4 Ekim 2024 Cuma

"Türkiye ne berbat bir ülke, ama seviyorum" diyenlere gelsin...

Madem mizah bile yapacak hal kalmıyor, e o halde son zamanlarda canımı sıkan şeyleri yazayım bari. İlk yazının konusu da yurt dışında yaşayıp sosyal medyadan "Türkiye ne berbat bir ülke ama çok seviyorum" diyenlere olsun… ( Yurt dışında yaşayıp şahane yazılar yazan sevdiğim blogger arkadaşlarımın elbette konuyla alakası yok, sakın üzerlerine alınmasınlar. Zaten o blogger arkadaşlarım benim ne demek istediğime gayet yakından şahit oluyorlardır)

Epey zamandır gezi yazılarına, gezi videolarına meraklıyım. Örneğin kahvaltı ederken Miami’yi gezen Arda Pazır’ın eğlenceli videolarını izlemek bünyeme iyi geliyor. Artık televizyonun yerini bende Youtube aldı diyebilirim.

Takip ettiğim birkaç gezi hesabı var böyle. Gidip göremediğim yerleri birilerinin anlatması, göstermesi ilgimi çekiyor. Japonya’nın robot otelleri, Finlandiyalıların saunadan çıkıp kendilerini buz gibi denize atmaları falan … Birbirine benzeyen tv kanallarındaki abuk subuk, hiçbir umut ışığı taşımayan, iç karartan, çoğunlukla da üçüncü sayfa konuları ile dolu; sanattan, bilimden, efendime söyleyeyim güzelliklerden asla söz etmeyen haberlerini dinlemektense; belgesel gibi değil de böyle hafif magazin tadında gezi videolarını izlemek bana hoş geliyor… Ne bileyim, belki de psikolojide bir adı vardır bu son yıllarda oluşan keyfimin. Belki “kaçış psikolojisi” diyorlardır benim bu gezi videolarına olan düşkünlüğüme. “Yadsıma” diyenler de olabilir.  Bu açıdan bakarsak; oldum olası kurgu uzay filmlerini seviyor oluşumun da mutlaka psikolojide bir adı vardır. Belki bilinç altımın kuytu köşelerinde dünyadan kaçıp cennet gibi başka bir galakside yaşama isteği barınıyordur; kim bilebilir…

Yani işte her neyse nedeni, son zamanlarda sanal dünyada gezginlerle birlikte geziyorum, yeni şeyler keşfediyorum. İçlerinden bazılarını takipten sıkılıyorum bazen, genelde neşeli ve abartısız olanları tercih ediyorum. Özellikle Türkiye’nin kötülüklerini anlatmaya başladıklarında takibi bırakıyorum. E ben zaten biliyorum ne yaşadığımı dostum diyorum kendi kendime; bana bilmediklerimi göster; benim ufkumu aç…

Bu videolar kesmemiş olacak ki, sadece gezenleri değil; yabancı ülkelerde yaşayan Türklerin çektiği videoları da izlemeye başladım epeydir. Değişik şeyler anlatıyorlar, ilgimi çekiyor. Mesela Norveç’te uzun karanlık günlerde hayat nasıl geçiyor öğreniyorum. Ya da Japonların her şeyi otomatik hale getirmeleri bana çocuksu hayaller kurduruyor.

Bütün bunlar iyi güzel de bir şey fark ettim son zamanlarda.

Yurt dışında yaşayan Türklerin çoğu ülkemizi sarsan bir haberi  “Gurbette de olsak kalbimiz vatanımızda çarpıyor, çok üzüldük” gibi bir cümleyle paylaşıyorlar ya, işte bu paylaşımlar bana sahte gibi geliyor. 

Bir tanesi geçenlerde “Irkımdan nefret ettirdi bu haber” diye paylaşmış yine gündem sarsan bir haberi…  Yaşadığı ülkeyi anlatırdı oysa, tatlı tatlı izlerdim. Hop ne oluyoruz ya?  “Irkımdan nefret ettim” ne demek… Kötülüğün ırkı mı olur, bu nasıl bir cümle? Nasıl bir kendini tatmin duygusu var altta yatan… E çık vatandaşlıktan o zaman, kim tutuyor seni…

 Bu tip mesajların çoğunda  “Ya ne kadar iğrenç bir ülkede yaşıyorsunuz, iyi ki kurtulmuşum” alt metnini okuyorum. Belki de memleket özlemlerini bastırmak için böyle bir yöntem uyguluyor olabilirler bilemiyorum.


“Bakın görün, Norveç’in sokakları ne kadar temiz”
diye paylaşsa zevkle izlerim, kendi ülkemin de böyle olduğunu hayal ederim. Ama, “Bu sene tatile geldim Türkiye’ye; pislikten nefret ettim” diyerek devam ettiğinde, yani üstten baktığında İzmirlilerin deyimiyle “asfalyalarım atıyor...”

“Ay siz bu pahalılıkla nasıl baş ediyorsunuz, Euro harcayan bana bile pahalı geldi” diyen acımalı ve yine üstten bakış…

“Herkes çok modern burada” demesine elbette bir şey demiyorum ama; “ Türkiye Orta Doğu ülkesidir” demeye kadar götürdüklerinde çok kızıyorum. Çünkü çözümsüz kalan milyonlarca insana psikolojik işkence yaptığının farkında değil…

  “Bak ben kurtuldum, sen cehennemde yanıyorsun” der mi hiç cennette olan bir kişi? Derse de o cenneti hak eder mi? Bu kadar acımasız olunur mu? Cehennemini cennete çevirmene yardım edeyim demez mi, bunu demese de susmaz mı?

İşte böyle şeyler fazlasıyla canımı acıtıyor.

Fırsatı olan kaçsın kurtulsun bakış açısı yüreğimi yakıyor…

Atatürk’ün yurt dışına eğitim için gönderdiği insanların gelip ülkemizde canla başla hizmet etmeleri geliyor aklıma…  

Bu kadar aşağılık kompleksi olmamalıydı bizde, buralara gelmemeliydik. Hele ki “Türkiye Orta Doğu’nun bir parçasıdır” söyleminin yaygınlaşarak kabul görmesi, sıradanlaşması…

“Bu ülke bitmiş, canını seven kaçsın kurtulsun” anlayışı…

Tamam çaren yoktu gittin diyelim, kalanları neden bu kadar aşağılıyorsun ve bu kadar küçümsüyorsun be güzel arkadaşım…

Son zamanlarda ünlüler arasında da yayıldı bu furya…

Kendine Londra’dan şahane bir ev tutuyor mesela oyuncu abimiz ablamız; parklardan bahçelerden yayınlar yapıyor sosyal medyasında… Aman da ne şahane bir ülke, her mahallesinde park var, her yer yemyeşil… Tamam iyi güzel de neden gelip Türkiye’de reklam çekiyorsun o zaman?  Orada çalışsana!

