Gece gece sevgili bebek yapay
zekâmız Bard’a basit bir soru sordum. "5186 yılından gelen bir uzaylı 2023
yılındaki Türklere neler söyler" dedim. Basit bir soruydu ve hiç müdahale
etmedim verdiği yanıta. Olduğu gibi size aktarıyorum.
Bu resmi de başka bir yapay zeka çizdi.
Bunu da yapay zeka çizdi, maalesef bizi böyle tanıyor
Dedim lütfen Türkleri modern çiz, o da bunu yaptı en son
Görüyorsunuz işte sevgili dostlar, yapay Zeka Bard bizim hakkımızda bunları söylüyor. Canva böyle şeyler çiziyor. Yorumsuz olarak yayınladım ben de. Üzerinde konuşa konuşa şiştik ayol...
Hazır mısınız Sindirellacıklar? Şimdi size kendi hikayenizden bir kesit sunacağım. Bir varmış bir yokmuş
kısmını fazla uzatmadan geçiyorum hemen konuya… Çünkü bu anlatacaklarım masal değil onu baştan
söyleyeyim de sonra mutlu son falan beklemeyin!
Efenim hikâye azıcık uyarlama
olacak. O yüzden “Aman canım nasılsa sonunu biliyorum, niye okuyayım demeyin,
bu hikâyede son yok çünkü. Hepiciğiniz Sindirella
olduğunuza göre demek ki ortada pek çok Sindirella var. Peki kaç tane üvey anne
isterdiniz? Orasını size bırakıyorum; zira bana soracak olursanız açarım ağzımı
sonra yummak zorlaşabilir. Ama maalesef üvey kardeşlerinizin sayısını belirleme hakkınız yok; geçmiş olsun ne diyeyim! Kim mi onlar, o kadar çoklar ki! Üstelik her geçen gün çoğalıyorlar tek hücreli canlılar gibi! Eee masal masal matitas, önündeki sade suyla dolu tas!
by Ai
Mesela Selçuk Tepeli’nin her akşam
haberlerde kullandığı yakıştırmayla “bağzı fenomen zımbırtıları” sizin üvey
kardeşlerinizden oluyor. Niye mi? Çünkü efenim onlar kafalarına bigudi yerine
Dolar Euro takarken, siz olsa olsa huni takabilirsiniz de ondan! Onların eşleri
-yani sizin de enişteleriniz oluyor kendileri- çok düşünceliler. Üvey kız kardeşlerinizin
canı çekti diye bakkaldan ekmek alırken bir de külçe altın alıp geliveriyorlar.
Yaaa! Siz de Sindirella olarak kusura bakmayın ama saftirik gibi peri gelse de
geçen sene indirimden aldığınız kıyafetlere dokunup yenilese diye
bekliyorsunuz! Çok beklersiniz ah be canlarım benim!
Sindirella olmak kolay değil
elbette. Kimler kimler üvey kardeşiniz, hepsini bilseniz aklınız şaşar! Mesela “Almanya’da
herkes aç aç, raflar boşalmış kıtlık var” deyip, orada yaşayıp, euroları ceplerine
koyup, sonra da ülkemizde sizin ancak on ay taksitle beş gününü zorla ödeyebildiğiniz
otellerde bir ay krallar gibi tatil yapan faşize yengeler var ya; onlar da
sizin üvey kardeşleriniz. Kimse kusura bakmasın, mangallarda köz kalmasın!
Saymakla biter mi üveyler? Devam
edelim. “Hayatım boyunca eşşek gibi çalıştım” deyip, otuzlu
by Ai
yaşlarında emekli
olan futbolcular mesela! Onlar da üvey kardeşleriniz canlarım benim. Sıfırlarını
sayamayacağınız rakamları bankaya yatırıp da Seçil hanımın dolandırdığı tipler
var ya hani! Yani işte şey fonuna (ismini söylemeyi avukatının yasak ettiği
yüce Kaan şey var ya) işte o şeyin fonuna iki milyon dolar yatırıp 4 milyon
dolar faiz beklerken şey olanlar… İşte o şeyler de bu hikayedeki bütün
Sindirella’ların üvey kardeşleri oluyorlar canlarım benim! Yani
dolandırıcılığın bu kadar yaygınlaşmasına mı şaşırır ve üzülürsünüz, yoksa “Bütüüüün
hayatı boyunca eşşekler gibi çalıştığını ve bu paraları hak ettiğini” söyleyen
futbolcuların, bir saatte kazandıkları para için kaç yıl çalışacağınızı mı hesaplarsınız
orasını bilemem ben! Sindirella sizsiniz, sihirli peri size dokunacak
nihayetinde!
Bir de ahkâm ablalar abiler var,
hepiciği üvey kardeşler sınıfına giriyor. İşte kimler aklınıza gelirse onlar.
Bir elleri yağda bir elleri balda deyiminin bile yetersiz olduğu lüks hayatlar
yaşarken, Instagram’dan Twitter’dan oradan buradan arada çok bilmiş laflar eden
ablalar var ya hani onlar işte. Kimi Londra’daki ışıltılı hayatına ara verip üç
dakikalık reklam çekmeye ülkemize gelip milyonları cebe atarken, siz
Sindirellacıkların bazıları tam tamına yedi binnn beşyüz liraaa emekli maaşı
ile sihirli bir dünyada yaşıyorsunuz! Kimileri de ormandaki evlerinde sabah
koşusuna çıktıktan sonra Instagram story’sine alışveriş linki ekleyip
#işbirliği yazıp pürüzsüz ciltlerini pazarlarken siz de o linklere kanıp onların
servetlerine servet katıp… Amaaan işte anladınız siz, Sindirella olmak bunu
gerektirir çünkü! Bunlar aklıma gelenler. Unuttuklarımı siz ilave ediverin
aşağıya. Mesela benim gıcık kaptığım, oyunculuktan anlamayıp, konservatuvara gitmeye
gerek görmeyip, sonracıma efendim – küçük dokunuşlu estetik
operasyon geçirmiş- gittikçe birbirlerine benzeyen suratları ve sıfır bedenleriyle
magazinlerde boy gösterip, salak saçma iyice orta doğuya kayan dizilerin havuzlu
villalarında, salak saçma senaryoların salak saçma uzun bakışma sahnelerinde oynar
gibi yaptıkları için; haftada, bak haftada diyorum, bölüm başına iki milyon tele
alanlar var ya; hah işte onlar en has üvey kardeşleriniz!
Neden mi?
