Çok
sevdim ben bu kitabı. O kadar sahici, o kadar akışkan, o kadar
yumuşak, o kadar samimi ve o kadar duygulu ki satırlar... Kitabı
bitirdiğimde Ferzan Özpetek'in daha önce gördüğüm bütün
filmlerini tekrar izleme isteği oluştu içimde. Çünkü bu
kitaptan sonra filmlerdeki karakterlere daha yakından bakabileceğimi
biliyordum, çünkü çoğu ile satır aralarında tanıştım, çünkü çoğunu çok
sevdim.
Sevgilisine
yazıyor kitabı Özpetek; mektup gibi, anılarından
bahsediyor. Anılarında yer alan tüm dostları da konuk oluyor
yazdıklarına. Bütün sahicilikleriyle, oldukları gibi, aslında
film gibi. Evet, tam da öyle. Bir sinemacının gözünden
anlatılanlar, sahiden de film gibi. Bakın ne diyor kitap hakkındaki
söyleşisinde;
“Uzun
bir mektup aslında. İçimde öyle bir duygu vardı. Sevgilim
uçakta yanımda uyurken yazdım, evde yazdım, yollarda yazdım, 18
ay boyunca her yerde yazdım. Bir sürü bölümünü de ağlayarak
yazdım. Çünkü hafızamın şeridini, en ufak ayrıntıyı
yeniden görebilmek için geri sardım. Her kareye dikkatlice
yeniden baktım. Tıpkı boş bir sinemada, çocukken bin kere
izlediğimiz ve büyülendiğimiz filmlerin sırrını iyice
yakalamaya çalışır gibi… Ve şunu fark ettim: Hafızamız
dijital değil. Eski bir film şeridi gibi dönüyor ve yıpranıyor.
En çok sevilen görüntüler de yanıyor!” ***
Roma'da
geçen 39 yılını anlatıyor yazar. Roma'da eski bir apartmanda
yaşarken “ailem” dediği insanların sıcacık hikayelerini
anlatıyor. Toplum normlarına göre “aykırı” sayılan
tiplerin, aslında nasıl da “insan” olduklarına şahit
oluyorsunuz kitabı okurken. Ailenin kan bağıyla değil, sevgi
bağıyla kurulduğuna tanık oluyorsunuz bir kez daha. Önyargılardan
arınmış, masalsı bir dünyaya götürüyor Ferzan Özpetek. Hangi
apartmanın teras katında bütün komşular her pazar yemek yer ki
zaten... Ancak birbirlerini çok sevmeleri lazım, ya da belki de
birbirlerine tutunabilmeleri lazım.
Sanki
Ferzan Özpetek kitap yazmamış da eline kamerayı alıp birilerinin
hayatını kaydetmiş gibi, çoğunlukla da kendi içine, kendi
aynasına tutmuş o kamerayı. Bence daha fazla anlatmayayım, siz de
okuyun. Bambaşka yaşamların bambaşka insani boyutlarına tanık
olurken, yazarın naifliği sizleri de sarmalasın.
Ve
son olarak Ferzan Özpetek'in şahane filmi “Bir Ömür Yetmez”in
şahane şarkılarını söyleyen Gabrielle Ferre ile başbaşa bırakıyorum sizleri...
Mayıs
2016'da yayın hayatına başlayan Vagon Dergi, üç aylık yoğun
çalışma molasının ardından ikinci sayısıyla raflarda yerini
aldı. Mustafa
Gülşen'in Genel Yayın Yönetmenliği'ndeki Vagon; edebiyattan
sinemaya, müzikten geziye, bilimden felsefeye ve spora uzanan geniş
yelpazesiyle okurlarını keyifli bir yolculuğa çağırırken,
onlara ''Rayları takip et!'' diye sesleniyor.
Hakan
Bıçakcı; ''Manzara''nın her zaman iç açıcı olmadığını
hatırlatan hikâyesiyle vagonun penceresinden göz kırpıyor. Fatma
Burçak; Nihan Kaya'nın yolculuk yaptığı vagona misafir olup
kapıyı aralık bırakıyor ki o eşsiz muhabbetlerine kulak
misafiri olabilelim... Jan Paçal; ''Mikro Girdap''la bizi klanlar
savaşına sürüklerken, Burak Bayülgen'in çevirisiyle ''Sun
Ra'nın Şiirleri''nde soluklanıyoruz. Murat Ceylan’la yeni kitabı
üzerine laflıyoruz. Taies Farzan; genç ve güzel görünme
kaygısını irdelediği denemesi ''Estetik Ameliyat mı Beyin
Ameliyatı mı?'' ile yine bizimle. Akın Demiral; tam da tünelin
içine girip karanlığa kapıldığımız bir anda ''Niye Sevemedik
Sanatı Mualla'' diye haykırınca, içimizde acı bir tat bırakıyor.
Göktuğ Canbaba ile rotayı Nepal'e çevirip eşsiz bir hikâye daha
okuyoruz; ''Ünlü Yazarların Kesilmiş Elleri, Kaynayan Hayvan Yağı
Kokusu ve Nepalli Photoshop Üstadı''. Murat S. Dural;
toplumun bir türlü netleşemeyen fotoğrafını çekerken tüm bu
bulanıklıktan nasibini almış futbol camiasına çeviriyor
gözlerini ''Tribüne Oynamak'' yazısıyla. Klasikleşmiş "Konuk
Fanzin" sayfasında ise Marşandiz kendini anlatıyor.
Vagon'un
ikinci sayısına katkı sağlayan diğer yazarlar ise; Batuhan
Bilgiç, Berfu Bayçelebi, Burak Arslan, Buse Batyar, Çağdaş
Özkan, Devrim Ekinci, Görkem Türeyen, Gözde Çakır, Gülru
Öztunç, Güney Güneyan, Melek Yanık, Melis Elçi, Niyazi Murat
Avni, Oğuz Çığtekin, Selin Bahçelioğlu, Vildan Kalkanlı,
Zeynep Geçgin.
