1 Ocak 2026 Perşembe

2026 : "Top yapıp attım!"

Ben: “Heyecanlı ve ürkek bakışlarla girdin kapıdan. Etrafına şaşkın, biraz da ürkek bakışlar atıyorsun. Azıcık da kamburun mu çıkmış ne! Ben anlamadım şimdi senin bu halini. Eskiden yeni yıl küçük bir çocuk olarak gelirdi aramıza. Ama sen, sen…  Ne diyeceğimi bilemiyorum, şu an çok şaşkın biraz da kızgınım…

Yaşın pek belli değil ama çocuk olmadığın da ortada. Sırtında büyük bir heybe de görüyorum. Sen orda dur bir dakika! O üstündeki eprimiş Noel Baba kostümü de ne öyle?

Gerçekten anlayamadım bu halini. Bak bir etrafına, benim gibi şaşıran ne kadar az kişi var! Amacın ne, ne yapmaya çalışıyorsun? Herkes seninle dalga geçiyor görmüyor musun?

Eğme başını öyle, gerçekten mağdur edebiyatı çekemeyeceğim. Neler olduğunu anlatacak mısın?” Evet, lütfen neler olduğunu anlat bana…”

2026: “Ben şey, anlatacağım ama çok gürültü var…”

Odanın ortasına doğru gidip yüksek sesle kalabalığa sesleniyorum:

Ben: “Arkadaşlar lütfen sessiz olur musunuz, çok rica ediyorum. Dalga geçip eğlendiğiniz şeyin ne olduğunun farkında mısınız? Yeni yıl ritüelimiz yarım kaldı neden görmüyorsunuz? Susun  biraz da anlatsın neler olduğunu!”

2026 biraz öksürüyor, azıcık boğazını temizliyor ve başlıyor anlatmaya:

2026: “Evet, ben sırtımda heybemle geldim. Bütün hatalarınız bu heybede. Bütün çözmediğiniz sorunlar, dünden kalan yemekler, giymekte kararsız kaldığınız renkli tişörtler, enflasyon, ifade özgürlüğü… Hepsi ama hepsi bu heybede. Yani büyük küçük bütün sorunlar olmuş çorba, benim de sırtımda kambura dönmüş! ”

Ben: “Ee, ne demek istiyorsun?”

2026: “Geçen senelerde heybemi boşaltmam gerekiyordu, izin vermediniz. Heybemden attığım her yükle bir yaş gençleşir, aranıza yepyeni bebek yıl olarak gelirdim normalde. Ama sizin yüzünüzden heybede sorunlar birikti ve yıllardır gerçek yeni yıl gelemiyor! Ben de gördüğünüz gibi 24 yaşında, ruhu yaşlı, kamburu çıkmış; eski yıl ve yeni yıl arasında arafta kalmış bir ucubeye dönüştüm! “

Ben: “Peki bu durumu düzeltmek için bir yöntem var mı?”

2026’nın gözleri parlıyor…

2026: “Var tabii, her derdin bir çaresi var elbette. Heybemi hızla boşaltmama yardım ederseniz hepimiz kurtuluruz!”

Etraftaki kalabalık hayretler içinde ve çıt çıkarmadan bizi dinliyor şu an. O dalga geçen, adamsende’ci tavırları değişiyor gibi…

Kalabalıktan bir adam: “Nasıl boşaltacağız o heybeyi?”

2026: “Bu sihirli bir heybe biliyorsunuz. Herkesin bireysel dertleri karışık, onları küçük küçük atmaya kalksam çok uzun sürer. Bunun için aranızda birlik olup geçen senelerden kalan bireysel dertlerinize ortak bir isim bulun. Mesela deyin ki bana yönetici sorunu var. Benim sihirli heybede bu konudaki bütün sorunlar mıknatıs gibi birbirine çekilir, kocaman bir top olur. Ben de o topu, yani yönetici sorununu denize atarım. Her sorun topunu attığımda bir yaş daha gençleşirim. 24 tane sorunu bu şekilde top yapıp heybeden atabilirsek işte o zaman kurtuluruz. Yani o çocukluğunuzda hayal ettiğiniz gibi bebek yeni yıl olarak başlatırım 2026’yı…”

Kalabalıkta bir uğultu…  Hem umut, hem de bencillik yarışmakta…

Herkes birbirini kendi sorununun ne kadar önemli olduğu konusunda ikna etmeye çalışıyor.

