Sayın ve çok sevgili ve de çok saygıdeğer
doktorum!
Lütfen bana yardım elinizi uzatınız
artık!
Evet biliyorum, ben de suçluyum. Size bu yaşadığım durumu anlatmakta çok
geç kaldım. Ama sorun bakalım niye geç kaldım! Evet tam da tahmin ettiğiniz üzere, başlarda vurdumduymaz davrandım. “Aman ya geçer gider, neler geçmedi ki”
dedim. Sıradan faniler gibi bu sorunu küçümsedim. Ne de olsa burnum bile akmıyordu. İnsanın burnu bile akmıyorsa ortada sorun morun olmazdı elbette! Ve sıradanlık sırasında ortalardaki vasat yerimi böylece almış oldum. Nereden bilebilirdim ki! Sonraları bir süre sanki sorunum yokmuş gibi davrandım. Başka şeylerle
kendimi oyalamayı denedim. Böyle böyle derken bir de bakmışım ki bir arpadan daha uzun yol gitmişim. İş işten geçmek için çoktan kendi köprülerini
kurmuş bile. Evet suçum büyük. İyi de
benim suçumun büyük olması sizin de derdime çare bulmayı ötelemenizi
gerektirmez ki!
Biliyorsunuz, geçenlerde bütün cesaretimi
toplayıp size geldim. Siz ne yaptınız! “
Böyle dert mi olur, hadi git!” diye beni kovdunuz. Tamam tamam o kadar da kaba
değildiniz, kendi arzu ve irademle geri geri gitmemi sağladınız. Geri geri
giderken ayağım kendi topuk dikenlerime takılayazdı, ben tabii ki düşeyazdım, en
sonunda da dayanamadım bunları yazdım.
Sevgili canım doktorum, madem beni
bireysel olarak artık dinlememe kararı aldınız, ben de burada eskilerin
tabiriyle “umuma açık” bir mektup yazmayı kendimde hak görüyorum. Lütfen hiç ama
hiç kusura bakmayınız.
Evet doktorcuğum burada tekrar
ilan ediyorum büyük sorunumu:
Çocukluğumda en sevdiğim şeylerden biri de ben okuldan geldikten sonra yemeğimi yerken kapının çalması, sütçünün gelmesi ve annemin tencerelere doldurttuğu sütü kaynatmasıydı. Niye derseniz, mis gibi tazecik sütü kaynadıktan sonra ılıtıp lıkır lıkır içmeyi çok severdim. Her ne kadar kaymağını ayırsam da o kaymak sonra birikir, kahvaltıda balla kavuşur, ekmeğime konardı.
Sonra aradan yıllar geçti. Ben büyüdüm. Haliyle biraz azalttım süt içmeyi. Ama yine de hiç vazgeçmedim süt sevgimden.
Eskisi gibi sütçü gelmiyor kapıya ama her yerde açıkta satılan süt görmeye başladım. Neredeyse her köşe başında açık süt bidonları var. Her ne kadar kaynamış sütü bardağa koyup ılıttıktan sonra içmeyi özlesem de açıkçası ben açık süt almıyorum. Çünkü güvenemiyorum. Sizde de öyle mi?
Açık sütlerin nereden geldiğini tam bilmiyorum. Bunca virüs, bakteri, mikrop ortalıkta dolaşırken ben bu sütleri güvenip alamıyorum. Bu konuda biraz araştırma da yaptım. Açık süt hakkında öğrendiklerim bu konudaki şüphelerimi haklı çıkardı.
Öncelikle en şaşırdığım nokta şuydu; açık süt aldığımızda evde kaynatırken besin değerinde ve vitaminlerinde ciddi kayba neden oluyoruz. Zaten çocuklar ve yaşlılar sütü özellikle besin değeri için tüketiyor. Onu da neden kaybedelim ki? Ayrıca ambalajlı UHT ve pastörize sütler kontrollü bir şekilde ısıl işlemden geçtiği için besin değerini korurken, insan sağlığına zararlı mikrop ve bakterilerden arındırılıyor. Ama açık sütler denetlenmediği için bu sağlık riski hep var. Çok ürkütücü!
Bir de “ısıl işlem” kulağıma biraz garip gelmişti ki onu da araştırdım. Isıl işlem dediğimiz şey zaten tüm dünyada insan sağlığına zarar verme potansiyeli yüksek mikroorganizmaların sütten uzaklaştırılması amacıyla uygulanan bir teknolojik yöntem. Bu yöntem esnasında sütlere katkı maddesi de eklenmiyor. Ayrıca Isıl İşlem Görmüş İçme Sütleri Tebliği diye bir tebliğ var ve sütler bu tebliğe uygun olarak ısıl işlemden geçiriliyor. Tabii bir de işin teknolojik boyutu var. Isıl işlem olarak kullanılan pastörizasyon ve UHT teknolojileri, tüm dünyada kullanılan, sağlık otoriteleri tarafından da kabul edilmiş en ileri teknolojiler. Teknolojiye güvenmenin ve kendi faydamıza kullanmanın güzel bir örneği yani süt meselesi.
Ben bu nedenlerle ambalajlı sütleri tercih ediyorum anlayacağınız. Zaten açık süte en başında soru işaretiyle yaklaşırken, şimdi bu araştırmalarımla tamamen uzaklaştım, ambalajlı pastörize ve UHT sütlere güvendim. Eğer hala soru işaretleriniz varsa lütfen konuyu burada bırakmayın ve siz de biraz araştırın.
