30 Ocak 2021 Cumartesi

Covid-15- Büyük Sırrı Ortaya Çıkarıyorum!

Evet saygıdeğer bayanlar, sayın baylar ve sevgili çocuklar! Uçağımız dünya semalarında yüksekten atmasyon inişlere geçmişken, kaptan pilotunuz bendeniz, nam-ı diğer çok bilmiş sıradan vatandaşlardan herhangi biri, kemerlerinizi sıkı sıkıya bağlamanızı rica ediyor, keyifli uçuşlar diliyorum. Çünkü az sonra dünyayı sarsacak, bilim adamlarının ve de bilim kadınlarının önümde şapka çıkaracakları o çok önemli açıklamayı bütün basın mensuplarını atlatarak ilk kez sizlerin önünde yapacağım efendim!

Evet konumuz elbette ki Korona! “Eşşekler kovalasın” temennisini kibarlık olsun diye içimizden söylediğimiz, eşeyli mi eşeysiz mi ürediği sorunsalına liseden kalma flu biyoloji bilgimizle bir türlü çözüm üretemediğimiz bu Covid-19 denilen sinsi ve de kırmızı antenli yaratığın nereden çıktığı konusuna vereceğim yanıt, daha önce de söylediğim gibi dünyayı sarsacak boyutta bir bilgidir efendim.

Covid-19 denilen şeyle ilgili beynimizi yakmalarına gönlüm razı olmuyor! Gerçeği bile bile ortada dönen yalanlara artık tahammül edemiyorum. İşte bu nedenle, biraz sonra açıklayacağım bomba haberi Aylacığımın da anlayışla karşılayacağını umut ediyorum efendim.  (Aylacığım canım ciğerim, sırrını açığa çıkardığım için beni affet n’olursun kuzum!)

Evet, sevgili alçak uçuş dostlarım, hepimizi oyalıyorlar bir senedir. Birileri diyor bu Covid Çinlilerin yediği yarasadan yayılmış, zaten Çinliler canlı hayvan pazarında iğrenç yaratıklar satıyorlarmış. Öbürleri diyor hayır öyle değilmiş de laboratuvardaki sakar salak asistan, bakteri deney tüpünün kapağını açık bırakmasaymış bakteriler dünyaya yayılmazmışmış! Daha neler efendim daha neler, maydanozlu köfteler! Neymiş Bill Gates tedarik zincirini daha iyi yönetebilmek için insanlara “dijital sertifika” adı altında çipler takacakmış, bu nedenle Covid'i  yaratmış! Hadi canım sen de! Yok yok, “Dünya çok kalabalıklaştı, birkaç milyonu ölsün” diyen Rockefeller ailesi bu Covid’i tasarlamış, hayır öyle değilmiş de 5G teknolojisiymiş asıl suçlu falan filan... Geçiniz efendim geçiniz. Bütün bu bahanelere kim inanır? Tabii ki Kadir İnanır! Hahaha, hunharca ve de düzeysizce espri yaptım yine değil mi? Yorumlarınızı duyar gibiyim.  Ama başka türlü sizi bu önemli konuya nasıl ısındırabilirdim efendim? Anlayınız benim durumumda zor!  Dünyayı sarsacak gerçekleri açıklayacağım az sonra boru mu bu! Üstelik “Az sonra” dedikten sonra araya reklam bile almıyorum, sırf sosyal sorumluluk olsun diye yani, daha ne yapayım…

Neyse, ehem ehem. Se se se, se bir ki, se bir ki.. Mikrofon da tamam!

Evet baylar bayanlar ve sevgili çocuklar! Girizgâhı kısa(!) keserek direkt konuya dalıyorum.

İşte beklenen yanıt! Başımıza bu Covid belası Ayla yüzünden geldi!

Kim bu Ayla! Çevresinde psişik olarak tanınan, içinden geçirdiği her düşüncenin Evren tarafından emir kabul edildiği Ayla bu! Bazı abuk isteklerinin bile gerçekleştiğini anlayamayacak kadar da saf ne yazık ki kendisi!

