11 Haziran 2024 Salı

Tiflis Gezi Hikayem #10-Beşinci Günden İzlenimler

Sevgili Günlük,

Beşinci günün ardından şehre hem alışıyorum hem de daha çok sevmeye başlıyorum. Hava durumuna bakılırsa nihayet yağmurlar bitiyor.

Kesintisiz Yeşil ve Sessizlik

13608 adımlı günün özetini baştan belirteyim:

Kesintisiz yeşil ve sessizlik…

Abartmıyorum; bu şehirde insanın gözü de ruhu da yeşile doyuyor. Ağacın olmadığı bir sokak neredeyse yok gibi… Büyük ve doğal parkların yanı sıra, dört ağacın bir araya gelmesiyle şahane bir meydan oluşabiliyor. Trafiğin yoğun olduğu caddelerdeki araç gürültüsü haricinde korna sesi ve insan uğultusu da yok. Yüksek sesle kahkaha atana, cep telefonuyla konuşarak yürüyene, çocuğu ile yüksek sesle konuşana da hiç denk gelmiyorum. Şehir gerçekten huzurlu ve güven veriyor.

Böyle dışarıdan bakınca ne kadar kalabalık ne kadar gürültücü bir toplum olduğumuz daha çok gözüme çarpıyor. Ve ne kadar çorak olduğumuz; parklarımızın ve yeşil alanlarımızın da ne kadar yeme içme odaklı olduğu…

At suyunu çantana, git parkta ağaçların altında otur ya da sessizce gez!

Bu şehirden aklımda kalan bu olacak sanırım…

Günün Hikayesi

Bugün aslında teleferiğe binmeyi düşünüyorduk. Evden çıktık, Old Town’ın turistik merkezindeki kiliseleri, barlar sokağını gündüz gözüyle görerek Barış Köprüsü’ne kadar uzandık. Kahvaltıyı yine evde yaparak çıkmıştık.

Barış Köprüsü cam ve metalden yapılmış, yanılmıyorsam bir İtalyan mimar tasarlamış. Bence şehrin o eski dokusuna büyük bir tezat oluşturuyor, belki de bu yüzden çok ilgi çekiyordur.

 Neredeyse bir otobüs dolusu Japon turist kafilesi geçiyor yanımızdan köprüde. Yürüyerek teleferik istasyonuna varıyoruz. Şehrin sessizliğine uyumsuz bağırarak konuşan Hintliler gözüme çarpıyor. İstasyon çok kalabalık, vazgeçiyoruz teleferiğe binmekten. Zaten turist dediğin, kafasına göre takılan kişi değil midir?



















Teleferik durağının altında ne var bilin bakalım? Evet bildiniz, elbette park var. Güzel oturma yerleri, daha önce hiç duymadığım şarkılar söyleyen kuşlar… Bir aile, daha önce bizim de alıp sevdiğimiz iki buçuk litrelik biraları ve yiyecekleri ile sessizce piknik yapıyor. Yeşilden gözümü alamıyorum. Sonra ucu açık boru gibi duran çok enteresan mimarisi olan konser ve sergi salonunun altından geçip alt geçitten karşıya geçiyoruz. Alt geçit temiz ve tarihi önemli olayları anlatan siyah beyaz grafitiler var duvarlarında. Alt geçitten çıkınca karşımıza ne çıkıyor, haydi bilin bakalım? Evet bildiniz, yine bir heykel ve yine bir park…

Bu şehirde bir heykeli merkeze alıp çevresine çember şeklinde parklar yapmışlar genelde. Bazı parklarda bu çembere zarif bir fıskiye de eklenmiş. Çok güzel ama ya! İnsan azıcık kıskanıyor diyeceğim ama yok  itiraf ediyorum; insan çok fazla kıskanıyor…

Parktan çıkıp sağa doğru kıvrılıyoruz ve olabildiğince sessiz ve elbette ağaçlı ve gölgeli bir sokağa dalıyoruz yine.


Önümüze bir kilise çıkıyor. Ahenkli bir sesle dua okuyor papaz. İçeriye giriyorum, kimse yok papazdan başka. Öylece dinliyorum. Bir iki kadın geliyor, köşedeki mumlardan alıp, yakıp gidiyorlar. Hayat sakin sakin akıyor. Papazın sesi hoparlöre verilmiş ama sadece bahçeden duyulacak kadar.

Yürürken yürürken çiçek pazarına varıyoruz. Ondan sonra yine trafiğe kapalı bir meydan ve geniş caddeler çıkıyor karşımıza. Bir opera sanatçısı şahane bir şarkı söylüyor, etrafta oturan bir şeyler içen insanlar alkışlıyor. Ama para veren yok gibi. Aynı sanatçıyı akşam Old Town’da görmüştüm, yine para veren yoktu.

Meydandan dondurma alıyoruz, dondurmacıdan çıkınca bilin bakalım ne var? Ama siz de her soruyu biliyorsunuz; evet elbette park var. Oturup dondurmalarımızı yiyoruz. Yürümeye devam ediyoruz ve karşımıza daha önce de gittiğimiz, devasa heykelin olduğu 9 Nisan Parkı çıkıyor.

Dedim ya bu kent KESİNTİSİZ YEŞİL….


Yorulmuşuz, evde akşam yemeği yiyoruz. Menüde patlıcanlı kabaklı bir sebze yemeği ile pilav var. Zaten manavda patlıcan, kabak, patates, dolma biber ve karnabahar haricinde başka sebze görmedim. Gerçi Carrefour’da menşei Türkiye yazan taze fasulye de vardı ve çıtır olmamasına rağmen fiyatı da oldukça yüksekti. Ülkemizin yedi coğrafi bölgesi ve bereketli topraklarının en azından bundan sonrası için değerinin bilinmesi, ülkemizde bereket ve bolluk fışkırması dileğini fısıldıyorum içimden.