Covid-19 tüketici alışkanlıklarını değiştirdi. Süper marketlerin kasa önlerinde oluşan uzun kuyruklar sanal marketlere taşındı. Ancak bu da başka bir sorunu beraberinde getirdi. Güvenli alışveriş fırsatı sunan bu marketlerin çoğu, online siparişlerinde bile giderek artan taleplere yetişemez hale geldi. Verdiği siparişin evine gelmesini günlerce bekleyen tüketici ise alternatifler arayışında. İşte bu alternatifler arasından en fazla öne çıkan isim ise Avansas oldu.
Avansas'ın Tecrübesi Hıza Alışkın Olması!
Avansas bu zorlu Covid günlerine kadar yalnızca iş dünyasının yakından tanıdığı bir e-ticaret firmasıydı. Alanında öncü birçok şirketin, ofis ve dükkân gibi sayısız iş yerinin alışverişlerinde tercih ettiği Avansas, iş dünyasının hızına yetişmek için kendi dağıtım ağını kurmuş ve bu yöntemle firmaların güvenini kazanmayı başarmış. Şimdi ise bu tecrübesinden herkesin faydalanabilmesi için yepyeni bir karar alarak evlere teslimat sürecini başlattı.
Ürünleriniz Sadece 1 İş Günü İçinde Kapınızda!
Avansas'ın yeni kararında dikkat çeken en önemli nokta evlere servisi 1 iş günü içerisinde gerçekleştiriyor olması. Muadillerinin neredeyse 4-5 güne uzayan teslimat süreçleriyle kıyaslandığında Avansas sadece bu yönüyle bile ilk tercih olmayı başarıyor. İstanbul başta olmak üzere, Ankara, Bursa, Kocaeli, Tekirdağ, illerindeki tüm evlerin siparişleri 1 iş günü içinde kapılarına geliyor. Üstelik Avansas’ın hijyenik teslimat araçlarıyla.
Avansas Düzenli Sterilizasyon Çalışmasına ve Ekip Sağlığına Her Şeyden Çok Önem Veriyor!
Hijyen kurallarına herkesin fazlasıyla dikkat ettiği bugünlerde Avansas'ın önemli bir artısı daha var. Düzenli olarak dezenfekte ettiği kendi araçlarıyla teslimat yapıyor. Böylece, evlere girecek olan ürünlerle temas edenlerin sayısı bir hayli sınırlandırılıyor. Avansas'ın düzenli olarak sağlık kontrolünden geçirdiği dağıtım ekibi dışında hiç kimse ürünlerle temas etmiyor. Siparişler kargo kamyonlarında ya da ofislerinde günlerce virüse açık bir halde bekletilmiyor. Düzenli olarak sterilizasyon çalışmaları yapılan Avansas depolarından yapılan alışveriş yine firmanın kendi steril araçları ve eldiven, maske gibi koruyucularla çalışan ekibi sayesinde 1 iş günü içinde evlere ulaştırılıyor.
Peki Avansas'ta Neler Var?
Bu soruyu "Avansas'ta yok yok" diye yanıtlamak mümkün. Kolonyadan çamaşır suyuna, tuvalet kâğıdından mutfak bezine ve hatta kişisel bakım ürünlerine kadar herhangi bir markette bulunandan daha fazla temizlik ürünü Avansas'ın stoklarında yerini almış. Bunların yanı sıra mutfaklara gönül rahatlığıyla alınabilecek bakliyat, makarna, un, sağlıklı atıştırmalıklar, bitki çayları, kahve türleri ve daha birçok yiyecek ve içecek çeşitliliğine de ulaşmak mümkün.
Avansas karantina sürecinden etkilenen çocukları da unutmamış. Bahçelerde, parklarda koşturmaya alışkın olan küçüklerin bugünlerde yaşadığı sıkıntı bir hayli büyük. Onları eğlendirmek ve birlikte güzel vakit geçirmek isteyen ebeveynlerin işini kolaylaştıracak birçok paket hazırlanmış. Üstelik bu sağlıklı boya setleri ve hobi paketleri uygun fiyatlarıyla da dikkat çekiyor.
Avansas iş dünyasıyla çalışma konusunda epey deneyim sahibi olduğu için bünyesindeki ofis ve kırtasiye malzemeleri, elektronik ürünler, mobilya ve hırdavat çeşitleri bir hayli fazla. Evlere taşınan ofislerin ve halen çalışmak zorunda olan şirketlerin tüm ihtiyacını karşılayacak olan bu ürünler oldukça geniş bir yelpaze sunuyor.
Güvenli Alışverişin Yeni Adresi!
Online alışveriş yapmaktan çekinenler bile bu yeni dünyaya adapte olmaya çalışırken Avansas'ın bu konudaki güvenilirliği de dikkat çekiyor. Bugüne kadar iş dünyasının önde gelen firmaları tarafından tercih edilmesinin tek sebebi sadece dağıtım hızı değil, aynı zamanda güçlü ve güvenilir alt yapısı. Avansas, tüm dünyada online alışveriş için en korunaklı yöntemlerin başında gelen 3D Security ve benzeri sistemleri kullanıyor. Bu durum da banka bilgilerini paylaşmak konusunda herhangi bir endişeye yer bırakmıyor.