Dolabı
açıp bayramlık giysilerini bir kez daha seyretti küçük kız.
Nasıl da güzeldi giyeceği kazağın pembesi öyle... Onların
evinde öyle dışarıdan pek giysi alınmazdı. Annesi gazete
kağıtlarından hazırladığı patronların üzerine kumaş serer,
kendi elleriyle kesip biçip dikerdi dört kardeşin bir örnek
giysilerini, kazaklarını elleriyle örerdi bıkmadan usanmadan...
Geçen bayram pötikareliydi elbiseleri mesela... Bu bayram kış
başlangıcına denk geldiği için bayramlıklar da kışlık
olacaktı. Sormuştu annesi;
-Sana
bir sürprizim var güzel kızım, bu bayram sana kazak alacağım.
Söyle bakalım ne renk istiyorsun?
-Ne
gerek var ki anneciğim, benim bir çok kazağım var, daha
eskitmedim ki onları!
- Olmaz
benim güzel kızım, bayramda yeni giymek adettendir. Pazar
paralarından artırdım kenara, size kazak almak için...
Yarın
büyük gündü! Pembe kazağını giyecek, aile büyüklerinin
ellerini öpecek, verilen harçlıkları hiç harcamayacak,
biriktirip kendisine hikaye kitapları alacaktı. Parasını horoz
şekerlere vermezdi O! Hem horoz şekerler yalayınca biterdi hemen,
oysa hikaye kitapları öyle miydi...
**
Sabah
ezanı okunduğunda ayak seslerine uyandı. Onların evinde her
bayram böyle tatlı sesler olurdu daha hava aydınlanmadan...
Babası, kendisinden bir kaç yaş büyük abisiyle sabah erkenden
kalkardı. Abdestlerini alırlar, bayramlık takım elbiselerini
giyerek namaza giderlerdi. Anne ve evin kızları ise erkekler namaza
gidince hemen kalkar, akşamdan hazırladıkları bayramlıklarını
giyip süslenirlerdi. Sonra büyük bir coşkuyla bayram kahvaltısı
hazırlanırdı. O sofrada annesinin günler öncesinden pişirdiği
bayramlık cevizli baklava da olurdu, kalem gibi ince bayramlık
yaprak sarmaları da olurdu, mis gibi tarçın kokan bayramlık
çörekler de olurdu! Anne elinden çıkmış çilek reçelleri,
kızılcık marmelatları süslerdi kahvaltı sofrasını.
Tam
her şeyi hazırlamışlardı ki, patlayan top sesi ile bir telaş
aldı ev halkını. Küçük kız sevinçle annesine seslendi:
-Anneciğim
top patladı, birazdan babamlar gelir, saçlarımı ne zaman
öreceksin?
Annesi
bayramlık döpiyesini giymiş, yanağına hafif allığını sürmüş,
bir kraliçe gibi olmuştu. Her bayram hep aynı döpiyesi giyse de
çok güzel bir kadındı O. Küçük kızın gözünde bir prensesdi
adeta...
*
Küçük
kız ve ablaları anneleriyle birlikte dizildi kapının önüne.
Heyecandan zilin çalmasını bile bekleyemediler. Açtılar hemen
kapıyı. Önce baba girdi eve, sonra da evin erkek çocuğu. Sırayla
babalarının elini öptü çocuklar, önceden hazırlanmış
harçlıklarını alırken, hepsinin gözleri parlıyordu. Sonra
annelerinin ellerini öptüler, mis kokulu mendil hediye etti yine
anneleri her bayram olduğu gibi. Kızlara kenarı pembe işlemeli,
erkek çocuğa kenarı mavi çizgili; ama hepsi de anne eli kokan,
özenle ütülenmş mendillerdi. Hep beraber oturdular bayram
sofrasına, dumanı tüten çay bardaklarından sevgi yayılıyordu...
Onlar
çaylarını içerken uzaklaştım yanlarından. İçimde tatlı bir
hüzün...
Ben
mi, çoktan unuttum bayram sofralarının coşkusunu, gittikçe daha
da uzaklaşıyorum... Küçük kız bana el sallıyor kahvaltı
sofrasından, ben de O'na gülümsüyorum...
Bu
akşam yolcuyum güneye doğru... Bir otelde
bayramdan uzak, sahteliklerden uzak, yapaylıklardan uzak kalacak ve
serin sulara atacağım kendimi. Hafif alkollü kokteylimi, o küçük
kızın pembe kazağının şerefine kaldıracağım...
Mutlu
bayramlar küçük kız, mutlu bayramlar anne; bak cennette bu sene
yalnız değilsin, ablam da geldi yanına...
NOT: 2 sene önce bugün yayınladığım bu yazı geldi karşıma tesadüfen, baktım güncelliğini koruyor, çok da hoşuma gitti; yeniden yayınlayayım dedim, bir nevi kamu hizmeti maksat...
Bu
gidişle internet kullanan herkes edebiyatçı olacak!
Blog
yazarları, okuyucuları, sadece Facebook kullananlar, sadece e-posta
yazıp okuyanlar da dahil olmak üzere herkes ama herkes edebiyattan
azıcık anlayacak, anlamak zorunda kalacak!