Bu akşam nihayet biradan Gürcü Şarabına sıra geliyor. Middle Sweat cinsinde; adı da Mildiani. Hafif tatlı, likörümsü ve kolay içimli. Şaraptan çok anlamayan biri olarak tadına bayılıyorum. Şaraba Ahmet Kaya şarkıları eşlik ediyor. Yarın salı ve son gün. Çarşamba sabahı evi toplar çıkar gideriz. Bende hep öyle olur; tatilin son günü isterse akşam olsun dönüş biletim; tatil modu kafamda biter ve ortama direkt yabancılaşırım. Otellere gidip yaz tatili yaptığımda da hep böyle oluyor. Bazıları son dakikaya kadar havuza girer, eğlenir, sanki tatil bitmemiş gibi. Ben öyle değilim; neden bilmem, bitmişse bitmiştir kafasına erkenden giriyorum.

Ve evet, son söz olarak demeliyim ki, bir şehir için ideal nüfus 1 milyon civarında olmalı. Tiflis gibi yani. Hal böyle olunca yeşil alan da yetiyor, gürültü de olmuyor, pislik de olmuyor.

16 milyonluk şehir mi olur yahu…

 DEVAM EDECEK….

Tiflis yazılarının tamamı   burada 
Devamını Oku

9 Haziran 2024 Pazar

Tiflis Gezi Hikayem #9-26 Mayıs Gürcistan Bağımsızlık Günü Kutlamaları, Mideyi Bozuş

 Sevgili Günlük,

Bugün 26 Mayıs Gürcistan Bağımsızlık Günü kutlanıyor. 1917 Rus Devriminin ardından 26 Mayıs 1918’de kurulan Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti anısına kutlanıyormuş bugün. Gerçi bu devletin ömrü kısa olmuş, 4 yıl sonra Sovyetler Birliği’nin parçası olmuşlar. İkinci cumhuriyetlerini ise bir parka da adı verilen 9 Nisan 1991’de kurmuşlar. Yine de ilk bağımsızlık antlaşması adına 26 Mayıs’ı her sene coşku ile kutluyorlarmış. Bize denk gelmesi de güzel oldu. Sabah erken saatlerde bayrak sarkıtan helikopterler ve kırmızı beyaz dumanlar salan uçaklar geçti gökyüzünden, ben evdeydim gördüm.

Saatlik hava durumuna bakıyorum, yağmur yağmur, öğleden sonra ikiden beşe kadar bulutlu ve akşam ondan sonra yine yağmur gösteriyor. Alıştım artık bu duruma…

Kahvaltıyı misler gibi evde yapar, sonra da iki gündür hazırlık yapılan Rustavelli’ye bayram kutlamalarına gideriz bugün de.

Bizim şansımıza bugünlerde her gün “Rus Yasası” dedikleri bir yasanın reddi için Avrupa Birliği taraftarlarının hükümete karşı düzenlediği protestolar yapılıyor. Erken saatlerde caddeye çıkan  ara sokakların başında polisler konuşlanıyor, genelde akşam beş gibi toplanıyorlar Rustavelli’deki hükümet binası önünde. Gerçi medyadan takip ettiğim kadarıyla gösteriler olaysız geçiyor ama hiç belli olmaz bu işler. Tanımadığımız bir ülkede kötü şeylerle karşılaşmamak için genel olarak Rustavelli’den uzak durmayı tercih ettik. Hatta bu yüzden cadde üzerinde yer alan tarih müzesine gidemedim. Oysa özellikle devrim sonrası döneme ve Stalin’e ait izleri görmeyi isterdim. Bir opera ve bale gösterisi de izleyemedim maalesef, hafta boyunca tatildi opera. Ne yapalım bu gezi de böyle oldu. Ne demiş atalarımız;

Turist dediğin umduğunu değil, bulduğunu görürmüş.

Üçüncü Sabah ve Evde İlk Kahvaltı

İki gün dışarıda börek pide kahvaltısından sonra bugün evde mis gibi menemen yaptık. Oh mis gibi… Biraz yağı alınmış da olsa zeytin, Gürcistan’ın doğasının özü nefis bal ve bu şehrin en beğendiğim yerel ürünü yoğurt ile yapılan kahvaltı şahaneydi…

Gudiashvili Meydanı

Evden çıkana kadar epey vakit geçiyor. Bu sefer başka bir yoldan yürüyelim diyoruz. Trafiğe kapatılan
rüya gibi bir bölgeye geliyoruz.

Buradaki iki katlı, tahta oymalı, ama gerçekten nefis olan evlerin çoğunun restorasyonu yapılmış ve yapılmaya da devam ediyor. Uçuk mavilere, sarılara, pembelere boyamışlar evleri. Adeta film platosu gibi burası. Ortada ulu ağaçların gölgesinde küçük yuvarlak bir meydan, geniş banklar. Bir fıskiye ve ortasında şemsiye altında sarılmış sevgililer heykeli. Su aktıkça şemsiyenin üzerinden yağmur damlıyor sanki.

Bu meydana bayılıyorum. Açık ara Tiflis’te gördüğüm, “burada yaşamak isterdim” deyip hayal kurduğum bir yer. Maalesef fotoğrafları düzgün çekememişim, o yüzden internetten bulduğum bir fotoğrafı paylaşıyorum. Bu eski bir fotoğraf, şimdiki halinde ağaçlar daha büyük ve oturacak çok güzel banklar var...



Binaların çoğunda “satılık ya da kiralık” yazıyor. Bazıları da cafe ve bara dönüşmüş şimdiden. Çok güzel, gerçekten de; tıpkı masal gibi… Umarım bu sessiz ve huzurlu güzelliği hep böyle kalır.

