31 Ocak 2015 Cumartesi

Acıların Kadını Bergen, okunası bir kitap...

Kitabı okumadan önce ön yargım vardı ne yalan söyleyeyim. Şimdi bu kitapta ajitasyon vardır diyordum, arabesk bir duygusalllık vardır diyordum, kitabı sever miyim acaba diyordum.
Ama yanılmışım, öyle olmadı. Yavuz Hakan Tok, kurguyu, gerçeği, öyküyü, duyguyu o kadar dozunda harmanlamış ki, kitap okunası bir roman olmuş ve ben de zaten elimden bırakmak istemedim. Kendisini bu ilk kitabındaki başarısından dolayı kutlamak istiyorum. 


Acıların Kadını Bergen

Bilirsiniz, duymuşsunuzdur, en azından “acıların kadını” sözleri kulağınıza mutlaka çalınmıştır bir yerlerden. Eski kocası tarafından yüzüne kezzap atıldığı için bir gözünü kaybeden, o nedenle fotoğraflarında hep saç perçemi ile sağ gözünü kapatan, sahnede bıçaklanan, defalarca dövülen, bütün bu şiddeti adına “aşk” dediği bir “delilik” uğruna yaşayan ve daha otuzunda iken sokakta 6 kurşunla öldürülen bir kadındır Bergen.  Acıların Kadını'dır O, nam-ı diğer Belgin Sarılmışer'dir adı...



Adana'da sahneye çıktığı dönemlerde her gece gelip gazinoda kendisini izleyen, her gece ama her gece bıkmadan usanmadan kendisine bir buket çiçek gönderen bir adam vardır. Her gece ama her gece bıkmadan usanmadan o çiçekleri çöpe attığı bir sürecin sonunda, ne olduysa olur ve o adama, kendi ifadesiyle o “kömür gözlü” adama, yani Halis'e aşık olur Bergen.


Sonrası malumunuz, adına “aşk” dedikleri yıkıcı süreç başlar. Mutlulukla mutsuzluk iç içedir artık. Gecenin bir yarısında memuru yatağından kaldırıp nikah kıydıracak kadar uçuk kaçık, sözümona kıskançlıktan kaynaklanan şiddetin artan dozajı ile de vahşice bir aşk (!) ile bağlanır Halis Bergen'e. Ne zaman sevdiği kadına zarar verse, oturup ağlayacak kadar da ruh sağlığı bozuktur aslında...

Günümüzde değişen bir şey yok maaalesef!

İçimizden birisidir Bergen, her gün gazetelerin üçüncü sayfalarında gördüğümüz bahtsız kadınlardan biridir.. O'nun öyküsünü okuduğunuzda ister istemez “aşk” kavramını sorgularken bulacaksınız kendinizi. 

 Bence okuyun, pişman olmazsınız...



Fazla da anlatmıyorum, sizi Bergen'in acılı arabesk bir şarkısıyla başbaşa bırakıyorum...


Devamını Oku

29 Ocak 2015 Perşembe

Mimlendim yine, konu kendi kitabım...


Bloglararası mimlemeler arada keyifli yazılar çıkmasına neden oluyor. Bugün de sevgili Kozmokitap'ın beni de mimlediği sorularla karşınızdayım. Kozmokitap'a bu keyifli anket için teşekkür ediyorum.

Benim kitabım


1- Bir kitap yazmaya karar verdiniz. Türü ne olurdu?

Bir kitap yazma hayalim var zaten, henüz karar aşamasında değil gerçi ama türü belli; roman olacak. Zira uzun soluklu paylaşımların, uzun soluklu okumaların, yani romanların insanıyım ben. Hiç sevmedim hayatım boyunca öykü okumayı, tam kahramanlarla tanışıp hemhal olmuşken öykünün sonu geliverir ve ben yapayalnız hissederim kendimi o anda. Belki de bu nedenle roman alırken, sayfa sayısı çok olanını seçiyorum bilinçsizce, ince kitabım o kadar az ki... Dolayısıyla kalın, kocaman bir roman yazacağım günün birinde. 5 sezon süren dizi film gibi kabak tadı vermeyecek ama, okuyucular kitap bitmedikçe mutlu olacaklar. Nasıl hayal ama ☺

Roman dediğin kalın olmalı...

2-Bu kitabı bir serinin başlangıcı mı yoksa bağımsız bir roman şeklinde mi yazardınız?

Bilmem, bilemem. Belki roman kendini sürükler, belki kahramanlarımdan ayrılmak istemem, devam kitapları yazarım belli mi olur. Harry Potter gibi meşhur bir kahramanım olursa eğer ve bütün dünyada çok sevilirse, okuyucular milyonlarca e-posta ile “lütfen lütfen lütfen devamını da yaz” diye baskı yaparlarsa, vicdanım nasıl rahat eder yazmazsam değil mi ama!

3) Kitabınızın baş karakterinin ya da karakterlerinin isimlerini ne/neler koyardınız?