Olay nasıl gelişti kısaca anlatayım efendim. Yıl 2018. Şimdi bu bizim Ayla’nın adı Sadık, kendisi “dünyadaki tüm kadınlara Sadık” olan salak kocası, her gece barlarda oralarda buralarda takılıyor. Bu yetmezmiş gibi kırık dökük İngilizcesiyle Facebook’dan Rus hatun ayarlamaca, İnstagram’dan Ukraynalı arkadaş edinmece konularında da uzman. Neyse lafı uzatmayalım, yine bir gece saat üç sularında bizim temiz kalpli psişik Ayla eşşek kocası Sadık’ı evde beklerken içtenlikle dua ediyor;

Allahım ne olursun Sadık bir daha bu kadınların  yanına gidemesin, barlara gitmesin hep yanımda kalsın, varsın internetten Rus mus ayarlasın ben razıyım”

Peki sonra ne oluyor? Evvet bingo, doğru tahmin ettiniz! Bizim psişik ve de temiz kalpli Aylacığın duaları kabul oluyor. Ya da Evren dileklerini gerçekleştiriyor, hangi argümana inanırsanız artık, orası size kalmış. Aylacığımız kocası Sadık’ın her gece bardan gelmesini beklemesin diye patlıyor mu Korona virüsü! Patlıyor! Sonrasında hoop barlar kapanıyor, ardından geliyor sokağa çıkma yasakları. Ne oluyor! Mecburen Sadık beyefendi hazretleri Ayla’nın dizinin dibinden ayrılamıyor!

İste sayın seyirciler, dünyanın başına gelen Covid belasının kaynağı budur!  

Peki ne zaman son bulacak bu durum?

Onu da Ayla’ya sormak lazım…

SON SÖZ:

Böylesine yüce bir görevi sağ salim yerine getirip  dünyayı aydınlatma şerefine nail olduğum için gurur duyuyorum efendim. 

Mutlu cumartesiler hepinize; hürmetler, bilmukabele bilmukabele…

 


***Görsel aşağıdaki siteden alıntıdır

https://www.vectorstock.com/royalty-free-vector/woman-telling-big-secret-to-friend-vector-23274593


Devamını Oku

24 Ocak 2021 Pazar

Corona-14- Aşı Karnesi ve Salatalık Özlemi

Tam evin köşesini dönmüşlerdi ki, Filiz telaşla kocasına sordu:

“- Aşı karnesini aldın mı Recai?”

“- Sen almayacak mıydın?”

Bu devirde aşı karnesiz sokağa çıkmak demek, geceyi karantina köyünde korku içinde geçirmek demekti. Hem de böylesi özel bir günde! Nasıl bir heyecansa artık, nasıl unuttularsa! Mecburen adımlarını geri çevirdiler. Maskenin altında nefes nefese kalmıştı Filiz. Recai ise sakin kalmaya çalışıyordu. Zaten aklı fikri bu işi nasıl başaracaklarındaydı! Ya işler ters giderse! Ya PSP’lerin sözüm ona -dezenfektan- fışkırtan silahlarından korunamazlarsa! (PSP: Pandemi  Sivil Polisi)  Çok şükür bu güne kadar hiç PSP’lerle muhatap olmamışlardı ama mahalleden Giray’ın durumu da dillerden düşmüyordu. Hani beş yüz metre sınırını ihlal ettiği için dezenfektan sıkmışlar da sonrasında Giray iyice boş boş bakmaya başlamış ya!  Şehir efsanesi olmuştu bu olay.

“-Amaaan ne olacaksa olsun artık Filiz ya, içim bunaldı!”

“-Tamam Recai sen sakin ol. Bak gör planımız tıkır tıkır işleyecek, PSP’leri atlatıp o pazara da gideceğiz, özlemini çektiğin taze salatalıkları da alacağız sen hiç merak etme. Benim kalbim temizdir, bir sorun çıkacak olsa içime doğardı.”