26 Mayıs Kutlamaları

Yürüyerek kısa süre içinde Özgürlük Meydanına iniyoruz. Biz gittiğimizde resmî törenler bitmiş. Etrafta yöresel Kafkas giysileri içinde öğrenciler var, o kadar kalabalık ki… Kendimi Taksim’de gibi hissediyorum. Askerler kocaman tüfekleri çocukların eline veriyor, fotoğraf çektiriyorlar. Meydanda sergilenen tankların topların önünde herkes fotoğraf çektiriyor. Bir çeşit askeri ekipman sergisi gibi bir şey aslında bu. Askerler halka silahları ve tankları tanıtıyor. Halkla askerlerin kaynaşması gibi, gerçekten değişik…

Nihayet trafiğe kapatılan ve iki gündür hummalı şekilde kutlamaya hazırlanan Rustavelli’ye giriyoruz. Çok kalabalık.

Caddeyi çok güzel hazırlamışlar. Caddenin üzeri komple beyaz- kırmızı neşeli püsküllerle dolu. Sağlı sollu pek çok şarap standı var. Tattırıyorlar, bardak ile satıyorlar, şişe ile satıyorlar. Bardağı 5 Gel genelde, Chacha dedikleri yüksek alkollü meşhur, şat olarak içilen içkileri ise 4 Gel.

Yürüdükçe bira standları ile karşılaşıyoruz. Tahtadan bar gibi platformlar kurulmuş, bazılarının oturma yerleri de var. Geniş kaldırımın kenarında her yer bank zaten. Yöresel biralar var. Patlamış mısır çokça var. Caddenin sonuna doğru bir iki tane sosisli yapan yer gördük, ama duman olmamış etraf. Yürüdükçe elişi ürünler satan tezgâhlara denk geldik, ardında çiçek tezgâhları…


Çocuklar için eğlenceli aktiviteler, oyunlar, resim çizme alanları… Yine cadde üzerinde aralarda canlı müzik sahneleri. Devlet Opera ve Balesi binası önünden geçerken kırmızı bir perde ve opera objeleriyle fotoğraf çekme alanları, eski plakların sergisi…

Milli marşlar değil de kulağı rahatsız etmeyen parti müzikleri çalınıyor genelde. Bazı gençler dans ediyor. Herkes çocuğunu, köpeğini, sevgilisini almış yanına sokak partisinde eğleniyor. Bayram gibi bayram yani.


Bu etkinliğe denk gelmek büyük şans oldu.

Bu arada söylemeliyim ki, bu kutlamalarda şarap var, bira var, patlamış mısır var, sosisli var, ama bilin bakalım ne yok? Evet, bildiniz; haçapuri ve hinkali yok… Yoksa Gürcüler de turizm sektörünün abarttığı bu iki yiyecekten bıkmış olmasınlar…

Akşama kadar gezip biz de bayramın tadını çıkarıyoruz. Bir iki sahnede konser olacak, ama biz kalmıyoruz. İyi ki de kalmamışız konsere, çünkü medyadan öğreniyorum ki akşam bayram kutlamalarında da protesto gösterileri olmuş. Uzak durmakta fayda var…

 

4. Gün Akşamı, Mideyi Bozuş

Bayram eğlencesi sonrasında saat akşam 7’ye gelirken Carrefour’a gidip bir şeyler alalım diyoruz. Şöyle güzel bir biftek ve yanında şarap mesela, güzel olmaz mı… Ama işte, hayat sen hayaller kurarken kendi bildiğini okuyor bazen. Hatta kimi zaman karşına geçip azıcık eğlenebiliyor da seninle.

Özgürlük Meydanı’nın karşısındaki Carrefour’a tam girmişken midem buruluyor gibi ve bağırsaklar “acil” sinyalini gönderiyor bünyeye. Meydanda kurulan seyyar tuvaletler aklıma geliyor, kan ter içinde seyyarlara yetişiyorum. İçerisi gerçekten çok temiz. Daracık kabinde sıvı el sabunu, küçük bir lavabo bile var. Tiflis belediyesine bu ince düşünceleri için teşekkür ediyorum. Sonra tekrar dönüyoruz meydandaki Carrefour’a. Ama aradığımız Carrefour bu değil aslında, burası küçük. Maps. me sayesinde büyük Carrefour’a doğru yürüyoruz. Meydan da trafiğe kapalı olduğu için bugün şehirde yürümek ayrı keyif veriyor.


Sonradan seveceğimiz dondurmacıya ve çiçek pazarına çok yakın olan büyük Carrefour’a giriyoruz. Tam sepete bir iki şey atmışken benim bağırsaklar tekrar “acil” sinyali veriyor. Görevliye tuvaleti soruyoruz, üst kattaymış. Elimdeki her şeyi yere bırakıp can havliyle üst kattaki tuvalete zor atıyorum kendimi. Midede hafif bulantı da var. Hayır bir şey de yemedim, içtiğim bir bardak şarap ve biraz biradan olabilir mi? Kendime iyi hissedene kadar orada oyalanıyoruz. İkinci kat yemek alanı, fakat kalabalık değil. Ortada oturulacak masalar var, kendi yiyeceklerini de yesen kimse sana karışmıyor. Aşağıdan aldığımız ayranı içiyorum.

Carrefour’un internet ağı sayesinde çağırdığımız Bolt taksiyle kendimizi eve atmak zorunda kalıyoruz. Bugünün efendisi de mide bey ve bağırsak hanımlar oluyor. Canımız sağ olsun, turist olmak anı biriktirmek demek, bu da güzel bir anı oluyor.

Bolt uygulaması gezginlerin tüyolarından aldığım en işe yarayan bilgi oluyor. İki kere kullandık ve ikisinde de çok işe yaradı. Ne ödeyeceğini önceden bildiğin, İngilizce anlaşabildiğin şoförleri olan, kazıklanmadığın bir taksi uygulaması bu ve benden 10 tam puan alıyor. Bayram yüzünden iyice karmaşıklaşan trafiğe rağmen güler yüzlü şoförümüz bizi kestirmeden eve getiriyor. İstanbul’a Avrupa şehri diyen ve Galatasaray fanı olan adını bilmediğim şoföre bizi o zor durumdan kurtardığı için bunları yazarken tekrar teşekkür etmek geçiyor içimden…

Evde kendimi daha iyi hissediyorum, zaten iç organlarda ne varsa dışarıya da çıktı… Menüde tadı nefis olan istiridye mantarı var.