Bu ülkeden para kazanabiliyor çünkü. İngiliz yapımcılar elbette bu arkadaşların yüzüne bakmıyor.  

Beğenmedikleri, bizim de beğenmediğimiz halktaki yozlaşmayı normal hale getiren mayfalı, kötücül, iğrenç dizilerde oynayarak haftalık üç dört milyon para alıyor bu adamlar ve bu kadınlar…

Ay ay ay…

Neymiş, İngiltere’de her mahallede park varmış…

Buradaki cahil insanların izlemesi sayesinde kazandıkları uçuk paraları “cehaletten kaçtıkları” Londra’da harcamayı tercih ediyorlar…  Oynamasanıza bu ilkesiz dizilerde…  Yo, olur mu hiç… Cehalet biterse o dizileri kim izleyecek sonra? Cep meselesi yani… Sadece duygusal…

 Eee, bu cehaletin, bu yerlere çöp atanların, bu saygısızlığın, bu kabalığın, bu karaktersizliğin bu kadar yaygınlaşmasına çok fazla katkıda bulunmuyor musunuz siz bu dizilerde oynayarak… Yok, o öyle değil, iş başka, yaşam başka…

Hadi ordan demek istiyorum…

Evet, hayal dünyasında değilim. Evet ülke olarak nereden nereye geldiğimiz ortada… Evet yok sayamayız kabul. Ama bu gerçekler, başka ülkelerde yaşayıp hâlâ Türkçe konuşarak, çaresiz insanları daha da dibe çekecek şeyler söyleyenleri aklamaz. Bir hastaya “sen hastasın, hatta ölüyorsun, çok şükür ben aşı oldum kurtuldum” demek gibi bir şey bu…

Umut lazım, “Elimden gelen bir şey var mı” diye sormak lazım, elinden bir şey geliyorsa o hasta için, yapmak lazım. Ya da susup oturmak lazım. "Senin için çok üzülüyorum" dediğiniz hasta iyileşme umudunu kaybeder farkında değil misiniz? 

İşte böyle, kafanızı şişirdiysem affola, azıcık iç dökmelere ihtiyacım var… Daha da bitmedi, devamı gelecek bu sıkıcı yazıların,

Sevgiyle efenim, umutla, ne demiş Nazım;

 

En güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımız….

Devamını Oku

29 Eylül 2024 Pazar

Bir Pazar Günü Dileği

O patilerini pencereye dayayıp bakışı yok mu, bayılıyorum bu haline. Sanki yıllardır aynı evde oturan, artık biraz yaşlandığı için fazla sokağa çıkamayan, hep aynı saatte pencere kenarına minderini dayayıp hep aynı saatte sokaktan geçen insanları görünce içi rahatlayan, “Oh bugünü de her zaman olduğu gibi huzurla ve sağlıkla tamamladık” diyen, yaşını almış bir teyze gibi halleri…

Onu hiç sokakta görmedim. Bazen akşam üzerleri, bazen de öğlene doğru dayıyor patilerini pencereye ve izliyor geleni geçeni. Belki de hayal kuruyor. Bazen geçen bir kediye, bazen de gezdirilmeye çıkarılmış bir köpeğe havlarken görüyorum kendisini. Adı ne bilmiyorum, sesi pek de gür. Yanından geçsem korkar mıyım? Kuvvetle muhtemel… Ne yalan söyleyeyim; kendisiyle böyle camdan cama komşuluk yapmaktan pek de memnunum.

Geçen gün muhtemelen Balkan göçmeni olan ve çaldıkları akordeon ile içimize coşku veren bir aile sokaktan geçerken çektim bu fotoğrafı. Müziği kayda almak nedense aklıma gelmedi. Bizim sarışın komşumuz, sokaktaki müziğe havlamaları ile bas bariton katkılar sunuyordu tam da bu anda.

Aile dediysem de akordeon çalan bir baba, on iki on üç yaşlarında elinde bir kap ile para toplayan kızı ve beş altı yaşlarındaki küçük çocuktan ibaretlerdi. Kap maviydi, plastik. Çocuklar ne giymişti hatırlamıyorum ama, üstleri başları temizdi. Hepsi güzeldi. Kâğıt bir peçete içerisine sıkıştırdığım bozuklukları attım pencereden. Önce göz göze gelerek tabii ki… Sonrasında bana başlarını eğerek teşekkür ettiler. Çok seviyorum sokak müzisyenlerini. Nedense bu sefer pencereden para atan benden başka kimse yoktu. Aslında duyarlıdır mahallemiz sokak müzisyenlerine.

Bir kare kaldı aklımda. Küçük çocuk, karşı çapraz apartmanın altındaki dükkânın ilk basamağına çekinerek çıkmış. Avcunu açarak uzatıyor içeriye doğru. Biraz bekliyor öylece. Ama para veren olmuyor. Başını eğerek iniyor çıktığı basamaktan.

İnsanın avuç açması birilerine… Hem de küçük bir çocuğun avuç açması ve sonra istediğini alamadan, ellerini nereye koyacağını bilemeyerek oradan uzaklaşması… Zor bir şey… Sadece para için değil; sevgi için yalvarmak ve dilenmek de çok zor. İnsanın avcuna kalbini koyup karşısındakine uzatması mesela, “Al işte kalbim burada” demesi, ama geri çevrilmesi…

Bir insan ne kadar az sevilmişse o kadar kolay terkedilir bence. Aslında tam olmadı bu cümle.

Bir insanın sevgisi ne kadar azalmışsa o kadar kolay terk eder karşısındakini…

Bak işte bu haliyle çok daha doğru oldu sanki çıkarımım.

Dilerim ki yeryüzünde kimse, ama hiç kimse; başka bir kimseye; para için, ekmek için, sevgi için, anlaşılmak için, birlikte kalmak için, ya da başka şeyler için avcunu açıp boynunu bükmek zorunda kalmasın...

Mutlu pazarlar…

Devamını Oku

9 Eylül 2024 Pazartesi

2024'den Aldığım Dersler

Hani insanlar yeni yıl gecesi dönüp arkasına bakıp “Bu sene müthiş bir deneyim yaşadım! “ falan derler ya, ben bu saptamayı eylül ayından yapmak istiyorum:

 2024 sen neymişsin be abicim!

 “Sen bu senenin cinsiyetini nerden biliyorsun?” diyeceksiniz; biliyorum işte. Hissiyat diyelim. Bence, hoyrat, “tak tak tak” konuşan, bitirim, bıçkın bir delikanlı bu içinde bulunduğumuz 2024. Ha  pembiş tüllü prenses kıyafeti giymiş şirine şeklinde davrandıysa birilerine; elbette kendisini ağzı açık HAYRAN budalası gibi izleyebilme özgürlüğüne sahipler...