Birbirlerine daha bir sokuldular. Evet artık ne olacaksa olsundu!

 Aşağı mahalledeki pazara yıllardır adım atmamışlardı. Kendi mahallelerinde kurulan pazarda ise sadece beş çeşit ürün satılıyordu.

Soğan, patates, yeşil biber, domates ve pırasa!

İstedikleri şey ise sadece taze bir salatalık yiyebilmekti! Hepsi bu! Beş senedir kokusunu özledikleri salatalığı bir kerecik olsun ısırsalar yetecekti Recai ve Filiz’e.


Eskiden ne güzeldi diye düşündü Filiz. İnsan, parası yetmese de her pazara gidebilir, her mağazaya girebilirdi. Şimdilerde ise dijital SIT kodu (SIT: Sağlık İçin Takip) yetmezmiş gibi bir de eskilerin pasaportlarını andıran kocaman, kırmızı kapaklı AŞI karneleri vardı. Herkesin yaşam standardı, olduğu aşı cinsine göre belirleniyordu. Piramit gibi yani. En alttakiler “su aşısı” olanlardı. Aşı görünümlü bildiğiniz tuzlu su! Bunlar sadece su, ekmek ve patatesle besleniyor, en ağır işlerde çalışıyordu. Diğer aşıları olanlarla karşılaşmaları yasaktı. En üstte ise “ay tozu aşısı” olanlar vardı. En elit, en zengin, en ünlü, en sağlıklı, en bi öz bi en kimselerdi bunlar. Şarkıcılar, inşaatçılar, futbolcular, pek tabii ki siyasetçiler falanlar filanlar yani. Filiz ve Recai'nin SIT sınıfı ise alttan dördüncü  sıradaydı. Kısmen de olsa şanslı azınlıktan sayılırlardı! Mahallelerinde kurulan pazara girebiliyor, iki tane tv kanalı izleyebiliyor, fabrikadaki işlerine devam edebiliyorlardı.  Ama işte sorun şu ki, gidebildikleri pazarda salatalık satılmıyordu!. Ah keşke bir de salatalık yiyebilselerdi!

Evden karnelerini aldılar. Karnenin sahtesini yapmaya gerek duymamışlardı. Çünkü Recai yıllardır Dark Web’de araştırma yapıyordu. Nihayet SKP kalkanını edinebilmiş ve  cep telefonlarına yüklemişti. (SKP: SİT Kodu Parçalayıcı ) Bu kalkan olduğu sürece dijital polise takılmazlar ve böylece kimse de aşı karnesini sormazdı.

O gün çok özel bir gündü. Beş senelik mücadele artık sona eriyordu. Nihayet salatalık yiyebileceklerdi. 

 Ve nitekim başardılar da! Hiç bir engele takılmadan beş yüz metre sınırını sağ salim aştılar. Çok garip bir duyguydu bu. Eski normal günlerdeki gibi, zafer bayramı gibi, özgürlüğe uçan kuşlar gibi...

Heyecanla karısının elini sıktı Recai:

“-Bak Filiz, pazarın kırmızı tenteleri göründü !”

“-Evet Recai, burnuma salatalığın o baş döndürücü kokusu gelmeye başladı bile!”

Koşarcasına daldılar pazara. Karşılarına çıkan ilk salatalık tezgahında aldılar soluğu. Attılar bir yüzlük tezgahtaki para kutusuna. Sonra da yıkamaya bile gerek duymadan ısırmaya başladılar salatalıkları. Çevredekilerin şaşkın bakışları altında yediler, yediler, yediler, yediler… O dakikada ne virüs vardı düşündükleri, ne SİT kodu, ne de PSP polisleri…        

Ve bu kahramanlık hikayesi yayıldı kısa sürede bütün ülkeye.

Ve cesaret, bulaşıcıydı…

Virüs mü, onu hiç sormayın...

Devamını Oku

9 Ocak 2021 Cumartesi

Eksilen ritüelleri tamamla be 2021!