Günü 13.425 adımla kapatıyorum ve çok geç olmadan uykuya dalıyorum.

DEVAM EDECEK….

Tiflis yazılarının tamamı burada

Devamını Oku

8 Haziran 2024 Cumartesi

Tiflis Gezi Hikayem #8-Tiflis Sokakları, 3. Gün ve Şehir Hakkında Sezgiler

Sevgili Günlük,

Üçüncü günü yaşarken biraz daha hissettiklerimden ve gözlemlerimden bahsetmek istiyorum.  Daha önce de söylemiş olabilirim, ama tekrarlamak geliyor içimden:

Tiflis bence “standartsızlıklar” ve "sürprizlerle kendi tezatlarını bütünleyen" bir şehir. Tam çok sevip âşık olacakken karşına çıkan bir tuhaflıkla ne olduğunu şaşırıyorsun. Tam "Bu kadar da olmaz!" dedirten bir aksilikle cebelleşirken karşına nefes kesen bir heykel ya da ağaç çıkıveriyor ve büyülenip bakakalıyorsun.

“Kendi ülkende çok mu standart var?” diyeceksin de şimdi, deme öyle. Konumuz Tiflis çünkü. Vatandaşlarının Avrupa’da serbest dolaşım hakkı olan, Avrupa Birliği’ne girmesi an meselesi olan bir ülkeden bahsediyoruz; bırak da ‘özgürce’ gözlemlerimi anlatayım.

Evet çok, çok, çok yeşil burası! Sonradan peyzaj değil hem de! Kendiliğinden yetişip korunan ağaçların muhteşemliğine söyleyecek tek bir söz bile bulamıyorum.

Hani genelde şehirlerde bir ya da iki tane ağaçlı cadde olur ya bizde, hatta orası çok bariz olduğu için “ağaçlı yol” deriz. Tiflis’te ise abartmıyorum; gökyüzünün ağaçlardan kapandığı pek çok cadde, meydan ve sokak gördüm. Ama bu cadde ve sokaklar genelde yeni Tiflis tarafındaydı. Eski Tiflis'teki Gudiashvili Meydanı'nı ise ayrı tutuyorum, o meydandaki evlerde yaşamak müthiş olurdu. O meydanın havasına en son ayrı bir paragraf açmayı istiyorum. 

Tiflis Kaldırımları

Dün bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda Yahudi mahallesinin en fazla 50-60 santimetre genişliğindeki yamuk yumuk kaldırımlarında resmen survivor’cılık oynadım. Çünkü o yağmurda akrobasi yaparken bir de kaldırıma döşenen  “düz cam” ile karşılaştım ! Evet muhtemelen bodrum kat ışık alsın diye, ev sahibi kaldırım taşlarını sökmüş, buzlu muzlu da değil biraz kalınca düz cam döşemiş kaldırıma! İyi de bu şehirde genelde yağmur yağıyor, kar da yağıyor. Islandığında kayganlaşan camda birileri düşmez mi? Demek ki kimsenin umurunda değil bu durum. Yoldan da yürüyemezsin; çünkü daracık ve kıvrımlı yoldan bir sürü araba geçiyor, hem de çift yönlü!

 Hayal edebiliyor musunuz durumu! 

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda bir kişinin zor geçtiği kaldırımda, bir taraftan çatı oluklarından şarıl şarıl üzerine boca olan sudan kaçmaya çalışıyorsun, öte yandan da ayağının altında kayganlaşmış cam olduğunu fark ediyorsun. Neyse ki bana bir şey olmadı, ama zordu gerçekten de. Unutulmayacak bir anı oldu. 

 Bizim Laz fıkraları geliyor aklıma; acaba Tiflis’in Karadeniz’e yakın olması böyle “cingöz” çözümlerin nedeni olabilir mi? Neden olmasın; coğrafya bu; karakteristik özellikleri çeker elbette birbirine.   

Tiflis’te genellikle kaldırımlar ev sahibinin insafına bırakılmış gibi. Mesela yeni restore edilmiş bir ev mi var, bakıyorsun ev boyunca kaldırıma da pırıl pırıl taşlar döşenmiş; evi geçince kaldırım da bitebiliyor ve taşları değişebiliyor. Şaka gibi ama benim çok ilgimi çekti bu durum. Bence ne belediye ne de orada yaşayan insanlar bunu hiç önemsemiyor, kanıksamışlar yani. Eski Tiflis’te bazı evlerin önlerinde yandan gelen saçma merdivenler bile vardı, keşke fotoğrafını çekseydim.  Şöyle ki, daracık kaldırımdan yürürken birden karşına 3 basamaklı merdiven çıkıyor, merdiveni tırmanınca evin kapısı var yanda, sonra da önüne çıkan diğer merdivenlerden inip kaldırıma devam ediyorsun. Evin kot farkı var da ondan mı böyle yapılmış ben anlamadım. Bu adeta Zihni Sinir projesi gibi duran, kaldırımda köprü gibi yükselip alçalan merdivenlere çok rastladım.

En çok da ağaçlar… Tamam ağaçlara kıyamamak ve onları korumak muhteşem bir şey. Ama kardeşim çivisini çıkarmış bunlar da; resmen kaldırımlarda öncelik insanların değil de ağaçların olmuş. Geniş kaldırımlı süslü caddeler hariç nerede yürürseniz yürüyün, iddiaya girerim en az beş tane kaldırımı işgal eden ağaca denk gelirsiniz. Bu şehirde hiç bebek arabası yok mu, hiç yaşlı yok mu, hiç engelli yok mu? Bilmiyorum, belki de gerçekten yoktur… Her yeşilin bir bedeli var diyeceğim de şimdi abes olacak.