Ülkemizde ilk Corona vakası 10
Mart’ta açıklanmıştı. Aradan sadece bir buçuk ay gibi kısacık bir zaman geçmesine
rağmen ne kadar çok şey değişiyor ve ne kadar çabuk değişiyor! Bazen gerçeklik
algımı yitirecek gibi oluyorum ve bu hızlı çekim filmde tanık olduğum şeyleri yazmam
gerektiğini düşünüyorum. Belki bundan yıllar yıllar sonra sanal dünyanın tozlu
kodları arasında birileri bu blogu bulur ve okur diye! Ne bileyim olabildiğince
işte.
Mesela bugün günlerden 23 Nisan.
Hem de 100. Yıl kutlaması! Ama bayram yok. Çünkü malum coronasal nedenlerden
ötürü “Sokağa Çıkma Kısıtlaması” uygulanıyor. Saat 14.00'e kadar maskemizi
takarak en yakın bakkala veya markete gidebiliriz yürüyerek, ama arabaya binmek
yasak. Bu arada tabii ki çalışanlara, yani çalışmak zorunda olanlara böyle bir
kısıtlama yok.
Bayramı dışarda kutlamak yasak,
ama #evlerşenlikoldu gibi hashtag’lerle bütün televizyon kanallarında kısa
çocuk videoları yayınlanıyor. İnsanlar evlerinde bir köşeyi bayraklarla,
balonlarla, Atatürk posterleriyle süslemiş, bir nevi stüdyo yapmış. Çocuklarına
en güzel giysilerini giydirmiş. Şiirler şarkılar söyleyen çocuklarının kısa
videolarını çekmişler. Ne yalan söyleyeyim; son yıllarda hiç olmadığı kadar çok
Atatürk’ten bahsedildiğine tanık olmak beni şaşırtıyor. Kolonyadan temizliğe,
evde yemek yemekten ekmek pişirmeye kadar pek çok konuda olduğu gibi, Atatürk’ün
değerini bilmek konusunda da sanırım Covid19 sayesinde (!) ülke olarak fabrika
ayarlarımıza geri dönüyoruz. İroni şu ki, normal koşullarda değerini bilemediğimiz,
ya da farkına varamadığımız güzellikleri bu virüs sayesinde yeniden keşfetmeye
başladık.
Sabah Anıtkabir törenini gördüm televizyonda.
Çok kalabalık olmayan bir grup devlet erkanı Aslanlı Yol’da yürüyordu. Çelenk
taşıyan askerler dahil herkeste maske vardı. En önde yürüyen maskesiz adamı ise
tanıyamadım. Meğer cumhurbaşkanı yardımcısıymış. Protokolde böyle bir rütbe
olduğunu bile bilmiyordum.
maskeli 23 Nisan
Cumhurbaşkanı yoktu törende, onun
vekiliymiş bu kişi. Maske takmaması bir cesaret göstergesi miydi neydi pek de
anlam veremedim açıkçası. Akşam saat tam 21’i gösterince cumhurbaşkanının da
katılımıyla herkes pencerelerden İstiklal Marşı okuyacakmış. Bizim Kadıköy
Belediyesi’nin “pencere töreni” ise sanırım 15:30’da olacakmış.
Çekmeköy Belediyesi’nin 23 Nisan resmi
geçidi geldi sonra ekrana. Beş on tane polis aracına, zabıta aracına,
motosiklete balon asmışlar sokaklarda siren çalarak geçiyorlar. Bir acemilik,
ne bileyim bir “şeylik” var bu kutlama biçimlerinde. Nasıl denir, sanki iki
beden büyük gömlekte nasıl şık durulur testi gibi…Sakil duruyor, derinliksiz,
çalakalem yapılmış gibi, dostlar alışverişte görsün gibi! Tribünlere oynamayı
amaç edinmiş ama bir türlü topa vuramamış yedek oyuncu gibi…
Ne diyelim hiç yoktan iyidir, bu
günleri de gördük ya, buna da şükür. Yine İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü saat tam 13.00’de 39 ilçede
gökyüzüne balon bırakmış. Demek ki Kadıköy o ilçeler içinde yer almıyor, ben balon malon göremedim nihayetinde.
Öyle ya da böyle bir şekilde bir
çabalar var. Alamet-i Corona-i Vakvaka...
Sevgili gelecek insanları, belki
bana kızacaksınız ama bir de şöyle bir durum var. Evet bu Corona
virüsü çok korkunç, evet insan öldürüyor ama öte yandan sanki gönül alırcasına pek
çok konuda da insanları eşitlemeye devam ediyor. Buna pek çok örnek verebilirim ama günün anlam
ve önemine uygun olan bir tane seçmek istiyorum. Geçmiş 23 Nisan’larda
çocukların bazıları allı pullu süslü püslü giysileriyle gösterilere, geçit
törenlerine katılıp coşku yaşarken; gözlerden uzakta, gündeme bile gelmeyen
bazı çocuklar ise dışlanmanın ve yaşıtlarından ayrıksı kalmanın sızısını derinden hissederek evde kalırlardı, kalmak zorundaydılar, bir başka deyişle evde bırakılırlardı. Kimileri yürüyemediği
için, kimileri yataktan kalkma yeteneklerini yitirdikleri için, kimilerinin ise ailelerinin bayram
giysisi alacak parası olmadığı için…
Sanki Atatürk bu “ayrıksı” hisset(tir)ilen
çocuklara da bu günü armağan etmemiş gibi hüzün içinde geçer giderdi 23 Nisanlar. Ta ki Korona’ya kadar! İşte bakın; herkesin
korkudan ödünü patlatan Mr. Corona sayesinde şu ya da bu nedenle bayram coşkusu
yaşayamayacak olan çocuklarla diğerleri eşitlendi! Hepsi evlerinde, hepsi sadece balkona çıkarak, camdan balon uçurarak kutlama yapıyor. Muhtemelen pek çok yetişkin bu (önemsiz) detayın farkında
değil ama, ben eminim ki binlerce minik yürek, bu bayramda ilk defa diğer
çocuklarla eşitlenmenin tatlı heyecanını yaşıyordur. Belki bu çocuklardan bazıları
aradan yıllar yıllar geçtikten sonra bu yazıyı okuyarak gülümseyecektir.