Kitabımın konusu yok ki ortada isimler nasıl olabilir nereden bileyim şimdi? Belki isimsiz olur kahramanlarım, Jose Saramago'nun Körlük-Görmek kitaplarında olduğu gibi. “Siyah gözlüklü kız, sarışın ufaklık, evin annesi” gibi evrensel tanımlamalarım olur belki kahramanlarımla ilgili. Belki de bilinmeyen bir dildedir isimleri, şimdi yazarsam ne hükmü kalır.! Yok yok yanıtlayamam bu soruyu... Biraz daha yazarsam sanki roman çıkacak şuracıkta ortaya, çalınır malınır fikirlerim aman diyeyim!

Kitap sevgidir...


4) Her yazarın etkinlendiği başka yazar ya da yazarlar mutlaka vardır. Peki sizinkiler hangileri?

Bende yazar çok, Marquez mü desem, Jose Saramago mu desem, Vedat Türkali mi desem, Oğuz Atay mı? Yoksa Zülfü Livaneli mi desem, arada Orhan Kemal'i de unutmasam... Bütün bu isimleri sıralarken Rus klasiklerinin muhteşem yazarlarına haksızlık etmiş olurum. Dostoyevski küser, Balzac ve Jack London'ın morali bozulur...

5) Kitabınızın nerede geçiyor olmasınız isterdiniz? (Hangi ülke, şehir, köy vs). Ya da kitabınız kurgusal bir dünyayı anlatıyorsa orası nasıl bir yer olurdu?
Ama bu soruları yazan arkadaş kimse, sanki benden kopya çekecekmiş gibi geldi, böyle de sorulmaz ki şimdi! Kahramanların adını öğrendi, nerede yaşadıklarını öğrendi, yok yok edebi casusluk var bu olayda, asla kopya vermeyeceğim, boşuna beklemeyiniz :)


Sabahtan akşama kadar okumak...


6) Kitabınızı ilk olarak kime imzalayıp verirdiniz?


Bilmem ki, kim en çok isterse ona veririm herhalde. En iyisi o gün geldiğinde dönüp buraya kime verdiğimi yazayım.☺

7) Gelelim en önemli soruya, kitabınızın ismi ne olurdu?

Ne bileyim, ortada bir tek sözcük bile yokken kitabımın ismini istiyorlar benden. Sonra da mim sorularına laf atan gıcık kişi ben oluyorum. Mim sorularını hazırlayan arkadaşın edebi casusluğu konusundaki şüphelerim giderek artıyor ☺

8) Sizce kitabınızı en güzel şekilde anlatan 3 kelime ne olurdu?

Bir kitap okudum, aklım başımdan gitti.” diyebilirler, “beni bana anlatmış” diyebilirler, Aslında “ne güzel bir kitap!” deseler hiç fena olmaz. Hele ben kitabı yazayım da sonrası gelir elbette.

......................

Bir mimin daha sonuna böylece gelmiş olduk. Ben eğlendim soruları yanıtlarken, umarım siz de keyifle okumuşsunuzdur. Dileyen herkes bu mim sorularını blogunda yanıtlayabilir, ben kimseyi işaretlemiyorum ve sizleri özgür bırakıyorum bu konuda.

Okumalı yazmalı bir gün diliyorum, sevgilerimle ♥




Devamını Oku

23 Ocak 2015 Cuma

Evdeyazar 2 yaşına giriyor bugün!

Bugün benim için şımarma günlerinden biri. Öyledir ya zaten, doğum günlerinde şımarmak adettendir. İşte bu yüzden, tebrikleri büyük bir zevkle kabul ediyorum.  Bugün, Evdeyazar 2 yaşına giriyor çünkü!


Hakikaten ne çabuk geçiyor zaman, bakın geçen sene birinci yaş günümüzde neler yaşamışım, nereden nereye gerçekten de...

Blog yazarlığı artık benden bir parça oldu. Yazmazsam olmuyor, sorumluluk hissediyorum, blogumu yalnız bırakmak bende kaşıntı yapıyor, en kötü olasılıkla haftada bir kez yazmaya dikkat ediyorum. Umarım hep birlikte onlu yıllarımızı, yirmili yıllarımızı da kutlarız ne diyeyim daha.

Haydi klişeleri bozmayalım, bir de muhasebesini yapalım geçen senenin, bakalım neler yapmış Evdeyazar 2014 yılında...


Ahmet Ümit'le tanışma etkinliğine katıldım. (27/ocak) 

Bumerang'ın unutamadığım şahane etkinliklerinden biriydi. Hürriyet Gazetesi'nde bizi çok güzel ağırladılar ve birkaç saat boyunca Ahmet Ümit'in konuşmasını zevkle izledim. O kadar dolu dolu, o kadar güzeldi ki anlattıkları, kaydettiğim etkinliği üç yazıya ancak sığdırabildim, okumayanlar için işte burada...


Şeref Meselesi Dizisi'nin gala gecesine katıldım (21/11/2014)

 Şeref Meselesini gala gecesinde izledim. Yine Bumerang sayesinde katıldım bu etkinliğe. Işıltılı, renkli bir ortamda bulunmak gerçekten de etkileyici bir deneyimdi. Diziyi beğenerek izlemeye devam ediyorum bu arada belirteyim.


 Adı Şebboy'muş adlı yazım bir gecede tam 10.000 gösterim aldı. 7/04/2014

Şahane bir deneyimdi benim için, çok heyecanlandım. Televizyonda bir yarışmada "gece kokan çiçek nedir?" diye sormuşlar, herkes Google'a danışmış ve Google da herkesi benim işte bu yazıma göndermiş. Bu olayın detaylı incelemesini de gittim Bloghocam'da konuk yazar  olarak  heyecanla anlattım. 