Neden
mi, yasaların içine atıldığı söylenen meşhur torbalar var ya,
işte o torbalardan birine gönderilen yeni internet yasası
sayesinde! Yani artık mahkeme kararı bile olmadan TİB
(Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı gibi afilli bir
kurumun kısaltması buTİB, tib diye kelime mi olurmuş demeyin,
onun forsu bugünden sonra kimsede olmayacak, ama şu da bir gerçek
ki ne kadar afilli isim varsa hepsinin altından da çapanoğlu
çıkıyor, neyse konuyu dağıtmayalım) denilen kurum istediği
internet sitesini çat diye kapatabilecekmiş, hatta hangi sitelerde
gezdiğimizi de kayıt altına alacaklarmış. Bu durumda ne
yapacağız, edebiyatın unuttuğumuz sanatlarına başvuracağız
hep birlikte.. Atalarımız boşuna dememişler “Bir musibet bin
hayır getirir!” diye, artık hepimiz az buçuk edebiyat okur
yazarı olacağız bu sayede. Nasıl mutluyum nasıl hem de,
“yaşasınnn!” diye çığlık atasım geliyor! Sanki öğrencilik
günlerime geri dönmüş gibi heyecan var içimde!
Dümdüz
yazılar yazıp okumaktan sıkılmıştım, okur-yazar olmak yetmez
olmuştu, hem yazma kapasitemi zorlamak, hem de okuma algılarımı
bir seviye üste çıkarmak istiyordum. Artık öyle olacak!
Sağolasın torba yasası..(Bir reklam geldi şimdi aklıma, küçük kızın annesi bir cümle
içinde “etekleri zil çalıyor” deyimini kullanınca küçük
kız hemen eteklerinde ziller hayal ediyor ve gözlerini kocaman
kocaman açıp annesine “gerçekten de ziller mi çalacak
eteklerinde?” diyor ve annesi de kızına “benim masum meleğim”
diye sarılıyor ya, “torba yasa” diye duyunca benim de gözümün
önüne beyaz bezden dikilmiş un torbaları ve içine atılan
yasacıklar geliyor. Bu durumda ben mi masumum yasacıklar mı, ikircikte kalıyorum, bana birisi bunu insanlık namına
açıklayıversin bir zahmet!)
Lisedeki
edebiyat öğretmenimin kulaklarını çınlatarak, unuttuğum
kuralları tekrar araştırıp artık yazılarıma edebi formüller
koyacağım. Çok eğlenceli olacak çook, yaşasın TİB, ti(b)ini
sevdiğim...
Mesela
Tecâhül-i
ârif
sanatı kullanacağım çokça. Evet hazır okullar da açılıyorken
hatırlayalım neydi bu Tecâhül-i ârif sanatı?
Bildiğini
ya da genel olarak bilineni bilmezlikten gelerek nükte yapmak,
aslında bu kadar uzun uzun tanımlamaya da gerek yok, günümüz
diline “salağa
yatmak”
olarak çevirebiliriz bence. Bu sanatın diğer güzelliği de
mübalağa (abartma)ve istifham (soru sorma) yöntemlerine sıkça
başvurması. Mesela şair soruyor : " ...Benim mi Allahım bu çizgili yüz...? " (Cahit Sıtkı Tarancı)
Sanki
bilmiyor mu, bal gibi yaşlanmış işte, salağa yatıyor, şaşırmış
gibi yapıyor. Biz de öyle yapacağız, mış gibi yapıp bolca
şaşıracağız. Yani hayret, övme, yüceltme, yerme gibi
nedenlerden birine yapıştıracağız nükteyi!
Bu
sanatın inceliği ne hiç bilmemek, ne de bildiğini tamamen
gizlemek! Yani inceden inceye bildiklerini dolaylı yollardan
anlatmak. Anlayan için ne büyük zevk bu satır aralarını okumak
düşünsenize! Gerisini TİB düşünsün artık!
Hep
birlikte öğreneceğiz bu sanatları elimiz mahkum. Dolayısıyla
kendimi bu işe gönüllü adayarak her hafta bir edebi sanata yer
vereceğim yazılarımda. Haydi bakalım iki ortalı
çizgili defterler, 2B yumuşak uçlu kurşun kalemler, silgiler
hazırlansın. Şimdi okullu oluyoruz hep birlikte, içinizde
edebiyat öğretmeni olanlar varsa detaylı yorumlar bekliyorum
kendilerinden, herkes elini azıcık hamura bulayacak artık ne yapalım!
Dedim
ya TİB'i seviyorum, özgürlüklerim kıstlandıkça içimdeki
yaratıcılık ortaya çıkıyor, meğer ne cevherler varmış da
bende haberim yokmuş! (Bu da benim Tecahül-i Arif örneğim olsun)
İşte
günün sınavı: Bu yazıyı okuyan herkes, kendi Tecâhül-i
ârif örneğini
yorum olarak yazsın bir zahmet. İnternetten kopya çekmeyin sakın, zaten hep aynı örnekleri herkes kopyalamış bütün sayfalarda,
yakalarım, kül yutmam...
Uğultulu
Tepeler, Senaryo Yazarlığı kursunda hocamızın şiddetle tavsiye
ettiği bir kitaptı, ve hatta kursun ikinci dönemi başlamadan önce
eserin filmini izleme ödevim var sırada. Martı Yayınları'nın
Zeynep Yeşiltuna çevirisiyle 3,95'e sattığı kitaba sadece
serinleme amaçlı girdiğim markette rastlayınca, nasıl mutlu oldum
anlatamam. Hatta Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeleri'yle kardeşi
Charlotte Bronte'nin Jane Eyre'si yan yanaydı ve elbette Jane
Eyre'yi de aldım, okumak için sırada bekliyor. Demek ki bazen
sıcak havalarda çok terlemek, insan ruhuna İngiliz Edebiyatı'ndan
serinlik getirebiliyormuş! Hayat işte, sürprizlerini iyi
değerlendirmek lazım!
Kitaptan
önce yazarın öyküsü ilgimi çekti. Düşünsenize yetimhanede
büyüyüp 30 yaşında yaşamını yitiren Emily Bronte, kısacık
hayatı boyunca sadece bir kitap yazıyor, ve yazdığı bu kitap
İngiliz Edebiyatı'nın en önemli klasikleri arasında yer alıyor!