Osmanlı’da esrar sarhoşuna “hayran” denilirmiş. Bunlar esrarı içip sanki etrafını görmüyor gibi donuk donuk baktıklarından bu deyim ortaya çıkmış. Sonra ne olmuş da o Hayran’ın başındaki “H” harfi kaybolmuş bilemem. Rakı yerine ayran için, bak o da insanı “hayran” eder düşüncesini savunan gizli bir lobinin işi olabilir bu; tabi ya kesin vardır bir yerlerde Ayran Lobisi)

Böyle bir kültürlenme arasından sonra demem o ki bu bıçkın, bu külhanbeyi, bu “Heeyt ülenn, ben ne dersem odur” diyen delikanlı 2024, daha bitmeden bana Hanya’yı ve de Konya’yı şahane bir şekilde öğretmiş bulunuyor. Hanya Konya deyimi nerden çıkmış derseniz de kimse kusura bakmasın; bu kadar detayın içinde boğulmaya hiiiç niyetim yok! Zaten detaylarda boğulmaktan açık denizlere ulaşamayan “interesting” bir ülke ve insanlar kalabalığı olup çıkmışız…

Neyse işte, bana Hanya ve Konya’yı gösteren, sağ gösterip sol yanıma 'okkalı' yumruklar atan, “hayatın anlamı aslında neymiş”i gösteren bu 2024 kardeşime bin bir minnet ve şükranlarımı sunmayı boynumun borcu biliyorum. Tabîî burada yine sorgulamaya kalksak, "neden kulağımın değil de boynumun borcu?" sorusuna yanıt aramak durumunda kalabiliriz.  Evet kulak olabilir bak, boyun mevzusuna girip bu kadar da gaddarlaşmaya hiç gerek yok.

Her neyse; 2024 abinin öğrettiklerini unutmadan yazayım yıldızlı harflerle:

Fazla empati kurmayacaksın!

En çok da bunu öğrendim kendisinden. Karşındaki insan için fazla üzülmeyecek, çok içselleştirmeyeceksin. Çok hemhâl olursan, aniden kendini o insanın yerine koymuş olarak bulabiliyorsun. Hele de o kişi haksızlığa uğramışsa, adil değilse içinde bulunduğu durum ve kibarlığından ya da bulunduğu pozisyon gereği kendini savunamıyorsa! Ve herkesin içinde zavallı durumuna düşüyorsa! Çok empati kurduğun için O’nun söyleyemediklerini haykırırken buluverirsin kendini. Sonra bir de bakmışsın ki suçlu sen olmuşsun! Meğer o hemhâl olduğun kişi aslında bu dramdan besleniyormuş… Ve hemen, oracıkta, hatta hiç nefes almadan sana düşman olabilir bu kişi. Çok acayip bir ders bu!

 2024 kardeşimin beni  adeta savurduğu bir ders! Basit gibi görünüyor, ama yaşayan bilir! Sonuçları çok ağır, ama öğrettiğine paha biçilemez!

Sen iyiysen herkes iyi

Evet, bir de bunu öğretti 2024. Sen karşındakine iyi, nazik, anlayışlı, hep dinleyen ve  çoğunlukla susan biriysen senden iyisi olmaz. Ama bir de “hayır” demeye gör; kendi isteklerine ait küçük bir tavır geliştir; işte o zaman görüyorsun, nasıl da pamuk ipliğine bağlıymış o “yıkılmaz” dediğin, “kale gibi sağlam” dediğin ilişkiler… En acısı da ne biliyor musunuz? Bunca yıl sevildiğinizi sanmış olmanız…. Oysa öyle bir şey yokmuş! Tabi ya, seviyor görünen kişiler varmış meğer!

 Sevgili 2024, başımdan aşağıya o tas tas kaynar suları, ve hemen ardından tas tas soğuk suları nasıl da bu kadar sistemli bir şekilde dökmeyi başardın helal olsun sana… Bir kaynar bir soğuk, ardından bir soğuk, bir kaynar; sonra iki soğuk iki kaynar, üç soğuk üç kaynar… 

Soğuk  suyu dök, tekrarla!

İnsan dost bildiği kişilere karşı kendini savunmak zorunda kalmamalı! Dostsa anlamalı, savunma istiyorsa zaten hiç dost olmamıştır… Vay be 2024, teşekkür ederim, şahane bir deneyimdi bu.

Önce Sağlık

Ve 2024’ün en kallavi dersi de şu oldu.

 Bütün bu insan ilişkileri, şunlar, bunlar, hepsi ama hepsi  fena halde önemsiz. Sağlık yoksa gerisi gerçekten boş ve aşırı anlamsız. Bu dersi yana yana hem de çok güzel aldım, kabul ettim. Teşekkürler...

Yalnızlık

Ve en çok da şunu öğrendim.

Her insanın kendi gök kubbesi var.

Evet, bütün o sevgi gösterileri, dostluklar, aile bağları, şunlar bunlar hepsi bir yere kadar… Göğe baktığında sadece kendi menzilindeki maviliği görebiliyor insan. Gerisine ne oluyor biliyor musunuz?

 Miş’li geçmiş zamana bürünüyor bütün eylemler. Her şey, ama her şey bir anda masallar gibi mazide kalıveriyor.

 Sevgili bıçkın, dediğim dedik, yumruğu güçlü, gözü pek, pilavdan dönmez, kaşığı asla kırılmaz 2024!

Sana çok teşekkür ederim bütün bu acı soslu yemek gibi önce boğazı yakıp sonra mideye varan yangına sebep olan, ama bu acının etkisiyle de içerideki bakterileri ve virüsleri kaçırtan değerli derslerin için…

Bunca yıllık hayatımda hiç bu kadar ayılmamıştım, çok teşekkür ederim sana…

Bundan sonra beni insanlar sevsin diye kendimi asla paralamayacağım!

 Sevene de teşekkürler, seviyor görünüp aslında o sevgi sandıkları şeyin merhamet ya da ne bileyim sosyal sorumluluk katarsisi olduğunu bilenler ya da farkında olmayanlara, yani herkese teşekkürler…

Hepinizden bir şeyler öğrendim. Ve sizi, hepinizi özgür bırakıyorum… 2024 sen de artık bir durul be ya! En azından yeni seneye girmeden önce kalan üç ayda güzel anılarımız olsun.

Sevgiyle, ve büyük bir minnetle...