Kim bilir bir gün belki de virüs falan olmadan da insanlar eşitlenecektir! Kim bilir, kim bilebilir...
Nice bayramlara efendim! Milletvekillerinin
öğretmenden fazla maaş almadığı, herkesin eşit oranda temsil edildiği nice
meclislere…
Çocukların tamamının gözleri güldüğünde, o gün geldiğinde, işte asıl bayram o zaman olacak...
Sen evde kal ihtiyaçların kapına
gelsin diyor Trendyol! Waikiki ve Defacto diyor ki 2 buçuk milyon adet maske
bağışladık devletimize! Sübliminal mesaj var geri planda, anlayana! Kızılay
maden suyu da magnezyumsuz kalmayın diyerek korona reklamları zincirine katılıyor.
Bir sürü vitamin desteği bi şeylerin de reklamları var. Kimisi çinkolu bu sıvı diyor,
kimisi propolis yersen güçlü olursun diyor. Ömrünüze ömür katar bu kefir sloganına yükleniyor bir marka. Tabii ki evdeyim ve maret sucuğun hastasıyım diyor Ayhan Sicimoğlu. Hayallerindeki
tatil için evinde kal Türkiye diyor bir turizm şirketi. Nasıl olacaksa artık! Vestel geri durur mu, sen
evde kal diye Türkiye, bizden sana televizyon hediye diyor. Üç bi şey alana
televizyon veriyor! Elbette bankalar da bu furyadan geri kalmıyor. Siz evde
kalın, yeter ki bankada işlem yapın, biz hallederiz diyorlar. Bir de evinden çalışan banka memurunun kucağına en sevimlisinden çocuk oturtmuşlar ki mesaj tam olsun! Sonunda zafer bizim
olacak sabret diye bir şarkı yapmış Türkcell. Peros diye adını ilk kez duyduğum
deterjancı bir firma en arabeskinden en ağdalısından “Bu da geçer sakın üzülme”
şarkısıyla yer alıyor- sözüm ona- umut veriyormuş gibi görünen reklamlar furyasında.
Hepsi “ Evdekal Türkiye” diyor; oysa ben
cümlenin dillendirilmeyen devamını da duyuyorum:
“ Satın al Türkiye!”
Kapitalizm bu zor günlerde de boş
durmuyor anlayacağınız, insanların cebindeki son kuruşları da almaya çalışıyor! Ne
yalan söyleyeyim, istedikleri kadar ağlak şarkılarla duygusal sözlerle süsleseler
de, bütün bu reklamları son derece sahtekar, son derece oportünist buluyorum.
Sistemin içinde dev organizmalar
var. Satıp satıp büyüyen, büyüdükçe büyüyen, tıpkı virüsün kendisi gibi, vantuzlarıyla
yapıştığı organizmayı sömüren ve yok eden! Bir de bu virüslere karşı emeğiyle
alın teriyle ayakta kalmaya çalışan, antikor üretmeye çabalayan geniş kitleler…
Birileri canının derdiyle ölüm
kalım savaşı verirken, diğerleri ise var olma amacı daha çok insana bulaşıp
daha çok insanı yiyerek büyümek ve yayılmak olan korona virüsü gibi vantuzlarını
kitlelere daha sağlam yapıştırma derdinde.
Berberler, terziler, marangozlar,
kalay ustaları, kaynak ustaları, temizlik emekçileri,yufka açan kadınlar, alternatif sahne
sanatçıları, tiyatro emekçileri, garsonlar, komiler, şarkıcılar, kukla sanatçıları, manikürcüler, aşçılar, aşçı
yamakları, hamam tellakları, masörler, otobüs muavinleri, tekerlek tamircileri,
atanamayan öğretmenler, işsiz kalan tekstil mühendisleri, yüzme hocaları, kapanan atölyelerden
kovulan overlokçular, son ütücüler, pansiyon işletenler, sandviç büfesi çalışanları, sokak satıcıları, daha kimler kimler...
Bütün
bu insanlar, kırk katır mı kırk satır mı misali yoksulluk ve/veya virüs sarmalında
hayatta kalmaya çalışırken ve unutulmuşken, bu kocaman kocaman dev firmaların yaptığı
reklamlara da, bu reklamlardan akan vıcık vıcık arabesk duygusallığa da, şöyle
seslenesim geliyor:
Madem evde kalıyorsun Türkiye,
bari akıllan biraz Türkiye!
Koltukta uyumuşum. Gözlerimi
ovuşturarak yavaşça uyandım ve cep telefonumu elime aldım, baktım saat 23:55’i
gösteriyor. Tam bu sırada açık kalan televizyon ekranı kırmızıya boyandı ve “Son
Dakika” spotu yanıp sönmeye başladı. “Bu saatte çıkan son dakika haberinden
hayır gelmez” dedim kendi kendime ve kumandayı elime alıp öylesine başka kanala
geçtim. Orada da aynı ekran çıktım karşıma “Son Dakika!”
