve o kadar güzeldi ki, insanın o sesi kucaklayıp sarılası geliyordu. Sarı terliklerimden soldaki, ayağımda döner gibi oldu; düzelterek perdeye baktım.

“Sizi kurtarmaya geldim” dedi perdedeki o Şey. “Sakın telaşlanmayın, akışa bırakın” dedi. Ve sonra yavaşça perdeden sıyrılarak öne doğru bir adım attı.

“Şimdi açabilirsin” dedi.

“Neyi? “diye sordum.

“Perdelerini tabii ki, şapşal” dedi.

Evet, sorunum perdelerin sıkışması değil miydi? Yeşil arkadaşından ayrılan perdenin sol tarafına yöneldim, sağ elimle perde kanadını sağa doğru çektim, perde açılıyordu. Sonra camı açtım, sonra dışarıdan gelen taze havayı içime çektim. Sarı terliklerim yerli yerindeydi.

“Sen de git kendi perdelerini açabilirsin artık” dedi komşuma Yeşil Şey. Komşum dili tutulmuş gibi “Hıhı” deyip başını salladı ve kapıya yöneldi. Ayağında kösele terlikler.

Baş başa kalmıştık bu arkadaşla. Tatlı bir macera mı başlıyordu; yoksa başım derde mi girmişti diye düşünürken lafı ağzımdan aldı:

“Merak etme” dedi. “Bu sorunu herkes yaşıyor senin ülkende. Şu muhalefetin rengini değiştirirseniz bütün sorunlarınız aynı bu perdenin açılması gibi çözülecek” dedi. Afalladım. Terliklerime baktım telaşla. Kaygımı anlamış gibi devam etti: 



“Ayağındaki terliklerin rengini değiştirmene gerek yok, sadece muhalefete oje sıçrat yeter!” dedi.

Rahatladım, derin bir nefes aldım. Sarı terliklerim değişmeyecekti. Perdedeki Yeşil Şey'in dile gelmesine hiç de takılmadım.  İşte o gün ne oldu biliyor musunuz? Ülkenin dört bir yanında muhalefete oje fırlatma eylemleri başladı. Herkes; kadın erkek, çoluk çocuk demeden eline aldığı gibi ojeleri sokaklara döküldü!  En yakınlarındaki muhalefet parti binasına, muhalif görünen medyaya, sosyal medya fenomenlerine, bağımsızmış gibi görünen gazetecilere ve Gandi denilen o adama, o yerinden kalkmayan dinozorlara ve o ablaymış gibi davranan gaddar kadına ve o gözlüklü derinlik stratejistine ve her yere, ve her yere ojeler ojeler ojeler ojeler sıçratıldı! Karnaval ortamına döndü tüm ülke.

Ben mi, elbette ayağımda sarı plastik terlikler ve yanımda bana gülümseyen "Yeşil Şey" arkadaşla birlikte en önlerdeydim…

Sonrası, sonrası şairin dediği gibi;

"İyilik güzellik"

 


Devamını Oku