Ben: “Bir saniye arkadaşlar, bu böyle olmaz. Belli başlı sorunları yazalım, oylama yapalım…” diyorum. Kabul ediliyor. Listeleri hazırlıyoruz, oylama yapılıyor ve 24 sorunu belirliyoruz.

Başlıyoruz bu yeni yıl görünümüne girememiş garibana dikte etmeye:

Kalabalık koro halinde: “ Kapanan fabrikalaarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Yükselen döviz kuruuu!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Düşündüğünü söyleyememeee!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Maaaşlarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Yapıyor olacağım, giriş yaptım diyenlerr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: “ Karanlık dizilerrrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Kalabalık koro halinde: Yağmayan kaarrr!”

2026: “ Top yapıp attım!”

Ben: “Yaaa, inanamazsın ama şu an 01.01.2026 Saat:14:06 ve lapa lapa kar yağıyor!"

Çok şaşkınım, hemen bir mucize oldu. 

O halde ne duruyoruz yahu! Top yapıp atalım heybemizde ne varsa, kar yağsın be ya! Ohh yaa, biraz da tertemiz kar yağsın…




Devamını Oku

31 Aralık 2025 Çarşamba

Gecikmiş bir teşekkür...

Uzun zamandır ne yazıyorum ne de okuyorum. Blog arkadaşlarımı ziyaret bile edemiyorum. Ama bütün bunlar düzelmeli. 2026’da olmamalı bu erteleme halleri.

Ve evet, ertelenmiş bir teşekkür yazısı var, yeni seneye kalmasın diye her gün düşündüğüm ama işte son güne sıkıştırdığım…  Geç de olsa başardım yazmayı, bu da bir şey...

Geçen sene hatırlıyorsanız yeni yıl hediyem Refika’nın Mutfağı’ndan gelmişti; gönlübol çay bardakları…

Bu sene de sevgili Blogforum'un düzenlediği bir çekilişle sevgili  birelifbirgonca.blog ‘dan geldi hediyem. 

Şahane mi şahane bir kitap kılıfı , sizce de öyle değil mi ama...

Yumuşacık, özenle örülmüş.

Kitabı hem taşımak için, hem korumak için hem de okumaya romantik bir sıcaklık getirsin diye düşünülmüş…

Çok çok beğendim. 

Bakın ne güzel şeyler bunlar 




Ve yeni yıla hiç yüzünü görmediğim sevgili blog arkadaşlarımdan gelen bir hediye ile gülümseyerek girmek ise, gerçekten paha biçilemez…

Teşekkürler, hediye vermek de almak da çok güzel bir şey bence.

Ben aşırı mutlu oluyorum her ikisinde de...

Umarım 2026'da hep böyle güzel sürprizlerimiz olur...

Ve evet, umarım güzel şeyleri ertelemem bu sene.

Sevgiyle...

 

 

Devamını Oku

Hoş Gel 2026












Yazıp yazıp sildim.

Sildim sildim yazdım.

Yazdıklarım azıcık karanlık geldi, daha çok sildim.

Oysa benim de hepimizin  de ışığa ihtiyacı var…

İnsan, içinde ne yaşarsa yaşasın, dışında mizah olabilmeli dedim.

Başka türlüsü olmaz.

Bize yakışmaz.

Ve inanmalı…

Evet inanmalı!

2025’le birlikte bütün olumsuzlukları geride bırakıp 2026’ya taze bir sayfa açmalı.

Hani saat 12’de dilek tutardık ya eskiden, çocukken; aynı öyle olmalı…

O dilekler gerçekleşir.

O dilekler bir şekilde gerçekleşir…

Dileklerin gerçekleşeceğine ve mucizelere bir çocuk kadar saflıkla inananlar için

Bir yerde, en karanlıkta hatta; bir şey oluverir

Birden hayat güzelleşir.

O şey varsın başkalarına saçma gelsin,

Vazgeçmemeli…

Hoş gel 2026; sağlık getir, sevinç getir, huzur getir…

İçimizdeki kıpırtılar hiç bitmesin…

Sevgiyle…




Devamını Oku

8 Kasım 2025 Cumartesi

Mutlu Son Varsa Diziye Katlanıyor İnsan!