Ne oluyoruz demeye kalmadan son
derece genç ve medeni görünümlü biri göründü. Kendisini tanıttı. Başkanın birinci
yardımcısı mıymış neymiş tam anlayamadım. Yeni atanmış galiba. Ama nasıl güzel
bakıyor ve nasıl güzel konuşuyor bir görmeliydiniz. Pozitif enerjisi sanki
başının etrafında hareler oluşturmuş gibi. O derece yani! Tabi bende uyku muyku
kalmadı. Sesini açtım televizyonun, merakla dinlemeye başladım:
“Çok saygıdeğer yurttaşlarım” diye
başladı konuşmasına. Bize mi diyor diye kuşkuya düşmedim desem yalan olur. Yurttaşına
saygı duyan politikacı görünce insan bir garip oluyor ister istemez. Neyse, daha
bir merakla dinlemeye devam ettim sonra bu gizemli beyefendiyi. Uykum da iyice
açılmıştı. Gerisini ne siz sorun ne ben söyleyeyim diyemeyeceğim, çünkü olduğu
gibi anlatıyorum işte. Ne bir eksik, ne de bir fazla... İşin özü, şöyle dedi o medeni
yüzlü genç adam:
“Çok saygıdeğer yurttaşlar,
Korona virüsünün dünyayı esir aldığı
bu kötü günlerde devlet olarak sizin yanınızdayız. Siz sakın ‘İşimi kaybederim,
faturalarımı ödeyemem, maaş alamam’ gibi şeyler düşünmeyin. Öncelikle bilmelisiniz
ki, saat 24.00’ü gösterdiğinde ülke olarak iki haftalık karantinaya giriyoruz
ve saatler 24.00’ü gösterdiğinizde hepinizin banka hesaplarına bu ay için
harcayabileceğiniz 10.000’er TL da geçmiş olacak. Sizin banka hesaplarınızı nasıl
mı biliyoruz? Bundan kolay ne var ki? Endüstri 5.0’a girmek üzere olduğumuz bu günlerde böyle bir soru sormadığınızı
varsayıyoruz. Güle güle harcayın sevgili yurttaşlar. Elbette bu kadar az para size
layık değil. Ayrıca elektrik, su, doğalgaz faturalarınız virüsten kurtulana
kadar askıya alınmıştır. KOBİ’leri ve sanayicileri de unutmadık elbette. Özetle
ödenmeyen çek ve senet kalmayacaktır.
Bu arada evlerinize her akşam
bıraktığımız portakalları ve kivileri yemezseniz gerçekten darılırız.
Unutmayın, siz saygıdeğer
vatandaşlarımız olmasa, bu ülke olmazdı!
COVID-19 hayatımıza girdi gireli hepi
topu üç ay geçti. Ve o günden bu yana her şey realitenin değil de, sanki bir
filmin zaman ölçeğinde gibi hızla gözümüzün önünden akıp gidiyor. Şaka maka, tarihin
kırılma noktalarından birine tanık oluyoruz. Meğer çok hızlı sandığımız
hayatımız ne kadar da yavaş akıyormuş korona öncesinde. Meğer dert ettiğimiz
şeyler ne kadar da önemsizmiş!
Bu üç ayda neler oldu, nelere
alıştık bir düşünsenize. Sanki hayatımıza birisi yeni bir milat noktası koymuş
gibi. CÖ-CS / Coronodan Önce, Coronadan Sonra...
Her şey en basit
alışkanlıklarımızın değişmesiyle başladı. Nasıl mı? Mesela koronodan önceki
zamanlarda sıcakkanlı bir toplumduk. Tanıdıklarımızla selamlaşırken sadece
tokalaşmaz, bir de sarılıp öperdik birbirimizi. Koronanın ilk zamanlarında
-bize bir şey olmaz evresindeyken yani – şakayla karışık “Sarılmak yok, uzaktan
selamlaşalım!” diyerek, birbirimize şirinlikler yaptık. Kimileri elini kalbine
koyup hafiften öne eğilerek külhanbeyi tavırla “eyvallah hocam” dedi güldü,
kimileri tokalaşmak yerine kollarını
tokuşturdu güldü. Hayat o zamanlar hala güzeldi... Geldiğimiz noktada, yani o
günlerden iki-üç ay gibi kısa bir süre sonra ise “sosyal mesafe” diye bir
kavramın boyunduruğuna girdik. Değil sarılıp öpüşmek, en kanka arkadaşımızla
bile aramıza en az bir buçuk metre mesafe koymadığımızda tedirgin olmaya
başladık. Ve bu duruma çabucak ALIŞTIK!
Devlet Baba!
İlk zamanlar olayın henüz
ciddiyetinde değildik. Gökyüzünde vızır vızır uçaklar uçuyor, herkes bir
yerlere gezmeye gidiyor ve gittikleri ülkelerden mutlu öz çekimler yaparak
sosyal medyada paylaşıyordu. Korona birkaç ülkeye yayılınca bizimkiler
hava alanına termal kamera koyarak- biraz da göstermelik- önlem aldı. Hatta
Şirin Payzın’dı yanılmıyorsam, “Amerika’dan geldim kimse ateşime bakmadı” diye
eleştiri tweeti atınca, sosyal medyada tepkileri üzerine çekmişti. Abartıyor
dediler. Ne sorunsuz zamanlarmış! Hava alanındaki kontrollerde ateşi yüksek olan
çıkarsa hastaneye gönderiyorlardı güya, çok da sıkı değildi önlemler o ilk
zamanlarda. Sosyal medyada hızla yayılan “Bu virüs Türk genine bulaşmıyormuş!“geyiğine
inanıyorduk çünkü, inanmak istiyorduk belki de! Oysa bizler hafife aldıkça,
Korona sinsi sinsi tüm dünyayı ele geçirmeye başlamıştı bile. Türk genini takar mıydı! Avrupa’da
ölüm grafikleri hızla yükseliyor ve biz de hafiften korkmaya başlıyorduk. Sonra film daha da hızlandı.