 Blogum sayesinde metin yazarı olarak çalışmaya başladım -11/04/2014

2014 'ün bana göre en güzel kazanımlarından biri de buydu. Tam gönlüme göre bir ajansta tam gönlüme göre bir iş yapıyorum artık, yazıyorum! İşe girmemi sağlayan tek torpilimse blogumdu, gururla söyleyeyim, sağolasın Evdeyazar, nice senelere...

 Blog çekilişlerinden hediyeler kazandım -13/04/2014

Koşulları çok ağır olmayan blog çekilişlerine katılmayı seviyorum. Hem blog sosyalleşmesi oluyor, hem de eğleniyor insan. Geçen sene yine hediyeler kazandım.

Sevgili White Glaze'den güzel kremler, sevgili Kozmokitap'tan Romanov Komplosu adlı kitap (okuyunca yorum yazım olacak), sevgili YazmadanDurmam'dan şahane bir kutuda bir sürü çikolata kazandım. Yani şanslıydım geçen sene blog çekilişleri anlamında..

 Tanıtım yazısı yarışmasına katıldım ve kazandım - 23/04/2014

Dedim ya Evdeyazar keyifliydi geçen yıl, Derizaileblogla yarışmasına gönderdiğim yazı, deri bir cüzdan kazandı, hala kullanıyorum keyifle, ne de olsa Evdeyazar kazandı :)

Bumerang'dan hediyeler kazandım

Bumerang'ın İnstagram hediyelerinden ben de güzel kitaplar, defterler, kalemler kazandım. Sağolsunlar, varolsunlar. Bumerang'ı ve güleryüzlü ekibini gerçekten çok seviyorum.



Digital age dergisinin mart sayısında çıkan Blogger Eki'nde ben de yer aldım

Çok güzel bir sürprizdi benim için, blogumla gurur duydum. Aile, ilişkiler, bilim, moda gibi 19 kategoride her kategori için 5 blog tanıtılmıştı dergide. Lifestyle kategorisinde sözü edilen 5 bloggerdan biri olmak büyük bir mutluluktu.



İyi içerik atölyesine katıldım

Çok güzel konferanslara katıldım, "iyi ki blog yazarıyım" dedirten şahane bir organizasyondu. Blog Oscar'larında finalist bile olamadım gerçi ama, olsun seneye hepinizin üşenmeyip bana oy vereceğinizi biliyorum. Şimdiden aklınızda olsun :)



Etkinliğin yazıları ise burada ve burada


Mühendislik var ya hamurda, sayıları seviyorum o yüzden.  Yazıyı bitirmeden önce bir de küçük istatistik eklemekten alıkoyamadım kendimi. Bir yılın muhasebesini sayılarla özetledim kendi çapımda anlayacağınız.




İşte böyleydi sevgili dostlar.  O halde kutlamalar başlasın artık değil mi ama... Hepinizden hediye bekliyorum, hediye deyince aman maddi bir şey zannetmeyin.
 Güzel yorumlarınız,  en güzel hediye benim için :)

Sevgiyle ...



Devamını Oku

19 Ocak 2015 Pazartesi

Öykü yazacaktım, elime yüzüme bulaştırdım!


Tırsak tırsak da yazı yazmanın zevki çıkmıyor ki! Farklı dünyalarda yaşayan insanları anlatan bir öykü yazmak istiyorum, yazıya şöyle başlayacağım:

Adamlar kendi paralel evrenlerinde yaşıyorlar. Mesela onların evreninde fakirlere yer yok! Fakir dediğin insanın sesi çıkmayacak, öyle ortalık yerde görünmeyecekler..."

Hemen siliyorum, malumunuz son dönemlerin en tehlikeli sözcüklerinden biri oldu bu “paralel” sözcüğü! Vatan haini anlamına gelebiliyor, darbeci anlamına gelebiliyor, derin devlet ve hatta köstebek anlamına gelebiliyor, işin en kötü tarafı da hakim karşısına çıkmak için başlı başına yeterli bile olabiliyor. O yüzden aman diyeyim kendime geleyim, paralel demiyorum, kulağa daha hoş gelen, daha yeni Türkçe karşılığı olan “KOŞUT” sözcüğünü kullanıyorum ve öyküme yeniden başlıyorum:


Adamlar koşut bir evrende yaşıyorlar. Yedikleri önlerinde, yemedikleri ardlarında, mutlu mular bilinmez gerçi ama, bizimle aynı dünyadan olmadıkları kesin...”

Yok yine beğenmedim, “KOŞUT EVREN” tanımlaması hiç olmadı, belki de bu sözcüklerin bir araya gelmesine alışkın değilim. İyi de ne yapacağım, hemen sözlüğe bakıyorum. Evet buldum, hem de günümüzde daha çok makbul olacak cinsten, sözcüğün eski kullanımını buldum:

“MUVAZİ”
Tekrar başlıyorum anlatmaya:

Adamların yaşadığı muvazi kâinatı tarif etmek mümkün değildi. Para su gibi akıyor, su dediğin, altın yaldızlı kadehlerde içiliyordu...”