Çünkü onların bölüm başına
milyonları cebe attıkları dizilerin büyük etkisiyle bu ülke bu kadar kokuşuyor
ve çürüyor da ondan. O salak saçma senaryoları hiç eleştirmedikleri için şiddet
normalleşiyor, gelir adaletsizliği normalleşiyor, mafya normalleşiyor, efendime
söyleyeyim kadınlar aşağılanıyor, satır aralarında sıfır beden olmayan kadınlar aşağılanıyor! Bu salak saçma diziler
yüzünden insanlar gülmeyi unutuyor, insanlar sevmeyi unutuyor, insanlar nezaketi
unutuyor. Bütün Sindirellalara susmayı öğretiyorlar bu dizilerde! Milyon milyon
dolarlar kazanan, o çok beğendiğiniz ve oyunculuğu taklit eden en has üvey kardeşleriniz
sayesinde! Maalesef psikolog olmuş, hastalarının en hassas sorunlarını senaryo
yapan, televizyon başında üzdüğü Sindirellalardan milyonları cukkalayan ablalarınızı
n’olur es geçmeyin. Sizin hayallerinizi bile çalmak istiyor bu sinsi bencil
kötücül üvey kardeşler…
Politikacı üvey kardeşlerinizi siz
zaten biliyorsunuz. Yani onların çevirdikleri entrikalara ve sinsiliklere
bakınca, masal cadıları bile yanlarında masum kalır canlarım benim. Oy zamanı
akıllarına ancak gelir Sindirellalar!Kapalı kapılar arkasında çevirdikleri kazlardan akan yağlar, dere olup
çağlar! Yani canlarım benim, “hak hukuk adalet” diyenler bile Sindirellacıkları
senelerce nasıl kandırmış, gördük atların kabak olduğu kurultay gecesi… Bir de
patronlar var; az maaş veren, hiç maaş veren, tazminatı indiragandi yapan, seni
gönderip yerine daha ucuzunu arayan, yatlarda katlarda gününü gün edip mesaiyi
kırpan üveyler… Sendikaymış gibi görünüp aidat peşinde koşanlar var bir de! Görüyorsunuz
ya, prensi kapmak isteyen masaldaki üvey kardeşler nasıl da masummuşlar! Ah ah, bu üveylerin hangi birini saysak ötekisi eksik kalıyor bizim gerçekliğimizde!
Peki bu kadar üvey kardeşin arasında
Sindirellacıklar ne yapabilir? Çok da şey yapmamak lazım. Bu saatten sonra Marx
mezarında canlanıp “Dünyanın bütün Sindirellaları birleşin, sihirli at arabasından
başka kaybedecek şeyiniz yok!” dese bile, bu üveyler bir yolunu bulup giyerler
o camdan ayakkabıyı demedi demeyin.
Benim aklıma tek çözüm geliyor! Biz Sindirellalar, bir yolunu
bulup eğleniriz be; gülmeyi unutmayız üveylere inat! Rahatsız ederiz varlığımızla,
ekmeklerine yağ sürmemek için elimizden geleni yaparız belki ha, olmaz mı? Bak
yeni yıl ışıltıları da var her yerde, ha olmaz mı ne dersiniz? Kar yağar belki,
bembeyaz olur şehir. Ne bileyim; bir kuş gelir parmaklarımıza konar belki, bir
şiir olur dudağımızda, güzel bir oyun izleriz belki, yılbaşında simli kart
atarız sevdiklerimize, ha olmaz mı?
Bak Prens de yola çıkmış, geliyor zaten elinde camdan ayakkabıyla…
“Kız Ceylaan, boyun posun devrilmesin, kapat o camı, gir içeri; kış günü, töbe töbee…”
“Öf mami ya, bir rahat bırak da
kazandığım zaferin keyfini çıkarayım; birazdan gelir zaten şövalyem!”
“Neymiş o zafer mafer lafları ha; şövalye
de kim? Seni sinsi cadaloz seniii! Ne o öyle giyinip makyaj yapıp camdan
sarkmalar! Bi onunla kol kola girmeler, bi bununla fingirdeşmeler! Ben bilmem
mi seni, kimin mamisiyim ben! Söyle; yine ne haltlar karıştırdın hangi bayramlık masayı devirdin
bakayım!”
Ceylan’ın yanak damarları atar,
gözleri çizgi film karakterleri gibi kana bürünür:
“Aman mami ya, kimin masasını kime
karşı devirecem! Gizli saklı fingirdeşme falan bana göre şeyler değil; biner
ata göstere göstere kaçarım dağlara! Damarıma basanın da böğrüne saplarım hançeri; görürler dünya alemin kaç bucak olduğunu!”
“Of kızım ya, kız doğurduk dedik
içinden Van canavarı çıktı! Eğrisiyle doğrusuyla kızımsın diye fazla bir şey
demiyom ama, iyice zıvanadan çıktın sen! Burnuma pis pis kokular geliyo. Eski
yavuklusu Şaban ile cilveleşmeye başladı yine diyolar. Kız yoksa sen namusumuza
leke sürecek bir şey yaptın da bu Şaban VHS’ye falan mı çekti seni? Şantaj mı
yapıyo kız sana bu deyyus? İstakramda falan rezil mi edecekmiş seni? De bakayım
dosdoğru! Hani bu Şaban’dan bir cacık olmazdı? Yoksa nişanlım diye gerine gerine
dolaştığın o Mehtiyar denilen sinsi soytarının senin arkandan çevirdiği dolapların
hıncını almak istiyon da ondan ötürü mü kabadayı Şaban’a meyletmeye başladın
yine? Vaar bunda bi iş, çıkar kokusu yakında!
Ceylan’dan ses yok.
“Konuşsana kızım!”
Ceylan pısss…
“Kızım Ceylan konuşsana!
İyice sinirlenen Mami tam fırlatmak
için yerden plastik terliği alacakken Ceylan iki adım öne çıkar, boğazını “ıhım
ıhım, öhö öhö” diye temizler, sandalyenin üstüne çıkar. Başı önde, iki ellerini havaya kaldırarak yüksek sesle şiir okumaya başlar:
“Erlik günü geldiğinde Yiğitlere şan görünür…”
“Te
Allaam ya! Ben kıza konuş diyom, kız bana kahramanlık destanları çığırtıyo! İndir
o elini kolunu, coşma öyle deli Ahmet Emmi gibi!
Ceylan
tam şiirin devamını söyleyecekken kapı çalınır. Hem de acı acı çalar zil!
“Kalk
kız, koş kapıya bak!” der annesi. Ceylan istemeye istemeye de olsa kapıyı açar.