Ben bu yazıyı yazarken Fox TV’de
alt yazı geçiyor mesela:
“1991 yılındaki büyük madenci
grevinden sonra ilk kez tüm madenler bu geceden itibaren kapanacak!”
Buna da alışırız elbette, neyse…
Geldiğimiz noktada, dünyada 713
bin kişi virüse yakalandı ve ne yazık ki 33 bin kişiyi de kaybettik. Bizdeki vaka
sayısı da on bini aştı! İnsan hayatlarını sayılara indirgeyerek bu yazıyı
kirletmek istemiyorum, ama istatistik gerçeğini de yadsıyamaz haldeyim…
Ufak ufak sınırları kapatıyordu devlet
bir iki hafta öncesinde. İtalya, İspanya, derken bugün, havadan karadan ve denizden
tüm sınırlarımız kapalı şu an. Buna da ALIŞTIK sayılır.
Ama dahası da var. Çünkü her şeyden
önce tiyatroları, sinemaları ve barları kapattılar. Ardından restoranlarda
masaları kaldırdılar, alın yemeğinizi paket yaptırın evinizde yiyin dediler. Kafeler
kapandı. Ardından kuaför salonları, hamamlar, saunalar ve kaplıcalar… Bunlara
da ALIŞTIK.
Sokaklar boş, dükkanlar ıssız!
Avm’leri kapatmadı devlet, daha
doğrusu kapatamadı belki. Ama büyük mağazalar birer birer kepenk indirince,
birkaç alışveriş merkezi kendiliğinden çekildi aradan. Geçen hafta sonu balık
tutmayı yasakladılar, sahilde yürümeyi yasakladılar, pikniğe gitmeyi bir de!
Ama kimse işe gitmeyi, fabrikaya gitmeyi yasaklamadı, yasaklayamadı. Çünkü
yasaklasa, o işçilerin maaşını kim verecekti!
Okullar sanırım iki haftadır
kapalı. Öğrenciler internetten ve televizyondan takip ediyor artık derslerini. Buna
da ALIŞTIK. Hatta ilk internet dersinde çocuklara idam sahnesi izlettirdiler,
sonrasında milli eğitim bakanı özür diledi. Bütün bu yaşananlar gerçekten de Emir
Kusturica filmleri gibi absürttü; ama ALIŞIYORDUK!
65 yaş üzeri riskli grup olduğu için
onlara geldi sokağa çıkma yasağı. İncittik bu yaş almış çınarları; sosyal medya
soytarıları, orta yaşlı vatandaşlarımızın üzerlerine su dökerek dalga geçtiler. Bu gözler bunları da gördü. Genetik
kodlarımıza işlemiş “Büyüklerimi saymak, küçüklerimi sevmek…” andı ne zamandır
tedavülden kalkmıştı zaten.
Dünden itibaren iç hatlardaki uçaklar,
şehirler arası otobüsler ve trenler durduruldu. Başka şehirlerde yakınını kaybeden onlarca kişi, şehirler arası yolculuk izni alabilmek için kaymakamlıklara akın etti bugün.
Sokağa çıkma yasağı istiyor ülkede
hemen hemen herkes. Özgürlüğüne en düşkün insan bile… Başka çare kalmadı. Çünkü korona sayesinde
devletimiz yeni bir kavram öğretti bize:
GÖNÜLLÜ KARANTİNA!
Oysa ben, gönüllü karantina değil
de Timur Selçuk’un gönül titreten sesiyle söylediği KARANTİNALI DESPİNA şarkısından
tarafım...
“Herkes kendi OHALini kendisi yapsın”
diyorlar.
SELFOHAL yani, kendi kendini eve
kapat diyor devlet. İster işten izin al, ister işten kovul, ama evde kal!
“Evdekal” “Evdehayatvar” “Hayatevesığar”
gibi sloganlarla insanları evlerinde tutmaya çalışıyorlar. Bir tır şoförü “Ben
nasıl evde kalayım, açım, çalışmam lazım” dediği için gözaltına alınıyor. İçişşşleri
bakanı “art niyetli bu adam!” diyor.Bu
gibi durumlara alışmıyoruz şu an, çünkü zaten ALIŞKIN herkes!
Bu yazının sonunu yazarken
devletimizin başkanı ulusa sesleniyor, tam da şu anda! Diyor ki:
“Ben yedi maaşımı bağışlayarak
kampanya başlatıyorum; hepimiz birbirimize yeteriz , hadi pamuk eller ceplere…”
Bu muhabbet böyle sürer gider... En iyi sözü Karantinalı Despina söyler...