1848 yılında İngiltere'de yazılan bir eseri, tam 168 yıl sonra İstanbul'da keyifle ve
beğeniyle okuyabiliyoruz... Edebiyatın zamanlar ve sınırlar ötesindeki
evrensel gücü gerçekten de düşününce insanın tüylerini
üpertiyor. Çok alakasız olacak gerçi ama aklıma Devlet
Tiyatroları genel müdürünün bu yıl yabancı oyunları
yasaklaması geldi tam da bunları yazarken. Genel müdür,*“milli manevi duyguları pekiştirmek için hümanist vatan
milliyetçisi sanatçılar olarak vatan bütünlüğüne, birliğe
katkıda bulunmak amacıyla sadece yerli oyunlarla sahnelerimizi
açıyoruz”
demişti ya geçenlerde. Bir haber bülteninde “Gözümüz aydın,
Hamlet'ten kurtuluyoruz!” ironisi ile verilmişti bu haber! Kafam
bi' tuhaf benim, birden okumadığım klasikler geliyor aklıma;
telaşlanıyorum. “Milli, manevi....” diye başlayan bir cümleyle
ya klasik romanlar da yasaklanırsa ben ne yaparım... En kısa
zamanda okumadığım klasikleri tamamlamam lazım!
Konu
dağılıp giderken, aklıma yine Ahmet Ümit'in iyi eser tanımlaması
geliyor. Katıldığım söyleşisinde demişti ki;“İyi
bir kitabı olurken kendi yaşamından örneklemeler yapar insan”
Çok alakasız oldu ama, Uğultulu Tepeler'i okurken sanatın
evrenselliğine şapka çıkararak iyi sanatçıların önünde bir
kez daha yerlere kadar eğilesim geldi ne yapayım, tiyatro
bağlantısı da doğaçlama oluştu. Dedim ya, insan kafası bi'
tuhaf...
“Sayfanın
başından beri onca şey yazdın, kitap hakkında tek bir cümle
bile etmedin” diyenlere hak vererek özürlerimi ileteyim. Ben bir
edebiyatçı olmadığım için kitap incelemesi yapacak yetkinlikte
de değilim. Yani kitabı sevdiğimi ya da sevmediğimi
paylaşabilirim ancak, bendeki izlerini anlatabilirim. Dedim ya bu
kitabın bendeki izi, yine “klasiklerin tadı başka” şeklinde
oldu.
Sevdim, karakterlerin derinliği, anlatım biçimi gerçekten
de etkileyiciydi. Kitapta anlatıcılar zaman zaman değişse de
kurgu ve geçişler o kadar yumuşak yapılmıştı ki, sanki bir
bütünmüş gibi, kahramanın ağzından anlatılmış gibi okudum
Uğultulu Tepeler'i! Yazarın ustalığı kendini gösteriyordu her
satırda. Açıkçası çeviriyi de çok başarılı ve akıcı
buldum. Martı Yayınları'nı bu çabasıyla klasik edebiyatı ulaşılabilir
kıldığı için tebrik etmeden geçemeyeceğim.
Uğultulu
Tepeler, yani orijinal adıyla Wuthering Heights'in arka sayfasında
“sancılı bir aşk hikayesi” deniyor, bence tam olarak öyle
değil. Aşk, nefret, ihtiras, intikam, insanın iyiliği ve aynı
zamanda kötü olabilmesi var kitapta. En çok da hikayesi dokunaklı
ve yaralı olan birinin hırsları sayesinde gücü ele geçirdiğinde,
nasıl da korkunç bir hale dönüşebileceği etkiliyor insanı.
Demem o ki, uzun soluklu detaylı hikayeler okumaktan hoşlananlar,
romanda derinlik arayanlar ve karakterlerin duygularına dokunmak isteyenler,özellikle de çıtır çerez “best seller” kitapları sevmeyenler için, 496
sayfalık Uğultulu Tepeler, keyifli bir okuma deneyimi vaadediyor.
Ben
sevdim, bu kitabı okumak için geç bile kalmışım. Dedim ya,
insan bütün klasikleri okumalı bence...
Evrensel
edebiyatın ruhumuzu sarmalayan dokunuşlarından mahrum olmamak
dileğiyle...
“İçimizdeki
çocuğu ihmal etmeyelim” söylemi vardır ya hani, çok sık
tekrarlandığı için pek de üzerinde durmadığımız... Oysa ne
kadar doğru bir cümle bu! Bazen o kadar sıkılıyor ki o çocuk,
o kadar ihmal ediyoruz ki O'nu! Aslında özenli davranılmayı ve
arada sırada şımartılmayı nasıl da hak ediyor... İşte bu
yazıda sizlere hem içinizdeki masum ve eğlenmeyi bekleyen çocuğu,
hem de tanıdığınız ve sevdiğiniz diğer çocukları mutlu
edecek eğlence merkezlerinden ve bu merkezlere en avantajlı
biletlerin satışını yapan Eglenje.com'dan bahsetmek istiyorum.
Anlatmak
istediğim, daha doğrusu tanıtmak istediğim şey; tema parklar.
Hani içlerinde sanki masallardan fırlamış gelmiş kadar
gerçeküstü, ama bir o kadar da büyüleyici dekorlar olan; kaç
yaşında olursak olalım hayallerimizi süsleyen kahramanların yer
aldığı parklar... Hani belgesellerde gördüğümüz türlü türlü
balıkların olduğu devasa akvaryumlar ve daha neler neler...
Günlük
hayatın keşmekeşinden kurtulup biraz masallar diyarında gezinmek
iyi gelmez mi hiç... Haydi gelin bir kaç tanesine bakalım,
keyfimiz yerine gelsin...
Vialand
Tema Park
Mesela
İstanbul'daysanız, bir tam gününüzüVialand Tema Park'da
geçirmek içinizdeki çocuğa da, yanınızda götüreceğiniz o
değerli çocuğa da iyi gelmez mi?