Genellikle mutfakta çalışırken Türk dizisi açıyorum telefonda. Eski diziler… Mümkünse on sene öncesinin dizileri. Ses olsun diye, bir hikâye olsun diye…  Film açmıyorum, çünkü filmi izlemek, dikkatini vermek gerek. Neyse işte normalde açıp da izlemediğim romantik komedilere denk gelirsem ne âla… Çok kavgalı, bağırışlı çığırışlı olursa diziyi yarıda bırakıyorum. Sonra yine çok araştırmadan Youtube’da karşıma çıkan dizilerden çok abidik gubidik olmayanları seçmeye çalışıyorum. Çünkü genelde elimde soğan ya da domates olabiliyor. Ya da işte konusu neymiş falan diye araştırma yapmaktan sıkılıyorum. Ne de olsa mutfak dizisi… İlk sahneyi beğendiysem devam ediyorum. Zaten diziye baktığım da yok, ilk bölümde karakterleri tanıdıktan sonra sesleri yetiyor. Radyo tiyatrosu gibi yani.

Neden anlatıyorum bunu uzun uzun… Çünkü bu dizi mevzusunu güncel hayata, politikaya, memleket meselelerine bağlayacağım da ondan.

Son bir haftadır izlediğim bir dizi var. Hadi adını da söyleyeyim, Ihlamurlar Altında… 2005'de başlamış, şimdi bize çook eski gelen zamanlara ait… İşte bu dizi başlarda ilgimi de çekmişti meslek gereği. Tekstilin yıldızının yüksek olduğu zamanlar. Konu da tekstil fabrikasında başladı. Patronun at çiftliği var, zengin… Çocukları yurt dışında okumuş ama babalarının fabrikasında çalışıyor. Patronun kızı işçilere çok iyi davranıyor falan… Şimdiki dizilerde göremezsiniz tekstil fabrikasında geçen konu. Çünkü tekstil bitti malumunuz.



Arka plan açısından bakıldığında her ne kadar diziler toplumsal kaygılar taşımasa da detaylarda iyi kötü zamana ayna olabiliyorlar. Şimdiki dizilerde tekstil patronu yok mesela, çünkü tekstil kalmadı. Günümüz dizilerinde mafya babaları var, havuzlu villalarda oturan zengin aileler var ve genelde ne iş yaptıklarını bilmiyoruz. Zamanın ruhu işte…  İzlediğim dizide mahallede meyhane var mesela. Meyhaneci tanıdık, zaman zaman ailecek gidip kızlı erkekli efkâr dağıtabiliyorlar. Zamanın hüzünlü ruhu… Aşklarına üzülüyorlar iki kadeh parlatıp. Günümüzde iyi karakterler meyhaneye gitmez dizilerde. Gitseler de rakı kadehi falan görünmez. Dedim ya, zamanın ruhu… 

Her neyse konuyu dağıtmayayım… Benim dizide olaylar tekstil fabrikasında geçerken aşklar da var tabii ki. Bazı aşklar başlıyor, iyi güzel, sonra malumunuz kader ağlarını iki ters bir düz örüp… Hoş o zamanlar diziler şimdiki gibi üç saat olmasa da bölümler ilerleyince bıktırıcı kadersel rastlantılar,  bir türlü olamayışlar, duyguları içine atıp yanlış anlamalar falan giriyor devreye. Yeşilçamvari...

Altmışıncı bölümde o kadar baydı ki bütün bu ola(ma)yışlar, diziyi bırakacaktım nerdeyse… O kadar sıkıldım ki her şeyin olumsuz gitmesinden! Yani işte esas kız, âşık olduğu adamdan çocuk bekliyor, araları da bozuk. Her gün karar veriyor durumu söylemeye, telefon açıyor. “Sana çok önemli bir şey söylemem lazım” diyor. “Telefonda olmaz” diyor. Sonra bir şeyler oluyor, kaç bölümdür kız bir türlü söyleyemiyor durumu. Tahmin edeceğiniz üzere kızın güya iyiliğini düşünen kötü, bencil ve de kibirli annesi, doktordan sahte rapor alarak esas oğlana “kızım hamile ama başkasından” diyor. Akıllara zarar senaryo klişeleri… Esas kız ve esas adam mutlu olamasın diye senarist elinden geleni yapmış anlayacağınız. Dizi de olsa ruhu kararıyor insanın...