Devamını Oku

9 Ağustos 2024 Cuma

Hızlandırılmış Hayat Simülasyonu Turu

Tamam olabilir, böyle zamanlar hep olabilir. Ama neden hızlı çekim gibi her şey… Senaryonun birden hızlanıp izleyicinin kafasını karıştırdığı, ucu açık bir finalle sonlanan ve ağızda kekremsi bir tat bırakan kısa film tadında bu aralar hayat… Hayır nasıl bu kadar hızlı olup bitiyor bir şeyler ve hemen “sıradaki” geliyor? Yıllarca suda bekletilen bir yaprağın köklendiğini görüp sevinmekle, o yaprağın kararıp solmasına üzülmenin aynı film karesine sığması gibi…

5 günde 8 ülke 12 şehir gezdiren tur şirketlerinden biri beni kafaladı da hayatı mı turlatıyor yoksa? Bir deneysel çalışmanın kurbanı mı oldum? Tur şirketi 'nasılsa kimse bir şey anlamıyor' diye insanları simülasyona alıyor ve her şeyi yaşanmış gibi mi gösteriyor?


 Bak bu senin arkadaşındı; artık değil, hoop serbest zaman… Akşama dileyenler 38 Avro karşılığında arkadaşlığının neden bittiğine “mercek tutan” bir yaşam koçundan 12 dakika brifing alabilir. Lütfen sabah 5:52’de heykelin altında buluşalım, öbür ülkeye geçeceğiz.”

 “Öbür ülkenin adı ne?”

“ Ülke demeyelim de Kırılgan Aile İlişkileri Kasabası diyelim. Orada sizi güzel bir aile masasına oturtacağız. Ortada en sevdiğiniz yemekler olacak. Herkes bir şeyler söylerken bazı sırlar ortaya dökülür gibi olduğunda hoop bulaşıkları yıkayacaksınız. Bir sonraki ailenize kavuşmak için saatler gece yarısını gösterirken rehberimiz sizi teker teker otobüse alacak. Lütfen gecikmeyin…”

“Neden bir sonraki aileye gidiyoruz?”

“Çünkü aile dediğin şey zaten sanal bir kasaba gibidir. Sıkıcı, aynı şeylerin tekrar edildiği, uzaktan huzurlu gibi görünen, ama aslında yaklaşınca o huzur diye görünen şeylerin kartondan figürler olduğunun anlaşıldığı unutulmuş bir kasaba… E bu durumda yeni bir kasabaya geçmek kadar doğal bir şey olabilir mi?”

“Bir dakika rehber bey, benim kafam karışıyor, lütfen biraz yavaşlayabilir miyiz?”

“Kusura bakmayın, size ayrılan süre ancak bu hıza yetiyor. Daha derin ve daha tutarlı ilişkiler turu için fazla para verseniz bile maalesef bulunduğunuz level buna yetmiyor”

“Peki ne yapmalıyım?”

“İzleyin ve geçin sevgili dostum. Tüketimi hedefleyen, içselleştirmek için değil de fotoğraf çektirmek için gezen; tatmin olmayan, deneyim oburu turistler gibi olun. Hızlanın, size sunulan hayatın keyfine varın… Hem hızlı hızlı geçerken, bu ülkelerin ne çamurunu görürsünüz ne de kirli yüzünü…Bu turlar hep sizin iyiliğiniz için aslında, siz sevinin diye…”

“İyi de elimden kayıp gidiyor sanki bir şe.…”

“Hayır dostum, size öyle geliyor. Bu hızlandırılmış tur bittiğinde sizi evlerinize sağ salim bırakacağız. Hepinizi tek tek hem de… İşte o zaman, bu kadar kısa sürede gezdiğiniz bütün şehirleri elbette anımsamayacaksınız. Zaten biz de böyle bir şey istemeyiz.”

“Amacınız ne peki? Ne anlamı var bütün bu hay huyun? Bu kadar acelenin?”

“Gezi sonunda elinizde kalanların kıymetini anlayacaksınız sevgili gezgin ruh. Kalan arkadaşlarınızın, benimsemek istediğiniz ailenizin ve en önemlisi de neyin biliyor musunuz?”

“Neyin?”

“Gerçek sevginin değerini anlayacaksınız… Bu kadar kısa süreye bilerek sıkıştırıyoruz her şeyi… Yüreğinizde izi kalan şehir ya da kasaba her neyse, gerçekten sevdiğiniz yerin orası olduğunu anlayacaksınız… Ona sıkı sıkı sarılın ve dilediğiniz kadar uzun bir tur ayarlayın o kasabaya… Tek yönlü alın biletinizi…”

Unutmayın; sevgi… Her şeyden önce gelir sevgi ve ne kadar hızlandırışmış tur olsa da sevgi süzülerek kalır pencerenin kenarında…”

--------------------------------------

Simülasyonun fişini çekin arkadaşlar, makine çok ısınmasın…

Devamını Oku

6 Ağustos 2024 Salı

Son Durak Filmi Gibi Bir Gündü...

Gece kabuslar gördüm. Kendi sesime uyanmış olabilirim. Kalktım, önceki yazıyı yazdım. Biraz oyalandım sonra. Dünden kalan mısır ekmeği, birkaç zeytin, domates, üzerine zeytin yağı… Kolayından neskafe… Sonra karnımda olağan dışı hareketlenmeler hissettim, azıcık bekleyeyim dedim; sokakta tuvalet kazası falan yaşanmasın bir de…

Evet azıcık bekledim. İyi hissedince kol çantamı boşaltıp sadeleştirmeye başladım. Maksat ağırlığı azaltmak mıydı, yoksa evden çıkmayı geciktirmek mi… İptal ettiğim kredi kartlarını, birkaç kalemi, birkaç fişi ve bozuk paraları ayıkladım çantadan. Mide ekşimesi hapını da aldım masaya bıraktım. Gözüme dizim ağrıdığında sürdüğüm, dibi kalmış ağrı kesici merhem takıldı. Çok iyi anımsıyorum şimdi yazarken o ânı. Normalde çanta temizliği yaparken o merhemi çıkarmam gerekirdi aslında… Nereden bilecektim bu merhemin bir işaret olduğunu; parçaları birleştirince çıktı ortaya bu detay. Merhemi tekrar çantama koydum.


Sokağa attım kendimi sonra. Salı Pazarı'na gitmek ve kızılcık almaktı niyetim… Pazar bahanesiyle evden çıkabilmekti belki de… Her zamanki yolumdan yürürken kafamın içinde hep dünkü konuşmalar, yazışmalar, işittiğim çirkin suçlamalar, basit ama yaralayan imalı sözler dönüp dolaşıyordu.

“İlle dostun bir tek gülü yaralar beni beni…”

Ne güzel söylemiş Pîr Sultan Abdal…

Her zamanki yolumdan yürüyordum. Normalde o yürüdüğüm yol günün çok büyük kısmında trafiğe kapalı olduğu için ve zaten kaldırımlar çok dar olduğu için sallana sallana yolun ortasındaydım.