Yine olmadı, beğenmedim. Ne demek şimdi bu “muvazi kâinat” meselesi? Bu sözcükleri bırakın şıp diye anlamayı, söylemekte ve yazmakta bile zorlanıyor insan... İyi de ne yapayım,
muvazi evren” desem sanki daha mı iyi olacaktı? Muvazi kâinat” dedim, bari sözcükler birbirlerine uygun olsun diye düşündüm. Öyle de olmadı, böyle de olmadı!

Tamam son şansımı kullanıyorum yazmak için:

Adamların yaşadıkları ortama ben diyeyim beşinci, siz deyin sekizinci boyut. Biz faniler yaşamak için var gücümüzle çalışıp didinirken, onlar ise sonsuz iktidar kurgusu yapmakla meşguldüler, bizim boyuttan anlaşılması mümkün olmayan bir dünyaydı onlarınki...”

Olmadı işte, yine kulağa hoş gelmedi!


Gördüğünüz gibi bir hikaye yazacaktım, beceremedim. Elime yüzüme bulaştırdım. İyi de nasıl anlatsaydım? Hikayemin giriş cümlesini etliye sütlüye dokunmadan, hakim karşısına çıkma riski taşımayan kelimelerle nasıl yazsaydım acaba? Yoksa hikayede anlatmaya çalıştıklarım değil de ben miyim başka dünyada yaşayan?

 Bu kadar basit bir kurguyu yapmayı neden beceremiyorum, neden anlatamıyorum hikayemi?

Sahi kim “paralel”, kim “koşut”, kim “muvazi” bu dünyada?

Verilecek yanıtı olanlar, haydi çıkın ortaya...











Devamını Oku

13 Ocak 2015 Salı

Morkaranfil sendromu!

Hani vardır ya kendilerinden “O” diye bahsedenler, kimi zaman blogların “hakkımda” sayfalarında, kimi zaman iş başvurularına gönderilen öz geçmişlerde rastlarsınız. Hatta bazıları abartıp konuşurken bile kendinden “üçüncü tekil şahıs” olarak bahseder! Seçim zamanı hatırlamıyor musunuz bir belediye başkan adayı televizyonlara çıkıp “Morkaranfil herkese saygılıdır, Morkaranfil asla böyle şeyler yapmaz, Morkaranfil dürüsttür...” gibi nutuklar atıyordu ve spikerler soruyordu “neden kendinizden başka birisi gibi bahsediyorsunuz?” Pek de cevap veremiyordu, çünkü kendisine o kadar tapıyordu ki, adeta ruhunu yüceleştirip bedeninden ayırmış, yüksek bir mertebede farklı bir kişilik olarak algılamaya o kadar alışmıştı ki, başka türlüsünü yapamazdı zaten o saatten sonra...


Öz geçmişlere, hele ki bloglarda yazılan bu tarz öz geçmişlere söyleyecek pek de lafım yok aslında. Hani büyük bir web sitesi olursunuz, çok yazar vardır sitede, öz geçmişi o zaman başkasının ağzından yazmanız normaldir:
“Sitemiz yazarlarından Barış Bulutaltındayatar, 1930 senesinde Sivas'ın Şarkışla ilçesinde doğmuştur...vs.”
Ama kalkıp da bir kişisel blogdaki “hakkımda” sayfasına

“Mehmet Tepedenbakar kimdir? Mehmet Tepedenbakar, 2001 senesinde İstanbul'un Beylikdüzü ilçesinde doğdu, 1 yaşında okumayı, 3 yaşında yazmayı öğrendi. Kendisi pazarlama dahisidir, her şeyin en iyisini bilir...vs.”
şeklinde bir tanıtım yazısı yazdığınızda, ben şahsen işte “Morkaranfil Sendromlu” yeni bir kişilik diyorum, elimde değil!

Tamam, biz mütevazı olma konusunda aşırıya kaçan, hatta günümüzden bakıldığında ezik denilebilecek bir nesildik, çoğumuzda güven eksikliği vardı. Elbette ki  öz güven iyi bir şeydir de bu kadarı biraz fazla değil mi? Devir reklam ve pazarlama devri, kendini yeterince anlatamazsan ne toplumda yer edinebiliyorsun, ne doğru dürüst bir iş bulabiliyorsun. Buna da bir diyeceğim yok, ama pardon ya, işi kendinizden bahsederken “O bir mükemmel insan..” seviyesine taşıdığınızda ben hemen “Morkaranfil sendromu” teşhisi koyup kaçıyorum fersah fersah sizden, kaçmayıp da sizin ne kadar mükemmel bir şahsiyet olduğunuzu mu dinleyeyim kendi ağzınızdan?

Özellikle “network marketing” dedikleri, bir aralar “bu asla senin bildiğin network marketing gibi değil, kimseyi üye yapmana gerek yok, evde bilgisayarınla çalışacaksın, kimseyle muhatap olmayacaksın” diye beni de içlerine çektikleri, daha doğrusu kendilerine bir kez şans verdiğim, neyse ki sonradan uzaklaştığım insanlarda da var bu “aşırı öz güven” durumları. Konuşma biraz uzayınca anlıyorsunuz zaten, çünkü çok iğreti duruyor, birkaç beden büyük gömlek giymiş gibi... (Böyle olmayan network marketingcileri ayrı tutuyorum, alınıp da saldırgan yorumlarla üzerime gelmeyiniz lütfen!)

