17 Şubat 2024 Cumartesi

Ağaç Ev Sohbetleri - #234 / Doğru Söylemek İnsan İlişkilerinde Önemli mi?


Ağaç Ev Sohbetleri - #234 / Alışveriş Merkezleri mi Mahalle mi?

Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 234. Sayısına gelmiş bulunuyoruz. Şu anda sosyal deney yapıyorum. Bence bu giriş kısmını kimse okumuyor, okuyan varsa “ben okuyorum” desin…

"Daima doğruyu söylemek insan ilişkilerinde en önemli faktör müdür?”

Cevap veriyorum; evet daima doğruyu söylemek, insan ilişkilerinde en önemli faktördür. Çünkü insanlar daima doğruyu söylerlerse ortada ilişki falan kalmaz! Hatta diyorum ki yalan söylemek, hayatın en temel unsurlarından biridir. Herkes doğru söyleseydi, yaşamın devamlılığı tehlikeye girerdi!

Haydiii, ne oluyor diyorsunuz ama şimdi eğri oturup doğru konuşalım; silkelenip bir hayatımıza bakalım.  Elbette ben de temel ahlaki değerlerle yetiştirilmiş birisi olarak “Doğruyu söylemek, dürüstlük çok önemli” romantizmine kapılmak isterdim ama maalesef mantığım buna izin vermiyor. Aslında yazıya başlarken doğruculuğu övme niyetindeydim; ama daha ilk kelimeyi yazarken hükmedemediğim düşüncelerim ve onların yönlendirdiği parmaklarım beni aşağıdaki karalamalara götürdü. Ah her şeye muhalefet eden aykırı bilinçaltım! Evet itiraf ediyorum;

“Yalan söylenmeseydi; dünya distopik bir çöle dönerdi!”

Şöyle bir düşünelim; neler olurdu neler, maydanozlu köfteler… Eğer yalanlar olmasaydı  bir kere herkes kanlı bıçaklı olur, aileler yıkılır, insanlar hapislerde sürüm sürüm sürünürdü. İş yerlerinin müşterisi kalmaz; elemanlar patrona küfreder, patron elemanlara nefretini kusardı. Üst komşu alt komşunun kafasına kızgın yağ döker, dökmese de bunun hayalini kurduğunu “dürüstçe” anlatır ve dökmüş kadar olurdu! Muhtemelen kardeşler kardeş olmaktan vazgeçerdi. Hatta İngiliz Milletler Topluluğu dağılırdı! Demokrasinin olmadığı ülkelerin başkanları, yanlarında kim varsa- çocukları dahil- onların kendi tahtında gözleri olduğunu haykırır, hepsini katran çukurlarına atmak istediklerini söylerdi


Bunlar daha bir şey mi, eli artırıyorum; diyorum ki yalan söylemek diye bir şey olmasaydı, seçimler falan da olmazdı; saraylar, parlamentolar yıkılırdı muhtemelen! Ekmeklerini taşı sıkarak değil, yalan atarak kazanan politikacılar işsiz kalırdı! Sadece onlar mı? Çoğu meslek yok olurdu. Mesela ajanlar! Yalan söylemedikleri için ajanlık yapamazlardı! Avukatlar hiçbir davayı kazanamazdı; çünkü hep doğru söylemenin adalet getirmediğini öyle iyi biliyorlar ki!

Yalan söylenmediğinde anneler, hiçbir şeyi doğru dürüst anlayamayan şapşal çocuklarını “Ah benim prensim, zeka küpüm” diye sevmek yerine “Bir şeyi de bir kere de anla, salak oğlum” diyecekleri için çocuklar zaten aptal olduklarını bilerek büyürlerdi. O kafayla da bir yerlere gelmeleri imkansız olurdu. Yaptığı lezzetsiz yemeklere “Çok güzel olmuş, ellerine sağlık” denilmeyen anneler, yemek yapmaktan vazgeçer, böylece de “ Anne keki, anne dolması, anne kahvaltısı” diye kakalanan- pardon pazarlanan- yemek sektörü daha başlamadan hayal kırıklığı ile yok olurdu.

“Bu saate kadar neredeydin kocacım?” diyen kadınlara “Toplantım uzadı karıcım!” diye yalan cevap vermeyip “dürüstçe” “Bizim ofiste Beril var ya, işte o Beril yani taş Beril, işte O’nunla bir iki kadeh içmeye gittik” diyen erkekler yüzünden herhalde aile kurumu hafiften sallantıya uğrardı. En çok da günümüzde bu durumdaki erkeklerden duyarsınız “İnsan ilişkilerinde doğruyu söylemek çok önemlidir, ben asla yalan söylemem!” safsatasını!

Yani yazdıkça yazasım geliyor, burada yüzlerce örnek verebilirim size. Meğer ne kadar çok yalan varmış hayatımızda! Birçok örneğin yanında saçlarının rengini beğenmese de karısına “Harika olmuş” diyen erkeklerin söylediği yalanlar elbette masum kalır.

Yalan söylenmemiş olsa diplomasi kurumu çökerdi! Nedir diplomasi? Uluslararası platformlarda devlet temsilcilerinin siyasi ve hukuki temelde yazılı ve sözlü kurulan iletişimleri ve anlaşmaları. Düşünsenize, kalkıyor Çinli bürokrat “Siz Amerikalılar zaten salak şişko beyinlersiniz!” diyor; skandala gel! İyi de adamın kafasının içinde bu düşünce var, e yalan söylemek de ayıp bir şey; niye demesin ki Amerikalıya “Sen salaksın” diye! Ne oldu? Yalan söylemedik ama üçüncü dünya savaşı çıktı! Canımız sağ olsun, en azından dürüsttük diye kendilerini mi avutacaklar!

Bütün bu karmaşık politik süreçleri falan bir kenara bırakalım ve kendi küçük dünyalarımızı bir gözden geçirelim isterseniz! Bırakın en yakınlarımızı, kendimize bile onlarca yalan söylüyoruz, nasıl doğrucu Davutluktan bahsedelim şimdi? Mesela hangimiz aynanın karşısına geçip yanlarımızdan pörtleyen simitlerimizi ya da göz kenarlarımızda beliren kırışıkları görmezden gelip “Çok güzelim ve de acayip genç görünüyorum” demiyoruz ki! Demeyenler varsa da onlar zaten depresyonun dibine inecekleri için, kendilerine yalan söylemeyi öğretsin diye mutlaka psikolog kapısını tez zamanda aşındıracaklardır! Üzgünüm dost, acı ama "doğru" söyler!

Bütün bunları yazdım diye “E biz sana nasıl güvenelim, bu kadar yalanı savunuyorsun, demek ki sen yalancısın” diyebilirsiniz elbette. Evet yeri geldiğinde yalan söylemek zorunda kaldığımı söylemekten çekinmeyecek kadar doğrucuyum dostlarım benim! 

Yalanın en büyüğünü kendime söylüyorum yıllardır:

“Başarabilirsin, sen yapabilirsin!” diyorum her düştüğümde; işe de yarıyor biliyor musunuz? Çünkü bal gibi de yapamayacağını bile bile “yapabilirsin!” yalanına öyle tutunuyor ki insan; yalanlar en sonunda gerçek bile olabiliyor!

Yani demem o ki; bir yalanı kırk kere söylüyorsun kendi kendine, sonra bir de bakıyorsun ki hayalini kurduğun yalanlar gerçek oluvermiş! Bu da olayın açılım gerektiren başka bir boyutu olarak burada yazılı kalsın.