Sonra nasıl oldu bilmiyorum, sanırım bilinç kaybı yaşadım bir anlık.

Yerdeydim, kalbim deli gibi çarpıyordu ve ağlıyordum. Sol ayağım beyaz bir minibüsün arka tekerleğinin tam yanındaydı.

Minibüs geri geri gidiyormuş, mal bırakacağı dükkânın önünde olduğu için Allahtan yavaşmış. Başıma insanlar toplandı sonra. Biri benden özür diliyordu, “Kornaya basarak geri geri geldim, duymadınız…”

Ben hiç korna sesi duymamıştım, ve zaten olayın nasıl o hale geldiğini de anımsamıyordum. Can havliyle ve kalbim deli gibi çarparak adama bağırdım:

“Ya ben burada ölseydim, ya ayağım kopsaydı, özür mü dileyecektin…”

Çevreden "tamam sakin olun" diyen oldu. Birisi elime su şişesi tutuşturdu, ayağa kalkabildim sonra. Kenardaki dükkanların birinin tek basamaklı merdivenine oturdum. Sandalye getirmiş birisi, ona oturmadım. Yerde hızlı hızlı nefes almaya, bir yandan da adama bağırmaya devam ettim. Birisi “Ambulans çağırayım mı? “ dedi. “Hayır” dedim. 

Adam biraz da korkmuş belli ki. Bir yandan esnafa mal bırakıyor, bir yandan da “Bilerek yapmadım” diyordu… Orada birkaç dakika oturup ayağa kalktım sonra. İşte o zaman fark ettim bileğimin sızladığını. Birkaç adım  attıktan sonra aklıma çantama geri koyduğum ağrı kesici merhem geldi. Onu sürdüm, bir sızı vardı evet. Acaba üzerine basmasa mıydım? Biraz daha yürüyüp kendime “Bak var bu işte bir hayır, Allah sana bir mesaj yolladı. Takma artık kafana  insanlar şunu demiş bunu demiş’leri diye telkin verirken uzaktan gelen tramvayı fark ettim. Tramvay gelene kadar karşıya geçebileceğimi düşündüm. Demek ki tramvayın ne kadar uzakta olduğunu da algılayamamışım o an Ben tam karşıya geçerken bir adam bana seslendi:

“Kenara geçin, tramvay geliyor…”

Adamın sesi ile eş zamanlı olarak tramvayın zilini de duydum, son andaki hamleyle kendimi sola atarak kurtuldum bundan da…

Nefes nefeseydim. Bir günde iki tane ölüm tehlikesi atlatmıştım! Üstelik bir tanesinde arabanın altında kalmıştım…

Otobüs durağına vardım. Oturdum, bileğimdeki sızı devam ediyordu, merhemi çıkarıp tekrar sürdüm.

Neydi şimdi bütün bunlar? Yaşadığım olayların mistik boyutu muazzamdı! Bilincini kaybederek minibüsün altında kalıyorsun, ama mucize oluyor ve hafif bir sızı ile kurtuluyorsun. Tramvay konusunda bir adam seni uyarıyor, son anda kenara çekiliyorsun.

Gitmese miydim acaba pazara? Ya bileğim çok sızlarsa! Ama belki de maydanozların yeşilleriyle domateslerin kırmızılarını görmek iyi gelecekti bünyeme.

Atladım otobüse gittim pazara…

Tedirgin yürüdüm hafif bir sızı ile…

Evet evet çok büyük bir sınamaydı bu… Yaşam buydu işte, bir minibüsle bir tramvay arasında mucizelerle ayakta kalabilmek… Gerisi gerçekten de boş, hem de bomboş…

Dostum bana zehirli oklar atmış, atsın varsın…

Öbürü beni azarlamaya kalkmış, azarlasın varsın…

Bir diğeri hasta olduğunu söyledikten sonra bana zehirli bir mesaj yazarak, ve o durumdayken cevap veremeyeceğimi, kendimi savunamayacağımı bile bile  “orantısız güç kullanmış” ve benim ne biçim bir dost olduğumu haykırmış, ben alttan aldıkça “git kendi yoluna selametle…” demiş…

Hepsi, ama hepsi boş…


Pazar dönüşünde yolumun üstünde sevdiğim kuaförün dükkânı var. Kapısının önüne tabure koymuş, tanımadığım başka biriyle laflıyordu. “Otur soluklan” dediler. Oturdum, biraz kızılcık ikram ettim kendilerine. Çok sevdiler. Kızılcıklar gerçekten çok büyüktü. Derken derken laf lafı öyle bir açtı ki, birden “bugün iki kere ölümle karşılaştım” cümlesi çıktı ağzımdan.. Adını şimdi anımsamadığım matbaacı esnaf vardı sadece masada. O kadar güzel moral verdi ki bana… “Her şey işaret” dedi. “Hayatı çok da takmamak lazım” dedi. “Akrabalardan ve tanıdıklardan uzak durmak lazım” dedi…

Sonra dükkândan bir müşteri kadın çıktı. Konuyu hiç bilmeden:

“Allahın mucizelerine inanmak lazım ve sormak lazım “Bugün gelecek mucizeleri görmek için neler mümkün” diye…

Çok acayip, çok da mistik bir gündü anlayacağınız.

Sanırım çok da ders almadığımı görmüş olacak ki, Yaradan bugün beni bir minibüsün altına attı, yetmedi sonra tramvay tehlikesi ile karşılaştırdı. Sonra da bilge matbaacı ile son dersini verdi.

Teşekkürler bütün bu aydınlanmalar için…

Evet, kimse için fazla üzülmemek gerektiğini öğrendim bugün… Ve insanın aklı başka yerde olursa başına neler gelebileceğini çok acı deneyimledim. Yaşadığımız âna odaklanmalı ve o ândaki gerçekleri ve güzellikleri görebilmeliydik. Yaşamak dediğimiz şey, bir parça pamuk ipliği ve onu bağladığımız dal parçası arasında rastgele bir şeydi... İpe asılarak  mahsur kaldığımız dal parçasından kurtulabilir, bu arada ipin kopma riskini de dibine kadar yaşayabilirdik...

Ve fark ettim ki, hayatta hiç kimse için ama gerçekten hiç kimse için fazla düşünmeye değmiyor…

Sonuçta o minibüs az daha hızlı olsaydı, bugün bu yazıyı belki de görünmeyen âlemlerden görünmeyen harflerle yazıyor ve birilerine hayat dersi veriyor olacaktım… 

Ve şu anda bütün olumsuzlukları ardımda bırakmaya yürekten niyet ediyorum….

Teşekkürler, çok çok teşekkürler…

Not: Bileğim hâlâ sızlıyor, viks sürdüm…


Devamını Oku

5 Ağustos 2024 Pazartesi

Ah Benim Salak Kafam...