Tabii ki bütün bu salaklıklara sinir olup diziyi bırakmak istiyorum ben. İyi de 60 bölüm dinlemişim, finali görmeyi hak etmedim mi? Yok bilemediniz, açıp  final bölümüne bakmadım. Ama yapay zekaya sordum.  Ve öğrendim ki mutlu son oluyormuş ve bütün saçmalıkların neticesinde sevenler kavuşuyormuş. Heyt be, hep kötüler kazanacak değil ya!


                     💪🏼👍🏼😇👏🏼👏🏼👏🏼🥰🙏🏼🫠💐🌸🌸🌸🌸🌸

İşte bunu öğrendiğimde resmen aydınlanma yaşadım!

Diziyi izlerken, yani dinlerken artık stres olmuyorum, biliyorum ki final güzel.

Peki aydınlanma bunun neresinde?

Dedim ki kendi kendime:

“Hayatımızın bıktırıcı taraflarına da mutlu sonunu bildiğimiz dizi gibi bakamaz mıyız?”

Daha doğrusu son zamanlarda ülkemizde yaşanan şeylerin de aynı bu izleyicisini bıktıran, “Hadi ya, bu kadarı da olmaz ama ya, senarist bizimle dalga mı geçiyor?” dedirten dizilerden ne farkı var?

  Her gün “Yok artık” dedirten "ülke dizimiz"in  yüz bin bilmem kaçıncı bölümünü izlemekten vazgeçemeyiz de üstelik! Kanal değiştirme şansımız var mı? Evet bazıları için mümkün bu ama genel izleyicinin cüzdanı yeter mi ülke kanalları arasında geçiş yapmaya! Hem sevdiğimiz ülkemiz, yani kanalımızı niye bırakalım… İşte tam da bu noktada benim aydınlanmam giriyor devreye…

Yahu filmin sonunda iyiler kazanacak işte!

Sizi bilmem, ben hep mutlu sonlara inanırım.

O halde sakin be…  Az relaks… Az sabır... Biraz papatya çayı, az lavanta yağı kokusu... Olmadı sarı kantaron çayı içiverelim...

Edip Cansever’in de dediği gibi

“…Sanki beyaza keser gibisine yedi renk…”

Apaydınlık oluverir ortalık… 

Yani demem o ki, bizim hayatımız da olmuş dizi film…

Mutlu sona inanırsak, mutlu sonu görürüz be dostlar; enseyi karartmaya ne gerek var...

 

 

 

 

 

Devamını Oku

9 Ekim 2025 Perşembe

Rakı, Şalgam ve Börülce Kardeşler

Kocaman bir yaz geçti, elim daha yeni gidiyor klavyeye.

Nerden başlasam bilemiyorum. Biraz anlatayım.

Yeni birileriyle tanıştım.

Rakı: Bembeyaz, ergen bir erkek, fırlama mı fırlama bir köpek kendisi. Gündüzleri evine gidip uyuyor, akşamları ise fırladı mı bahçeye, fişek gibi koşup soluğu sokaklarda alıyor. Duyduğuma göre arkalarda bir parkta sevgilisi varmış. Geceleri ne yaptığını kimse bilmez, akşam üzerleri şanslı olup kendisini gören herkesin sevgilisi… Ele avuca sığmaz, adeta bir “Yumurcak” hikayesi…

Gecelerin Prensi Rakı Bey

Şalgam: Gri tüylü, ufacık tefecik, gözleri kahverengi gibi azıcık ürkünç bir kedi, boynunda tasması var. Fıtı fıtı gezip durur. Belki de bir İngilizlik var soyunda. Kimseyle muhatap olmaz, cinsiyetini bilmiyorum ama bir efelik var hallerinde.