#Evdehayatvar sloganını çok
yapmacık, çok zorlama, nasıl desem biraz da “snop” buluyorum. Sokakta çöp
toplayan temizlik emekçileri “#Evdehayatvar” diyerek çalışmasın bakalım! Böyle bir şey olsa, emin olun #Evdehayatvar! heştekiyle mutfağından ekmek yapma
videoları paylaşanlar, daha doğrusu bu lükse sahip olabilenler ayaklanır öncelikle. Hatta,
Demem o ki, George Orwel’ın meşhur
Hayvan Çiftliği kitabında söylediği gibi
“Bütün
hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir!” durumu yaşanıyor maalesef Corona günlerinde de! Bu gerçeği herkes biliyor, ama ne yazık ki çoğunluk görmek
istemiyor! Ya da görmezden gelmeyi tercih ediyor.
#Evdehayatvar öyle mi!
Mesela doktorlar da “Ee, yeter be,
çalış çalış nereye kadar!” deyip “#Evdehayatvar” sloganıyla işlerini bıraksa!
Nasıl olacak sonrası! Düşünmesi bile kulağa korkunç geliyor değil mi!
Hadi böylesine elzem iş gruplarını bir kenara
bırakalım. İşini kaybetmemek kaygısındaki overlok işçisi “#Evdehayatvar patroncuğum,
kusura bakma ben gidiyorum!” diyebilir mi… Ya da Antalya'dan diğer şehirlere portakal taşıyan lojistik emekçisi "Hayat yolda değil evdeymiş buyuruyor devletimiz, hadi bana eyvallah" diyerek kontağı kapatsa! Virüsün en birinci savaşçılarından, c vitamini bombası portakala nasıl ulaşacak kendilerini evlerine kapatanlar!
Tamam virüsün yayılmaması için ne
kadar insan evde kalsa o kadar iyi. Ama sizce de bu noktada bir adaletsizlik yok mu? Bari çalışmak zorunda olanlarla dalga
geçer gibi bir slogan seçilmeseydi! "#Evdehayatvar diyeceksin, #EvdekalTürkiye diyeceksin, sahilde koşmayı yasaklayacaksın, diğer tarafta işe gidenleri yok sayacaksın!
Keşke sosyal devletimiz(!) kocaman kollarını açabilseydi ve çocukları arasında ayrım gözetmeyen bir anne şefkatiyle hepimizi kucaklayabilseydi! Ve sloganımız “#Evdehayatvar!” gibi muğlak, ucu
açık, kime hitap ettiği belli olmayan ve bir o kadar itici sözcüklerden oluşacağına
“HERKES EVİNDE, VATANDAŞIMIZ DEVLET
GÜVENCESİNDE!”
gibi daha kapsayıcı, daha güven verici, daha
umutlu bir anlam içerebilseydi!
görsel**
“Böyle bir ortamda üçün beşin,
sloganın lafı olmaz” diye beni eleştirebilirsiniz, haklısınız. Ama keşke on
dört gün herkes evine kapanabilseydi, keşke seksen milyon TC vatandaşı olarak birbirimize kenetlenebilseydik!
Milli seferberlik ilan edilebilseydi mesela! Troller politik nefret kusmayı en azından -Corona hatırına- bir kenara bırakabilseydi! Devletin planlama teşkilatı kapanmamış olsaydı da
her meslek grubuna görev verebilseydi keşke! Mesela doktorlar, ilk yardım eğitimi
almış olanlar, hemşireler, sağlık personelleri ve sağlık öğrencileri
hastanelerde görev alsaydı. Sanayiciler tam kapasite test üretseydi. Mühendisler hayatı kolaylaştıracak aletler geliştirmeye konsantre olsaydı! Ziraatçılar hijyenik gıda üretmeyi, lojistikçiler de bu gıdaları dağıtmayı üstlenseydi. Biz tekstilciler bütün
fabrikalarda ve atölyelerde üretimi medikal tulum ve maskeye dönüştürebilseydik ivedilikle! Ve
tv’lerde boş boş konuşanlar yerine daha bilimsel programlar yapılsaydı! Mesela
psikologlar kaygı terapisi yapsaydı ekranlarda; pozitif filmlerle insanların
moralleri yükseltilseydi. Her akşam sağlık bakanı ne söyleyecek diye beklemek zorunda olmasaydık! TRT’nin onlarca kanalından biri, il il, ilçe ilçe korona durumunu
– adeta seçim sonucu verir gibi- verebilseydi ekranlarda olanca şeffaflığıyla… Nasıl ki Ulusal Kurtuluş Savaşımızda
evde kalan kadınlar askerlerin söküklerini dikerek savaşa çok değerli katkıda
bulunduysa, yine böyle dayanışmalar olabilseydi! Herkes gönüllü olabilseydi!
Oysa Corona günlerinde ne yazık ki insanlarımız üçe ayrıldı:
Bir - Kendilerini komple eve kapatıp korunaklı alanlarında korumaya alanlar!
İki - Ekmek parası için kelle koltukta çalışmaya çalışanlar - ki büyük çoğunluk böyle-
Üç- Evde oturanların konforlarını sağlamak için kendilerine feda edercesine görev alanlar!
Oysa böyle olmamalı! Herkes elini taşın altına koymalı! Devlet, partiler, zenginler, fakirler, herkes...
Olur mu? Belki de olur! Zararın neresinden dönülse kardır. Yıllardır şucu bucu diye kutuplaştırılan
ülkem insanı belki de Korona düşmanına karşı fabrika ayarlarına dönüp tek vücut
olur !
Neydi, her kötünün içinde bir iyi
vardı!
Ying’di Yang’dı!
Haydi o zaman kolları sıvama zamanı, herkesin yapabileceği bir şey mutlaka vardır!