Ah be benim salak kafam… Bu blog sonuna kadar anonim kalmalıydı.  Özellikle yakın çevreler bilmemeliydi kim olduğumu. İşte insan düşünemiyor böyle şeyleri. Ya da sonradan dank ediyor kafaya, şarkıdaki gibi; “Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan, sonradan… “

Bir iki kişinin sansür baskısı yüzünden elbette 11 senelik blogumu kapatmayacağım ve yazdıklarımdan taviz vermeyeceğim ama “ah be” diyorum; “ne söylersin blogunun adını! Ah salak kafam ah!  Çünkü burası bir gazete köşesi değil ki, gönül teline dokunan şeyleri yazma yeri…

İnsanın kalbi kapalı kalmalıymış oysa…

Belki de bunca yıldır hayattan almam gereken ders buymuş. Çünkü geçtiğimiz ay, bu konuda son derece ağır iki darbe yedim çok sevdiğim iki ayrı dostumdan. Diğer konuyu da anlatacağım sonra… Ve yüzleştiğim şey şu oldu; meğer hiç dostum yokmuş… Ben onlara karşı iyiysem dostmuşuz, biraz kendimi düşündüğüm zamanlar için dişlerini bilemişler çoktan… Ama’lar, zaten’ler,  çeşit çeşit argümanlar havada uçuşacakmış meğer…

Evet, hayat diyor ki bana

“Bak herkes ‘mış gibi yapıyor’, sen de öyle yap! Açma kalbini kimselere, açma…”

Tamam sevgili Hayat. Söz, bundan sonra kimselere açmayacağım kalbimi; aldım dersimi en ağırından, lütfen artık biraz durulalım… Bu darbeler çok ağır geldi, ama gerçekten anladım ben…

Olan oldu artık, en azından bu saatten sonra daha da sansürsüz yazabileceğim. Çünkü yazdıklarımdan rahatsız olanlarla aramızdaki köprüleri yıktık attık… Demek ki kağıttanmış o köprüler; iskambil kâğıdı gibi savruldu bütün yaşanmışlıklar ve gösterilen özen, sevgi falan filan… İstedikleri kadar bana gıcık olabilirler artık; bak işte içimdekileri yazdığım için onlar da özgürleşiyor sayemde…

“Mış gibi” yapmaya ne gerek var; kalbimi kıranları alttan ala ala kendime saygımı yitirme noktasına geldim, ama olmaz ki bu kadarı da; gerçekten olmaz… Hak mıdır, reva mıdır… Kalbimi kıranlar, kalbimden uzak olsunlar artık. Lütfen ama, lütfen…

Ben; oldum olası, başkaları adına utandım. Başkaları adına incindim. Ama artık buna bir dur demek lazım, çünkü ben incindikçe çevremde beni sevmeyenlerin sayısı daha da arttı. Belki de bu dünyaya ait değilim. İki sene önce öz yeğenimin lakap takmaya bile gerek duymadığım eşi, beş yaşındaki çocuğuna gözümün önünde dayak atmaya kalktığında da aynı şey olmuştu ruhuma. Sarsıla sarsıla ağlamıştım. “Bu çocuğu doğurdun diye bu şekilde davranmaya hakkın yok!” diye bağırmıştım o kıza. Sonra adını sildim telefonumdan, benim için yok hükmündeydi. Yok efendim acıtmadan vuruyor gibi yapmışmış da bilmem ne… Ya o çocuğun ruhu incinmedi mi… Öz yeğenimle artık hiç konuşmuyorum. Çünkü ben o dünyanın parçası olmak istemiyorum…

Nereden geldik buralara…

Son yazım, yani Buzlar Kraliçesi yazım olay oldu tahmin edeceğiniz üzere. Kraliçe yazıyı okumuş- ki yazarken bunu öngörmüştüm- çekinecek bir durum yoktu benim açımdan…  Dışarıdan bir gözle kendisine ayna tutmasına vesile olurdum belki… Yeni tanışan biri olarak üzerimde bıraktığı olumsuz etkiyi, hayal kırıklığını okursa, belki sessizce düzeltebilirdi kendini… Tahmin edeceğiniz üzere olaylar böyle gelişmedi….

 Ben kötü olayım önemli değil; ama lütfen birbirlerine sevgi dolu ve özenli davransınlar...

Ben, arkadan laf döndürmeden, okuyacağını bile bile Buzlar Kraliçesi ile ilgili duygularımı, son derece süzerek ve son derece sadeleştirerek yazarken son derece kendim gibiydim. Şimdi olsa yine yazarım aynı şeyleri…

Sonuçta ne oldu?

“Keşke yazmasaydın” dediler, “Neden yazdın” dediler… “Biz sana ne yapmıştık ki” dediler, “Nasıl böyle bir şey yazarsın?” dediler, “Başka şey mi bulamadın yazacak!” dediler…

Kimse de yahu bu Evde Yazar böyle yazmış, nasıl etkilenmiş, nasıl üzülmüş demedi, aslında “kral çıplak” demiş demedi… Ben zaten bu yazıyı yazdıktan sonra Buzlar Kraliçesi ile herhangi bir sosyal ortamda bir araya gelmeme kararı almıştım. Ama şahane manevraları neticesinde dostumla aram geri dönüşü olmayacak şekilde bozuldu. Ve hatta başka ortak tanıdıklarımız bile bana yazıdan dolayı fırça atmaya kalktılar, neyse ki telefonun reddetme tuşu çalışıyordu…

İşte böyle…


Her şeyde bir hayır vardır diyorum ben. O soğuk, buz gibi geçen üç günden sonra bir daha karşılaşırsam rol yapıp samimi davranamayacağımı bildiğim için zaten huzursuzdum. Tertemiz bir gelişme oldu sonuçta. Artık görüşmeyeceğiz…

Umarım o küçücük çocuğu sevgi dolu bir ailede, travmalardan uzak büyütmeyi başarırlar…

Umarım benden uzakta mutlu mesut yaşarlar…

Sükûnet lazım, kaliteli yalnızlık herkesin ihtiyacı…  

NOT: Eskiden ne güzel mizah yazıları yazardım, ayarlarımı bozuyorlar, beni benden alıyorlar, bunu bana kimse yapmasın artık....

Devamını Oku

28 Temmuz 2024 Pazar

Buzlar Kraliçesi ile İmtihanım...

Bazen zamanı algılayamazsın, sonra bir de bakmışsın ki epey geçmiş!

Altı yıl önce çok sevdiğim birinin düğün törenine katılmıştım. Ama işte öyle böyle değil; çocukluğunu bildiğim, içtenlikle yeğenim gibi sevdiğim, çok özel biri benim için. Düğünleri sevmesem de O’nunkine katılmıştım. O günlerde beni yaralayan, zaman içinde içimde küllediğim bir anı maalesef Buzlar Kraliçesi’nin yaz sıcağında estirdiği soğuk rüzgarlar sayesinde tekrar canlandı!