Yerli
Disneyland diyorlar oraya, içinde lunapark da var, adrenalin
yükselten maceralı zindan bölümü de var. Oyun dünyası kısmı,
gösteri merkezi, konser alanı, açık havada alışveriş yapma
imkanı, içinde 28 tane eğlence ünitesi... Ben gitmedim henüz,
ama çok merak ediyorum görmeyi.
İstanbul
Akvaryum
Biliyor
musunuz,İstanbul Akvaryum dünyanın en büyük tematik akvaryumuymuş! Bu akvaryumda sadece
deniz canlılarını görmekle kalmıyor, aynı zamanda dalış da
yapabiliyorsunuz! Coğrafi rotaları takip ederek gezilen bu parkta
16 temaya ilaveten yağmur ormanları sürprizi de varmış.
İstanbul Akvaryum'da interaktif oyunlar, detaylı bilgilendirmeler
ile hem eğlenceli hem de bilgi dolu bir gün geçirmek gerçekten de
çok hoş olabilir. Bende o cesaret kesinlikle yok ama, dileyenler
köpek balıklarının olduğu bir tanka dalış da yapabiliyormuş!
Eglenje.com
güvenilir mi?
İçinizdeki
ve kalbinizdeki çocuğu eğlendirmek için Vialand Tema Park,
KidzMondo, Jungle İstanbul, İstanbul Akvaryum, ViaSea Tema Park,
ViaSea Akvaryum, Jurassic Land, The Lend Of Legend Theme Park, Bodrum
Phalarope Aqualand, Darıca Hayvanat Bahçesi, Minopolis gibi en ünlü
markalara giriş biletlerini Eglenje.com'dan alabilirsiniz.
Eglenje.com,
bir Mihartur markası olarak hizmet veriyor. Mihartur, Eglenje.com
sitesinde de görebileceğiniz gibi bakanlık onaylı A grubu lisansı
olan ve Türkiye Seyaehat Acenteleri Birliği'ne de üyeliği bulunan
bir turizm acentesi. Mihartur, Eglenje.com haricinde THY da dahil
olmak üzere bir çok hava yolunun biletlerinin yetkili satış
acenteliğini de yapıyor.
Eglenje.com'dan
bilet almanın avantajı var mı?
Öncelikle
fiyat avantajı var. Hatta bazı markaların biletlerinin en uygun
hali sadece eglenje.com'da bulunuyor. Bir çok kredi kartına 9
taksit yapabilme avantajı var. Biletler online olarak cep
telefonunuza ve e-postanıza geldiği için parka girişte bilet alma sırası beklemekten kurtuluyorsunuz. Ve eglenje.com, bazı parklara ücretsiz
servis imkanı da sağlıyor.
Son
not;
Bu
bir tanıtım yazısıydı evet, ama ben gerçekten bu yazıyı
yazarken bile keyif aldım. En kısa zamanda kendime eğlenceli bir
gün hediye etmeyi düşünüyorum. Umarım size de fayda
sağlayabilmişimdir.
Okuldan
yeni mezun olmuştuk. Yeni mezunuz ya, konuşuyoruz aramızda sen
kaça başladın, sen kaç liraya anlaştın diye. Arkadaşlarımızdan
bir tanesi de Bossa'da işe girmişti. İş görüşmesi sırasında
örnek olarak diyelim ki bugünün parasıyla 3000 TL istemiş bizim
arkadaş. Piyasada yeni mezun mühendisler 2000 TL alırken (rakamı
hatırlamadığım için yine tamamen atıyorum), bizim arkadaş iyi
bir anlaşma yapacak ya, rakamı yüksek tutmuş, 3000 TL! Burnundan da kıl
aldırmıyor bu arada! İş görüşmesi yaptığı insan kaynakları
sorumlusu “Olmaz, bu parayı size veremeyiz!” demiş. Bizim arkadaş
bozulmuş, “Neden?” diye sormuş. “Çünkü biz, yeni başlayan
mühendislere yine tamamen örnekliyorum “4000 TL veriyoruz!”
demiş insan kaynakları! Arkadaşımız şaşırmış, ne diyeceğini
bilememiş ve elbette işi kabul etmiş. Bu hikayeyi yıllarca nasıl
desem, bir peri masalı gibi anlatıp anlatıp güldük kendi
aramızda. Arkadaşımız yıllarca çalıştı aynı fabrikada, ta
ki ülkede üretim teşvik edilmeyip “varsa yoksa inşaat ve aveme”
sesleri yükselene kadar! Ta ki, hayvancılıkta olduğu gibi,
tarımda olduğu gibi, eğitimde olduğu gibi, yani diğer
bir çok sektörde olduğu gibi, tekstil sektörü de yerlerde
sürünmeye devlet eliyle mahkum edilene kadar!
**
Demem
o ki, bir zamanlar özel sektör bu kadar yüzsüzleşmemişti! “Bu
sene kâr edemedim, zam yapmıyorum”
diyebiliyor artık adı sanı devasa şirketler bile! Kendileri
yatlarıyla, şatafatlı hayatlarıyla magazin sayfalarında boy
gösterirken, çalışanlarına ne bileyim, masalarındaki tel zımba
muamelesi göstermekten kesinlikle ama kesinlikle utanmıyorlar!
“Yersen, işine gelirse” gücü ellerinde ya! Çünkü dışarıda
işsiz çok! Olmadı Suriyeli göçmen çalıştırırlar, olmadı
Bangladeş'ten işçi getirirler, olmadı üretimi kapatıp Çin'den
ucuza mal getirirler! Alternatif çok olunca dedim ya emekçi insan,
tel zımba muamelesi görür elbette!
Merak
ediyorum, her sene yüzde 10 zam alan özel sektör çalışanı var
mı aramızda? Bırakın yüzde 10'u, yüzde 5 zam alan var mı?