Şaşkın Şalgam

Börülce: Sarı ama sarman olmadığını söylediler, ben hiç anlamam. Yüzü enlemesine geniş, kesin İngiliz soylusu diyeceğim ama atmasyon olacak. Zira dedim ya, kedilerden hiç anlamam. Hissiyatım öyle diyeyim. Doğuştan kuyruğu kısaymış. Bildiğiniz top gibi. O yüzden engelli sınıfındaymış. Ve tavşan gibi hoplayarak yürüyor. Sahibi, “kuyruğundan dolayı öyle” dedi. Tombul ve tembel kendisi. Butlarını görseniz, kedi demezsiniz. Öyle kimselere de pas vermiyor. Bir gün bir sandalyede gördüm; uyukluyordu. Bir adım ötedeki diğer sandalyeye atladı sonra. Orada azıcık gerindi, tekrar geriye döndü. Hareket etme ihtiyacını böyle karşılıyor demek ki… Minimum hareket, orada bereket… Boynunda tasması var, bir görünüp bir kayboluyor. Bence bütün gün bir yerlerde uyuyordur.

Asil Börülce
Bu üçü ev arkadaşı. Şalgam ve Börülce bebekken gelmiş galiba, o yüzden Rakı kendisini onların annesi ya da babası sanıyormuş. Hep kolluyor, arada bu ikisini yalarken falan da gördüm. Bence kavga eden çocuklara anneler “Kedi köpek gibi niye kavga ediyorsunuz! “demeden önce bir kez daha düşünsün. Çünkü bu “üç kardeş” gibi iyi geçinenler de olabiliyormuş nitekim. Zaten ben çoktan bıraktım genelleme yapmayı… Her şey olabiliyor… Bu gözler neler gördü, neler okudu… Azıcık esnemek lazım…

Neyse işte, bu Rakı var ya bu Rakı, hiç hemcinsleri gibi kedileri kovalamıyor. Derdi zoru eğlenmek, flört etmek, cilve yapmak.

Bir gün Bonny adında bir kız köpek geldi. Akşam üzeriydi saat ve evet Rakı da çıktı sahalara. Görür görmez âşık oldu bu ikisi birbirine! Nasıl cilveleşme anlatamam size… Biri koşuyor, öbürü kovalıyor. Birbirlerine pati şakaları yapıyorlar. Hatta bizim hiç kedi kovalamayan Rakı, sırf Bonny’ye hava atmak için O’nunla birlikte kedi bile kovalıyor... Bir ara öyle gürültü yaptılar ki, artık birbirlerinden ayrı tutulmaları gerekti resmen. Balkonun dışına gönderildi Rakı. İnanır mısınız, balkon kapısına yattı, melül melül gözlerle Bonny’yi bekledi. Normalde ortadan kaybolur o saatlerde; ama gitmedi. Öylece Bonny’nin kapısında yattı. Ne aşk ama! Bonny’nin ise pek de umurunda değildi. Kız evi naz evi dememişler boşuna! Zavallı Rakı kapıda beklerken resmen arkasını döndü oturdu Bonny kız. Gecenin ilerleyen saatlerinde artık Bonny evine gidecekti. İster inanın ister inanmayın; bizim efe Rakı, Bonny ve sahibine taksiye gidene kadar eşlik etti. Hafızaları nasıldır bilemem, sonradan akıllarına gelir mi bu romantik gece ama hoştu hikaye..

Demem o ki öyle bir Eylül’dü işte.

 Bir de Minnak ve Kara vardı.

Kara Hanım ve Minnak Bey
Kedi kardeş olurlar kendileri… Anneleri bunlara bir tokat atıp yeni uzaklaştırmıştı. Gözümle gördüm o sahneyi. Hayvan dünyasından anlayan arkadaşlara göre bu Minnak’ın içine adeta köpek kaçmış! Kendini yerlere atıyordu bir insan O’nu sevsin diye. Normalde kediler böyle değilmiş. Yani öyle her zaman kendilerini sevdirmezlermiş, ama Minnak resmen sevgi açıydı… Kardeşi Kara ile takılıyorlardı hep. Kara her bulduğunu yiyen, tamamen hayatta kalmaya odaklı bir karakterken Minnak Bey ise hayat gurmesi gibi bir şeydi. 