Evet, son söz olarak diyorum ki,

“Daima doğruyu söylemek, insan ilişkilerinde en önemli faktördür, çünkü insanı dibe çeker...”

Alın size paradoks:

 O kadar dürüstüm ki, gerektiğinde yalan söylemekten çekinmediğimi  dürüstçe itiraf ediyorum sevgili dostlarım.

Kalın sağlıcakla ve sevgiyle,

Kalın sağlıcakla ve sevgiyle,

 


Devamını Oku

10 Şubat 2024 Cumartesi

Ağaç Ev Sohbetleri - #233 / AVM mi Esnaf mı, Yoksa İnsan Hikayeleri mi?


Ağaç Ev Sohbetleri - #233 / Alışveriş Merkezleri mi Mahalle mi?

Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 233. sayısında tekrar beraberiz. Bu haftanın konusu yine sevgili Deep’den geldi. Deep iyi ki varsın; sayende sanki 5 Edebiyat A sınıfı gibi olduk, ödev yapıyoruz ve bu benim çok hoşuma gidiyor…

"Alışveriş merkezlerine alışverişe mi gidiyoruz, zaman geçirmeye mi?”

İzmir’de üniversite öğrencisiyken Mc Donald’s düşmanıydık. Fast food denilen şeye hiç ama hiç ısınamadık. Bizim için fast food, el arabasında boyoz satan amcaydı; yanında da mis gibi yumurta ile… Bir de uzun börek vardı, içi yağlı. Ne severdim onu. Herhalde okul hayatımın öğle yemeklerinin yarısı o börek ve yanında ayran içmekle geçmiştir. Kalan yarısında da sucuklu tost yemişimdir fakültenin kantininde. Yemekhaneleri de sevemedim hiç; kalabalık, hazır yemek suyunun kekre tadı, uğultu… Akşamları fiksti; yurt binamızın alt katındaki kantinde geçerdi yemek ritüelimiz. Bayram Abimiz inci gibi yazısıyla yazardı kara tahtaya günün menüsünü; bayram kebabı, bayram göbeği tatlısı, köpoğlu… Hiç unutmam; yurda ilk girdiğim zamanlarda yemek listesinde köpoğlunu görüp oda arkadaşlarıma “Ya aşağıda küfür gibi bir yemek var!” demiştim de gülmüşlerdi. Ama sonraları sarımsaklı yoğurtlu, salça soslu, patlıcanlı, patatesli, havuçlu, kızartmalı köpoğlu en favori yemeğim olmuştu.

Yıllar böyle geçti. Sinema izlemek için sinemaya, alışveriş için manava, kasaba, aktara, fırına giderdim; yine gidiyorum. Hadi en kötü alışkanlığımı söyleyeyim; evet mahalledeki Mopaş markete gittiğim de oluyor arada sırada; pirinç, çay, şu bu almak için.

Bizim mahallede pek çok market var. Ama ben ekmeklerimi fırından, simitlerimi özel simit fırınından ve  sebzelerimi de mahallemizin manavından alıyorum taze taze. Gerçi sebzeden iyi kazandıkları için dükkânı büyütüp markete çevirdiler ama, ben bir kere bile o deterjanların satıldığı market kısmına girmedim. Herhalde on sene olmuştur açılalı bu manav, anımsamıyorum pek. Çalışanların içinde en çok Davut’u severim. Zayıftır, pire gibi her yere yetişir, çok çalışkandır. Biraz saf gibidir, hep güler yüzlüdür. Aslında bana hem tip olarak hem gülüşüyle hem içten saflığıyla biraz Kemal Sunal filmlerini anımsatır. Enerjisi hiç bitmez. O aklıma gelince hep şu sahne canlanır gözümde;

“Ye çileek, ye çileek, ye çileek..!”


Son birkaç yıldır mahallede artan yabancı öğrenci popülasyonu bile alışmış Davut’a. Ne zaman rastlasam; kırık Türkçeleriyle bir şeyler isterler özellikle Davut’tan. Bazen çok alışveriş yapmış mahalle büyüklerimizin torbalarını, bazen de tekerlekli market arabalarını evlerine kadar taşır Davut. Hep gülümser, ama ne güzel gülümsemek… Erdal var bir de! Erdal Bey diyorlar. Kuaförlerde ve marketlerde insanların birbirlerine büyük bir ciddiyetle “hanım, bey” demeleri oldum olası dikkatimi çekmiştir. Yıllarca çalıştığım tekstil firmalarında bile bu kadar ciddiyetle kurumsal bir hitap şekli görmedim desem yeridir. Tekstil firmalarında genellikle “abla, abi” formatı olur; ben de işyerinde hiç sevmem bu hitap şeklini. Ama mahalle manavında artık çok iyi tanıdığımız Erdal’a “Erdal Bey” diye hitap edilmesi de biraz garip kaçıyor. Ya da ne bileyim işte, şaşırıyorum. İnsan hiç taviz vermez mi arkadaş, sanırsınız manav değil de banka şubesi! İşte bu Erdal (Bey) marketleşen manavın buzdolapları kısmında konuşlanır yaz kış. Yazın şanslı ama maalesef kışın da buzhane gibidir oralar. Erdal’ı yaz kış lacivert polarıyla gördüğüm için bendeki yansıması tek mevsimde yaşadığı şeklindedir. Manavdan domatesleri, elmaları tek tek seçerken Davut “Alsana bak, ne güzel kumkat var; ye bak; bal bal!” derse eğer; genelde kıramam; alırım az da olsa gösterdiği şeyden. “Biraz fasulye ver” derim; “Ne kadar?” diye sorar, “Bir avuç ver işte” derim; her seferinde iki elini kocaman açıp kocaman doldurur torbayı. Ben de “Ooo Davut, senin avcunla değil benim avcumla vereceksin” derim, gülüşürüz ve yarısını boşaltırız fasulyenin.

Sonra eve doğru giderken peynirciye uğrarım. Eskiden şarküteri gibiydi gerçi; çeşit çeşit peynirler, zeytinler, salamlar, sucuklar olurdu. Şimdilerde mahallenin değişen konseptine göre peynir zeytin dolabını olabildiğince küçülttüler, bir nevi yarı aktar oldular. Eskiden peynirciden taze süt alıp yoğurt yapardım, şimdilerde gidip bir avuç kara hindiba alıp çıkıyorum. Sinan var orada da; neredeyse çocukluğunu bildiğim Sinan. Bir de çok beyefendi bir sahibi vardı bizim peynircinin. Çok da gençti, Instagram adresimi bilir; “Evde Yazar Hanım, beğendin mi en son gönderimi?” derdi ve gülümserdik. Pandemi zamanı mahallenin Facebook grubunda ölüm ilânını gördüğümde gözyaşlarımı tutamamıştım. Çok gençti, çok kibardı. Hani ölen insanların sesleri unutulur ya bir süre sonra; ben bu arkadaşın sesini, yarı peltek konuşmasını hiç unutmadım; bakın yine aklıma geldi. Ama size tuhaf bir şey söyleyeyim, onca muhabbete rağmen adını yıllarca öğrenmemiştim, hâlâ bilmiyorum! Böyle kalsın hafızamda; sesiyle, güler yüzüyle… En çok tatillerden bahsederdik kendisiyle. O da benim gibi tatil köylerine gitmeyi severdi;