Ai tarafından yaratılan resim /Canva
Karşısında
siyah rayban gözlüklü, beş kıl arayla cımbızlama tekniği kullanılarak seyreltilmiş
bıyıkları olan, ben diyeyim iki metre, sen de iki buçuk metre boyunda, havacı
mavisi kolej montu giymiş, montunun her bir yerinden armalar ve madalyalar
sarkan, kargo cepli pantolonuyla fedaiye benzeyen bir adam belirir. Sarışın ve iri yarıdır; sarışın bir lama kadar heybetlidir hem de!
Hafifçe
Ceylan’a göz kırpar. Ceylan “bir saniye” der. Mamisine göstermeden ayakkabı
dolabına sakladığı kabin valizini alır, aykkabılarını sessizce giyer. Hiç tereddüt etmeden bu gizemli adamın
koluna girer; kapının önündeki “bor” enerjisiyle çalışan, son model denilemeyecek
kadar üst level arabaya atlar ve uzaklaşırlar.
Annesi
mutfakta söylenmektedir:
“Kız
Ceylan, Allah seni bildiği gibi yapsın e mi! Kız dondum kız burda! Kimse o
kapıdaki kişi, al içeriye de kapat bir an önce kapıyı. Allahım ben bu kızı hak
edecek ne yapmış olabilirim acaba!”
O
sırada yan odanın kapısı tekme vurularak açılır; yine rayban gözlüklü iki adam
sırıta sırıta girerler içeriye.
“Siz
de kimsiniz be, ne işiniz var evimde?” diye seslenir Mami. Ceylan’a olan
hıncını alamamış zaten; bu hırtapozlar da kim diye düşünür.
İki
adamdan birini o sinsi Mehtiyar’a benzetir, diğerini çıkaramaz… İşte bu
iki adam kapıya doğru yönelirken;
“Seninle
işimiz yok cadı kadın!” der Mehtiyar.
“Ceylannn”
diye seslenir yine Mami, adamlardan biri cevap verir.
“Boş
yere Ceylan’ı arama artık. Kutsal Boraks Tengrisi yolunda kızınız Ceylan’ı emin
ellere teslim ettik! Sen de sesini çıkarma otur oturduğun yerde. Sosyal
medyaymış, gasteciymiş, öyle antin kuntin yerlerde bu olayı paylaşırsan senin
de icabına bakarız haa!”
Mami
neye uğradığını şaşırmıştır. Derin derin nefes alırken içerdeki televizyondan gelen
ses odayı doldurur:
Cumhuriyet Bayramı 100. Yıl kutlamalarında
devletin televizyonundan daha “delikanlıca” yayın yapan FOX TV’de donanımıyla
ve birikimiyle, kendine özgü tarzıyla beğendiğim haberci Selçuk Tepeli, aklımda
kaldığı şekliyle şöyle bir şey söyledi:
“Devlet ve resmî
kurumlar Cumhuriyet Bayramı’nı yeterince önemsemediği için aslında kendilerine teşekkür
etmek lazım.”
Ne
güzel özetledi. Bu sayede halk sahip çıktı bayramına! Bu resmî kurumlara “mış
gibi yapan” muhalefet mensupları da dahil elbette. Kimse kusura bakmasın, CHP,
güya Atatürk’ün kurduğu parti, bütün yıl coşkuyla bayram etkinlikleri
düzenlemesi gerekirken; bırakın yıllık organizasyonu; kurumsal kimliğiyle bir
günlük de olsa hiçbir yerde yoktu! CHP’li olup da bireysel çaba gösteren bazı
belediye başkanlarını ayrı tutuyorum.
Kadıköy Belediyesinin bandosu
mahalle mahalle geziyordu ya. Onu da lütfedip son üç güne sığdırmışlar. Baktım
programlarına, mahalleler arasında bir saat fark ile gösteri yapacaklar. İstanbul
trafiğinde eğer helikopter kullanmayacaklarsa dedim, her mahalleye 15 dakika ayırmışlardır
dedim. Nitekim; 5 dakikalık yanılma payım oldu. Bizim mahallede lütfedip 20
dakika gösteri yaptılar. O da sosyal medyanın hissetmek için değil, orada fotoğraf
vermek için bulunma mantığına çok uygundu. Nitekim çakada çukada fotoğrafları
çekti Kadıköy Belediyesi, sonra onları kolaj yapıp attı mı kısa video Instagram’a;
al sana “Aman da ne güzel, Kadıköy’de coşkulu bayram kutlaması!
“Daha karpuz keseceğdik, yeni başladık coşmaya” demeye
kalmadan kutlama bitti gitti! Görevi tamamladılar. Madem coşkulu bir şey
yapıyorsunuz, onu da layıkıyla yapın değil mi! Koskoca belediyede bir akıllı
kişi de “Sokağı 15 dakikalığına trafiğe kapatalım, arabaları bir alt sokağa
yönlendiriverelim” dememiş. Arkadaş, un
çuvalı boşaltan kamyon için bile trafik farklı sokağa yönlendiriliyor, Cumhuriyet
Bayramı kutluyorsunuz!
Neyse efenim, ben bandoyu
beklerken, orada belediye hakkında konuşmalar oluyordu. Bir kişi “Kadıköy
Belediyesi hiç bu kadar kötü yönetilmemişti!” demeye kalmadı, hemen bir kadın
öne atıldı:
“Ne yapsın belediye, insanlar pis!”
İyi de “kötü yönetiliyor” diyen kişi
“sokaklar pis, belediye temizlemiyor” dememişti ki. Militan hanım abla, belediyenin
temizlik görevini bile layıkıyla yapmadığının farkında olacak ki, savunmaya
geçti. Ve ne dedi biliyor musunuz?
“Zaten Şerdil Dara başkanın adı
farklı olduğu için insanlar önyargılı davranıyor, sırf o nedenle…” Devamını
midem kaldırmadı, uzaklaştım oradan…
“Yahu militan hanım abla, bunu da
nereden çıkarıyorsun? Neden insanların aklına ayrımcı nifaklar sokuyorsun! Kim başkanın ismine laf söyler ki? Ne kadar hin şeylere çalışıyor aklın! Al bak, Cumhuriyetin 100. Yılında mahalle
arasında bir bando ile halkı coşturma işinde bile organize olamıyorlar, muhalif halk sıkıştı artık. Chp'den beklenti yüksek…” demek
isterdim ama demedim. Ülkemizin kutuplaşmasına niye katkı sunayım ki!