Kuru mama değil, yaş mama; yaş mamada tavuk değil somon tercih ediyordu beyefendi. Yaş mamayı tabağa koyunca önce suyunu yalıyor, sonra da kalan etlerin tadına bakıyordu yavaş yavaş… Kara ise önüne ne verilirse yiyen cinstendi, hatta şehriye çorbasını bile lüplettiğini gördüm. Yemeğini yiyince arkasını dönüp başka evlere gidiyordu başka yemekler yemek için. Öyle sevgiyle falan işi yoktu anlayacağınız. Minnak ise öylece balkon kapısında bekler, birisi kapıyı açsa da O’nu sevse de diye incecik sesiyle miyavlardı.

Bütün bu anlattıklarım aslında olmamış da olabilir, belki de uydurmuşumdur sağdan soldan fotoğraflar alıp...

Çünkü biliyorsunuz ne sahte, ne gerçek hiç belli olmuyor, sevdiyseniz yine yazarım...

Kalın sağlıcakla...

 

Devamını Oku

24 Ağustos 2025 Pazar

Eski Bavulda 2007'den Kalma Gazete Buldum!

Dün akşam evdeki eski bir bavulu karıştırıyordum. İçinden bir gazete çıktı. Tarih, 28 aralık 2007!

 Radikal Gazetesi, satış fiyatı 40 YKr… Tam 18 sene öncesinden günümüze mesaj gibi…


Bir mücevher bulsam ancak bu kadar sevinirdim inanın.

Paradan 6 sıfır atılmış, Liranın önüne “Y” konmuş. Gazetenin çok sevdiğim kitap ekinin tanıtımı var üstte.

Manşette “İslamcı Terör İşbaşında” başlığı.... Pakistan’da seçimlere 10 gün kala öldürülmüş kadın başbakan Benazir Butto! İslam aleminin ilk kadın lideriymiş kendisi ve "göreve gelince daha iyi yaşam” sözü verdiği miting sonrası saldırıya uğramış… Harvard ve Oxford mezunu kendisi… İstememişler.  "Tarih tekerrürden ibarettir." sözüne nasıl da güzel örnek olmuş! 

Yıl sonu yaklaştığı için "2007'den Öğrendiklerimiz" diye bir köşe yapmışlar. "Doğrunun işe geldiği gibi çarpıtılabileceğini, pozisyon kaybının azgınlaştırıcı gücünü" öğrendik demişler ama, bence asıl bunları öğrenememişiz aradan geçen zamanda.

İkinci sayfada Tarkan’ın “Metamorfoz” ismini verdiği son albümünden bahseden bir yazı var, yazar pek de beğenmemiş albümü.

Okumaya devam ediyorum büyük bir merakla ve biraz da duygulanarak.

Altıncı sayfada Avrupa Birliği uyum sürecinde bile yasalarda ne güzel düzenlemeler olduğundan bahsediliyor.  Avrupa Birliği'ne girme umudu var yani...


Yazıda, "Şimdiden böyleyse bir de Birliğe girsek neler neler olacak.." diye güzel beklentiler anlatılıyor. 


 “Türkler, pasaport olmadan  nüfus cüzdanı ile bütün Avrupa’da gezebilecek” ilk maddesini okuduktan sonra gerisini okumuyorum. Çünkü 18 yıl sonra 2025 yılındayız ve biliyorsunuz ki vize bile alamaz halde ülkemiz vatandaşları…

 AB müzakerelerinde baş müzakereci Ali Babacan’mış, kendisi hem de Dış İşleri Bakanıymış… Günümüzde biliyorsunuz Deva diye bir partinin başkanı kendisi, %1-2 gibi belki de daha az oyu var partisinin. 2007’de bayağı forsluymuş… Vay be, nereden nereye… 

"Türkiye makas değiştirdi" söylemleri varmış o zamanlar. Hasan Celal Güzel bu söyleme karşı çıkıyormuş...

Yedinci sayfada DTP partisi kapatma davasından bahsediliyor. Bugünün DEM Partisi yani…

 Konular aynı, çoğu politik aktör aynı, polemikler aynı... Tarih hep mi tekerrür etmiş; yoksa  biz insanlar mı tarihi buna zorlamışız?







Sonra Yılbaşı kutlamalarının “güvenlik gerekçesiyle” iptal edildiği haberini okuyorum. 
"Son günlerde artan araç yakma olayları, patlayıcı ele geçirilmesi...vs. vs..."