Ritüel insanıyım ben. Bazı şeyleri tekrarlamaktan bırakın bıkmayı; zevk alır, huzur bulurum. Say say bitmez bunlar. Mesela yurdumun her köşesinde “kahvaltı kafeleri” pıtrak gibi yayılmadan yıllar yıllar öncesinde severdim “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı ” şiirini. Hoş şimdilerde bu dizeleri pazarlama panolarında görünce içim sızlıyor sızlamasına ama “kahvaltı” benim vazgeçilmez ritüellerimden biridir mesela. Pazar günü geniş kahvaltı yapmazsam ertesi haftam kötü geçer. İsterim ki küçük küçük tabaklarda çeşit çeşit reçeller olsun. 2021’de de olsun, 2088’de de olsun.  

2021 wishes

Akşamları eve dönerken köşede bakkal Ali Abi’yi görmek, iki farklı uçtaki siyasi görüşlerimiz nedeniyle atışıp sonra da “Aman yaa, komşuyuz biz” diyerek gülümsemek mesela! Bundan sıkılmam hiç, aksine içime huzur verir bu rutinimiz. 

Ne bileyim yeni yılda sevdiklerime kartpostal göndermek, çalışırken hep aynı müzikleri dinlemek, akşamları güzel bir film izlemeye “Bu sefer kesin sonunu getireceğim!” diye başlayıp sonrasında uyuyakalmak… Her gün aynı saatte kahvaltı etmek, pazar günleri blog yazmak için erkenden uyanmak…

Bazı ritüeller sonradan girdi hayatıma, bazıları ise kendimi bildim bileli var(DI)

Ey 2021, lütfen özlediğim güzel ritüellerimi geri getir! Ne kadar kıymetli olduklarını onları kaybedince daha çok anladım. Sen de beni anla, yani bir zahmet anlayıver…

Mesela kış başlarken yine saatleri geri alalım, sonra ablam beni o gün arayıp, ”Saatini geri almayı unutma ha!” desin. Her seferinde “Bir keresinde nasıl da unutmuştun da işe gidememiştin.” hikayesini anlatıp kahkaha atsın. Bense içimden “Öyle bir şey olmadı ki” diye sessizce gülümseyeyim ama çaktırmayayım. Artık yok bu basit ama -bir o kadar da huzur veren alışkanlığımız. Şimdilerde kışlarımız hep karanlıkta geçiyor ve kimseler “Saatleri geri aldım, alarmın kafası karıştı!” bahanesiyle işe geç kalmıyor! Yap bir güzellik be 2021! Bu sene saatleri ileri-geri alalım, varsın insanların bir günlüğüne kafası karışıversin. Azıcık eğlenelim; bu vesileyle ana haber bültenlerinde bir günlüğüne de olsa siyasilerin saçma tartışmaları falan filan yerine saatlerin ileri/ geri alınması nedeniyle yaşanan komik durumlar yer alsın.

Böyle basit bir konuda kırmazsın ha beni! Hem şu an yenisin, dinamiksin, enerjin yüksek, gençliğin var!

Her sene yılbaşı öncesinde “Milli Piyango” alıp hayal kurardım. Ertesi gün de bakardım o bilete ne çıkmış diye! Bu sene bu ritüelim de bitti ne yazık ki! Satıldı “ Milli Piyango” İtalyanlarla ortak birilerine. Adı da Sisal mı ne oldu. Bilet fiyatları arttı doğal olarak, özelleşme bu boru mu! Benim hayallerimi değil, kasaya ne kadar kalacağını düşünecek elbette! Hiç görmedim bu sene bilet, ama galiba tipi de değişmiş, kazı kazan gibi olmuş diyorlar! Ee, tasarruf tedbiri gereği boyutu da küçülecekti, ya ne olacaktı!

 Eh be 2021, Milli Piyango ritüellerimizi de geri ver bir zahmet!