“İçkim yok, kumarım yok; hayatta tek lüksüm çoluk çocuk şöyle güzel bir tatil köyüne gidip bir hafta on gün kafa dinlemek” derdi. Benim gittiğim tatil köylerinden daha lükslerine giderlerdi, Voyage falandı onların segmenti. Öldükten bir süre sonra kendisi gibi genç eşi ve orta okula gittiğini tahmin ettiğim küçük çocuğunu gördüm birkaç kez peynircide. Artık selamlaşıp ayak üstü sohbetlerimiz de oluştu “yenge hanım” ile. Başka çocukları var mıdır hiç bilmiyorum. Bu güzel gülüşlü ailenin pandemi sonrasında tatilleri nasıl geçer diye düşünürken yakalarım kendimi zaman zaman…

“İyisine alıştıkları için çocuklar beğenmiyor alt segment otelleri” demişti en son bu konuda konuştuğumuzda… Hani esnaf gece gündüz çalışır ya, bu peynirci tatile gitmesiyle değişik gelirdi bana. Hayatı seviyordu; Atatürk’ü, bir de Fenerbahçe’yi… Sinan mı? Hâlâ çalışıyor orada gece gündüz; belki “yenge” dediği yeni patronuna biraz da iş öğretiyordur. Salıları izin yapmasın mı; birisine iş öğretmesi şart; saçları döküldü çok çalışmaktan! Sadece uyumaya gider evine. Allahtan sempatik de gelene geçene laf atarak eğleniyor uzun iş saatlerinde.

Hayat dediğimiz şey; peynircinin aktara evrilmesiyle, gidilen ve gidilmeyen tatillerin arasındaki  muhasebe değil mi?  Öyle ya da böyle; karahindibanın sadece kaynatılıp içilen bir ot değil de, aslında çocukken pamuk gibi üfleyerek uçurulan çiçeklerin bitkisi olduğunu anlamak değil mi? Bu ikisi arasında gidip gidip gelen, gelip gelip giden bir sarkaç değil mi...

Bu şiir gibi hayatın içinde hepimizin bazı gıcık tarafları var elbette. Ben mesela, tarhana konusunda çok seçiciyimdir. Doğru dürüst beğenmem; kaç tane yöresel tarhanayı yapanlardan gıyaplarında özür dileyerek dökmüşlüğüm vardır. Bu yüzden tadını sevdiğim tarhana için her seferinde mahalledeki kooperatif dükkânına gider, en sevdiğim yörenin sade tarhanasını alırım yıllardır. Nedense on beş gün süre ile gelmedi tarhana kooperatife.   Tam da canım çekmişken, havalar da soğukken. Ben de geçerken Sinan’a sorayım dedim, bizim Sinan her zamanki coşkusuyla:

“Bak senin gibi hiçbir şey beğenmeyen bir abla vardı, geçen bu tarhanadan aldı, sonra geldi bir daha aldı. Trakya’nın en güzeli bu; sen bana güveeennn” dedi, hık mık ettim  sonunda ikna oldum. "Bak beğenmezsem kavgaya gelirim" dedim gülümseyerek. "Tamam" dedi. Gerçekten de  damak tadına uymayan tarhanayı asla içmeyen ben, memnun kaldım bu öneriden! Gidip elbette teşekkür ettim. O gün bugündür ne zaman Sinan’ın dükkânının önünden geçsem;

“Çok yavaş içiyorsun sen bu tarhanayı, çoktan bitirip yenisini alman lazımdı” diyor. Gülüyorum. Sinan demişken, bu “skimpflasyon” dedikleri şey yükselmeden önce de ben kavurmayı, kaşarı “santimle” alırdım Sinan’dan…

“Sinancım, kavurma lazım”

“Kaç kilo vereyim ablama”

“Ne kilosu Sinan, sen kes oradan 2-3 cm, fazla olmasın” derdim; gülüşürdük… “Nasılsa taze taze alıyorum, ne gerek var fazlasına” derdim. Gerçi bu aralar pek kavurma satmıyor ama geçenlerde börek yapmak için kendisinden yine 2 cm peynir almışlığım var. “Skimpflasyon” günlerinde olduğumuz için benim santimle peynir almamın da pek bir esprisi kalmadı ya artık, neyse. Sinan ile aramızdaki muhabbet böyle bizim, santim santim; değer bilinen cinsten...

Mahallenin esnafı demişken, bizim kırtasiyeciye kocaman ayrı bir sayfa açmam lazım. Ne günlerim geçti O’nun üç-dört metrekarelik minik ve eski dükkânında! Eskiden işe giderken servisi O’nun dükkânında beklerdim sabahları; ne eğlenirdik. Politikadan, oradan buradan konuşurduk. Arada mahalle dedikodusu yaptığımız da olurdu. Daha influencer’lık kavramı çıkmadan önce, blogu ilk açtığım zamanlar “Ya şu dükkâna bir video kamera koysak, Youtube’da nasıl seyredilir muhabbet” derdim. O da “Bizim müşterilerin ağzının ayarı yok, sürekli hükümete sallıyorlar, başım derde girer” derdi de gülerdik. Şimdilerde pek sık olmasa da yine gidiyorum dükkânına. Geçen hafta sonu Oksijen Gazetesi almaya gittim, yine bana bu muhabbeti anımsattı da gülüştük. “Vay be; ne kadar da öngörülüymüşüm. O zamanlar bu işe kalkışsaydın şimdiye ünlü olmuştun” dedim yine gülüştük. Kendi küçük dünyamız güzel bence ya, böyle kalsın, ne yapalım ünü münü, iyi ki de olmamış!

Bizim mahallenin hikayeleri bitmez. Daha mahallenin Almanya’dan emekli, azıcık da cimri ama Atatürkçü kasabını, yıllarca tazecik yufkaları gözümüzün önünde açıp satan yufkacısını, elektrikli eşyaları tamir eden, çok kibar, ama gerçekten çok kibar Artin Ustasını anlatmadım bile…

Mahalleyi kafeler sardı sarmasına ama Artin Usta hâlâ küçücük dükkânında direnmeye devam ediyor. Laz bakkalların ikisi kapandı, elimizde sadece Ali Abi kaldı. Çok yaşlandı gerçi, ama O’nun artık titreyen elleriyle kapısının önünü süpürdüğünü görmek bile huzurun ta kendisi gibi geliyor benim iflah olmaz romantik tabiatıma.

Ne kadar uzattım lafı! Ne yazacaktım, nerelere gittim. Konu neydi? Dağıldı gitti her şey. Deep yakında konu dışına çok çıktığım için beni Ağaç Ev Sohbetleri’nden afaroz etse yeridir! Sahi neydi konu?

AVM’lere alışverişe mi gidiyoruz, zaman geçirmeye mi?

Cevap veriyorum efendim;

“Breh breh breh! Bende bu kafa olduğu sürece New York’a da gitsem kendime mutlaka küçük esnaf bulurum gibi geliyor. En kötüsü gider küçük esnafın olduğu mahallede otururum.

Ne kadar bazıları paragöz, şöyle böyle olsa da; zaman zaman kendilerine kızsak da; küçük esnaf ile sohbet etmek, sosyalleşmenin en güzel halidir. Domates dediğin, arada şaka yapılarak elle tek tek seçildiğinde lezzetli olur.

Bloglarımız da kocaman kocaman ışıltılı pırıltılı “web siteleri” yanında küçük dükkânlar gibi durmuyor mu zaten!”