Gazetenin küçücük bir köşesinde yayınlanan bu haber aslında ne çok şey anlatıyor...

Aradan geçen 18 senede böyle haberler hiç değişmemiş bakın, sadece gerekçeler güne daha uyarlanmış gibi...



Başka bir haberde Aselsan'ın deprem gibi tehlike anlarında kesintisiz iletişim projesi başlattığından söz ediliyor. Ne oldu acaba o proje? Mutlaka geliştirilmiştir 18 senede... Öyledir, öyledir...

Ramize Erer’in o zamanlar çok sevdiğim köşesini görüyor ve gülümsüyorum sonra... Karikatür demişken Leman Dergisi kapatılmıştı değil mi geçenlerde? O kadar yoğun ki gündem, arada kaynıyor böyle haberler. Tekrar açıldı mı hiç bir fikrim yok...

Ekonomi sayfasına geliyorum sonra;

Dolar= 1,1790 YTL

Avro= 1,7050 YTL

Yalnız bakar mısınız Türkçe hassasiyetine! Euro değil Avro yazıyor gazetede. Radikal'in bu dilini çok severdim...

Bu arada bilmem hatırlatmaya gerek var mı;  günümüzde Dolar 40,9 TL, Avro 47,56 TL!


Ekonomi sayfasını hemen kapatıp bunları görmemek isterken yan sayfada asgari ücrete ait bir tablo ile yüzleşmek zorunda kalıyorum. İstatistik böyle bir şey işte, görmek istediğini gösterir sana...

Sonra televizyon sayfasına bakıyorum. Sayfanın yarısı, günümüzde neredeyse yok olmak üzere olan sinemalarla ilgiliymiş. Günün filmlerinden seçmeler ve seans saatleri…

Henüz gelinli kaynanalı, bağırtılı çağırtılı alt seviyenin de altında gündüz programları çıkmamış o zamanlar. Mesela Kanal D’de gündüz kuşağında gayet bilgilendirici ve seviyeli Esra Ceyhan’la var. O zamanlardan günümüze gelen tek şey galiba Arka Sokaklar… 

Saat 20’de bir dizi, 22’de başka bir dizi var. Yani günümüzdeki gibi akşam kuşağında 5 saat bir diziyle oyalamıyorlarmış insanları… Reklam odaklı değilmiş galiba tv politikaları...

Star’da Haluk Bilginer ve Sumru Yavrucak’lı Sevgili Dünürüm komedisi var mesela… Sahi böyle kaliteli komedi var mı televizyonlarda artık? Çukur ve versiyonları, yani kafası garip traşlı, yer altından fırlamış gibi erkeklerin habire birbirine silah sıktığı, gençleri çetelere özendiren mafya dizileri daha başlamamış o zamanlar. 

TV8 henüz Acun’a geçmemiş, tatlı tatlı programları var. Pilates Saati gibi, Nilgün Belgün’le gibi soft ve düzeyli programlar...  2007’de Acun demek ki parmak arası terlikle  hâlâ sahillerde turistlerle röportaj yapıyormuş. Vay be, kısa sürede nasıl da değişmiş hayatı demek istiyor insan! 

Bu minik tv program akışına 18 yıl sonradan bakıldığında sayfalarca yazı yazılır... 

Bence eski gazeteler tarih müzelerinde korunmalı! Nasıl öğretici ve nasıl da heyecan verici yorumlar yaptırıyor insana bu tip bir yüzleşme! 

Devam ediyorum okumaya...

19. sayfanın yarısı kültür sanat reklamlarına ayrılmış. “Efes Pilsen’in kültür ve sanata katkıları artarak sürecek” son sözüyle yayınlanan Sivas93 oyun duyurusunu okuyunca gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. Genco Erkal 2024’de aramızdan ayrıldı ve Efes Pilsen’in reklam yapması  artık yasak… 

Son sayfada Rus Hükümeti ile ilgili gülümseten bir haber daha var…  Noel Baba yalandır diyen reklamı yasaklamış hükümetleri.  Çocukların büyüklere olan güvenini sarsıyorlar diye...  Savaş mavaş yok ve bakar mısınız ince düşünceye...

Böyle şeyler işte... 