Yeri gelmişken söyleyeyim. Senelerdir türlü bahanelerle yapılmayan Eurovision Şarkı Yarışması ritüelimi de geri vermeni önemle rica ediyorum canım kardeşim 2021. “Hakkımızı yiyorlar” tartışmalarını bile o kadar özledim ki! Çünkü o tartışmalarda bir “Milli Ruh” vardı, kazansak da kaybetsek de tek yürek olabiliyorduk. Şimdilerde öyle mi, milli bir felakette bile bir araya gelemiyoruz. (Buraya üzgün surat emojisi koyasım geldi; ama TDK’ya yürekten bağlılığım buna elvermediği için bağrıma taş basmayı tercih ettim)

 2021, canım ciğerim, ne olur kaybolan ruhumuzu geri ver!

Tiyatro bileti kuyruğuna girme ritüelimi, haftada bir tiyatroya gitme ritüelimi, kitapçıları dolaşma ritüelimi, yaz tatili için günlerce yer bakma, otel yorumu okuma ritüelimi,…vb.

 Anladın sen, yorma beni daha fazla, koy işte eksilenleri yerine…

Bu arada sakın ola ki giden 2020 gibi bu isteklerimi yanlış anlayıp hata yapmayasın! Sadece ben değil, benim gibi pek çok kişi  “Ritüelleri özledik” derken  “İbo Şov yeniden başlasın”ı kast etmemiştik! Güzel ritüellerimiz bir bir yok olurken 2020 nereden bulup da ısıtıp getirdi İbo Şov, Serdar Ortaç falan filan tipleri. Sen sen ol 2021, bak canım, -bak altını tekrar çiziyorum-  sadece  güzel ritüellerimizi geri ver, bırak eskide kalsın o  gereksiz şeyler !

Bir de hayal kurma özgürlüğümü geri ver 2021, ruhsuzluğu at üzerimden.  Ne diyorlar; evet “Öğrenilmiş Çaresizlik” mi ne, işte onu yok et canım kardeşim.

Senden umutlu, mutlu, sağlıklı, zengin ve güzel bir 356 gün bekliyorum.

 

Sevgiyle canım, hadi çalış bakalım, yüzümü kara çıkarma!

 

 

 

 

 

Devamını Oku

26 Aralık 2020 Cumartesi

KELİME OYUNU #4 – Yeşil-Şiir-Baharat-Yol-Sabah

Odun sobası kömürün alevinden kırmızıya dönmüş. Üzerinde çaydanlık fokur fokur kaynamakta. Evin en çalışkan, belki de en ezilen iki numaralı kız çocuğu, demliği mutfaktan getirip çaydanlığın üzerine oturtuyor. Arka planda tek kanallı televizyondan gelen türkünün sesi:

“Müdür Beyin yeşil kürküüü,

Yeni çıktı bu türküüü,

Müdür Bey izin verdiiii,

Söylenecek bu türkü de yanıyom ben…”

Ben de yanıyorum vallahi, hem de yürekten! Olanı biteni anlamaya çalışmaktan içim şişmiş! Sobanın yanına kıvrılıyorum, ki bu keyif Sultan Süleyman’da yok! Bir numaralı hayta oğlan, kucağında tarih kitabı ile sandalyede oturuyor. Evin külyutmaz babası yavaşça dolanıp kenardan, tam da hayta oğlanın arkasından kitaba eğiliyor. Bizim hayta anında kitabın kapağını kapatıyor, yüzünü bir heyecan kırmızılığı almış. Baba:

“Oğlum açsana kitabı bakalım hangi konuyu çalışıyorsun?”

“Aman baba ya, Selçuklular işte…”

“Aç da görelim”

Derken kitap haytanın kucağından yere düşüyor ve içine gizlediği Tommiks Teksas saçılıyor ortalığa.

“Anlat bakalım oğlum Teksaslı Selçuk ne yapmış?”

Baba sinirleniyor, bense gülümsüyorum bu olan bitene. Ama kim takar ki! Zaten beni kimse duymaz ki!