İşte cevabım böyle. "Madem bu kadar kısa cevap verecektin, neden bu kadar uzattın?" diyorsanız da, esnaflık hali işte ne yaparsınız! Bazen böyle hesapsız kitapsız olabiliyoruz meslek gereği, af buyurunuz efenim...

Kalın sağlıcakla, dostlarım benim…

Devamını Oku

1 Şubat 2024 Perşembe

Ağaç Ev Sohbetleri - #232 / Her Şey İnternet Üzerinden, Bu İyi Bir Şey mi?


Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 232. sayısında tekrar beraberiz. Bu haftanın konusu yine sevgili arkadaşımız Deep’den geldi. Kendisine teşekkür etmek isterim; harika bir konu seçmiş. Bakalım ne kadar kısa yazabileceğim…

"Alışveriş, iş, iletişim, her şey internet üzerinden, artık yüz yüze kavramı kalmadı. Bu iyi bir şey mi?”

 

İnterneti sevenlerdenim. Söylemesi ayıp Kitap Yurdu aboneliğim 2001’de başlamıştı. İşyerindeki arkadaşlarım "ya dolandırılırsan" diyordu da ben aldırmadan zevkle kitap siparişi veriyordum o zamanlar. İnternetten para nasıl kazanılır diye bundan 11 sene önce meraklanmıştım. Daha remote çalışma diye bir şey yaygınlaşmamıştı. Ne kadar heyecan vericiydi; yüzünü görmediğim, sesini duymadığım ODTÜ’lü gençler Ankara’dan Trello diye bir uygulamayla online içerik konularını açıklıyordu. Biz de ekrandan sürükleyerek o içeriklere talip olup yazıyor ve paramızı online olarak kazanıyorduk. Çağ atlamışız gibi gelirdi bana o zamanlar. Hoş sonra her şey çok hızlandı, yapay zekâ aldı başını gidiyor. Bugün deli paralar kazanıyor insanlar internet aracılığıyla. Ama ben de en azından kendi çapımda yaklaşık üç sene evde yazı yazarak para kazanmıştım o zamanlar; pek de bilinmezken bu işler. Gayet de keyifliydi. Blog mesela, internetin en güzel nimetlerinden.

Ama bu demek değildir ki internet ile beraber hayatımızda daha çok görünür olan yapay zekâ gelişiminden ürkmüyorum. Veri kirliliği mi dersin, manipülasyonlar mı dersin…

Bu konuda çok şey yazabilirim ama şöyle başlayayım:

Bence evinizde Meydan Larousse, Hayat Ansiklopedisi, Ana Britannica gibi ansiklopediler varsa gözünüz gibi bakın onlara, tozlarını falan alın. Zira ileride lazım olabilir! Google var ya, ne gerek var diyeceksiniz. Geçmiş olsun sevgili dostlar. Şimdiden internet,  ChatGPT, Bard gibi yapay zekâ modellerinin ürettiği içeriklerle dolmaya başladı. En çok bu gelişme beni ürkütüyor. İçerik işleriyle ilgilendiğim için olayı yakından takip etmeye çalışıyorum. İsterseniz komplo teorisi diyebilirsiniz ama anlatayım bakalım bana hak verecek misiniz?

Evet yapay zekâ şahane şeyler yapıyor. Bir konu hakkında yazı yazmasını istiyorsun mesela, sana dakikalar içinde cevap veriyor; ama bazen çok da güzel uyduruyor! Bard ile bunu defalarca denedim.  Örnek vereyim; Beybi Plastik için içerik üretiyordum geçen aylarda; Bard’dan yardım istedim. Bana firmanın 1975 yılında kurulduğunu yazmış. Kontrol etmek için resmi web sitesine baktığımda 1949’da kurulduğunu gördüm. 

Tabii insanmış gibi konuşabiliyoruz ya Bard ile, “Sen bu bilgiyi nereden aldın, web sitesinde 1949 yazıyor, kaynaklarını göster” diye hafiften çemkirdim kendisine. 


Bakın neler yazmış! Tam bir politikacı gibi lafı evirmiş çevirmiş ve kendini savunmuş. İnternette farklı bilgiler varmış da falanmış filanmış. Hayır ben sorgulamasam ve olduğu gibi Bard’ın yazdığını alsam – ki bunu asla yapmam, kopya olur- neyse işte birisi olduğu gibi bu yazıyı alsa rezil olacak!  Bir de en sonunda söylediği şeye bakar mısınız. 1949 yılında kurulduğuna göre demek ki diyor, köklü bir şirket diyor. Anlayacağınız pişkin bir politikacı gibi uyduruk yazısını şahane bir şekilde de savunabiliyor.

Evet konu başlığı bulmada, diyalog yazmada, hikâye anlatmada gerçekten her geçen gün gelişiyor ama canlı canlı örneğinde gördüğünüz gibi yalan söylemede de maşallah insandan farkı yok. Evet mutlaka kendini geliştirecektir; ama şimdiden binlerce böyle içerik ile doldu bile internet, geçmiş olsun.

 Şaka bir yana işte en büyük kaygı bu bence. Yapay zekânın ürettiği içerikler şimdiden internette yayılmaya başladı. Peki biz internetteki bilgiye nasıl güveneceğiz bir süre sonra? Belki de içerik dedektifliği diye bir iş çıkacak; ya da veri doğrulama merkezi... Ben bu konuyu cidden çok ürkütücü buluyorum.

Tabii ki bunu Bard’a da sordum. Bakın ne demiş canım Bard:



Gördüğünüz gibi Bard bile kendine güvenmiyor, "kötü insanların eline geçmemem lazım" diyor. "Benim içeriklerimi insan editörler kontrol ediyor" diyor.  Atma Bard ya! Kim bu editörler! Nasıl yani, şimdi benim sorduğum şeylere verdiğin yanıtı birileri mi kontrol ediyor! Seni bence bizim politika dünyasına alalım, çok eğleniriz. 

Aslında bu örneklediğim gelişmeler 1984 kitabında "tarihin yeniden yazılması distopyasının" teknolojik olarak mümkün olması gibi bir şey.

Evet kullanmayalım demiyorum, elbette yapay zekânın nimetlerinden faydalanalım. Ama hayatımıza mükemmellik getireceğini de düşünmeyelim bence.

Yaşadığın Ülkeye Bak, Yapay Zekaya Güven


Efendim malumunuz, işsizlikten gezi bloglarına taktım ne zamandır. E bari gezemiyorum, yaşayanları görüp hayal kuralım hesabı.  Norveç’te yaşayan bir aile anlatıyordu. Markette kasiyer yok! Sen ürünün barkodunu okutuyorsun, ödemeni yapıp çıkıyorsun. Bizde de var böyle kasalar marketlerde ama etrafta güvenlikçiler dolaşıyor. Onların markette insan yok! Bu derece güven inşa edilmiş. Bizde böyle bir şey mümkün olabilir mi? Hiç sanmıyorum.