Birçok şeyde geri kalmış olabiliriz ama, kutuplaşmada
harbiden limitleri aştık toplum olarak. Herkes kafasının bir yerine kırmızı çizgi
çekiyor, oraya biri bir şey demeye görsün, hoop saldırıya geçmeyi kendinde hak
görüyor! Yahu insanlar neredeyse birbirini boğazlayacak böyle salak saçma
konular yüzünden! Başkanın ismini öne atıp, bu anlamda mağduriyet yaratıp, vatandaşın
belediyeyi eleştirme hakkını “saldırgan Küçük Emrah” edasıyla nasıl elinden alırsın
be hanım abla! Bu nasıl bir partizanlıktır böyle? Futbol takımı mı tutuyorsun? Alt
tarafı belediye ayol, alt tarafı siyasi parti! Bir sakin, azıcık geri çekil,
nefes al ve bak bakalım, o çok savunduğun başkan, senin vergilerinle koltuk
işgal ederken senin ilçene nasıl bir fayda sağlamış! İyi yaptığı şeyleri tebrik
et, hep birlikte tebrik edelim. Ama kötü bir şey yapıyorsa da üslubunca
eleştir, ya da eleştirenlere kulak ver. Kutsal mı bu başkan denilen şahıs,
neden eleştirilemiyor? Hani nerede demokrasinin gereği olan ifade özgürlüğü? Bir laf söyledi diye neden insanlar birbirini mahkemeye verme yarışında?
Herkes bir mağduriyet yaratma ve
bu mağduriyet üzerinden yaptığı hataları örtbas etme derdinde!
13 sene genel başkanlığını yaptığı
partinin girdiği her seçimde yenilgi yaşatan sayın KK, kurultayda kendine karşı
olanlara:
“Kazansaydım yanımda olacaklardı,
şimdi karşımdalar. Çok acımasızca eleştiriliyorum” diyor. Şaka gibi! Evet, kaybediyorsun yıllardır, sana verilen kredi çoktan bitti ve artık değişmelisin, ne var bunda mağduriyet yaratacak! Kurultayda kendini
tekrar başkan seçtirdiğinde, bunalıma soktuğun muhalif halkın yüzüne nasıl
bakacaksın? Ya da doğru soru şu olmalı: “Gerçekten halk umurunda mı?” Belki de
gerçekten şöyle bir iyi niyetin vardır: “Benden başkası asla beceremez bu işleri,
gemiyi limana BEN götürmeliyim”. O sırada eko yankılanır dağlarda “Ben, ben,
ben...”
Hay bin kunduz! Evet, sen, sen,
sen!
Peki peki anladık, sen neymişsin
be abi, aaa, aaa,aaa!
En çok ne ağrıma gidiyor biliyor
musunuz?
“Biz dizayn edelim, siz de verilenle
idare edin” haline geldi ya Cumhuriyet!
“Biz” diyorlar mesela; “En iyi
muhalefet partisiyiz” Eleştiremiyorsun bile! Oradan bir hanım abla çıkıp bıdı bıdı
partizanlık yapıp seni susturmaya kalkıyor.
Konuşacak çok şey var da...
İnsan kaybedince anlıyormuş bazı
şeylerin değerini. O şeyler durmalı yerli yerinde işte, muhafaza etmeliyiz,
korumalıyız.
Misal... Bir zamanlar gereksiz görülen, “Sovyet
ülkelerinde gibi" diye eleştirilen stadyum bayramları yerinde kalsaymış da ihtiyacı olana bir doz milli gurur yaşatsaymış keşke! Dileyen stadyuma gidip izleseymiş,
dileyen de hiç oralı olmasaymış! Öyle kalsaymış eğer, insanlar bugünkü gibi sıkışmış
hissettiği için, muhalif belediyenin değiştirmeye bile tenezzül etmediği
eskimiş “play list” şarkıları eşliğinde yürümek zorunda kalmazmış! Bugün biri
diyordu Twitter’da (X yaptılar onu da yahu)
“En az on tane yeni yüzüncü yıl marşı
bestelendi; belediye bir tanesini bile çalmadı! Seçim şarkıları dinlemekten
bıktık!”
Niye çalsın ki yeni bir şeyler, ne
verirsen yiyor halk nasılsa!
Ben de ne diyorum biliyor musunuz?
Cumhuriyet Bayramları kutuplaşmış
ülkemizde böyle gövde gösterisine dönüşmeseydi keşke!
Televizyonda Atatürk’ün
sevdiği şarkıları söyleseydi yine Safiye Ayla! “Atatürk, Safiye Ayla’yı
perdenin gerisinden dinlermiş!” şeklindeki retro magazin dedikoduları bile şimdi
kulağa ne hoş geliyor!
Anneler, babalar, sevgililer günlerini
hiç sevmem. Olan var olmayan var neticede; abartılı gösterişli kutlamalar biraz da kapitalizmin dayatmasıdır. Bana göre kutlanması gereken asıl günler özel olanlardır; yani
doğum günleridir, yıldönümleridir. Dünyada tek olan, sevenleri için çok ama çok
anlamlı olan o günlerdir.
Cumhuriyetimizin doğum günü de böyle
bir gün. Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için kutlanması gereken en özel
gün. Hele de 100 yaşına girerken…
Babadan oğula geçen padişahlık
sisteminden kurtulmak nasıl özel bir şey düşünsenize! Millet olarak bugünü en
özel ve en güzel şekilde kutlamaktan daha doğal ve daha gerekli ne olabilir? Böyle
günlerde Cumhuriyetin değerini anlarız; millet olarak birbirimize kenetleniriz,
bir duygusal marş ile gözlerimiz dolar, bize bu günleri armağan etmek için
bedel ödeyen atalarımıza minnet duyarız. Evet içimizden bazıları vals yaparak
kutlar, bazıları horon tepmek ister, bazıları “Erik Dalı” ile oynayabilir; hiç
mahsuru yoktur bence. Fotoğraflar biriktiririz anılarımızda, ne bileyim hiçbir şey
yapamasak da penceremizden bayrak sallarız böyle özel bir günde.
Sırf bir adamın soyundan geliyor diye, çocuk
da olsa, deli de olsa, psikopat da olsa koskoca devleti yönetme yetkisinin bir
erkeğe verilmesini düşünsenize! Kadınlar zaten yok hükmünde! Saraydaki kadınlar
haremde entrika ile süsle püsle takılabilir; halkın kadınları ise kocalarının
dört karısından biri olarak kül kedisi gibi yaşasınlar işte, yatıp kalkıp şükrederek
hem de! Kadın aklı öyle devlet işine falan ermez zaten. Hoş padişah kadar
akıllı başka bir erkek de yoktur!