Kiralar bu kadar artmışken, ne bileyim, vergiler almış başını
gidiyorken, taksiden dolmuşa, benzinden ekmeğe her şey inanılmaz
pahalanırken cidden merak ediyorum; maaşına yeterince zam alıp
patronuna içtenlikle teşekkür eden var mı aramızda?
Ben şahsen
bilmiyorum. Ve ben gerçekten hayret ediyorum! Birileri inanılmaz
zenginleşirken, birileri dibe batıyor, ama alan memnun satan
memnun! Siz hiç “Hey özel sektör, neden zam yapmıyorsun!”
diye yükselen bir ses duydunuz mu? Duyamazsınız; çünkü ülke
gündeminde daha farklı konular var! Terör var, yaşama hakkının
gasp edilmesi var, ohal var, darbe var, var da var... Hatta en son
meclis başkanı “Che bir terörist, liseliler Che resmi basılı
gömlek giyemez!” demiş ya! Böyle konular varken ekonomi mi, çalışan hakları mı... Bırak allasen; lüks bu konuları konuşmak bizim ülkemizde!
***
Haftasonu
bir ara magazin programına denk geldim televizyonda. Sesleri
birbirinin aynısı, notaları birbirinden ayırt edemeyecek kadar müzik cahili popçular, arabesk fantezi denen kapı gıcırtısını
milyonlara müzik diye yutturanlar, oyuncu demeye bin şahit isteyen
taş bebekler ve erkek güzelleri Çeşme'de, Bodrum'da, Alaçatı'da
su gibi para harcayarak günlerini gün ediyor. Öte tarafta
yıllarca okuyup kafa patlatan özel sektör çalışanlarına “ Bu sene şirketim kazanamadı zam yok, hatta seni işten çıkarabilirim her an!”
korkusuyla yaşamayı reva gören yaşam koşulları!
Bodrum
Türkiye'nin en çok turist çeken yerlerinden bir tanesidir.
Özellikle batı ülkelerinden gelen turistler burasını çok sevip
burada tatil yapmaktadırlar. Sadece tatil yapılmıyor, doğal
güzellikleriyle insanların birçok yeri görmesine olanak sağlıyor.
Halikarnas
Mozolesi; Dünyanın en önemli tarihi eserlerinden bir tanesi
olarak gösterilen Halikarnas Mozolesi'nin şu an sadece kalıntıları
bulunmaktadır. Bu doğal güzellik Bodrum Kalesi yapımında
kullanılmıştır.
Antik
Tiyatro; Tam tarihi kesin olarak bilinmese de, günümüzde
hala bir çok organizasyona ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın
harikalarından birisi olarak gösterilmektedir.
Bodrum Antik Tiyatro
Pedasa
Antik Kenti (Gökçeler);
Çok farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış bu yer, Bodrum'un
en güzel yerlerinden bir tanesidir. Bu antik kente ulaşmak için
biraz kondisyonunuz olması lazım.
Günbatımı
ve Bitez Plajları;
Bodrum plajları düşündüğünüzden daha temiz ve doğal
bir şekilde bizi karşılıyor. Özellikle bu plajın diğer
plajlardan farkı güneşin batışını net bir şekilde
görmenizdir. Bu plaj huzur veren bir konumdadır. Genellikle
insanların akşama doğru bu plaja geldiği görülmektedir. Fakat
gündüzleri birçok insan burada güneşleniyor.
Bitez'de gün batımı
Bodrum
Koyları; Bodrum'un güzelliklerinden bir tanesi de Bodrum koylarıdır. Ege taraflarında çok olsa da Bodrum'da koylar açısından çok güzel
bir konumdadır. Bu koylar, insanların akın ettiği yerlerden birisi haline
gelmiştir. Bodrum'a gelenlerin çoğu burada dinleniyor ve bu
otellerde kalıyor.
Bardakçı
Koyu; Ulaşımınızı
normal yürüyerek veya arabayla yapma şansınız yok. Ulaşımı
botla sağlansa da çok kalabalık olan koylardan birisidir.
Etrafı yeşilliklerle çevrilidir ve doğal güzelliği sizi cazip
eder.
Bağla
Koyu; Bodrum'un en berrak denizlerinden bir tanesidir. Denize
girmek için kesinlikle bu yeri seçen insan sayısı her geçen gün
artıyor. Fakat maliyet olarak en pahalı yerlerden birisi olsa da
doğal güzelliği mükemmel.
Bodrum Bağla Koyu
Bodrum’a
uçakbileti; Bu
kadar güzel bir yerin maliyeti de biraz fazla olabilir. Atlas Global
üzerinden bilet aldığınızı farz ediyoruz. Ortalama bir yetişkin
235 TL vermesi gerekmektedir. Bu fiyatın her gün değiştiğini
söylemek isterim. Mesela bayram zamanları bu fiyatlar tavan
yapıyorken, sezonun kapanmasına bir ay kala fiyatlar yarıya
iniyor. Atlas Global ile hangi sınıfta gideceğinizi de
seçebiliyorsunuz. Bu sebeple fiyatlarda artış veya düşüş olabiliyor. Atlasglobal'in yaptığı yeniliklerden birisi de,
bilet fiyatları her şey dâhil paketine girmesi ve herhangi bir
ücret ödemenize gerek olmamaı. Atlas Global son yıllarda en popüler olan uçak gidiş-dönüş markası haline geldi.
Bodrum’da
ne yenir ne içilir, nerede gezilir, nerede kalınır gibi
sorularınıza cevap arıyorsanız Bodrumuçak bileti ve şehir rehberi tam size göre!
Üstelik
erkenrezervasyon fırsatlarından faydalarak oldukça uygun fiyatlara
tatil yapmanız çok kolay!