 Şimdi bunu neden anlatıyorum? Bu yapay zekânın nimetlerinden çok üçkağıt kısmına ilgi gösterir bizim millet. Düşünsenize anneniz ya da en sevdiğiniz arkadaşınız sizi Whatsapp’dan görüntülü arıyor. Telefonu açıyorsunuz, konuşuyorsunuz. Karşınızdaki kişi sesiyle görüntüsüyle tanıdığınızı sandığınız kişi. Sizden acil para istiyor. Göndermez misiniz? Ama işte geçmiş olsun, çünkü yapay zekâ sayesinde dolandırıldınız! Çünkü yapay zekâ artık sesi de taklit ediyor, görüntüyü de taklit ediyor. Alın size yapay zekâ sayesinde Zeki Müren’den 100. Yıl Parla marşı! Nağmeler, yorum aynı sanat güneşi gibi değil mi? Evet görüntü biraz olmamış ama gelişiyor bu işler her geçen gün.

 


 Yapay Zekâ İşleri Yapacak Biz de Hobilerimizle Uğraşacağız?

 Evet yapay zekâ işleri yapacak, biz de bize kalan boş zamanlarda hobilerimizle uğraşacağız diyor bazıları ya gülüp geçiyorum. Bizim ülkede olmaz bu işler. Neden mi? Halihazırda az gelişmiş ülkeler köle gibi çalışıyor, çok gelişmiş ülkeler hobileriyle uğraşmıyor mu zaten? Türkiye’de günde 12 saat, haftada 6 gün çalışan tekstil işçilerine bak; bir de Avrupa’da pek çok ülkede haftada 4 güne indirilmeye çalışılan sürelere bak.

Yapay zekânın ele geçirdiği işler yüzünden bizim gibi ülkelerde artsa artsa işsizlik artar. Çevirmenler, haftada 190 dakikalık dizi senaryosu yazan senaristler, ürün tanımı yazan içerik üreticileri, Seo uzmanları, veri analistleri, yazılımcılar, lojistik işçileri ilk aklıma gelenler. Geçenlerde bir lojistik deposunda robotu gördüm. Boyu da uzun, koliyi en üst raftan tek eliyle  pehlivan gibi kaldırıp indiriyor. Bizim taşımacı Ahmet’ten ne kadar verimli olduğunu siz düşünün artık.

Arabesk bir yaklaşım olacak ama, yapay zekânın yaptığı işler sayesinde ancak zengin ülkeler, ya da bizim gibi fakir ülkelerin zengin kodamanları hobileri ile uğraşabilir hale gelir.  Coğrafya kader mi bilemem ama, bizim gibi ülkelerde yapay zekâ ile ancak bir politikacının ağzından manipülatif şeyler söyletilip halk galeyana getirilir.

Komplo Teorisi O Kadar Çok ki!
 

Daha dün  burada okudum. Örneğin diyelim ki 2050 yılından sonra kötü amaçlı çalışması için programlanan bir yapay zekâ modeli var. 2050’ye kadar gayet güzel çalışıyor ve dünya çapında milyonlarca kullanıcı tarafından benimseniyor. O tarih gelince sistemi bir anda duruyor. Eğer bu uygulama hayati önemdeyse tehlikenin boyutunu düşünebiliyor musunuz? Bir anda bütün gps’lerin bozulması, ne bileyim savunma sanayinin göçmesi, kalp pillerinin çalışmaması, internetin çökmesi gibi pek çok şey geliyor insanın aklına.

En çok da internetin çökmesi! Düşünsenize Trendyol mesela, milyon dolarlık şirket gidip mağaza mı açacak dünyanın bir yerinde? Yaz yaz bitmez.

Son Söz

Resmen çenem açıldı, çok sevdim konuyu. Muhtemelen yine yazarım. Diyeceğim o ki; yapay zekâ benim çok ilgimi çekiyor; olabildiğince gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum. Ama bir o kadar da komplo teorilerini takip ediyorum. Göreceğiz bakalım neler olacak!


En insanî sevgilerimle efenim, çav bella…(bella ciao)

 


 

Devamını Oku

28 Ocak 2024 Pazar

Sıçantepe Halkının Seçimle İmtihanı

Sıçantepe halkı olarak seçimden seçime bize şirinlik göstermek isteyen politikacılara alıştık da böylesini cidden hiç görmemiştik. Geçenlerde bir aday geldi, bizim tepeyi dümdüz edeceğini söyledi. “Ama efendim, nasıl olabilir böyle bir şey?” demeye kalmadık; “Olur olur mis gibi de olur. Düz ayak medeniyette daha mutlu olursunuz!” dedi.

Şehir halkı olarak birbirimize girdik. “E n’apalım, alışırız artık bir şekilde” diyenlerle “Peki şeyi n’apcaz?” diyenler olarak neredeyse ikiye bölünüyorduk. Neyse durumu son anda kurtardık.

Biz biraz tuhaf bir halkız. Yaşam tarzımız değişik. Anlatayım efendim. Evlerimizin kurulduğu tepe her geçen gün biraz daha yükselir. Nasıl mı? E işte nasıl desem! Yani; amaan söyletmeyin canım, anlayıverin. Sindirimin doğası gereği içimizdeki posaları çıkartıyoruz ya, işte onlar sayesinde yükseliyoruz her geçen gün. Kendi şeyimizle başımız göğe eriyor anlayacağınız. Hâlâ mı anlamadınız? İyi tamam biraz daha detaya gireyim. Sonra yok midem bulandı, yok ne kadar iğrençsin falan demeyin, bundan sonra okuyacaklarınız için benden günah gitti ona göre.

 Yani efendim biz de Sıçantepeliler olarak herkes gibi şeediyoruz. Sonra toprağa doğrudan gönderiyoruz posalarımızı. Sonra o posalar toprakta kimyasal bi şeylere uğruyor, tepkime midir nedir bir şey diyorlar, ben anlamam ötesini berisini. Sonra da işte toprak kabarıyor. Kabardıkça biz de yükseliyoruz ve uçuşa geçiyor gibi oluyoruz. Anlayacağınız posalarımız sayesinde yükseliyoruz, yükseliyoruz. Biz yükseldikçe diğer insanlar aşağıda kalıyor. Onları; nasıl derler, kuş bakışı gibi görmeye başlıyoruz. Biz yükseliyoruz, onlar küçülüyor. Biz yükseliyoruz onlar küçülüyor. Yukarıya çıktıkça da kafa bir güzelleşiyor anlatabiliyor muyum? Oksijen mi azalıyor, başka hayal gördüren gazlar mı devreye giriyor artık orasını bilemem. İnsan mutlu oluyor, hep bi sırıtıyoruz, mutluyuz yani. “Kokmuyor mu?” diye soranlar var da kokmuyor be! İnsan bir kere alışınca hiçbir şey kokmaz oluyor artık. Ar damarının çatlama noktası diye bir şey var, işte o noktayı aşınca bize her koku misk-i amber gibi geliyor. Daha nasıl anlatayım!

Zaten böyle kendi posalarımız sayesinde yükseldiğimiz için buraya Sıçantepe demiş atalarımız. Bizler de bu durumda Sıçantepe sakinleri oluyoruz. Bir nevi sıçanlarız, ama fare değiliz bak; lütfen bize öyle abuk sabuk espriler yapmayın.

Neyse işte, kafamı karıştırdınız yahu!  Belediye seçimleri var dedim ya. İşte geçenlerde bir aday geldi, ille de sizin tepeyi düzelteceğim diye tutturdu. “İyi de” dedik, “Bizim posalar nereye gidecek?” Adam takmış kafaya. “Herkesin şehri gibi, yani normal medeni insanların yaşadığı şehirlerde olduğu gibi sizin buraya da kanalizasyon sistemi kuracağız. Şehrin altına borular döşeyeceğiz. Herkesin posası oradan geçecek sonra bir tesiste toplanacak. Orada o posaları çeşitli işlemlerden geçirip hem enerji elde edeceğiz hem de kalanlardan gübre yapacağız” dedi.