Padişah mesela birinin tipini
beğenmese ve dese ki;
“Tez elden kellesi vurula!”
Etrafındaki ulema şu bu adamlar ne
yapabilir ki? O adamın kellesi gidecek mecbur.
Cumhuriyet rejimi öyle mi?
Bağımsız mahkemeler var, bağımsız yargı var, hak var, hukuk var, eşitlik var,
laiklik var, sosyal devlet var, meclis var, muhalefet var!
Evet bu yukarıda saydıklarımdan
çoğunun sadece iskeleti kalmış olabilir. Ama ne diyor Atatürk!
“Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim!”
Cumhuriyetimizin 100. Şeref Yılı Kutlu Mutlu Olsun!!
Kendisini ilk
fark etmem sesini yükseltmesiyle oldu. Nasıl tarif etsem size; hani o üst
perdeden konuşan, buyurgan, çok bilmiş kadın sesi vardır ya! Yumuşak değil,
insanın içini okşayan hiç değil, gıcık olunacak bir ses. O sesi duysan kaçasın
gelecek cinsten. Uzanmış şezlonga, kocasına buyuruyor, ya da böğürüyor da desek
olur bence:
“Bir kola
getirmiyorsun, hiçbir şey yaptığın yok!”
Kocası belli
ki önceden gıcık olmuş; hatta yılların gıcık olmuşluğuyla söyleniyor, bir
taraftan da kaçmaya çalışıyor:
“Hiç kusura
bakma! Bar şurada git kolanı al, dondurma dersen ilerde! Benim hareket alanım
sadece yüz metre ötesi! Gerisine hiiç karışmam. Tatile gelmişim dokunma bana! “
Kalkıyor adam,
gözlüğünü ve şapkasını takıyor, uzaklaşıyor. Yanlarında bir kız bir de erkek iki
genç çocukları var. Onlar da kendi aralarında gergin gergin konuşuyorlar. Hani
kavga etmeseler bile birbirlerine sürekli laf sokan aileler var ya, bunlar
onlardan. Karısı kocasıyla, ablası kardeşiyle sürekli didişmede. Tatile
gelmişsiniz, rahatlasanıza! Dünyanın en güzel manzarasının dibine atsanız bu
aileyi; huzura ermek bir yana yine de kavga edecek bir şey bulurlar.
Göstermelik bir iki girerler havuza, göstermelik aile fotosu çekip atarlar sülale WhatsApp gruplarına, gerisi bu şekildedir! Neden mi böyle söylüyorum; bu
hikâyeyi başka türlü tamamlamak içimden gelmiyor da ondan.
Efendime söyleyeyim, kocası kalkıp
gittikten sonra, çocukları da dağılınca bizim Faşize Yenge yalnız kalıyor.
Adını nereden biliyorsun demeyin; ben taktım, zaten başka bir şey olamaz bu
kadının adı! İyi de madem ad taktın, bir de niye “yenge” diyorsun diyecek
olursanız ona da cevabım var. “Yenge” diyerek iyice dışlıyorum kendisini
hikâyeden ve hatta dünyanın tüm samimiyetinden. Çünkü bana göre “yenge” ve
“enişte” sıfatları kadar dışlayıcı başka bir alt metin olamaz. Bana göre
bu sıfatlar, "aileden değilsin, sonradan geldin, orada kal!” demektir. Misal,
ablanın eşini sevdiysen abi dersin, sevmediysen enişte diyerek araya mesafe
koyarsın. Neyse, konuyu fazla dağıttırmayın bana böyle sorular sorarak. İnce
ince inceler, kelimelerin suyunu sıkana kadar didiklerim bilirsiniz.
Nerde
kalmıştık; evet, akşam herkesin havuzdan çıkma vakti gelmiş. Resort ahalisi
odalarına dağılacak, giyinecek paklanacak akşam için hazırlanacak. Şezlonglarda
üç beş kişi kalmış. Ben de tam boş havuzun keyfini çıkaracakken bu Faşize Yenge
yanıma gelmez mi?
“Türk, Douçe?
“diye soruyor, “Türk” diyorum. “Ben yarı Alman, yarı Türk” diyor ve başlıyor
anlatmaya. Efendim 6 ay Kütahya’da, 6 ay Almanya’da yaşıyormuş. Euro olmuş 30
TL, Almanya’da kazandığını 30 misli eziyor tatillerde bizim Faşize Yenge, ama
söylemiyor orasını! Anlatıyor da anlatıyor. Normalde konuşmam böyle tiplerle.
Tatillerde sosyalleştiğim de nadirdir aslında. Neden bilmiyorum, kadınının
dominantlığından belki de mecburi bir diyalog gelişiyor aramızda.
Kadın tam bir
misyoner gibi, lafı evirip çevirip “müridi” olduğu partiye ve icraatlarına
getiriyor. Klasik propaganda başlıkları sıralamış kafasında belli ki!
Kütahya’da arkadaşı işçi arıyormuş, bulamıyormuş ile başlıyor. “E
mahalle aralarına üniversite açılırsa ara eleman tabii ki bulunmaz, meslek
liselerini yok ettiler” deyince ben, kadın bir an boş bulunup
dediğime onay verecekmiş gibi oluyor, ama son anda misyonerliği aklına geliyor
ve başka yerden giriyor bu sefer propagandaya. “Millet iş
beğenmiyormuş. Almanya’ya gelsinmişler de görsünlermiş ne zormuş hayat.
Bizimkiler yan gelip yatarak para kazanmak istiyorlarmış, Almanya’da disiplin
varmış disiplin! Kendisi de yaşlı bakmış orada yıllarca, kolay mıymış,
değilmiş…”
“Peki
Almanya’da kiralar ne kadar?” diyorum.1100 Euro’ya kiralık ev bulunurmuş.
“Asgari ücret ne kadar?” diye soruyorum, eveleyip geveleyerek “1800 Euro gibi”
diyor. “Bak ne güzel işte, asgari ücretli insan ev kiralayabilir,
bizde bu mümkün değil” diyorum. Faşize yenge durur mu, hemen çeviriyor lafı.
Efendim Kütahya’da evi varmış 600 TL’ye kiraya veriyormuş, ne kadar ucuzmuş.
Tamamen palavra atıyor, yersen!