Hayatımda iki tane fizik
öğretmenim oldu. Biri lisedeki Ruhsar Hanım, kendisi antipatiklikte bir dünya
markasıydı. İkincisi ise üniversitede en az yedi bilemedin sekiz tane fizik
dersime giren Hanife Hanım. Hanife Hanım
Ruhsar Hanım kadar gıcık değildi, güzel bakan boncuk gibi mavi gözleri vardı
ama tavizsizdi, korkardık yani kendisinden.Bunları niye mi anlatıyorum. Örgün eğitim hayatımın gayet uzaklarda kaldığı
2020 yılı içinde, nur topu gibi yeni ve eskiler kadar korkunç bir fizik öğretmeninin
hayatıma girdiğini ilan etmek için! Kendisinin adı Bayan Korona! Ruhsar kadar
ürkütücü, Hanife kadar bıktırıcı! Adeta kafama- kafamıza- vura vura bize bir
şeyler öğretmeye çalışıyor son aylarda. Dünyadaki bütün dengeleri alt üst
etmesi ise içindeki kara mizahın yansıması diyelim (!)
İsterseniz Bayan Korona’dan
aldığım dersleri sizinle de paylaşayım:
görsel**
Yerele dönün,
tarım yapın kardeşim!
Bayan Korona’dan önce tembellikte
zirve yapmışız çoğumuzun haberi bile yok! Ülkemizin mis gibi verimli toprakları
dururken çerezlik ay çekirdeğini Çin’den alıyormuşuz mesela! Korona’dan sonra
stoklar azalmaya başlayınca 2 liralık çekirdek paketi 10 liraya çıktı da öyle
öğrendim ben bunu! Tütünü bile Çin’den alıyormuşuz! Soğanıydı, lahanasıydı,
sarımsağıydı derken karpuzu da dışarıdan aldığımızı öğrendim ve “yuh” dedim
kendi kendime! Tabii ki Bayan Korona hemen duruma el attı. Baktı bu ithalatın afedersiniz kokusu çıkıyor,
görürsünüz siz demeye getirdi!Virüsü
fırlattı tepemize, hoop her şey alt üst oldu! Hadi ayıklayalım hep beraber bakalım bakalım ithal pirinçlerde ne kadar taş varmış!
Diyor ki Bayan Korona:
“Yerele dönün kardeşim! Egzotik meyve mi
yetişmiyor topraklarınızda, onu da yemeyiverin! Dedeleriniz ejder meyvesinden yapılma smoothie mi
içiyordu? Atın üzerinizdeki tembelliği, işleyin topraklarınızı! Ne demiş
atalarımız: ‘Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz’
"Baktım ki işler çığırından
çıkıyor, alın işte sınırları kapattım! Şapka düştü kel göründü? Eğer tarımı
önemsemezseniz, o glutenli diye burun kıvırdığınız kuru ekmeği yapacak un bile
bulamazsınız yakında!
Ya aklınızı başınıza devşirin,
tarım yapın kendi yiyeceğinizi üretin, ya da… Anladınız siz!"
Şu turizm
işlerini de bu kadar abartmayın!
Bayan Korona turizme de bir ayar
verdi gördüğünüz üzere. Sırtına çantasını takanın kendine “ gezgin” dediği,
uçakların vızır vızır işlediği bir dünya iyi değilmiş gördünüz diyor Bayan
Korona! O uçaklar yüzünden havanızı kirlettiniz zaten diye de kızmaya devam
ediyor:
“Çoğunuz sosyal medyada fotoğraf
vermek için, sırf gitmiş olmak için, sırf o ünlü lokantada yemek yemiş olmak
için geziyorsunuz. Aslında farkında değilsiniz ama dünyayı tüketiyorsunuz!
Biraz sakin olun, az durulun! Hayatınızı yavaşlatın! Harala
gürele oradan oraya atlayıp zıplayarak bir yere varamazsınız. Üstelik virüsleri de ben taşımadım, siz taşıdınız!
Her şeyi tüketmekten
ne zaman vazgeçeceksiniz!
Çekirge sürüleri gibisiniz! Evet
bunu ben söylemiyorum, Bayan Korona söylüyor.
“Çekirge sürüsü gibi önünüze çıkan
her şeyi yok ede ede, birbirinizi ittire kaktıra uçuruma doğru tam gaz
gidiyorsunuz, farkında değil misiniz? Böyle diyor Bayan Korona.
" Eğer doğanın
dengesini bozmasaydınız, eğer her önünüze geleni yemeseydiniz, eğer her şeyi
paraya çevirmek uğruna gıdalarınıza kimyasallar katmasaydınız, betonları dikip ağaçları keserek havanızı kirletmeseydiniz, ben
de sizi böyle zorlu bir sınava sokmak zorunda kalmazdım..."
Şimdi
Çıkarın Kağıtları Kalemleri!
Evet şimdi hepimiz kalemlerimizi
ve kağıtlarımızı çıkarıp sınava giriyoruz. Önümüzde kocaman bir problem var. Soru
şu:
“İnsanlık
nereye gidiyor, yeni Korono’lar olmadan önce nasıl önlemler almalıyız,sizce de hayata başka bir yerden bakmamız
gerekmiyor mu?"
Ben tam “Hocam soruyu kompozisyon
şeklinde mi yazalım yoksa matematik formülü mü…” derken Bayan Korona kan ter
içinde bana döndü ve tabiri caizse tam da lafı ağzıma tıktı :
“Yoruldum evladım, benim de bir
kapasitem var, beni bile yordunuz… Nasıl biliyorsanız öyle yapın, ben daha ne
diyeyim size…”