Havada pişmekte olan bulgur pilavının sarhoş edici kokusu…  Şiir gibi bir şeyin içindeyim adeta. O kadar kısa, o kadar derin ve bir o kadar da yok hükmünde…

Anne, ekoseli sofra bezini getirip yere seriyor. Sonra da tahta sofrayı koyuyor üzerine. Tabakları diziyor üç tane!  Bir bana koymuyor tabak, bir de kendisine. Anneler artıkları yer çünkü, görünmez çocuklar ise zaten yokturlar…

Ortada bulgur tenceresi, kenarda bir tas da erik hoşafı. Oturmuyorum sofraya. Edip Baba’nın “Çağrılmayan Yakup”u gibiyim. “Kurbağalara bakmaktan geliyorum..” diyesim geliyor, susuyorum.  Gözümden süzülen iki damla yaş… Biri yavaş yavaş kucağıma düşüyor. Diğerinden ağzımın içinde kekremsi, acı baharat  gibi bir tat kalıyor. Artık gitmeliyim diyorum, kaçmalıyım bu tuhaf sahneden. Oysa elim kolum bağlı. Zamanı gelmeden nereye kaçabilir ki insan!

Baba kalkıyor sofradan, hayta kalkıyor. İki numaralı kız çocuğu ortalığı topluyor, anne mutfakta tencerenin dibini sıyırarak karnını doyurmakta. Böylece bu yuva sahnesi de sisler içinde kayboluyor. Olması gerektiği gibi…  Ben mi, ben zaten yokum ki!

Yine sabah olacak, görünmez çocuklar yine yollara düşecekler birer birer. Müdür beyin yeşil kürkü unutulacak, tommiks teksaslar nostalji olacak. Ben yine en sıcak sobaların kenarında kendime kıvrılarak Sultan Süleyman konforu yaşayacağım.

Zaten aile dediğin nedir? Nihayetinde herkes kendine kıvrılır, herkes kendine sarılır. Mutlu çocukların ülkesi çoook uzak diyarlardadır…

 

NOT :

Kelime oyunu etkinliğini sevgili Deep organize ediyor. Bu haftanın kelimelerini Benhnf Blog a seçti. 

 ***GÖRSEL https://society6.com/product/sad-one-so-alone_print sitesinden alıntıdır.

 

Devamını Oku

19 Aralık 2020 Cumartesi

KELİME OYUNU #3 - Zambak Hayal Diyar Özgürlük Dilek

Kocaman bir bahçe. Etrafta yığın yığın soğanlar. Kimi lale, kimi sümbül, kimi de zambak soğanı. Bahçenin ta öbür ucunda devasa bir saray görünüyor.

Ezik ve büzük kelimelerinin adeta vücut bulmuş hali olan, orta boylu, kambur demeyelim de eğik duran isimsiz adam, dik duran ve belli ki biraz da olsa düşünebilen diğerine dert yanıyor:

“Eğer bu zambakların hepsini bu gece sarayın bahçesine dikemezsem, vay halime! Sürgüne gönderir beni Dük, ya da zindana kapatır! Hiçbir şey olmasa bile kesin bi şey yapar! Yandım ben, yanddımmm!”

Dik duran isyankar Duran, (ismi Duran) bu durumda her zaman olduğu gibi veriyor odunu ateşe:

“İyi de salak mısın sen! Tek başına bir gecede nasıl kalkacaksın bu işin altından? Oğlum sen Höö Dük’ün kölesi misin, yoksa özgür bir birey misin, önce buna karar ver!”