Bebek arabası ya da topuklu ayakkabı ile Eski Tiflis sokaklarında yürümek bence cesaret gerektirir. Çünkü Arnavut kaldırımları sadece yüksekli alçaklı ve yamuk yumuk değil, aynı zamanda yerlerinden de oynayabiliyor. Her yerde farklı farklı taşlar kullandıkları için bazıları yağmurda kayganlaşabiliyor. Siz siz olun; özellikle yağmurlu mevsimde Tiflis’e gidecekseniz tabanı geniş ve kaygan olmayan bir ayakkabı alın yanınıza. Çünkü yağmur yağdığında bütün bu engellerin yanı sıra bonus olarak ayağınız çamura da bulaşabilir.

Bir de mazgal deliklerinin genişliğine dikkat etmek lazım. Ayakkabının ince topuğunun rahatlıkla girebileceği delikler var sokak mazgallarında. Yan yana iki mazgalın birinin delik genişliği diğerinden farklı olabiliyor. Yani Eski Tiflis sokaklarında başınız havada ağaçlara bakarken ayağınızın bir deliğe girmesi, bir taşa çarpması, kaygan taşlarda kayması gibi kazalara uğrayabilirsiniz. Aman diyeyim dikkatiniz yolda olsun.

İnsan odaklı olmayan, standartsızlarla dolu sokakları ile bu şehir Avrupa Birliğine girerse, demek ki Avrupa Birliği’nin de standardı yokmuş diyebilir miyiz; evet bence diyebiliriz.

Şehirdeki Rus Etkisi

Kharkov gibi Rus izlerini çokça taşıyan bir şehirde daha önce bulunduğum için Tiflis’teki Rus etkisini de kolayca ayırt edebildim. Mesela bir yerde geniş kaldırımlar varsa, merdivenlerde kullanılan taşlar eski ama kaya gibi sağlamsa ve asla kaymıyorsa, Arnavut kaldırımları muntazam döşenmişse, bunlar “Ruslardan kalmadır” diyebiliyordum. Çünkü Rusların insan odaklı, geniş caddeli, bol parklı, geniş meydanlı, geniş kaldırımlı şehir anlayışlarına bayılıyorum. Hele de Çarlık döneminden kalan hoş görünümlü, süslü, heykelli, oymalı kakmalı binaları çok görkemli oluyor. Hatta Tiflis’te yürürken kendi taktığım isimle “Yaşasın Rus taşları” diye sevindiğim de çok oldu… 

Sokaklardaki pek çok heykel de sanırım Ruslardan kalma.

 Bir gün Moskova’yı gezmeyi çok hayal ediyorum.

Tiflis’te Sokak Hayvanları

Sokaklarda çok az kedi gördüm, hepsi de ya gri ya da grili sarılı bizde pek görülmeyen cinstendi. Kadıköy kedileri onların yanında azman kalır, genelde zayıflar. Kedi maması veren pek yok anladığım kadarıyla. Hatta bir tanesine ekmek verdim, o kadar açtı ki ekmeği iştahla yedi. Ama köpek gerçekten çok fazla! 

Bize göre köpek sayısı gerçekten çok fazla. Her yerdeler. Gözleri yeşil olan Sibirya kurt köpeklerinin tüyleri beyaz ya da sarı olanlarının sokaklarda dolaşması bana hem tuhaf hem de biraz ürkütücü geldi ne yalan söyleyeyim. Bizde olsa bu köpek cinsi hemen sahiplenilir, orada sokakta serbestçe dolaşıyorlar. Sokaktaki yaşlı köpeklerin genelde küpeleri var ve sakinler. Ama ilk akşam turistik barlar sokağında iki genç köpeğin bir bisikletlinin ardından havlayıp koşmalarından tırsmadım desem yalan olur. İlk gece için kötü bir deneyimdi benim açımdan. 

Tiflis, bence sokak köpekleriyle bütünleşmiş bir şehir. Kurt cinsi hariç genelde korkmadım diyebilirim. İnsanların da köpekleri var, ama asla parklarda tasmasız köpek dolaştırmalarına rastlamadım, bilakis tasmayı kısa tutmaya özen gösteriyorlar.

Tiflis Şehri Bence,

Her ne kadar çoğu sokakta evler gerçekten de virane halde olsa da tahta oymalı cumbaları, ferforje balkonları, az katlı yapıları ile muhteşemler. Bakım görmüş, restore edilmiş evlerin olduğu sokaklar gerçekten de tablo gibi diyebilirim. Kesinlikle görülmeye değer bir şehir. 

Öte yandan, 

Rampasız alt geçit merdivenleriyle, metroya inen asansör olmayışıyla, aniden bitmesi muhtemelen yamuk yumuk kaldırımlarıyla, kolçaksız merdivenleriyle, oynayan zemin taşlarıyla, dışarıda paslanmış su borularıyla, başıboş gezen kurt köpekleriyle ise insan odaklı bir şehir olduğunu söyleyemem.

Bu şehir hakkındaki sezgilerim ise,

Bence Tiflis, hızla kumarhane şehri olmaya doğru evriliyor. Çok fazla turist geliyor ve gelmeye de devam eder bence. Nefis tarihi binaların çoğu şimdiden otel ve casino’ya dönüşmüş durumda. İşin en acı tarafı ise bu kadar şahane tarihi dokunun ortasına “camlı- yeni nesil" estetik yoksunu kuleler de dikmeye başlamışlar. Şehrin siluetini bozan bir iki tane gördüm ve gerçekten de içim acıdı. Zaman içinde Sovyet döneminden kalma eski apartmanlar yıkılıp yerlerine bu “rezidans” denilen camlı rezil gökdelenler dikilebilir ve şehir ihanete uğrayabilir gibi geldi bana.