Karşısında bir kişi varken çoğul hitaba geçenler var bir de,
Mutlaka rastlamışsınızdır, mesela yemek yiyorsunuz, iki kişisiniz. Diyelim ki tabağınıza çok biber döktünüz. Karşınızdaki senli benli konuşan kişi yani arkadaşınız birden ciddileşiyor ve başlıyor nutuk atmaya, sanki karşısında kalabalıklar varmış gibi çoğul konuşuyor üstelik:

“Yapmayın arkadaşlar, tabağınıza bu kadar çok biber atarsanız mideniz delinir, hebele hübele...”

Birden neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz, ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz... Böylesi durumlarda yapılacak en güzel şey, biran önce o ortamı terk etmektir bence. Zira karşınızda “Morkaranfil Sendromu”na yakalanmış, tepeden bakmacı, kendine hayran, insan olduğunu, karşısındaki ile eşit olduğunu unutan, her şeyi kendinin bildiğine inanmış, öğreten adam modunda ve hayatını idame ettirmek için muhtemelen yönetici pozisyonunda çalışmış/çalışan/çalışacak/çalışmayı isteyen birisi oturmaktadır.


Pardon ya, her tarafınız yönetici olsa ne yazar? Aynı malzemeden yapılmışız, kendinizi istediğiniz kadar allayıp pullayın, yok benden, bizden, onlardan farkınız! Sabah sabah yazayım dedim, o parlak zırhlı kostümlerinizle oynadığınız oyun komedi değil çünkü, kendi dramınızı yaşıyorsunuz, buradan bakılınca komik görünüyor hepsi bu!

Yine çok konuştum, gideyim en iyisi, sürç-i lisan eylediysem affola...





Devamını Oku

11 Ocak 2015 Pazar

Sue Miller'dan Senatörün karısı, bir kadın kitabı..



O gün biraz yolu uzatayım diye düşünmüş ve nedense ara sokağa dalmıştım. İyi ki de öyle olmuş. Zira biraz yürüyünce fark ettim ki mahallemizin sahafı kapısının önüne bir tezgah yapmış, tezgahın üzerine kitaplar koymuş, bir de güzel bir el yazısıyla hazırladığı tabelayı asmıştı:
                                           “Yagmurda ıslanan kitaplar 1 TL!”

Sahaf gibisi var mı?

Kitap, şirinlik, yaratıcılık hepsi bir arada olunca ben elbette çok mutlu olmuş, birkaç kitap almıştım. O günün anılarından biridir Sue Miller'in Senatörün Karısı (2008) adlı kitabı. Cep boydu üstelik, tam otobüslük diye düşünmüştüm.

Geçen hafta dişçiye giderken uzun metrobüs yolcuğunda okumaya başladım kitabı. Epey de ilgimi çekti yol boyunca. Ve bu sabah da bitirdim, yani 15 gün sonra. Cep boy olmasına rağmen yazıları küçük küçük ve 484 sayfa, aslında öyle hemen bitirmelik bir kitap da sayılmaz.

Kitap, bir "bestseller", dolayısıyla edebi anlamda çok bir beklentim yoktu okumaya başladığımda. Zaman geçirmelik, eğlencelik diye düşünmüştüm. Akıcıydı, kolay okunuyordu zaten. Kitap bittiğinde ise yazarın kadınsı bazı konuları beklentimin çok üstünde bir derinlikte işlediğinin farkına vardım.

Kitaptaki olaylar ve hissiyat, iki kadının merkezinde dönüyor. Birisi Senatör Tom'un karısı Delia, diğeri de komşusu Meri. Biri olgun yaşlarda, herkesi kendine hayran bırakan zerafette, yaşamın keyiflerine varmayı bilen, sorunlarını kendi içinde çözümlemiş, en azından öyle görünen; diğeri ise neredeyse hayatına yeni başlıyor, acemi, savruk ve biraz da meraklı..

Sue Miller- Senatörün karısı

İki kadın ve iki de aşk- evlilik hikayesi var kitapta.

Senatörün karısı Delia'nın kocası Tom'a olan özverili, sabırlı, ölçülü aşkı, normalde başka kadınların kaldıramayacağı olayları dahi kendi içinde çözümleyerek Tom'u olduğu gibi kabullenişi, O'nu değiştirmek için uğraşmayışı, ve kitabın sonunda yaşadığı, beni de üzen beklenmedik olay... Bir bestseller kitaptan beklenmeyecek derinlikte bir anlatım vardı bence.

Diğer kadın karakter Meri'nin özellikle doğum öncesinde ve doğum sonrasında yaşadığı travmatik denilebilecek olayları kendi iç sesiyle anlatması da bir o kadar çarpıcıydı. Yani hep annelik kutsaldır, muhteşemdir gibi anlatılan olaya değişen vücudunun, değişen duygularının, değişen dünyasının perdesini aralayarak, aslında belki de herkesten daha gerçekçi ve cesurca bakıyordu Meri.