Biz tabii şaşırdık. Normal insanlar gibi dümdüz yaşamak nasıl olur ki? Hem de şeysiz, kokusuz falan… “İyi de bizim kafa nasıl olacak? Hani o sarhoşumsu mutlu hallerimiz?” dedik. Adam “Kafa yapmaya ihtiyacınız kalmayacak! Size parklar yapacağız yemyeşil; sonra sinema, tiyatro getireceğiz şehrinize. Festivaller olacak, panayırlar olacak. Cennet gibi olacak her yer, daha ne istersiniz ki!” dedi

Doğrusunu isterseniz bu dediği şeyler pek de kafamıza yatmadı. Yahu biz alışmışız kendi posa gücümüzle yükselmeye, dümdüz yaşamak da nerden çıktı şimdi!. Yok aga, bu düz medeniyet bize ters! Peki ne yapacağız? Hemen şehrin ileri gelenleri olarak toplandık. O bizi normal insanların seviyesine indirecek aday kazanmasın diye ne yapabiliriz diye düşündük. Uzun uzun tartışmaya da gerek olmadı. Yıllardır bilinen yöntemi uygulayalım dedik. Yani o adayın karşısına her mahalleden 8 aday daha çıkarmayı planladık. Bizde var 5 mahalle, etti mi sana 40 aday!  Ee bu 40 adayın teyzeleri, yengeleri, dayıları, kuzenleri, efendime söyleyeyim bacanakları falan herkes kendi akrabasına oy verse oylar bölünür; oylar bölünürse o bizim posalarımızın gücüyle yükselen tepemizi düzeltecek aday kazanamaz; e o aday kazanamazsa ne olur? Affedersiniz kendi (m)okumuzun verdiği gazla yükseklerde kafa yapmaya devam ederiz.

Hadi o zaman; gazımız ve gazamız mübarek ola, ver mehteri Şerafettin Abi…

Devamını Oku

23 Ocak 2024 Salı

Evde Yazar 11 Yaşına Giriyor!

Bu blogu açtığımda taze işsizdim. Şirketten gecenin on birinde isyan ederek ayrılalı yedi-sekiz ay olmuştu, sektöre küsmüştüm. Adaletsizlikleri şunları bunları hazmedemiyordum, sudan çıkmış balık gibiydim. Yeniden işe girip abidik gubidik insanlarla muhatap olacak gücüm de yoktu. Mesleği bırakayım dedim. İyi de ne yaparım ki dedim. Ne yeteneğim var ki benim dedim. İnternette araştırmaya başladım. Bir sürü insan yazarak kazanmaktan bahsediyordu. Beni bir heyecan bastı. Yaz kazan, ne güzel iş! İyi de olur muydu? Olurdu be, niye olmasındı! Sayısal okumuştum ama lisede kompozisyonlarım yarışmalarda hep birinci olurdu. Edebiyatı severdim. Üstelik yazar olmak hayalim de vardı çocukken. Un vardı, şeker de vardı, geriye bir tek helva yapmak kalmıştı. İyi de nasıl olacaktı? Bazıları blog yaz para kazan diyordu. Blog da neydi?

 HTML’ydi, blogspottu, temaydı derken çıktı ortaya bir şeyler. Nerde yazar, Evde Yazar. İsim de amaca tam uygun oldu. Sonra yazılar biriktikçe Google reklamlarını koymaya başladım bloga, para kazanacağım ya hesapta. O zaman yalan olmasın 100 dolar mı öyle bir şey birikince çekilebiliyordu para Google’dan. İşte tam o limite gelmiştim, Allahım ne kadar heyecanlıydım. Blog para kazanacaktı. Hahaha! Hayır dostlarım, öyle olmadı maalesef. Tam para isteyeceğim, Google beni cezalandırdı. Güya ben blogumdaki reklamlara sahte tıklama yapmışım! Ben yapmışım hem de! Hay bin kunduz! Olmayınca olmuyor n’aparsın. Çok yazdım mail Google’a, sonuç elde var sıfır. Arada yokladım ama nafile! Suçum demek ki ne kadar ağırsa Google beni on sene sonra bile affetmedi. O para da öyle gitti, ben de blogdan para kazanmaktan vazgeçtim. Amaan iyi ki de öyle olmuş diyorum şimdi. Belki blogun sağından solundan reklamlar fışkırsaydı bu kadar tatlı muhabbetimiz de olmazdı. Eskiden tanıtım yazıları falan alıyordum onlardan da vazgeçtim sonra. Olmuyor o işler, benim yapım müsait değil. Reklamcı kafası yok bende. Sadece Hürriyet Bumerang kırk yılda bir tanıtım yazısı gönderirse yayınlıyorum. Çünkü orada çalışan tatlı insanlara gönül borcum var, hayır diyemem. Zaten onlar da artık arayıp sormuyor. Para işleri Instagram’da dönüyor. Vay be, nereden nereye…

Ben çok mutluyum şu halimden. Burada biz bize harika bir evren içinde gibiyiz. Biraz da dinozoruz. Bu çağda insanlar üç satırın fazlasını okumaya üşenirken deli gibi yazıyor ve deli gibi okuyoruz. Üstelik bu işi amatör ruhumuzla gönüllü yapıyoruz. Çok tatlıyız bu halimizle. Blogosferde nefes alan tuhaf yaratıklar gibiyiz. Yüzünü görmediğimiz, dünyanın her yerinden şahane blog arkadaşlarımız var. Birbirimize yorumlar yapıyoruz, zihnimizin içinde kurguladığımız şahane bir evrende yaşıyoruz. Sanki Ege kıyılarında talan edilmemiş bir arazi almışız da oraya küçük küçük bloglar inşa etmiş gibiyiz. Komşuluk yapıyoruz birbirimizle. Bak yazarken bile içim ısınıyor. “Instagrama inat, yaşasın bloglu hayat!” diye slogan atasım geliyor. Heyt bee, çalsın sazlar…

 Belki de bundan 100 sene sonra  bizim bu blogları internet müzesine koyacaklar. İnternetin dinozorları olarak bizim blogları sergileyecekler, yeni nesiller de bunlar niye bu kadar yazıyormuş diye garip garip bakacak bloglarımıza… Ha Tutankamun ha biz, aynıyız işte görüyorsunuz. Kendimizle ne kadar gurur duysak az kalır.

Hayat da bir garip. 11 sene önce sen kalk blog aç, ürkek ürkek yaz. Arada metin yazarlığı işine gir, ordan dön dolaş “bir daha dönmem” dediğin tekstile bir daha gir, altı sene çalış, sonra şirket kapanınca yine sudan çıkmış balığa dön, sonra yine gel, ihmal ettiğin bloga daha çok yaz. Yine kafayı kır, evde ne iş yaparım diye düşün dur. Yine Evde Yazar’ın kürkçü dükkanına dön, hayırlısı bakalım.


Bütün bunlar bir yana; en güzeli ne biliyor musunuz? Bu blogda her geçen gün daha da kendim oluyorum. Tamam oto sansür var “bağzı” konularda ama bu her yazıda daha kendim olmama engel değil. Bunu fark etmek; Evde Yazar’ın bana kattığı en güzel şey. Ağlayacağım neredeyse. Dile kolay, 11 senelik dostluk bu aramızdaki. Yani benimle Evde Yazar’ın, O’nunla kendimin, benimle benim. İşte öyle karışık kuruşuk bir şeyler.