“Suriyeliler doldu ülkemize“ dediğimde
sesi bir perde daha yükseliyor:
“Bennn”
diyor kitlelere hitap eden Hitler edasıyla;
“Suriyelilere
assla karşı değilim, çünkü bennn de Almanya’da Suriyeliyim!” diyor. “Gelsinler
tabii diyor” “Bre Geri zekalı!” demek istiyorum o an ve devam etmek istiyorum.
Tabii ki susmayı tercih ediyorum sonra. Böyle bir kadına laf yetiştirmemin mümkün
olmadığının gayet de farkındayım.
“Her yer çok
pahalandı, bak Türkiye’de!” falan demeye çalıştığımda buna da cevabı hazır
Faşize Yengenin, hem de nasıl bir hikayeyle…
“Efendim
zamanında cehapenin çok bankası varmış, bu bankalar batınca borçlarını devlet
ödediği için enflasyon yükseliyormuş.” Ağzım açık kalıyor, hikâyeye
bak! “Böyle bir şey yok” dememe kalmadan ellerini beline koyuyor, “Nerden
biliyorsun” diyor… Bakıyorum propaganda ve çirkeflik seviyesi bir üst seviyeye
doğru gidiyor. “Ben tatile geldim, bunları konuşmak istemiyorum, üstelik yüksek
sesle konuşup etrafı rahatsız ediyorsunuz!” diyorum. Anında yüzünde gülücükler
beliriyor ve hemen sevimli görünmeye çalışıyor. Akşam yemekte
karşılaşmamak için dualar ederek uzaklaşıyorum kibarca. Faşizan misyoner
yenganım ertesi gün beni havuz başında gördüğünde sanki hiç kendisini kibarca
susturmamışım gibi gülümseyerek halimi hatırımı sorduğunda anlıyorum ki bir de
“yüzsüz” sıfatını yakıştırmak lazım bu tiplere.
Neyse ki
tatilimin sondan önceki günü tanışma gafletinde bulunmuştum kendisiyle. Yani
sevgili dostlar, sokak röportajlarında onlarcasını gördüğüm, Alamancı Yuro ezen
yenganım da tatilimde bir figüran oluyor böylece. Allahtan sadece figüran olarak ve de
hikâyesi ile kalıyor.
Bu olaya şahit
olan bir başka gurbetçi aile yorum yapıyor sonra yanıma gelerek. “Kendinizi
üzmeyin, bunlar maalesef böyleler, Almanya’da da kaçıyoruz biz bunlardan”
diyor. Onlar da yıllardır Almanya’dalar, kendi işlerini kurmuşlar, çocuklarını
üniversitede okutmuşlar, gayet modern ve tatlı insanlar. İçime su serpiliyor.
Elbette “Alamancı” dediğim bu tipler ile Almanya’ya göç etmiş ve asla
“Alamancı” sıfatını hak etmeyenleri aynı kefeye koymuyorum.
1 Euro 1 TL’ye eşitlenmediği sürece bu Faşize Yengeler her yerde salına salına
misyonerlik yapmaya devam edecekler maalesef. Çifte vatandaşlık haklarını al
ellerinden, ülkeye girişte al “ayak bastı” vergisini, otelleri kendi
vatandaşına pahalı satacağına sat bunlara pahalı; bakalım Faşize yengenin bu
çok milli duyguları aynı şekilde kabaracak mı?
Faşize
yengenin dili de dini de paradır, var mı ötesi…
Not: Bu senenin tatil maceraları epey bir yazı dizisi olacak gibi, bakalım daha neler çıkacak...
Hayran oldum kendisine, idolüm oldu
orada kaldığım altı gün boyunca. Peki altı gün bittikten sonra unutacak mıydım?
O kadar da tüketemem böyle güzel bir iletişimi. Yapamam ya… “Yapmam değil mi?”
diye soruyorum kendime… Ya yaparsam diye kaygılanmış olmalıyım ki, buraya da
yazasım gelmiş işte. Hayat felsefeme unutamayacağım izler bırakan bir melekti
adeta. Bak şimdi bile o kısık gözlerindeki gülüşü anımsıyorum. Karşılıklı
bakıştık ve gülüştük hemen hemen her sabah. O kadar sadece. Aramızda hiç muhabbet
de geçmedi. Geçemezdi zaten; O alman ben Türk, dillerimiz ayrı. Gözlerinin rengini hiç
öğrenemedim. Sadece ellerini gördüm. Her sabah havuz başında bir ritüel
şeklinde sigarasını içerken, heyecanla ve hızla okuduğu kitabının sayfalarını
hafiften titreyerek de olsa çevirirken ve de iki renkli atkısını örerken. Ne de
hızlı örüyordu, hayran olmamak elde değil!
Kimi sabahlar turkuaz mavisi mayosunu
giyerdi, kimi sabahlar ise çiçekli olanını. Hiç havuza girerken görmedim; ama
hep özenli ve şıktı şezlongda otururken. Ellerinde pembe, ayaklarında kırmızı
ojeler yeni sürülmüş gibiydi, hep pırıl pırıl…
O’nu ilk gördüğümde yeni başladığı
kitabı, altıncı günün sonunda neredeyse bitmek üzereydi. Yanında torunu olduğunu
düşündüğüm genç kız da yatardı bütün gün şezlongda ve O da okurdu. Stephen
Hawking hem de… O yaştaki diğerlerinin elinden cep telefonu düşmezken, O babaannenin
güzel torunu bir bilim adamının öğütlerini okurdu.
Yaşını çok merak ettim, kesin
seksenin üzerindedir diye düşünüyordum. Almanya’da yaşayan bir Türk aile
doksandan aşağı olmadığını söyledi. Almanya’da seksen genç sayılırmış, öyle
dediler. “Genleri böyle, çok uzun ve sağlıklı yaşıyorlar” dediler. Ben
bilmiyorum tabii ki, onlar dediler. Relaks havuzun kenarında gördüğüm bütün yaşlı
Almanlardan daha yaşlıydı kendisi. Sadece gülümserdik birbirimize, nedense
yanına gidip tanışmaya hiç cesaret edemedim. Ama öyle değil midir; bazen yalnızca gülümseyerek gözden göze aktarılmaz mı hayranlık, sempati, saygı… Bence geçer
duygular. Çünkü O’na bu kadar hayran olmasaydım, belki de bana bu kadar güzel gülümsemeyecekti.