Anlatımı sinematografik buldum ben, film izliyor, daha doğrusu dizi izliyor gibi okudum kitabı. Canınız akıcı bir dille kadın dünyasına dokunan bir kitap okumak istediğinde siz de okuyabilirsiniz bence. Ama "yağmurdan ıslananlar" yazdığı halde hiç hasarı olmayan benim kitabım gibi kelepir bulur musunuz bilemiyorum:)

Aşk dolu, sevgi dolu, güzel hikayeler dolu mutlu bir pazar günü diliyorum,  başka kitaplarda görüşmek üzere ♥
Devamını Oku

5 Ocak 2015 Pazartesi

Benim bir hayalim var...



Şimdi sabahın bu saatinde kalkıp da hiç gündemden bahsetmeyeceğim açıkçası. Yüce divana gidilsin mi gidilmesin mi, “eğer ben gidersem bildiklerimi açıklarım” diyen hangi bakanmış, kaza olan Soma madenlerinin sahibi sermayesini nasıl 75'e katlamış, devlete kömür diye kaç bin ton taş satmış, Galatasaray'ın başkan yardımcısı neden “sarayı gören yabancı futbolcuların bazıları Türk vatandaşlığına geçme kararı aldı” diye açıklama yapmış, mış mış da miş miş...!


Bütün bunları bir kenara bırakıp yaklaşmakta olan bembeyaz kardan bahsetmek istiyorum ben. Sibirya'dan geleceği söylenen, etrafı bembeyaza boyayacağını hayal ettiğim kar'dan başka gündemim yok açıkçası. Masum bir kar tabakası ile kaplansın her yer, orda burda yaşayan bütün evsizlere ev bulunsun. Sokak hayvanları koruma altına alınsın. Herkes sıcacık bir çatı ardından kar'ın güzelliğini seyretsin istiyorum.


Evet benim bir hayalim var.

Birkaç günlüğüne hayat dursun. İnsanlar evlerinden dışarıya çıkmasın, sıcacık bir yerden kar'ı izlesinler. İzlesinler de doğanın ne kadar incelikli, ne kadar detaylı planlanmış bir organizma olduğuna bir kez daha hayran olsunlar. Vicdanlarını koysunlar teraziye, hele bir yol düşünsünler azıcık! Gönüllerinin kararmaya yüz tutmuş süzgecinden herkes biraz kar'a baksın. Kimin gözünü grilik bürümüş, kim gerçekten apak görüyor dünyayı, çıksın ortaya...


Sonra herkes kar'a bulansın, arınsın, arınsın, bembeyaz olsun. Reset çekelim kar'la beraber bütün çirkinliklere...

Kıskançlık, haset, kin, nefret, intikam, iktidar hırsı, kendini yüksekte ve ayrıcalıklı görme hastalığı, yönetici olma kafası, saygısızlık, nezaketsizlik, kendini dünyanın merkezinde görme düşkünlüğü, dalkavukluk, öğreten adamlık, yani masumiyet tanımının dışında kalan her şey ama her şey yok olup gitsin bembeyaz karların altında... O kar öyle bir yağsın ki, bütün insanlar yeni doğmuş bebek kadar tertemiz olsun...


Kar'ı izlerken sıcacık bir salep fincanı olsun ellerimizde, dumanı tütsün, odayı tarçın kokusu kaplasın. Televizyonların bütün kanallarında Hulusi Kentmen'li, Adile Naşit'li, Münir Özkul'lu sıcacık sevgi dolu filmler olsun.


Hayalim gerçek olsun...



Devamını Oku

31 Aralık 2014 Çarşamba

2015'e girmeden önce son içsel yolculuk!

Evet ülkede abuk subuk şeyler yaşandı ama yine de 2014 benim evimde, ruhumda huzurlu bir yıldı. Sanırım kendi farkındalıklarım arttı, huzurumu bozan ortamlara, işlere, insanlara “hayır” demesini daha çok bildim sanki.


Tabi ya, çok sevdiğim yazma işini profesyonel hayata taşıdım mesela, artık işim sadece yazmak. Tişörtün etiketinde “a” harfi unutulmuş, montların 1000 tanesinde baskı hatası olmuş, kumaşlar yetmemiş, düğmeler yanlış gelmiş gibi düşününce saçma gelen gereksiz stresler vardı tekstil hayatında. Sanki fersah fersah uzaklaştım o dünyadan. Artık sadece araştırıyorum ve yazıyorum. Haa zor elbette, beyin yorgunluğu haddinden fazla. Ama olsun, seviyorum ben. İleride roman yazacağım günler de gelecek biliyorum.

Sigara bağımlılığından kurtuldum, bu da şahane bir kazanımdı benim için. “İnsan isteyince her şeyi başarır!” adlı yaşam felsefeme bir çakıl taşı daha eklemiş oldum. Ne de güzel oldu, aferin bana...


Canımı sıkan insanlarla arama çat diye mesafe koyabiliyorum artık, dolayısıyla da beni üzemiyorlar. Eskiden olsa aman ayıp olur, aman kaç yıllık arkadaşım, aman yüz yüze bakıyoruz falan derdim. Artık öyle demiyorum, kapris çekmek yok, oh rahatladım! Neden aramıyorsun diyenleri iyicene aramıyorum mesela. Şunu yap, bunu yapma gibi emrivaki yaklaşanlara direkt kapılarımı kapattım. Yakınmış gibi davranırken alttan alta iğneleyenleri de ilgisizliğimle cezalandırıyorum. Daha ne olsun ki! Hep birilerini üzmemek için yaşanmıyor gerçekten de. Evet özel birkaç kişiyi üzmemek gerekir doğru, ama gerisi için artık özel çaba harcamıyorum. Hafifledim.