11. yaşın kutlu olsun Evde Yazar, sana da teşekkürler Google’cığım; her ne kadar zırnık koklatmasan da bize buraları bahşettiğin için teşekkürü bir borç bilirim.

Ve en çok teşekkürü tabii ki bu yazıları ziyaret eden blog dostlarım hak ediyor. Sizler olmasaydınız bu bloga bu kadar bağlanmazdım. İnanın böyle, sizler olmasaydınız deftere yazmaktan farksız olurdu bu blog. Yani var olalım hep birlikte.

Yazmalı okumalı nice nice yıllara o halde, sevgiyle…

Devamını Oku

17 Ocak 2024 Çarşamba

Ağaç Ev Sohbetleri - #230 / Geleneksel Kültürü Korumak Önemli midir?


Ağaç Ev Sohbetleri - #230 / Geleneksel Kültürü Korumak Önemli midir?

Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 230. sayısında tekrar beraberiz. Bu haftanın konusu yine çalışkan arkadaşımız sevgili Deep’den geldi.

"Geleneksel kültürü korumak önemli midir?”



Nasreddin Hoca elinde cep telefonu öyle dalmış gitmiş, Sormuşlar

“Ne yapıyorsun Hoca?” Hoca cevap vermiş,

“Telefonun açılmasını bekliyorum”

Gülmüşler,

“İlahi Hoca, öyle durup bekleyerek telefon açılmaz ki?” Hoca pişkin pişkin cevap vermiş:

“Ya açılırsa…”

Dijital çağa ayak uydurmuş Nasreddin Hoca olur mu, bence şahane olur. Ya da önüne gelenin stand up’çı geçindiği günümüzde Hacıvat Karagöz hepsini sollar.


Hacivat: “Ooo, hadi yine iyisin Karagözüm, emekli maaşına yüzde beş zam geldi dün akşam”

Karagöz: “Yemekli naaşına zam mı geldi?”

Hacivat: “Ne diyorsun Karagözüm, ne yemeği ne naaşı”

Karagöz: “Oh oh ne güzel ne güzel, ölürken yemek var yani”

Hacivat: “Karagözüm kendine gel, emekli maaşına diyorum zam diyorum yüzde beş diyorum zengin oldun diyorum”

Karagöz: “Ben de oh oh diyorum naaşlara yemek verilecekmiş diyorum”

Hacivat: “Allah seni bildiği gibi yapsın Karagöz”

Karagöz: “Allah devlete zeval vermesin hemen gideyim Karacaahmet’e yemek yiyeyim”

Hacivat: “Yediğin yemek boğazına dizilsin”.

Karagöz: “Senin de dişlerinin arasına diş ipi girsin”

Yani demem o ki, geleneksel kültür önemlidir, içimizdendir, genlerimize işlemiştir. Tamam Shakespeare elbette okuyalım, izleyelim ama Pir Sultan’ı unutmayalım. Karacaoğlan’ı baş tacı edelim. Yaşar Kemal’in bütün kitaplarını film yapalım. Şahmeran gibi nefis hikayelerimizi Serenay’ın vücudu ön plana çıkacak diye komik filmlere çevirmeyelim.

Demem o ki, globalleşme ayağına kültür emperyalizmi yapanlara da türküyle cevap verelim:

 


Kalın sağlıcakla…

Devamını Oku

13 Ocak 2024 Cumartesi

BiN Varmış BiR Yokmuş: “Menemen Soğanlı mı Olmalıymış, Soğansız mı?”

Evrenin bilinmeyen bir zamanında bilinmeyen bir ülkesi varmış. Bu ülkede masallar “Bir varmış bir yokmuş” diye başlamaz, “Bin varmış, bir yokmuş” diye bitermiş. Çünkü ülkenin gürül gürül akan suları, bereketli tarlalarından fışkıran pembe yanaklı domatesleri, çekirdeklerinden ışıl ışıl yağ akan güne bakan çiçekleri, yüz yıllık kadim zeytin ağaçları bin varken, kara büyünün etkisinde kalıp bir’e düşmüş masalın sonunda.

Peki kim yapmış bu büyüyü? Kıskanan dış düşmanlar mı? Hayır. Paralel evrenden gelen üç harfliler mi? Hayır. Bu büyüyü bilmeden Ahmet Emmi ve kıskanç Hayriye Kadın yapmış. Kim bunlar? İçimizden birileri. Neden yapmışlar? Çünkü rahat batmış kaba etlerine! Biraz zulüm olsun, azıcık fakirleşelim, gürbüz domatesler bize ne lazım dememişler elbette sesli sesli. Şeytan mı dürtmüş, yoksa kaba etlerinin altına dikeni birileri mi yerleştirmiş, orasını da artık edebiyat tarihçileri yazsın.

Yaptıkları kara büyünün sonunda ne olmuş peki?  Bütün bin’ler bir’e düşmüş. Bin dere varsa bir dereye, bin ağaç varsa bir ağaca, bin tarla varsa bir tarlaya dönüşmüş masalın sonunda. Herkes fakir olmuş. Bu da yetmezmiş gibi bir de dilleri susmuş! Dilsiz kalmamışlar ama sadece menemeni konuşur hale gelmişler. Elbette böyle olsun istememişler. Kim yaptığı büyünün kendisine zarar vermesini ister ki? Cahillik işte, komşunun ibikli horozunu kıskanıp yaptığı büyü çorbasına ıbırcık otunu eksik atmış demek ki Hayriye Kadın; maalesef sonuç böyle olmuş. Evet, sadece komşunun horozunun ibiğiymiş mesele…

Büyü çorbasını yapan Hayriye Kadın tuzuna bakmak için bir kaşığın ucuyla içmiş. İnsan büyülü çorbayı bile bile içer mi? İşte bu da takdir-i ilahi midir, kaderin tecellisi midir bilemeyiz artık. Büyülü çorbayı öylece ocakta bırakmış iki dakikalığına. O ara, Ahmet Emmi içmiş çorbadan. Sonra komşuya götürmüş Hayriye Kadın, ibikli horozun sahibine. O da içmiş. Kalan çorbayı akıllı ya, dökmüş lavaboya. Güya dokunmayacak kimseye. Büyülü çorba önce dereye karışmış, oradan denize akmış, buharlaşıp göğe uçmuş çorba tanecikleri. Bulut olmuş, yağmur olup yağmış bütün ülkeye… Çok çabuk olmuş bütün bu olanlar. Önce dereler kurumuş, sonra güne bakan çiçekleri, derken sıra gelmiş yüz yıllık kadim zeytin ağaçlarına…. Hayriye Kadın farkında değil yaptığı kara büyünün kimleri ve neleri etkilendiğinden… Susmuş bütün ülke. Ağızlarını açınca sadece menemen tarifi konuşabilir hale gelmişler. Hararetle tartışıyormuş herkes:

“Menemen soğanlı mı olmalı, soğansız mı?”

Sakalı ağarmış gözlüklü profesörler, gazeteciler, sosyal medya ünlüleri, öğretmenler, doktorlar ve elbette politikacılar tartışıyormuş hararetle:

“Menemen soğanlı mı olmalı, soğansız mı?”