“Tabi tabii, bekara sarma yapmak kolay geliyor tabii! Sen söyle o zaman Sayın Hööö Dük’e. De ki ‘Efendim, haşmetmaap Hööö Düküm, bu kadar soğanı nasıl ayırayım’ de. Zambak soğanları bir tarafa, lale soğanları öbür tarafa, sümbüller şu tarafa… ‘Hadi ayırdım diyelim, bir gecede zambakları sarayın bu koooskocaman, dünyanın enn büyükk bahçesine eşit aralıklarla nasıl dikeyim’ de! De bunları da gör bakalım kırk katır mı geliyor kırk satır mı başına! Off git başımdan ya, herkes kendi işine baksın!…”

Dik duran isyankar Duran adama söylene söylene uzaklaşıyor.

köle misin aabii

İsimsiz eğik adam soğanlarla haşır neşir olmuşken, sarayda da büyük bir koşturmaca yaşanıyor! 

Tabii ki bu durumun da ulvi bir gerekçesi var. Çünkü, Özgürlük Dükalığının  yöneticisi, tek söz sahibi Höö Dük, her sabah tek kanallı televizyona çıkıyor ve halkının hiç göremediği, yiyemediği, içemediği ve hatta hayal bile edemediği şeyleri göstererek onları cahil kalmaktan kurtarıyor! Evet, bütün bunlar, işte bu kutsal görev için kendini parçalayan Höö Dük’ün telaşının yansıması! Çağırıyor Yaver Cafer’i :

“Cafeer, çabuk gel oğlum, şu yüzümü gözümü gül suyuyla yıka, kolajen kremlerimi sür! Sür ki, yarın televizyon programımda cahillere zambak tarlasını gösterirken rengim solgun çıkmasın!”

“Emredersiniz sayın Höö”

“Höö demeyeceksin bre cahil, Sayın Höö Düküm diyeceksin!”

“Pardon Sayın Höö Düküm, bir daha olmaz!”

Höö Dük, Yaver Cafer’in yetenekli parmaklarına yüzünü teslim etmişken, bahçede çalışmakta olan isimsiz eğik adam bir taraftan soğanları koklaya koklaya ayırıyor, bir taraftan da sesli sesli dua ediyor:

Ey Büyük Allahım! Biliyorsun ben öyle ota boka kafayı takıp seni meşgul etmem! Senden çok bi şey de istemem. Hele kendim için hiçbir şeycikler istemem. Şükür her şeyim var. Ama bugün senden tek bir dileğim olacak Yüce Allahım!  Ne olur benden ömür al Höö Düküme ver, Onu başımızdan eksik etme! Evet bazen imkansız şeyler istediği oluyor benden ama dükümdür, boynum karşısında büküktür! İsteyecek tabii! Arada ona kızıyorum falan ama sen affet Allahım! Amin! ”

Biraz önce Düküne içten içe kızdığı için suçluluk hissedip Allahtan af dileyen isimsiz eğik adam, böylece yüreğine su serperek can havliyle soğanları ayıklamaya devam ediyor.

Sarayda bir akşam daha böylece bitiyor...

Sizler, yani Özgürlük Dükalığından fersah fersah uzak diyarlarda yaşayanlar! Çok şanslısınız! Önce baş, işaret ve orta parmağınızı bir araya getirip öpün, sonra kulağınızı çekin, sonra da üç kere tahtaya vurun!

NOT :

Kelime oyunu etkinliğini sevgili Deep organize ediyor. Bu haftanın kelimelerini  Blog Kendi Dünyasında seçti. Ben de yazdım bir şeyler 

Umarım  okurken keyif almışsınızdır.

 ***GÖRSEL İnternetten alıntıdır


Devamını Oku

13 Aralık 2020 Pazar

KELİME OYUNU #2 - Kırmızı İrlanda Tutku Kitap Viski

Günlerden cumartesi. Sokağa çıkmanın kısmen yasak olduğu sıradan bir korona günü.

Kucağımda keyif tepsisi, altı yumuşak olanlardan. Onun üzerinde laptop, bloglara bakıyorum. Kelime oyunu diye güzel bir etkinlik başlatmış Sevgili Deep. Her hafta bir katılımcı beş kelime veriyor, sonra o kelimelerden nefis öyküler çıkıyor. Dalıp gidiyorum öykülere, ben de yazsam ne güzel olur diye hayal kuruyorum bir taraftan da. İyi de, hamladım! Çok zamandır ne bir şey yazıyorum, ne de okuyorum…  

Yine de yazasım var. Haftanın kelimelerine bakıyorum, “kırmızı-irlanda-tutku-kitap-viski” Beş benzemez gibi, buyur burdan yak! Yok yok yazacak dermanım  da yok zaten. Vazgeçiyorum.