Bir de affetmeyi öğrendim. Daha doğrusu beni üzen insanları artık kafama takmayıp içten içe “sizi affettim, artık özgürsünüz” terapisi yapıyorum, ohh sen sağ ben selamet. İnsan negatif enerjilerin her türünden uzak durmalı.


Hayatın değerini daha iyi anlıyorum sanırım, bu da içimi huzurla dolduruyor. Evet birçok olumsuzluk var bakıldığında, ama olsun ben şükretmeyi de biliyorum. “Thankfull” olmak diyor ya İngilizler, öyle işte. 2015'e sağlıkla ve iç huzuruyla girdiğim için şükran dolu içim.

Birileri kalkmış gavur icadı bu işler diyor, her sene olduğu gibi yine aldırmıyorum. Yeni başlangıçlar güzeldir, yeni başlangıçlar enerji verir insana, yeni başlangıçlar tazeliktir. Dolayısıyla 2015'e girerken kim ne derse desin heyecanlı ve de mutluyum.



Akşama nevaleler ufak ufak hazırlandı, bir iki meze yapılacak, "çoook eğleneceğiz çoook!" diyesim geliyor, dedim ya nedense bu yılbaşında içim sanki daha bir kıpırtılı gibi... 

Yeni yıl dileğimi mi soruyorsunuz, şöyle:

Geçen sene dilemeyi unuttuğumuz bütün güzellikler 2015'de gerçekleşsin...
Ve içimiz sevgi ile dolsun bu yıl, sevgi dolu olan yüreklerin dilekleri zaten gerçek olur...



O halde geleneği bozmayıp sabahın bu saatlerinde Zeki Müren'le girelim yeni yıla hep birlikte..

Devamını Oku

30 Aralık 2014 Salı

2014'ün en bi öz bi tv olayları!

İşte geldi yine aralık ayının 30'u. Yılın son günlerinde geçmiş yılın muhasebesini yapmak, yeni yıla dair dilekleri ve umutları sıralamak âdettendir. Ben de televizyon programları üzerinden yapacağım geçmiş yılın değerlendirmesini. Buna mecburum, açık açık yazsam maazallah, hakaret davası falan açarlar kaldıramam. Uslu olup kuzu kuzu magazin anlatacağım bu nedenle:

**2014'de yılın televizyon olayı, reyting sisteminin değişmesi

Bence yılın tv olaylarından en önemlisi, reyting sisteminin değişmesi olmuştur. Yeni sisteme göre “Beyaz Türkler” olarak aşağılanan grup, artık televizyonda izleyecek program bulamayacak! Dizileri ise bu grup şimdiden unutsa iyi olur. Gazamız mübarek olsun!


Eskiden AB denilen bu grubun beğenileri saptanırken deneklerin eğitim seviyesi önemliydi, ama maalesef artık bu sistem değişti. Yani istediğiniz kadar okuyup diploma alın, rafine zevkler edinmek için yıllarınızı entelektüel dünyaya yatırım yapmaya harcamış olun, artık televizyonda izlemek istediğiniz programları belirleyen kitlede eğitim şartı aranmıyor! Yani 5000 lira geliri olan, ama hayatında eline bir kitap almamış, bir kere bile tiyatroya gitmemiş, nasıl seçildiği muamma olan deneklerin evlerindeki reyting ölçme aletleri ne gösteriyorsa onu izletiyorlar bize. Demokraaasi sandık demek zaten, son yıllarda en sık duyduğumuz cümle de “Milli irade ne derse doğru odur!” değil miydi? Milli iradeden her gün uzaklaşıyorsanız ve onu tanıyamıyorsanız bu da sizin sorununuz! İzlemeyin televizyon, henüz kapanmamışken tiyatroya gidin, sinemaya gidin, ya da eski dizileri, filmleri, programları düşünerek kendi kendinize avunun!



Her ne kadar son zamanlarda kendini tekrar ettiği için sıksa da olsun artık bir Yalan Dünya yok mesela. Kendi halinde bir dedektif olan Galip Derviş'in bile geçen akşam final bölümü vardı. Düzgün düzeyli bir aile dizisi olan, yılların sanatçısı Perran Kutman'ın oynadığı Ah Neriman 3-4 bölüm sonra kaldırıldı. Hatta dün gazetede okudum, Perran Hanım bu duruma o kadar üzülmüş ki, avuç avuç saçları dökülmeye başlamış! Kurt Seyit ve Şura bile Kıvanç Tatlıtuğ'a rağmen dayanamadı bu sisteme. Aykırı Sorular'da Enver Aysever'in tepeden
bakan hallerini hiç sevmezdim, onu bile mumla arayacağım aklıma hiç gelmezdi. Halkımız istiyor diye hani bir dönem arabeski yüceltmişlerdi ya, benzeri bir dayatma dönemi daha yaşıyoruz. Çoğunun adını bile bilmediğim, ama sayılarının 90'ı bulduğu söylenen garip dizilerde garip garip hikayeler anlatıyorlar artık. Bense çoktan Fransız kaldım bütün bu olup bitene..