Hayriye Kadın bir gün otururken nedensiz yere anımsamış:

“Tabi ya, ıbırcık otunu eksik koydum ben o çorbaya…”

Kim öle, kim kala bundan sonra…. Bin varmışş, bir yokmuş… Sadece masalı kalmış…


Devamını Oku

11 Ocak 2024 Perşembe

Ağaç Ev Sohbetleri - #229 / Geçen Yıllar Sizde Nasıl Değişim Yarattı?


Sevgili
Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 229. sayısında tekrar beraberiz. Bu haftanın konusu sevgili UçunKuşlar blogundan geldi.

"Geçen yıllar, duygu, düşünce ve fikirlerinizde nasıl bir değişim yarattı? Kişiliğinizde, kimliğinizde yükselen ve alçalan değerler, kazançlarınız, kayıplarınız neler oldu?"

Bu soruyla karşılaşınca insan ürperiyor. Kendimi mahkemede gibi hissettim bir an. Hakim Hulusi Kentmen gibi babacan; eski Türkiye’den hayali bir figür, aramızda çok uzun bir diyalog geçiyor.

Bu soruyla karşılaşınca insan ürperiyor. Kendimi mahkemede gibi hissettim bir an. Hakim Hulusi Kentmen gibi babacan; eski Türkiye’den hayali bir figür, aramızda çok uzun bir diyalog geçiyor.

 

“Hâkim Bey, değiştim evet, ama sor niye değiştim?”

“Anlat evladım ne oldu, ne değişti sende?”

“Efendim ben eskiden kabuklu hayvanlar gibiydim. Artık her şeye sivri dişlerini gösteren vahşi bir yaratığa dönüştüm. Kafka’nın böceği gibiyim desem yalan olmaz.”

“Nasıl yani? Geleni geçeni ısırıyor musun? Vampir misin evladım?”

“Yok be Hâkim Amca. Bu arada size Hâkim Amca dememde bir sakınca var mı? Sizi o kadar yakın buldum ki kendime, “bey” deyince araya girecek mesafeden korkuyorum sanırım. Babacan kişi görmeyeli neredeyse bir asır geçmiş gibi hissediyorum.”

“De bakalım, koskoca devletin asık yüzlü kurumunu da ancak senin gibi hayalciler böyle sevimli hale getirir. Anlat bakalım nedir bu yengeçlikten köpek balığına evrilme hikayen?”

Yüzümde sıcacık bir Yeşilçam gülümsemesi, kendi doğalında akıyor sözcükler;

“Teşekkürler Hâkim Amcacım. Eskiden, çok değil 7-8 sene öncesine kadar birisi beni incitti mi mesela, hiç o kişiye haddini bildiremez, kendi kabuğuma çekilir, kendi kendimi yer bitirirdim. Sanki beni incitenler haklıymış gibi gelirdi”

“Nasıl yani, kendini müdafaa edemez miydin?”

“Sanki ben her şeyin en kötüsünü hak ediyormuşum gibi hissederdim. Değersizlikle yetiştirmişler bizi be Hâkim Amca. Şimdiki çocukların çoğu prens ve prenses gibi. Bizde öyle miydi? Şimdiki çocuklar gak deyince pasta kesiliyor, guk deyince parti veriliyor. Yok dişi çıktı partisi, yok okumayı söktü kutlaması, bizde nerdeee…”

değişim

“Sen de Küçük Emrah’a bağladın, abartıyorsun be evladım.”

“Niye abartayım Hâkim Amcacım. Kendimizi göstermek ve bir aferin almak niçin bin takla atmamız gerekirdi. Başarmak kutlanacak bir şey değildi ki; zaten olması gereken oydu. Yani demem o ki Hâkim Amcacım; bizi özgüvensizlikte bir dünya markası gibi büyütmüşler. Yıllarca ama yıllarca gördüğümüz kötü muamelelere karşı kabuğumuza çekilmişiz. Allahtan bir noktada bir şey olmuş da, hani senaryolarda olur ya, onun gibi karakterin baht dönüşüne uğrayıp dişlerimizi göstermeye başlamışız.”

“Tamam anladım, artık dişlerini gösteriyorsun, bu bir başarı. Peki başka ne değişti evladım sende?”

“Duyarsızlaştım”

“Nasıl yani?”

“Yani Hâkim Amcacım, eskiden kötü hikayelerden çok etkilenirdim. İnsanların yaşadığı kötülüklerle empati kurup üzülürdüm. Artık o haberleri dinlemek bile istemiyorum. Sokakta çöp toplayanlara acıyarak bakmıyorum mesela…”

“Dişlerini gösteren ve duyarsız birisin yani. Gittikçe kimliğin şekilleniyor. Evladım hayat seni insanlıktan uzaklaştırmış sanki?”

“Öyle be Hâkim Amcacım. Bir de artık insanların çoğunu sevmiyorum.”

“Vahşileştin yani!”

“Onun gibi bir şey. Yani sahte dostluklar, çıkar ilişkileri, gösteriş budalaları, ne bileyim sahte empatikler, yalancı sempatikler her yerde be Amcacım.”

“Peki ne yapıyorsun?”

“Ne mi yapıyorum? Ağzını açınca kendinden bahsedenlere gıcık oluyorum mesela, onlardan uzaklaşıyorum. İşiyle, kariyeriyle övünenlere sinir oluyorum. Varsa yoksa çocuklarından bahsedenler, çocuğunun her şeyiyle övünenlerden instamom’lardan falan nefret etme seviyesindeyim. Param var huzurum var’cıları hepten silmek istiyorum. Rakı masasındaki sahte solculara diş biliyorum. Kaba sabalar zaten benim ilgim alanım dışında. “

“Geriye kim kaldı evladım?”

“Roman kişileri vaarr, tiyatroda oyun kişileri varrr, sonra hiç konuşmasam da yazılarını sevdiğim blog arkadaşlarım vaaar.”

“O zaman senin kişiliğinde güncelleme yapıyorum evladım. Anlattıklarına bakılırsa sen, SİVRİ DİLLİ, DUYARSIZ, İNSAN SEVMEYEN ASOSYAL BİR KİŞİLİK OLMUŞSUN”

“Evet Hâkim Amcacım, çok da bi şey bekleme benden.”

“Peki mutlu musun?”

“Safralarını atan gemi gibiyim be Hâkim Amcacım. Toplum normlarında “İYİ İNSAN” olarak adlandırılan özelliklerimi birer birer törpüledikçe daha mutlu oluyorum.”

“Peki böyle mi geçecek bu hayat?”

“Orasını bilemem Hâkim Amcacım. Yakınımda bildiklerim beni değerli hissettirirse, toplum beni değerli hissettirirse, dişlerimi çıkarmaya gerek olmaz. Toplumun dertleri azalırsa, üçüncü sayfa haberleri azalırsa belki daha duyarlı olabilirim, hatta belki yine insanları insan oldukları için sevme felsefesine bile yaklaşabilirim. Hayat akarken ben de olduğum yerde kalmayacağım elbette. İstersen seninle beş sene sonra tekrar güncelleme yaparız bu konuda”

alice harikalar diyarında

“Diyecek laf bırakmadın be evladım. Sana nasihat bile veremem artık. Benim de modumu düşürdün."

" Mübaşir; ver oğlum oradan yengenin ütülediği temiz mendili…”

“Su akar yatağını bulur be Hulusi Amcacım, ha olmaz mı? Bakarsın biz de Alice gibi tavşan deliğinden geçiveririz Harikalar Diyarına…”  


Devamını Oku