Ne çok severdim Radikal gazetesini. Hele hafta sonları verdiği kültür sanat, kitap ekleri... Tam sayfa kare karalamaca, su doku…

İçim bir hoş oldu gazeteyi incelerken. Ve tarihe not düşmek için yazmak istedim buraya ve paylaşmak istedim sizlerle de...18 senede nereden nereyeee…

 Umarım 18 sene sonra bugünün gazetelerinden birini ele geçirdiğimizde “Amma da kötüymüş 2025’ler, 2043 yılında nasıl da güzel her şey" deriz…

Sevgiyle ve umutla...

Devamını Oku

21 Ağustos 2025 Perşembe

Kutu kutu hayatlar...

Son zamanlarda neyi fark ediyorum biliyor musunuz, her yerde kapaklı kutular var, içleri kutuya özel insanlarla veya duygularla dolu...

Mesela eski adıyla Twitter, yeni adıyla X! Bir türlü vazgeçemediğim tek sosyal medya platformu.  Her sabah uyanır uyanmaz açtığım, gündemi takip ettiğim ve evet sanırım bağımlısı olduğum gürültü kutusu!  

Evet, geçenlerde Twitter’ın bir gürültü kutusu olduğu geldi aklıma aniden; hatta gözümün önünde de canlandırdım. Bir kutu var, koli gibi düşünün… İçinde her kafadan bir ses çıkıyor! Kimi kendi kendine boşluğa konuşuyor, kimi aynadaki kendine bakarmış gibi kendini tatmin edercesine konuşuyor, kimi kutudaki diğer gürültücü kitleye hitap ederek konuşuyor… Kiminin önünde diz çökmüş yatıyor birileri, konuşsa da duysam diye… 



Bazıları başkalarının söylediklerini tekrar ediyor sadece… Yankılar birbirine karışıyor. Kimileri de birbiriyle kavga ediyor. Ben ve benim gibileri; yani ne diyeyim bilemedim- Allah ıslah edesiceler grubu olarak bizler- bu gürültü kutusuna pek bi meraklıyız. İnsan böyle saçma bir gürültü kutusunun bağımlısı olabilir mi? Bin tane zararını bildiğimiz nelere bağımlı olmuyoruz gerçi… Netekim, Twitter benim gözümde bakkal kolisi gibi gösterişsiz bir kutu, içinde bir dünya gürültücü minik insan var.

Bir de allı pullu kutular var. Mesela Instagram gibi… O kutunun dışı yanarlı dönerli, ışıltılı pırıltılı… İçinde milyonlarca minik sahne kurulmuş. Herkes en güzel, en zengin, en gezgin, en sosyal haliyle o sahnelerde. Kimisi şahane sofralarda kadeh kaldırıyor; kimi “kocişinden” gelen pırlanta yüzüğü gösteriyor… Her yer ışıl ışıl pırıl pırıl… Ama neticede orası da bir kutu, gösteriş kutusu… 

Yanlış anlaşılmasın; o paylaşımları yadırgamıyorum. İnsan bir şeyleri göstermek, paylaşmak istiyor neticede, ruhumuzun ona da ihtiyacı var demek ki… Hiç Instagram kullanmıyorum diyen ben bile, çiçeklerimin fotoğraflarını, gittiğim tiyatroların alkış videolarını paylaşıyorum orada, bir nevi arşiv gibi… Ama sonuçta orası da bir kutu; kapağını açmadan içine giremiyorsun…


Bu kutu metaforunu çok sevdim sonra… Ben değilim ki bu metaforu icat eden. Yıllardır apartman daireleri için “kutu gibi evler” demiyor muyuz? Şahane benzetme, bulanın düşüncesine sağlık. O kutu evlerin hepsinde bir hayat var ve kapağını, kapısını açmadan içeride neler oluyor bilemiyoruz. Peki ya insanlar? Hepsi birer kapalı kutu değil mi? Kapağını açıyorsun, kutu içinde kutu çıkıyor bazılarında!

İşte bütüün bu kutular arasındaki yaşamda insanın kendini en güçlü hissettiği an kapaklara bağlı… Yani kutuların kapaklarını canın istediğinde kapatıp canın isteyince açabiliyor musun, senden iyisi yok… Kendi kutunun kapağı da dahil elbette…

Devamını Oku