Aslında desteksiz yürüyebiliyordu;
havuzun başındaki küçük bara tek başına gittiğini gördüm. Ama belki de tedbir amaçlı
bilmiyorum, bir yürüteçle gelirdi havuzun başına. Yanında kızı ve torunu ile. Ya
da arkadaşlarıdır ikinci ve üçüncü nesil; tabii ki benim hayalim kızı ve torunu
oldukları. Gelirdi yürüteçle. Yürütecin sepetine atkı ördüğü yünlerini,
kitabını, özenle şezlonga serdiği havlusunu ve günde sadece bir tane içtiği
sigarasını da koyardı. Kim bilir, yatarken ikincisini içiyor da olabilir, belki bir kadeh şarapla... Bunları yazarken, havuzdan ayrılma saati geldiğinde özenle havlusunu katlayışı geliyor gözümün önüne. Hem de üzerinden neredeyse bir ay geçmişken…
Tutunduğu yürüteci bisiklet olarak
hayal ediyordum. Bisikletin selesine rengarenk yünleri değil de taze toplanmış
papatyaları koyuyordu sanki… Yirmili yaşlardaydı, çiçekli elbisesinin etekleri
uçuş uçuştu. Uzaklaşıyordu, otelin ağaçlarla dolu yolları arasındaki iki katlı
cumbalı konağına doğru…
İdolümdü, çünkü bana hayatın
aslında ne kadar güzel olduğunu ve ne kadar sessiz yaşanabileceğini gösterdi.
“Çok konuşmaya gerek olmadan, hızlı hızlı ve
heyecanla çevrilen kitap sayfalarında, umutla kış için örülen atkıda, keyif
için içilen sabah sigarasında, evden uzakta tansiyon mu çıkar, mide mi bozulur
derdi olmadan yapılan tatilde, tatile gücün yetmediğinde evinin balkonunda bir
sardunya saksısının yanında, hiç tanımadığı dilini bile bilmediği benim gibi
birine gülümseyerek, çok güzel olabilir hayat”
diyordu bana ona hayranlıkla bakarken…
Ve hiç yapmayacağım bir şeyi yaptım O'ndan aldığım cesaretle. Anısı kalsın istedim, yüzünü unutmamak istedim. Evet dayanamadım ve yaptım. Gizli gizli fotoğrafını çektim! Yaptığım şeyden
utana sıkıla o kadar heyecanla ve hızla çektim ki fotoğrafı, elim titredi hatta.
Apar topar çektim. Ve evet, yüzünü hiç saklamadan buraya koymak istiyorum.
Çünkü idollerin fotoğrafları, kayıtlı
kalmalı zamanın sayfalarında…
Benden okumaya alıştığınız mizah yazılarından değildir. Öylesine
bir karalamadır. Bu yazıyı üzerinde önceden hiç düşünmeden ve başladıktan sonra
hiç ara vermeden ve bittikten sonra üzerinde hiçbir kelime düzenlemesi
yapmadan yazdım ve bitirip yayınladım. Bakalım ne diyeceksiniz, öptüm byee
Normal bir
sabah gibi uyandı herkes. Ben de en normal sabahlar gibi uyandım. İnsan
uyanınca ne yaparsa hepsini yaptım. Yorganı üzerimden attım, iki kolumu yana
açarak şöyle bir gerindim. Ağzımdan garip sesler çıktı. Kalktım sonra. En
normal sabahlar gibi perdeleri açmaya gittim. Çok basit bir ritüeldi bu. Önce
perdeleri açacak, sonra pencereyi açacak, içeriye dolan taze havayı içime
çektikten sonra mutfağa gidip çay koyacaktım. Elbette ki yumurta kaynatma
cezveme de bir adet beyaz yumurta atacaktım, tabii ki yumurtayı yıkadıktan
sonra. Neden? Çünkü son zamanlarda dışı kahverengi olan yumurtaların tadının
kötü olduğu gibi bir sonuç çıkarmıştım kendimce. Yumurtayı yıkama ihtiyacımın
yumurtanın rengiyle bir alakası yoktu. Evet bütün bunları yapacaktım.
Ayağıma sarı
plastik terliklerimi geçirdim. Çok seviyorum kendilerini. Bazılarının tuvalet
terliği dediği cinstenler, ama başka terlik olmuyor bana. İşte o çok sevdiğim,
aslında çok da eskidiği için altının kayganlaşmaya başladığı sarı terliklerimi
giydim. Salondaki pencereye yöneldim. Pencerenin sol tarafına yaklaştım. Çünkü
perdeleri açmaya hep soldan başlardım. Perdeyi tuttum. Çekmek istedim sağa
doğru. Perde gelmedi. Bir sıkışıklık olmuştur diye düşündüm. Tekrar çektim.
Perde yine gelmedi. Herkesin yapacağı ilk hamleyi yaptım sonra. Pencerenin sağ
tarafına yöneldim. Bunun için pencerenin önünde duran koltuğa biraz yapışmam
gerekiyordu. Kollarım yeterince uzun olmadığı için kanepeye yapışmadan perdeye
ulaşamazdım. Perdenin en sağ ucuna geldim. Sağ elimle perdeyi sola doğru
çekmeye çalıştım. Perde hareket etmedi. Hem soldaki hem de sağdaki perde
parçalarının hareket etmemesi, günlük rutine tersti. Olmaması gereken bir
şeyler olmuştu demek. Ne yapacağımı bilemedim. Tuttum çekmeye çalıştım. Hayır,
perdeler açılmıyordu. Madem perdeler açılmıyor, o zaman ben de kafamı perdenin
altından sokar, pencereyi açar ve temiz havamı öyle alırım dedim. Kafamı
perdenin altından sokmaya çalıştım. Hayır kafam da girmedi. Bu sorunu çözmek
için herkes gibi internete başvurmaya karar verdim. Benim gibi başkalarının da
perdeleri sıkışmış olabilirdi ve illa ki iyi niyetli birileri yardımcı olmak
için bu sorunun çözümünü internete yazmış olabilirdi. İnternette ara motorunu
açtım. O da nesi? Ben daha sorumu yazmadan kendiliğinden ana sayfada alt alta
satırlar sıralanmıştı:
“Sabah
kalktığınızda perdenizi açamadıysanız ne yapmalısınız?”
“Sıkışan
perdeler nasıl açılır?”
Tam önüme
çıkan ilk sayfayı açıp çözümü okuyacaktım ki kapı çaldı. Gittim açtım, bizim
üst kattaki komşu gelmiş. Daha merhaba dememiştim ki şöyle konuştu:
“Perdelerim
sıkıştı, bir türlü açamıyorum”
“Ne tesadüf,
benim de” dedim. Niye bu tesadüfe şaşırmadım bilmiyorum. “Tam da şimdi
internetten çözüm arıyordum, istersen gel beraber bakalım” dedim. Sarı
terliklerim ayağımdaydı. Plastik. Komşumun ayağında ise kösele terlikler vardı.