Yani demem o ki, geçen sene televizyonlarda cahiliyeye methiye devri resmen başlamıştır, bu böyle biline! Bir zamanlar TRT2'de Pazar Konserleri vardı bilir misiniz, klasik müziğin en seçkin örnekleri yer alırdı, ahh ahh gıymatını bilememişiz!


** Televizyonun dahi çocuğu Acun, kanal satın aldı.

Gerçi 2013'ün sonlarında gerçekleşti bu olay ama 2014'de yankılandığı için ben konu başlığı olarak ele almak istedim. Elbette kazancında parasında pulunda gözüm yok. Ama işte insan inanamıyor. “Pre-intermediate” olduğu izlenimini uyandıran bir İngilizce ile dünyanın çeşitli ülkelerinin sahillerinde dolaşıp bikinili ablalara “meraba Türkiye” diye el sallatan bu arkadaş, artık bir medya patronu oldu! İnsanların eğlenmeye ihtiyacı var diye önce kanaldaki bütün ciddi haber ve düzeyli magazin programlarını kaldırdı ve şu anda Türkiye Acun ile eğleniyor. O ses bu ses takılıyorlar... Yani demem o ki, artık biz tv8 ile eğlenen bir toplum olduk. Devekuşu kabare düzeyinden fersah fersah uzaklaştık netekim. Ee her sistem kendi zenginlerini ve kendi eğlence anlayışını yaratır. Acun da bu dönemin zengini, yeni trend eğlence anlayışı da böyle. Yapacak bir şey yok!

**Kavgasız gürültüsüz tartışma programı kalmadı!

Eskiden sadece muhalif seslerin çıktığı tartışma programları olurdu. Yani işte duymak istediklerimizi birileri söyler, biz muhalifler de azıcık rahatlardık. Artık öyle bir şey yok, “ille de sağdan ve soldan birileri olmalı ki tartışma demokratik olsun!” kılıfı altında muhalif seslerin susturulduğu, kavga gürültü ile geçen sözüm ona tartışma programları var artık merkez medyada. Şirin Payzın'ın programını saç baş yolmadan izleyemezsiniz mesela, Ahmet Hakan derseniz keza öyle. Kadrolu tartışmacılar var, çıkıp birbirlerine bağırıyorlar, kimsenin kimseyi dinlediği yok. Ben şahsen kendime bu kadar eziyeti reva görmüyorum ve hiçbirini izlemiyorum. Sonra ne oluyor, hiç bir şey olduğu yok, olaylardan kopartıyorlar insanı zorla. İstenen de bu değil mi zaten. Ee televizyon yaşamı yansıtıyor. Sahi siz meclisi hiç bu kadar düzeysiz görmüş müydünüz?

** Nazlı Ilıcak magazinci oldu!




Haftasonu gözlerime inanamadım, Kanal D'de “Nazlı Ilıcak'la pazar gezmesi” adlı bir magazin programı vardı. Nazlı Ilıcak Fatih Ürek'İn evine gitmiş ve bildiğiniz magazin geyiği yapıyordu. Yıllarca tartışma programlarının kadrolu elemanı olup iktidarı övmek için kendini parçalayan Nazlı Hanım, artık muhalif olmuştu ve üstüne üstlük magazin programı yapıyordu! Buna ne diyebilir ki insan!
Kırmızı kar yağarsa da şaşırmayacağız artık. Hatta aynı performansı Nagehan Alçı'dan da bekliyorum ben. Kendisi eğer sabah şekerleri programı sunarsa hiç şaşırmayacağım. Tamam insan paraya ihtiyacı varsa her işi yapar da yılların Nazlı ılıcak'ını çözebilmiş değilim! Demek ki o gerçek bir kez daha kanıtlanmış oldu:
Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir!” Ben burada 2015'e umutla bakabilmenin ipuçlarını da görüyorum. Nazlı Ilıcak önce muhalif, sonra da magazinci olmuşsa, demek ki kimler ne olmaz değil mi ama!

**Kim kiminle nerede nasıl?
Madem magazin haberi yapıyoruz, hakkını verelim. Devam ediyorum ben:
Yılmaz Erdoğan âkil adam oldu, BKM mutfağın çömezleri de ülkemizin güzide komedyenleri olup çıktılar. Hatta öyle bir yükseldiler ki, Vodafon gibi dünya devi firmaların reklam yüzü bile oldular, paraya para demiyorlar. Yıllardır havuçlu ana ve hıyarlı babaya yıkıla yıkıla gülüyoruz ülke olarak... Recep İvedik 248 vizyona girecek neredeyse, serinin her filmi rekordan rekora koşuyor. Ha sahi bir de Yavuz Bingöl var, kendisi merdivenleri üçer beşer atlıyor. Osmanlı döneminde Nedim vardı yanılmıyorsam, Nedim misali yeni fenomenlerden.
....
Bir zamanlar TRT-2
Daha çok şey var anlatacağım, koca yılın muhasebesi öyle kolay kolay biter mi... Yarına devam ederiz, bu arada sizin aklınıza gelenler olursa çekinmeyip yorumlarınızla katkıda bulunmanızdan mutluluk duyarım. Birlikte 2014'ü düzeyli magazinle kapatalım, anımız olsun :)


Devamını Oku