Bir de Hint popülasyonunun artışı durdurulamazsa, şehrin orijinal dokusuna yazık olabilir. Umarım sezgilerimde yanılırım ve umarım bilinçli bir restorasyonla adeta bir masal şehrine dönüşür ve umarım kimliğini kaybetmez güzel Tiflis. 

Bu sezgilerimi buraya not düşüyorum, on sene sonraki durumla karşılaştırınca bakarız hep birlikte...

DEVAM EDECEK….


Tiflis yazılarının tamamı burada

 

Devamını Oku

7 Haziran 2024 Cuma

Tiflis Gezi Hikayem #7-Parklar, Rustavelli Caddesi, Yine Parklar ve Yağmur

Sevgili Günlük,

Araya Hintliler konusu girince rotayı dağıttık biraz, hadi gel toplayalım. Beşinci bölümde en son börekçi abladan yarı aç yarı tok çıkmıştık. İstikamet Özgürlük Meydanı olsun o zaman.

 Meydana bir taraftan platformlar ve dev ekranlar kuruyorlar, bir taraftan da tank top bir sürü yeşil renkli askeri araç getirmişler. Yarın 26 Mayıs Bağımsızlık Günü kutlanacak. Bizdeki karşılığı Bağdat Caddesi denebilecek Rustavelli Caddesi’ni de trafiğe kapatmışlar. Çok kapsamlı hazırlık var. Yaklaşık bir buçut kilometrelik caddenin tamamına standlar koyuyorlar. 



Trafik de olmayınca caddede gezmesi gerçekten de harika. Bu da bizim şansımız. Yol kenarındaki çok geniş kaldırımda herkes gezintiye çıkmış. Normalde böyle bir caddede insan uğultusu beklenir değil mi… Hayır, işte bu caddede hiç gürültü yok. Ben zaten bırakın bağıra bağıra konuşanı, sokakta eline cep telefonu alan insan da pek görmedim. Cadde sessiz ve şahane. Asırlık ağaçların altında oturacak çok sayıda bank… O kadar keyifli ki her şey…

Rustavelli’de Bir Kilise

Yürürken sol tarafta bir kilise görüyoruz. Adını bilmiyorum, zaten yürürken devasa kirli sarı kiliseyi görürsünüz. İçeride ayin var şansımıza ve papazın sesi dışarıya çok hoş yansıyor. Kilisenin geniş avlusunda oturup biraz dinlenmek istiyorum.


Sonra içeriye giriyoruz. İçeriye girerken montumun kapüşonunu başıma örtüyorum, çünkü bütün kadınların başında tülden bir örtü var. Sıkı sıkı bağlamıyorlar, sanırım saygı gereği bir ritüel bu. İçerisi kalabalık. Kırmızı kadifeden uzun giysileri olan rahipler ortada dolanıyor. Göze çarpan bir devinim var. Kimileri mum yakıyor, kimileri ikonların önünde istavroz çıkarıyor. Sesi güzel olanlar koro halinde kulağa hoş gelen bir ilahi söylüyor, isteyen kalıyor, isteyen dışarıya çıkıyor. Düzen yok ama rahatlık var. Bütün bunları izlemek hoşuma gidiyor.

Çıkıyoruz dışarıya. Bütün gezi boyunca internetsiz yol göstericimiz olan maps.me’ye bakınca yan tarafta park olduğunu fark ediyoruz.

Parklar, Parklar ve Yine Parklar

“Tiflis’de en sevdiğin şey neydi?” diye sorsalar hiç düşünmeden “parklar” yanıtını verirdim. Bu şehirde çok park var ve hepsi gerçekten de muhteşem.


Bizdeki Özgürlük Parkı falan gerçekten hikâye. Asırlık ağaçlar göğü kapatırcasına ulu. Kuş sesleri, yeşilin bin bir tonu… Çok eskiden kaldığı belli olan ferforjeden zarif çöp tenekeleri, süslemeli banklar… Çocuklar için ayrılmış alanda ambiyansla uyumlu tahtadan oyuncaklar. Ve belki inanmayacaksınız ama parkta insan sesi yok. Çocuklar bile sessiz sessiz sallanıyor. “Canberrrk, annecim düşersinnn” diye bağıran kadın sesleri ve “Annee yaaa, bana ne bana neee!” diye etrafı domine ederek ağlayan çocuklar da yok evet… Kaç parkta gördüysem çocuk, cidden bu sesler yok. Arada belki sallanan çocukların neşeli kahkahaları duyuluyor o kadar…Etrafta büfe, yiyecek içecek falan da yok… Kuş seslerini dinleyerek yürüyorsun, ya da bir banka uzanıp doğanın muhteşem dinginliğini içine çekiyorsun. Araya serpiştirilen şahane heykeller, gözünü okşuyor. Eğer şanslıysan yeni sulanmış çimen kokusu eşlikçin oluyor…




Bugünkü aklım olsa, evi Old Town’dan değil, daha güzel bakımlı olan Rustavelli’ye ve parklara yakın bir yerden tutardım. Bu şehirde bütün günümü ve hatta bütün tatilimi parklarda arınarak ve huzur içinde geçirebilirmişim…

O parktan çıkıp az yürüyünce adı başka olan başka bir parka giriyoruz. Seramiklerle süslü bir havuz, devasa ama oymalarıyla süslemeleriyle son derece şık bir fıskiye bizi karşılıyor. Yine heykeller, yine ulu ağaçlar…

Tiflis’te bir tane bile müze gezemediysem, - ki Kitap Müzesi’ni görmeyi istedim- sorumlusu bu insanın aklını başından alan, zamanı unutturan parklardır…

Yıllar sonra bile Tiflis dendiğinde bu ağaçların güzelliğini ve bende yarattığı hisleri unutmayacağım…

Yağmur

Akşam beş altı gibi parktan çıkarken hafiften yağmur başlıyor. Sonra hızlanıyor. Elimizde sevgili ev sahibimizin bu durumları bildiği için eve bıraktığı büyük siyah şemsiye, ayağımda seyahate çıkarken son anda sezgisel olarak giydiğim su geçirmez botlar ve su geçirmez soft shell montum olmasaydı gezi kesin çileye dönerdi. Allahtan oldum olası “hava durumu” haberlerine meraklıyım ve bu nedenle yola tedarikli çıktım.