Birlikte açtık önümüze çıkan ilk sayfayı, şöyle yazıyordu:
“Sıkışan
perdelerinizi açmanın tek yolu var, o da perdenin rengini değiştirmek. Çünkü
perdeleriniz yıllardır aynı renkte olmaktan o kadar sıkılmışlar ki, çözümü
sıkışmakta bulmuşlar. Belki siz de perdeler gibi sıkıştınız bu hayata.
Renginizi değiştirin. Kremleri turuncuya dönüştürün, yeşiller mavi olsun.
Göreceksiniz nasıl da düzelecek her şey”
Komşumla
birbirimize baktık ve güldük. Bu yapay zekâ çözümleri bizimle dalga mı
geçiyordu. Sessizce kaldık biraz. Sonra aniden komşum “Denemekten ne çıkar?”
dedi. Bir an düşündüm, evet denemekten ne çıkardı. Aceleyle yatak
odasına gittim. Ayağımda sarı terlikler. Makyaj masama yöneldim. Kartonu güzel
diye ojelerimi dizdiğim iç çamaşırı kutusundan yeşil olanını seçtim. Ayağımda
sarı terliklerimle salona geri döndüm.
Oje şişesini
şöyle bir çalkaladım. Katılaşan ojeler için sallamak iyi gelir çünkü. Kadim bir
yöntemdir. Şöyle bir salladığım oje şişesinin fırçayı tutan sapını saat
ibrelerinin tersi yönünde çevirerek açtım. Etrafa o çok sevdiğim koku yayıldı.
Fırçayı iyice ojeye buladım. Sonra perdenin ve dolayısıyla odanın da en soluna
gidip yaklaştım. Perdeye savurdum elimdeki fırçayı. Krem renginin üzerinde
yeşil bir leke oluştu. İlk darbede sıçrayan yeşil lekeden damlacıklar aktı
aşağıya doğru ve nefis bir şekil oluşmaya başladı kendiliğinden. Fırçayı şişeye
daldırıp tekrar sıçrattım perdeye. Tekrar sıçrattım, sonra tekrar sıçrattım ve
sonra tekrar sıçrattım! Komşum da ben de transa geçmiş gibiydik. Hayretler
içinde izliyorduk. Perdede oluşan şekil gittikçe anlam kazanıyordu. Biz
büyülenmiştik. Ayağımda sarı plastik terlikler… Sanki görünmeyen bir el vardı
ve benim gelişigüzel fırlattığım oje sıvısını bir ressam gibi işliyordu. Böyle
ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Perdede sevimli, insana benzeyen ama tam da
insan olmayan bir şekil oluşmuştu. Komşumla aynı anda birbirimize baktık, sonra
tekrar perdeye baktık. Evet, perde üzerinde yeşil renkli bir yaratık oluşmuştu.
Sevimliydi de. Önce kaşları hareket etti. Ben sarı terliklerime baktım. Sonra
göz kapağı oynadı. Sarı terliğim ayağımda biraz döner gibi oldu. Sonra
dudakları oynadı. Komşumun kösele terliği ayağından fırladı. Sonra bir ses
duydum:
“Merhaba demek
yok mu?”
Komşuma
döndüm. Sağ tarafımdaydı ve sesi çıkmıyordu. Sonra bir ses daha duydum:
“Siz
demezseniz ben derim, Merhabaaa!”
Ses çok
neşeliydi ve o kadar güzeldi ki, insanın o sesi kucaklayıp sarılası geliyordu.
Sarı terliklerimden soldaki, ayağımda döner gibi oldu; düzelterek perdeye
baktım.
“Sizi
kurtarmaya geldim” dedi perdedeki o Şey. “Sakın telaşlanmayın, akışa bırakın”
dedi. Ve sonra yavaşça perdeden sıyrılarak öne doğru bir adım attı.
“Şimdi
açabilirsin” dedi.
“Neyi? “diye
sordum.
“Perdelerini
tabii ki, şapşal” dedi.
Evet, sorunum
perdelerin sıkışması değil miydi? Yeşil arkadaşından ayrılan perdenin sol
tarafına yöneldim, sağ elimle perde kanadını sağa doğru çektim, perde
açılıyordu. Sonra camı açtım, sonra dışarıdan gelen taze havayı içime çektim.
Sarı terliklerim yerli yerindeydi.
“Sen de git
kendi perdelerini açabilirsin artık” dedi komşuma Yeşil Şey. Komşum dili
tutulmuş gibi “Hıhı” deyip başını salladı ve kapıya yöneldi. Ayağında kösele
terlikler.
Baş başa
kalmıştık bu arkadaşla. Tatlı bir macera mı başlıyordu; yoksa başım derde mi
girmişti diye düşünürken lafı ağzımdan aldı:
“Merak etme”
dedi. “Bu sorunu herkes yaşıyor senin ülkende. Şu muhalefetin rengini
değiştirirseniz bütün sorunlarınız aynı bu perdenin açılması gibi çözülecek”
dedi. Afalladım. Terliklerime baktım telaşla. Kaygımı anlamış gibi devam
etti:
“Ayağındaki
terliklerin rengini değiştirmene gerek yok, sadece muhalefete oje sıçrat
yeter!” dedi.
Rahatladım,
derin bir nefes aldım. Sarı terliklerim değişmeyecekti. Perdedeki Yeşil Şey'in
dile gelmesine hiç de takılmadım. İşte o gün ne oldu biliyor musunuz?
Ülkenin dört bir yanında muhalefete oje fırlatma eylemleri başladı. Herkes;
kadın erkek, çoluk çocuk demeden eline aldığı gibi ojeleri sokaklara
döküldü! En yakınlarındaki muhalefet parti binasına, muhalif görünen
medyaya, sosyal medya fenomenlerine, bağımsızmış gibi görünen gazetecilere ve
Gandi denilen o adama, o yerinden kalkmayan dinozorlara ve o ablaymış gibi
davranan gaddar kadına ve o gözlüklü derinlik stratejistine ve her yere, ve her
yere ojeler ojeler ojeler ojeler sıçratıldı! Karnaval ortamına döndü tüm ülke.
Ben mi,
elbette ayağımda sarı plastik terlikler ve yanımda bana gülümseyen "Yeşil
Şey" arkadaşla birlikte en önlerdeydim…