Geçen
hafta salı ve cumartesi arasında 4 gece Avşa Adası'ndaydım. Daha
önce hiç gitmediğim Avşa'nın pozitif enerjisi ruhuma o kadar iyi
geldi ki, yazmasaydım olmazdı. “Ada nasıldı?” diye
sorarsanız, eskilerin tabiriyle “nev-i şahsına münhasır”
cevabını vermek gelir içimden. Yani kendine özgü, değişik ama
sıcacık bir karakteri var bence Avşa'nın. Ne İstanbul'un Prenses
Adaları gibi aristokrat, ne Cunda gibi pahalı, ne Ege'ye benziyor,
ne de Akdeniz'e! Dedim ya değişik bir atmosferi var; ama sizi hemen
sarmalayan sıcak bir atmosfer bu. Adada kaldığım 5 gün boyunca
eski Türkiye'de gibi hissettim kendimi. Belki de Avşa'da beni en
çok rahatlatan duygu buydu. Yani bizim Anadolu insanı vardı ya
hani, özlediğimiz, sevdiğimiz, bizden olan, kanımıza işleyen;
işte Avşa'da o ruhun henüz tamamen yitip gitmediğini gördüm.
İnancını inançsızlığını giyimiyle kuşamıyla haliyle
tavrıyla gözler önüne sermeyen, hani denize de giren, mayo da
giyen, ortamı olunca iki duble içkisini içen, nasıl desem Münir
Özkul Adile Naşit kıvamında olmasa da, yine de mütevazı bir
insan tiplemesi vardı ya hani, işte onu gördüm Avşa'da!
Kutuplaştırılmamış günlerden kalmış bir insan topluluğuydu
içimi ısıtan. Etnik kimliğin, dini kimliğin, maddi gelirlerin
önemsenmediği, dışarıdan bakıldığında herkesin eşitlendiği
zamanlara bir yolculuktu sanki Avşa benim için. İşte bu yüzden
çok huzurluydum tatil boyunca. Ülkeme dair umutlar bile yeşerdi
içimde, çünkü reset çektim sanki hayata; haber dinlemedim,
televizyon izlemedim, sosyal medyadan uzak durdum.
Avşa'nın mütevazı sahili
Sıfır
beden kaygısı duymayan, çoğu evli ve çocuklu kadınlar;
eşlerinin ne giydiğine karışmayan adamlar, çığlık çığlık
denize giren mutlu çocuklar, yani Türkiye'nin bildik tanıdık
yurdum insanları vardı Avşa'da. Sevgilisini koluna takıp gelen
öğrenci de vardı, tekstil fabrikasında işçi olan da vardı,
emekli öğretmen karı koca da vardı, ev hanımı da vardı, ama
dedim ya herkes halk plajında eşitlenmişti...
Avşa'ya
IDO ile gidiş
Marmaray
ile Yenikapı'ya 10 dakikada geçtim, indiğim yerden İDO'nun
servisine bindim. IDO ile 2 saat 45 dakikada Avşa'daydım. Buraya
kadar her şey çok güzel. Ama IDO, denizin tek hakimi olduğu için
bilet fiyatları uçuk! 2 saat 45 dakikalık yolculuk için
verdiğiniz neredeyse bir uçak parası! Zaten sistem de uçak
sistemi! Erken davrananlar biletini 35 TL'ye alabiliyorken, benim
gibi iki gün önce alanlar 70 TL'yi, son gün alanlar ise 100 TL'yi
gözden çıkarmak zorunda kalıyor. Şimdi güzel güzel tatil
yazısı yazacağım fazla eleştirmeyeyim diyorum ama, söylemeden
de geçemiyorum işte. Bu kadar özelleştirme, bu kadar para hırsı
gerçekten de bu cennet ülkenin bünyesine fazla geliyor! Diyorum,
ve bu konuyu kapatıyorum.
Avşa'da
konaklama
Avşa'da
benim gördüğüm kadarıyla fazla otel yok. En yaygın konaklama
biçimi ise pansiyonlar ve apart odalar. Ben üzeri yemyeşil
sarmaşıkla kaplı, dolayısıyla serin, denize 15 adım uzaklıkta
şirin mi şirin bir apart odada kaldım. Yatak, küçük bir mutfak
ve banyodan oluşan yaklaşık 15 metrekarelik apartın en güzel
özelliği ise her odanın bahçeye açılan kapısı önünde
kendine ait tahta bir masa olmasıydı. İhtiyacım olan mutfak
eşyalarının da olduğu bu apartta minimal hayatın gayet de mümkün
olduğunu deneyimleme şansını yakaladım. Gördüm ki, insan
pekala da 15 metrekarede yaşayabiliyor; 3 tane bardak, 2 tencere, 3
tabak ile bal gibi de ihtiyacını karşılayabiliyor! Bulaşık
hemen toparlanıyor, fazla eşya olmadığı için ortalık
dağılmıyor, hoş yürüyecek pek alan da kalmıyor sana ama,
dışarısı var, sahil var, ne yapacaksın geniş odayı! Ağaçların
serinliği sayesinde klimaya ihtiyaç duymuyorsun. Hafiflik, mutluluk
getiriyor, daha ne olsun!
Ağaç varsa, klimaya ne gerek var!
Avşa'da
yeme içme
İskelenin
sağında ve solunda kumsalın önünde yer alan dar sokaklar boylu
boyunca yeme içme mekanları ile dolu. Ada neredeyse 18 saat ayakta
olduğu için mekanlar da çok yönlü hizmet veriyor. Yani sabah
sokak boyunca her işletme kahvaltı verirken, bu işletmelerin çoğu
öğleden sonra waffle ve kumpir dükkanlarına dönüşüyor.
Bazıları ise kebapçı ya da balıkçı oluyor akşamları.
Avşa'da kahvaltı!
Ben
sadece bir kere haricinde hiç dışarıda yemek yemedim. Adanın
sebzeleri o kadar taze ve ucuz ki, açıkçası yaptığım her
yemekten oldukça da keyif aldım. Adada et de ucuz, sebze de ucuz.
