Sevgili Günlük,
Beşinci günün ardından şehre hem
alışıyorum hem de daha çok sevmeye başlıyorum. Hava durumuna bakılırsa nihayet yağmurlar
bitiyor.
Kesintisiz Yeşil ve Sessizlik
13608 adımlı günün özetini baştan
belirteyim:
Kesintisiz yeşil ve sessizlik…
Abartmıyorum; bu şehirde insanın gözü de ruhu da yeşile doyuyor. Ağacın olmadığı bir sokak neredeyse yok gibi… Büyük ve doğal parkların yanı sıra, dört ağacın bir araya gelmesiyle şahane bir meydan oluşabiliyor. Trafiğin yoğun olduğu caddelerdeki araç gürültüsü haricinde korna sesi ve insan uğultusu da yok. Yüksek sesle kahkaha atana, cep telefonuyla konuşarak yürüyene, çocuğu ile yüksek sesle konuşana da hiç denk gelmiyorum. Şehir gerçekten huzurlu ve güven veriyor.
Böyle dışarıdan bakınca ne kadar
kalabalık ne kadar gürültücü bir toplum olduğumuz daha çok gözüme çarpıyor. Ve
ne kadar çorak olduğumuz; parklarımızın ve yeşil alanlarımızın da ne kadar
yeme içme odaklı olduğu…
At suyunu çantana, git parkta ağaçların altında otur ya da sessizce gez!
Bu şehirden aklımda kalan bu olacak
sanırım…
Günün Hikayesi
Bugün aslında teleferiğe binmeyi
düşünüyorduk. Evden çıktık, Old Town’ın turistik merkezindeki kiliseleri, barlar
sokağını gündüz gözüyle görerek Barış Köprüsü’ne kadar uzandık. Kahvaltıyı yine
evde yaparak çıkmıştık.
Neredeyse bir otobüs dolusu Japon turist kafilesi geçiyor yanımızdan köprüde. Yürüyerek teleferik istasyonuna varıyoruz. Şehrin sessizliğine uyumsuz bağırarak konuşan Hintliler gözüme çarpıyor. İstasyon çok kalabalık, vazgeçiyoruz teleferiğe binmekten. Zaten turist dediğin, kafasına göre takılan kişi değil midir?
Teleferik durağının altında ne var
bilin bakalım? Evet bildiniz, elbette park var. Güzel oturma yerleri, daha önce
hiç duymadığım şarkılar söyleyen kuşlar… Bir aile, daha önce bizim de alıp
sevdiğimiz iki buçuk litrelik biraları ve yiyecekleri ile sessizce piknik yapıyor.
Yeşilden gözümü alamıyorum. Sonra ucu açık boru gibi duran çok enteresan mimarisi
olan konser ve sergi salonunun altından geçip alt geçitten karşıya geçiyoruz.
Alt geçit temiz ve tarihi önemli olayları anlatan siyah beyaz grafitiler var
duvarlarında. Alt geçitten çıkınca karşımıza ne çıkıyor, haydi bilin bakalım? Evet
bildiniz, yine bir heykel ve yine bir park…
Bu şehirde bir heykeli merkeze
alıp çevresine çember şeklinde parklar yapmışlar genelde. Bazı parklarda bu
çembere zarif bir fıskiye de eklenmiş. Çok güzel ama ya! İnsan azıcık kıskanıyor
diyeceğim ama yok itiraf ediyorum; insan çok fazla kıskanıyor…
Parktan çıkıp sağa doğru kıvrılıyoruz
ve olabildiğince sessiz ve elbette ağaçlı ve gölgeli bir sokağa dalıyoruz yine.
Önümüze bir kilise çıkıyor. Ahenkli bir sesle dua okuyor papaz. İçeriye giriyorum, kimse yok papazdan başka. Öylece dinliyorum. Bir iki kadın geliyor, köşedeki mumlardan alıp, yakıp gidiyorlar. Hayat sakin sakin akıyor. Papazın sesi hoparlöre verilmiş ama sadece bahçeden duyulacak kadar.
Yürürken yürürken çiçek pazarına
varıyoruz. Ondan sonra yine trafiğe kapalı bir meydan ve geniş caddeler çıkıyor
karşımıza. Bir opera sanatçısı şahane bir şarkı söylüyor, etrafta oturan bir
şeyler içen insanlar alkışlıyor. Ama para veren yok gibi. Aynı sanatçıyı akşam
Old Town’da görmüştüm, yine para veren yoktu.
Meydandan dondurma alıyoruz, dondurmacıdan
çıkınca bilin bakalım ne var? Ama siz de her soruyu biliyorsunuz; evet elbette
park var. Oturup dondurmalarımızı yiyoruz. Yürümeye devam ediyoruz ve karşımıza
daha önce de gittiğimiz, devasa heykelin olduğu 9 Nisan Parkı çıkıyor.
Dedim ya bu kent KESİNTİSİZ YEŞİL….
Yorulmuşuz, evde akşam yemeği
yiyoruz. Menüde patlıcanlı kabaklı bir sebze yemeği ile pilav var. Zaten manavda
patlıcan, kabak, patates, dolma biber ve karnabahar haricinde başka sebze
görmedim. Gerçi Carrefour’da menşei Türkiye yazan taze fasulye de vardı ve
çıtır olmamasına rağmen fiyatı da oldukça yüksekti. Ülkemizin yedi coğrafi bölgesi
ve bereketli topraklarının en azından bundan sonrası için değerinin bilinmesi, ülkemizde bereket ve bolluk fışkırması dileğini fısıldıyorum içimden.
Bu akşam nihayet biradan Gürcü Şarabına sıra geliyor. Middle Sweat cinsinde; adı da Mildiani. Hafif tatlı, likörümsü ve kolay içimli. Şaraptan çok anlamayan biri olarak tadına bayılıyorum. Şaraba Ahmet Kaya şarkıları eşlik ediyor. Yarın salı ve son gün. Çarşamba sabahı evi toplar çıkar gideriz. Bende hep öyle olur; tatilin son günü isterse akşam olsun dönüş biletim; tatil modu kafamda biter ve ortama direkt yabancılaşırım. Otellere gidip yaz tatili yaptığımda da hep böyle oluyor. Bazıları son dakikaya kadar havuza girer, eğlenir, sanki tatil bitmemiş gibi. Ben öyle değilim; neden bilmem, bitmişse bitmiştir kafasına erkenden giriyorum.
Ve evet, son söz olarak demeliyim ki, bir şehir için ideal nüfus 1 milyon civarında olmalı. Tiflis gibi yani. Hal böyle olunca yeşil alan da yetiyor, gürültü de olmuyor, pislik de olmuyor.
16 milyonluk şehir mi olur yahu…
DEVAM EDECEK….
Tiflis yazılarının tamamı burada


