Fotoğraf çekilme merasimindeydik. Ben de nasıl denk geldiyse gelinle damadın ortasına düşmüşüm. Çok sevdiğim damattan hiç unutamadığım şöyle bir tepki geldi;

“Lütfen seni kenara alalım; eşimle aramıza kimseler giremez…”

Gayrı ihtiyarî çok irkildiğimi, sanki başımdan aşağıya bir kova buz dökülmüş gibi hissettiğimi dün gibi anımsıyorum. Hemen refleks olarak yana çekilmiştim. O fotoğraf nerede bilmiyorum; belki de hiç almadım. Muhtemelen suratımda buzların etkisi olmuştur poz verirken. Ve aslında çok yaralayıcı bu cümlenin; aramızdaki bağların gelecekteki durumunu özetleyeceğini altı sene sonra gözlerimle görmüş oldum bu ziyaret sırasında.

Aradan geçen sürede değil aralarına girmek (Fotoğraf çekilirken böyle bir uyarıyla karşılaşmak, herhalde dünyanın en incitici anlarından biri olmalı. Kötü kaynanaya bile yapılmayacak soğuk bir şaka gibi…) Ne zaman aklıma gelse, hadi o ânın duygu seliydi, falandı filandı diye üzerinde durmamaya çalışsam da etkisinden kurtulmak pek de mümkün değil böyle bir tepkinin… Ben yetişkinken kendisi çocuk olan ama buna rağmen çok iyi dost olabildiğim, kimselere anlatmadığım iç dünyamın en azından yarısını açabildiğim birinden gelen yaralayıcı tavır ne de olsa! Âşıkların kavuşma coşkusu deyip küllemiştim bu cümleyi. Nereden bilecektim “Buzlar Kraliçesi”nin o külleri tekrar karıştıracağını ve buz gibi ama kor alev etkisi yapan tavırlarıyla yüreğimi acıtacağını…

Aradan geçen o altı senede evlerine hiç gitmedim. Çocukları oldu, güzel bir hediye sepeti gönderdim. Arada ufak tefek de olsa bir iki hediye göndermişliğim vardır; en azından yılbaşında kart göndermişimdir. O, araya fotoğraflarda bile kimsenin girmesine izin verilmeyen eşten en küçük bir teşekkür dahi almadım bunca sene. Bir yılbaşı kutlama mesajı almadım, ya da yeni yıl dileği almadım. Beni tanıma çabası da olmadı. Mesela sosyal medyasına defalarca yorum yazdım. O, çok nadir yanıt verdi. Yüzlerini görmediğim blog dostlarımla olan diyaloğum, kendisiyle olan diyaloğuma göre kat be kat daha samimidir, gerisini siz düşünün. Mantık olarak insan tanımadığı birini sevmemezlik edemez! Tanıdı da sevmedi der geçerim öbür türlü. Zaten ben de vıcık vıcık iletişim kuran biri değilim ki! Ayda yılda bir görüşüldüğünde güler yüz gösterse yeter de artar bile bana… Özel hayata saygım vardır, insanları rahatsız etmemek gerektiğini bilirim. Sadece samimiyet olsun, azıcık güler yüz olsun; başka beklentim olamaz…  Büyük konuşmuş gibi olmayayım, Evren beni yanlış anlamasın ama bu saatten sonra evlerine gitmek de istemem. 

Neyse işte altı sene sonra bir vesileyle karşılaşacağımız için sevinçliydim. Çocukları dört yaşına gelmişti. Çok heyecanlı olacaktı benim için bu süreç. Aşk dolu bir ilişkileri olduğunu hayal ediyordum. Dünya tatlısı çocukları da muhtemelen sevgi pıtırcığı gibi bıcır bıcır bir şey olmalıydı…

Hayaller ve gerçekler…

Nihayet beklenen an geldi, dile kolay altı sene sonra…

Kapıdan girdiler, çocuk direkt bir köşeye attı kendini ve nedensiz yere bağırmaya başladı. Annesinin huzursuzluğunun çocuktaki yansımasının yüksek sesle bağırmak olduğunu sonradan anladım. Aslında çocuk gayet tatlı ve mutluydu iç dünyasında. Keşke bu küçük insanı tanımak için annesi daha fazla alan açsaydı bana…

Sadece gelinlikle gördüğüm kişiyle nihayet tanışıyordum. Öyle ya, en sevdiğim dostumun eşi ile eminim ki ben de iyi anlaşacaktım. 

Önyargılar, ah bu kandırıkçı ön yargılar!

Keşke hiç karşılaşmasaydık ve keşke dostumun aşkını adeta bir melek olarak varsaymaya devam etseydim… Maalesef kraliçesi olduğu buzlar diyarından getirdiği buzdan okları acımasızca fırlattı ve kendisi hakkındaki olumlu bütün ön kabullerimi yıktı geçti…

Ufak tefek hediyeler getirmiştim. Teşekkür etmedi. Çocuğa kitap götürmüştüm, çocuk da teşekkür etmedi. Belli ki annesi öğretmemiş. Hayır bir de çocuk gelişimi konusunda ciltler dolusu kitap okuyor bu tip anneler. Acaba yeni nesil “kişisel gelişim” kitaplarından mı geçiyor bu bencil soğukluk! O kadar korkutmuş ki çocuğu; ailesinden birisinin sevgiyle başını okşamasına çocuk “özel bölgeme dokundun” diye çığlıkla yanıt verdi! Ürktüm… Bu doğru bir şey mi, paranoyaklık mı bilemedim. İçim acıdı, çocuğa üzüldüm…


Çocuk bu ya!  Kendisini gerçekten seven insanlardan bile ürküterek büyütülür mü bir çocuk? Gerçek sevgiye izin vermeyerek; iyiyi kötüyü ayırt etmeye çabalamadan, herkese potansiyel kötü muamelesi yaparak kendini korumaya geçerse; nasıl sevgi dolu bir dünya kurabilir? En yakınındakilerden bile şüphe duyarak büyürse gelecekte nasıl bir paranoyak olur? Bilemedim, yorum da yapamadım. Sadece şaşırdım ve çok üzüldüm… Belki de annelik böyle bir şeydir, bilemiyorum.

 Korumacılık tamam da nerede kaldı sevgi dolu aile bağları? Herkesi potansiyel tehlike mi görüyor bu buzlar kraliçesi? Bu nasıl bir samimiyetsizlik, nasıl bir şey, bende adı yok… Çocuk yetiştirmek deney faresi ile oyunlar kurmak mı? 