Tiflis’in iklimi için “nemli subtropikal iklim” deniyor. Yani tropikal kuşağa yakın bir yerde. O yüzden nemli ve yazın da çok sıcak oluyormuş. Mayıs sonu olmasına rağmen mont ve bot ile gezdik hep ve tam döneceğimiz gün öyle bir sıcak vardı ki, anladım  "yazın Tiflis sıcağı çok fena olur” diyenleri…

Mayıs sonuydu ama serin ve bulutluydu genelde. Ne zaman yağmur yağacağı gerçekten de belli olmuyor bu şehirde. Bir bulut geliyor, saatlerce döküveriyor içini, sonrası birden aydınlık...

Eve gelene kadar öyle bir ıslanmışım ki… Sokaklar da enteresan. Özellikle bizim evin olduğu Old Town’da… Evlerden dışarıya abartmıyorum bir metre genişliğinde borular sarkıyor ve çatıda biriken yağmur “foşş” diye o borulardan kaldırımda yürüyen insanların üzerine boşalabiliyor. Zaten Old Town’da kaldırım var mı yok mu o da belli değil ya, giderseniz ne demek istediğimi anlarsınız.

19052 adım atmışım bugün. Evet insanlık için, hele ki spora alışkın insanlık için hiçbir şey olmayabilir ama benim için gerçekten çok fazla. Yorgunluktan her yerim ağrıyor, ama asla pişman değilim…

Evde İlk Yemek


Ve beklenen an geldi! Evet yağmurdan Carrefour’a yine uğrayamadık ama “Spar” denilen ve simgesi yeşil ağaç olan marketler burada çok yaygın. Neredeyse her caddede bir tane mutlaka gördüm. Bizdeki üç harfliler gibi… Makarna, domates, yumurta, zeytin, şaşırtıcı derecede ev yoğurdu gibi lezzetli olan yoğurt, zeytinyağı olmadığı için mecburen ayçiçek yağı, ekmek, su ve bira alıp eve giriyoruz. Gürcistan’da çeşmelerden su içiliyor diyorlar ama ne olur ne olmaz diyerek şişe sularından vazgeçmiyoruz.


Oh be, dünya varmış. Üçüncü akşam nihayet evde yiyeceğimiz oluyor. Evde yapılan makarna ve yanındaki yoğurt o kadar lezzetli geliyor ki… Yağmur devam ederken akşamı evde geçirmenin dinginliği güzel geliyor bünyeye. Üstelik yerel biralar gayet ekonomik ve lezzetli…

Şöyle doğru dürüst bir Kafkas müziği ve mümkünse dansları eşliğinde Gürcü şarabı yudumlama arzum var ama bakalım denk gelebilecek miyim?

DEVAM EDECEK….

Tiflis yazılarının tamamı  burada 


Devamını Oku

6 Haziran 2024 Perşembe

Tiflis Gezi Hikayem #6-Gürcistan’da Neden Bu Kadar Çok Hintli Var?

Sevgili Günlük,

Meraklıyım ben, yani bir şey gözlemlediğimde veya fark ettiğimde içimdeki yakıcı “neden acaba?” sorusuna engel olamıyorum. Tiflis’de turistik merkezde fazla sayıda Hint restoranı olması ve içinin ne zaman görsem Hintlilerle dolu olması, dönüşte havaalanında abartılı sayıda Hintli görmem; markette, sokakta, hemen hemen her yerde Hintli ile karşılaşmak bende merak uyandırdı. "Tiflis’de neden bu kadar çok Hintli var acaba?" dedim. Çünkü gördüğüm Hintlilerin çoğu turiste benzemiyordu, sanki orada yaşıyor gibiydiler. 

Tiflis’te Neden Çok Hintli Var?


İnternette araştırma yaparken, Karasaban dergisinde yayınlanan 2013 tarihli bu bu yazı dikkatimi çekti. 

Yazının başlığı; “Gürcistan çiftlikleri Hint istilası ile karşı karşıya”

 Elbette bu bilginin doğruluğunu kanıtlayamam, ama haklılık payı olabilir. Dergide yazılanlara bakılırsa, Gürcistan Devleti, 2012 yılından itibaren binlerce Hintliye ucuz toprak satmış. Tiflis’in yaklaşık 25 km. güneyinde çiftçilik yapan Hintlilerin sayısı giderek artmış. Bu göç, böyle dalga dalga yayılmış. Sonra yeni iş kolları çıkmış ortaya. Çiftçilik yapan Hintlilerin kendilerini vatanlarında hissetmeleri için açılan restoranlar, oteller… Kendi kast sistemleri de oluşmuş olabilir bence. Çiftlik sahipleri ve işçilerin aynı koşullarda yaşadığına inanmam. 