Ama siz dışarıda yemeği tercih ederseniz, açık büfe
kahvaltılar ortalama 15 TL, bir porsiyon balık ya da et yemeği de
ortalama 20 TL civarında. Fiyatlar İstanbul ile kıyasladığınızda
oldukça ekonomik. Bir top dondurma 75 kuruş, daha ne olsun...
Avşa'nın mis kokan domatesleri
Avşa'nın yerli zeytinleri
Ama
dediğim gibi kendi yaptığım yemeklerle hafifledim resmen, bir
daha gitsem Avşa'ya, yine apartta kalır, yine kendi yemeğimi
kendim yaparım. Çünkü Avşa'nın ruhu bence bu tarza daha müsait
sanki... Bir çok market var, fırın var, kasap var. Her şeyi ucuz
olarak temin etmek mümkün. Tabii ki en son ramazan bayramında 2500
kişinin yaşadığı adaya 130.000 kişi gidince çıkan kıtlık
haberlerini okumuşsunuzdur. Okumayanlar buradan detayları öğrenebilir. Bayramda seyranda gitmemek lazım!
Avşa'nın sahilinde yemek çok!
Ada Karası adlı yerli şarabı da meşhurmuş, ama ben bu sefer
tadamadım, bir dahaki sefere artık!
Avşa'nın
havası
Mükemmeldi.
Serindi, hiç terlemedim. Odada bir pervane vardı, çalıştırma
ihtiyacı bile duymadım. Tertemizdi havası, sabah nasıl da iyi
geliyordu temiz havada yürümek!
Avşa'nın
denizi ve güneşi
Deniz
hemen derinleşmiyor, temiz, serin; ben çok sevdim. Koli basili var
mıdır bilmem ama, öğleden sonra bile dalga çıkmayan havuz gibi
deniz, benim gibi yüzme konusunda sıkıntı yaşayanlara ilaç gibi
gelecektir. Senelik iyot ve D vitamini depoladım ben, saatlerce
kumsalda ve suda kalmama rağmen güneşten aşırı da yanmadım.
Dedim ya, Avşa üzmüyor insanı... Her şey orta karar, çok güzel,
insana “hayat böyle bir şey olmalı” dedirten cinsten... Adada
her yer halkın plajı, para vermiyorsunuz doğa ananın sunduğu
nimetlerden yararlanmak için. İlle de şezlong kiralamak
isterseniz, o da gün boyu 8 TL. Ama kendi şemsiyenizi getirip
kumsala dikseniz, kimse size bir şey demiyor; yani olması gerektiği
gibi, yani dedim ya herkes eşit!
Avşa'nın güzel denizi
Avşa'nın
gece hayatı
O
kadar enteresan bir yer ki Avşa, bir tatil beldesinde olması
gereken her şeyin minyatür hali mevcut. Yani diskosu da var, 5-6
işletmeden oluşan barlar sokağı da var. Akşamları sahil oldukça
kalabalık oluyor. Açıkçası ben akşam yemeğinden sonra apartın
huzurlu bahçesinde kitap okuyup erkenden uyumayı tercih ettiğim
için Avşa'nın gece hayatı hakkında fazla yorum yapamayacağım.
Ama sanırım bir hareket var.
Avşa'nın
kedi köpekleri
Ben
kedi köpeklerle fazla haşır neşir olmayı sevmem, daha doğrusu
tırsarım itiraf edeyim. Ama adanın kedi köpekleri beni bile
ürkütmeyen cinstendi, efendilerdi anlayacağınız. Ne sesleri
çıkıyordu, ne de insanı rahatsız ediyorlardı. Verdiğim
yiyeceği kapıp gizlice yiyen, ve daha vermem için sırnaşmayan
ada kedileri keşke Kadıköy'ün şımarık kedilerine biraz
kalenderlik dersi verseler!
Avşa'nın efendi köpekleri
Motor
gürültüsü yok!
Huzur...
Ada
sahilinde yaz sezonu boyunca motorlu araç yasak, arka sokaklarda tek
tük araba gördüm ben. Dolayısıyla motor gürültüsü yok.
İnsanlar elektrikli ve sessiz motorlar ya da bisiklet kullanıyorlar.
Zaten her yer yürüme mesafesi olduğu için sorun da yok. Bu da
adanın güzelliğine güzellik katıyor.
İskelenin
sağı solu Çok
meraklıyız ya inşaat yapmaya, ve inşaat yapılan yerleri ortalama
halktan koparıp ultra zenginlerin hizmetine açmaya! Avşa'da da
denizi doldurmuşlar, yat limanı yapıp adanın çehresini
değiştireceklermiş. Neden bilmiyorum, bu inşaat yarım kalmış.
Ama olan adanın doğal dengesine olmuş! Dolan deniz, rüzgarların
yönünü etkilemiş ve işte bu nedenle iskeleyi arkanıza alıp
sola döndüğünüz kısım, çok rüzgarlı olduğu için tercih
edilmiyormuş. Ben de öğrendiklerimin yalancısıyım, bilmiyorum
işin aslını. Ama bildiğim bir şey var; bırakalım artık
doğayla uğraşmayı, bir ada da sakin kalsın! Yatlar Avşa'ya da
gelmeyiversin, nasılsa gidecek çok yerleri var! O yatlar gelince bu
deniz bu kadar temiz kalacak mı, hadi kaldı diyelim, fiyatlar
yükselmeyecek mi, o zaman nereye gidecek tatil için, emekli
öğretmen Ruhi Bey Amca...
Sonuç,
Ülkemiz
gerçekten çok güzel! Çok güzel denizlerimiz var, çok güzel
sebzelerimiz, meyvelerimiz var. Çok güzel insanlarımız da var.
Özümüze dönsek, değerlerimize sahip çıksak, esen rüzgarlara
kapılmasak, birilerine körü körüne inanmasak yeter de artar bu ülke
bize, hem de hepimize...