Ne diyordum, evet, insan neden hediye verir? Ben şahsen hediyeyi verene kadar,  karşı tarafın nasıl mutlu olacağını, paketi nasıl açacağını hayal ederim. Zaten amaç da budur. Küçücük bir şey de olsa, karşı tarafta yaratacağı mutluluk etkisiyle kendim mutlu olmak için hediye veririm. Bana verilen hediyeden hiç hoşlanmasam bile, düşünülmüş olmak beni mutlu eder ve karşı taraf da mutlu olsun diye içtenlikle teşekkür ederim. Buzlar Kraliçesi böyle düşünmüyormuş maalesef.

Çok uzun saatler gezip emek vererek, kendisine yakışacağını düşündüğüm bluzü almış, özenle paketlemiştim. Paketin üzerine kalpli not kâğıdı bile yapıştırmıştım…  Kim bilir ne kadar dalga geçmiştir içinden. Hiç yorum yapmadı alınca. Giymedi de zaten. Birlikte geçirilen iki gün sonunda sordum, “Beğendin mi? “dedim. “Tam da işe giderken giymelik” diye yanıtladı… Yani "evet" demedi, “İşe giderken giymelik” acaba bir memnuniyet sözü mü yoksa memnuniyetsizlik mi, tam anlayamadım. O’nu az çok tanıdıktan sonra teşekkür etmesini beklemenin yersiz olduğunu fark etmekse, yaşadığım hayal kırıklığının tuzu biberi oldu. Yüzünde mutluluk görme hevesim tabii ki kursağımda kalmıştı…

Çocukla yapışık gibiydi. Çocuğa ulaşamadım. Halbuki kısa süreli bir görüşme olacaktı bu. Zamanı iyi değerlendirip çocukla yakın olmayı, bolca oynamayı, masallar anlatmayı hayal etmiştim. Çünkü iletişim kuramayacağım çocuk olmadığını biliyordum, insan kendini bilmez mi? Son güne kadar bunu başaramadım. Hani çocuğu kendine yapışık kılan, kendi kendine yemek yemesine, oynamasına bile müsaade etmeyen anneler var ya tam onlardandı kendisi. Hem her fırsatta “Ben zaten soğuk yemeğe alışkınım” şeklinde çocuktan vakit kalmadığını ima eden, hem de çocuğu özgür bırakmayan anne tipi… Hani dese, “Bak sana ne güzel kitap getirmiş bu teyze” diye, belki çocuk da bana yaklaşacak…Çocuğu herkesten uzak tutma amaçlı tüm çabalarına rağmen son gün aramızda o kadar güzel iletişim oldu ki! Çocuk kahkahalar atarak kucağıma koşuyordu en son. Tabii ki annesinden hiç tepki yoktu; muhtemelen hoşlanmadı bu durumdan.

Nasıl üzüldüm… Hem de nasıl üzüldüm…

Kalabalık sofralara oturduğumuzda, gözünü çocuk için açtığı çizgi filme dikip araya görünmez dikenli teller ördü. İki kelime konuşmaya izin vermedi.


“Seni hiç tanımıyorum, tanışsak, mesela hangi tür müziklerden hoşlanırsın?” gibi gayet esprili ve sıcak bir adım atmaya kalktığımda:

“Her türlü müziği dinlerim” deyip kendini kapatan buzlar kraliçesi kendisi…

Bir akşam nasıl olduysa üç kişilik güzel bir sohbet gelişti aramızda. Konu tabii ki günümüz çocukları ve onları bekleyen tehlikelerdi; ama olsun, güzeldi o sohbet. Sevinmiştim aramızdaki buzlar eridi diye. Yanılmışım… Sabah yine beş karış suratla kalkmış ve sanki akşam hiç sohbet etmemişiz gibi, ruhunu kendi vücudunun içine hapseden o görünmez duvarları örmüştü.

Denize gidildi cümbür kalabalık. Kendisi “muayyen günlerinde” olduğu bahanesiyle saatlerce ağaçların altında oturup telefona bakmayı tercih etti. İnsan bir kere bile deniz kenarına gelip eğleşen çocuğuna gülümsemez mi? Ayaklarını sokmaz mı suya? O kendisine bağımlı olan çocuk da denizi görünce annesini hiç aramadı gerçi. Çok mutlu bir şekilde eğlendi. Acaba kendine bağımlı olan çocuk başkalarıyla gülüp eğleniyor diye mi gelmedi deniz kenarına; hiç anlamadım. Belki de annelik böyle bir şeydir, yorum yapamıyorum…

Belli ki eşiyle arası çok kötüydü. Hiç göz teması kurmadılar; birbirlerine hiç isimleriyle hitap etmediler. Aralarında sürtüşme olduğunu adeta gözümüze sokmak ister gibi davrandı. Amacı bizi acıtmak mıydı hiç anlamadım.

En son ben dönerken havalimanında beni uğurlamak için zoraki sarıldığında “buz gibi bir kalkanı olduğunu” hissettim. “Seni tanıdığıma çok memnun oldum” dedim, yanıtsız bıraktı "içinde gizli onaylanma beklentisi barındıran" bu cümleyi… Hani nezaketen “Bizim eve de bekleriz, ben de çok memnun oldum” gibi şeyler söylenir ya böyle durumlarda; ben bu sözleri gerçekten de beklememiştim… Zaten söylemedi...

Çok büyük hayal kırıklığıydı bu karşılaşma. Beni sevmesi önemli değil, ama o çocukluğunu bildiğim çok özel adama bu şekilde davranmasını hazmedemedim. Umarım geçici bir durumdur…

Düğününde fotoğraf çekilmek için bile araya kimseyi sokmayacak kadar kendisine aşkla bağlı olan birine buzlar kraliçesi gibi davranmıyordur umarım her zaman. Öyle olmasın lütfen, mutlu olsunlar… Çocukluğunu bildiğim ve çok sevdiğim çok iyi dostumun artık uzaklarda bir yerde olduğunu güzel anlattı bana… Evet belki altı sene sonra bir daha görüşemeyebiliriz gibi anladım ben. İçim buruldu ama olsun, uzaktan mutluluk haberleri gelsin yeter diyeceğim ama; ne bileyim; sanki dostumu sınıyor hayat… Umarım bu sınavı başarıyla geçer diye dua etmek kalıyor bana…

Hayat işte; bazen çok sevdiğin birilerini çeşitli nedenlerle uzaklaştırabiliyor. Ben de yeğenim kadar sevdiğim bu özel kişinin “buzlar kraliçesi” eliyle uzaklaşmasına şahit oldum yıllar sonra…

Kim bilir neyin karması bu yaşadığım, adını koymakta zorlandığım hüzünlü şey; zaman gösterecek…

Hayırlısı...



Devamını Oku