Bizde de yetmişli seksenli yıllarda Almanya göçü aynı olmadı mı? Bir köyden önce biri gitti, sonra akrabalarını aldı yanına, derken bütün köy Almanya’ya göçtü. Almanya’da bu durumun ortaya çıkardığı sosyal sorunları Almanya düşünsün ama mesela Karadeniz’de yok mu göç nedeniyle hayalet kalan köyler? Keşke tarım ve köy hayatı teşvik edilseydi de o insanlar Almanya’ya göç etmeseydi? Bizler de şimdi ithal ve hormonlu sebzeler, baklagiller yemek zorunda kalmazdık değil mi? Ya da keşke memleket seksenli yıllardaki furya ile “apartman” adı altında betona gömülmeseydi de mesela beş yakın köyün ortasına bir fabrika açılsaydı! Halkımız Almanya’ya Hollanda’ya “ucuz” işçi olarak gitmezdi… O zaman ne Almanya’nın “Türk mahallesi” sorunu olurdu, ne de Türkiye’de “Almancı” diye kızılan, zaman zaman hor görülen insanlar sorunu oluşurdu… Son zamanlarda okumuyor musunuz, Almanya yine göç edecek “donanımlı” işçiler ve gençler için yeni teşvikler sağlıyor. Hükümet bir taraftan genç nüfus azalıyor diye ağlarken, bir taraftan da bu gidişe “dur” diyecek önlemler almıyor farkında mısınız? 

 Tiflis’te o kadar çok Hintli ile karşılaştım ki, benzer sorunları onların da yaşayacağını düşündüm açıkçası.

Gürcü hükümetine göre kendi vatandaşları çiftçilikle uğraşmak istemedikleri için bu çözüm bulunmuş. Gürcü halkına göre ise hükümet, yerli çiftçisini yeterince desteklemediği için insanlar çiftçilikten uzaklaşmış.

Yazıya göre, - ki 11 sene öncesinin yazısı bu, kim bilir arada geçen sürede neler olmuştur- o kadar çok Hintli gelmiş ki, Gürcülerin bir kısmı bunu vatanlarını “istila” olarak nitelendiriyormuş. Dergiye bakılırsa gelenlerin çoğu Pencap bölgesindenmiş ve 1 hektar araziye sadece 1000 dolar gibi komik paralar vermişler! Bir Hintli ile yapılan röportajda, kişi  Pencap’ta 1 hektar arazi satarak Gürcistan’da 200 hektar arazi aldığını söylemiş. Bir Gürcü çiftçi de diyor ki “Geçmişte hükümet tarımı çok ihmal etti, çiftçilerini aç bıraktı. Ve bu insanlar topraklarını çok az fiyata Hintlilere satmak zorunda kaldılar…”

Nasıl? Sizce de bu konu başlığı kulağa bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu? Bizdeki mülteci sorunu ile benzerlikler taşımıyor mu?

Bizde de evler satılıyor, vatandaşlıklar veriliyor… Gürcü gençler akın akın Avrupa’ya çalışmaya göçerken bizde de aynı değil mi durum?

Ama işte hükümetlerin yanılgısı şu: Gelen kişiler kendi kültürleriyle, yaşam biçimleriyle geliyor. Birçoğu geldikleri yere adapte olamıyor. Sonra da ilk bölümde anlattığım gibi börekçiye gelen sarışın turiste yiyecekmiş gibi bakan Hintliler görebiliyorsun Tiflis sokaklarında. Ya da ağaçlarla kaplı güzelim Tiflis caddelerinde gezerken, burnuna gelen o yabancı “Hint baharatı” kokusu ile nerede olduğunu şaşırabiliyorsun. Bu bilginin ışığında ilk gün havaalanında gördüğüm sahneyi şimdi daha iyi yorumlayabiliyorum:

Bizim İstanbul uçağından inen hiçbir kişi polis kontrolüne takılmayıp direkt kapıdan geçmişti. Yan tarafta bekleyen 20-30 tane Hintli vardı. Muhtemelen önceki uçaktan inmişlerdi. Polis onları yüksek sesle sorguluyordu. Ben de şaşkınlıkla kulak kabartmıştım:

“Neden geldin?”

“Çalışmak için.”

“Kimin yanında kalacaksın?”

“Arkadaşımın”

“Ver arkadaşının telefonunu, geç arkada bekle…”


Bence polisin bu muamelesi biraz da bireysel bir tepkiydi sanki, çok sertti gerçekten de… Ben duyduğum anda anlam verememiştim. Bu yazıyı okuduktan sonra daha iyi yorumlayabiliyorum bu sert tavrın nedenini. Bizde yok mu Suriyelilere kızan? Devlet “buyur” ediyorken vatandaş da bu durumdan bıkmış olamaz mı?

Evet yanlış anlaşılmasın, ben ırkçı değilim. Her insana elbette saygım var. Dünyanın geldiği noktaya bakılınca herkes her yere göç edebiliyor zaten. Alan razı, veren razı hesabı… Ben sadece yerel değerlerin bozulmasına üzülüyorum. Benim asıl derdim, mesela Gürcistan’ın lezzetli pidelerinin içine sonradan giren Hint baharatının o yöresel lezzeti bozması... Baklava baklava olarak kalmalı, Karadeniz pidesi özünü korumalı, Gürcü pidesi Gürcü pidesi olarak kalmalı, Hint yemeği de Hint yemeği gibi kalmalı… Ben zaten Hindistan’a gitmek istesem Hindistan’a giderdim. Neden Tiflis’te Hint kültürüne maruz kalayım ki… Evet Türk restoran da var Tiflis'te turistik amaçlı, olsun da zaten; ama kültür sunumu o restoranın sınırları içinde kalsın. Yerele saygı duyulsun....

Bu bölümde biraz gezi yazısı konseptinden sapmış olabiliriz ama şöyle düşünün. Ben Tiflis’e gitmeseydim, Tiflis’e göç eden Hintlileri nereden bilecektim? Bu konuyu araştırmak aklımın ucundan bile geçmezdi. Demek ki neymiş, gezmek biraz da sorgulamak demekmiş…

Neyse sevgili dostlar, demem o ki; bu şehri özüyle tanımak ve görmek istiyorsanız, Tiflis küçük Hindistan’a dönüşmeden önce elinizi çabuk tutun derim… Bu söylemim bilimsel bir veriye dayanmıyor, sadece iç sesim böyle diyor...  Yıllar sonra görürüz gerçeği, umarım yanılırım... 

 

DEVAM EDECEK….

Tiflis yazılarının tamamı  burada

Devamını Oku