Tam da bu anda bir ses duyuyorum:

“Buldum bulduumm, buldummmm!”

Önce televizyondan geliyor sanıyorum. İzlemiyorum ama açık. Mucize Doktor bir tedavi yöntemi mi buldu acaba diye dikkatimi televizyona veriyorum. Yoo, ekranda vitamin hapı reklamı var. Pandeminin eti sütü ve de yününden yararlanan kapitalizm iş başında yine.

 Kendi kendime söylenirken aynı sesi  tekrar duyuyorum:

“Buldum diyorum, buldummm!”

***ARŞİMET HAŞMET


Sokaktan geliyor ses. Sitede değil de eski bir mahallede oturan insanların alışkanlığı ile hemen pencereyi açıp kafamı uzatıyorum. Saçı başı ıslak, üzerinde kırmızı bir bornoz olan adam hem koşuyor, hem de bağırıyor:

“Boşu boşuna kendinizi kapatmayın evlere, ben buldumm, buldummm, buldummm!… “

Nefes nefese kalmış, kıvırcık saçlarından sular damlayan adamı mahallemizin devrimci muhtarı durduruyor tam köşede:

“Neyi buldun yine Arşimet Haşmet?”

“Corona” diyor iki nefes alıyor. “Coronayı öldüren...” Devamını getiremiyor. 

“Dur bir soluk al “diyor muhtar. Çevresine bakıyor, tam arkasındaki evin bodrum katı camından sarkan adama sesleniyor:

“Bir bardak su verir misin hemen, Arşimet Haşmet neredeyse ölecek…”

“Ookey, su veriyor hemen ben!” diye kırık Türkçesiyle cevap veriyor camdaki adam. Kozmopolit mahallemizin İrlandalı James’i olur kendisi. Nereden mi biliyorum, viskiyi çok kaçırdığı bir gece sokağa çıkıp misket oynamıştı, karşı komşu Rakı Abi de katılmıştı kendisine. Bir şenlik, bir cümbüş. Oradan tanıyorum James’i. Bütün sokak sakinleri ne eğlenmiştik o gece!  NEyse lafı çok uzatmayayım, suyu uzatıyor pencerenin aralığından James.

İki yudum alıp soluk soluğa yutan Haşmet kendine geliyor biraz.

“Anlat bakalım” diyor bizim devrimci muhtar, “Bu sefer neyi buldun? Ne zaman banyoya girsen bir şeyler buluyorsun!.”  

Anlatıyor Arşimet Haşmet,

“Bu koronadan kurtulmanın yolunu buldum muhtarım. Sahiden buldum!”

“Neymiş bulduğun, haydi söylesene Haşmet, kızıyorum ama artık!”

“Muhtarım, ben buldum bulmasına ama söyleyemiyorum, korkuyorum.  Beni öldürürler  söylersem!”

Sesini iyice alçaltarak fısıldadığı sözcükleri dudak okuyarak anlayabiliyorum.

Muhtarım,  İlhan Selçuk Ziverbey Köşkü adlı kitabında yaşadığı işkenceleri akrostiş yöntemiyle anlatmıştı, hatırlar mısın! işte ben de aynı yöntemle bir kitap yazıp bulduğum çözümü herkese duyurmak istiyorum. Başka çarem yok!  Hani aşk romanları basan bir yayınevi var ya, neydi adı, dilimin ucunda, onlarla anlaştım.”

Tutku Yayınları mı?”

“Evet evet işte o yayınevi. Salak bir pembe dizi gibi yazacağım kitabı. Akrostişi çözen, dünyayı kurtarmanın ipuçlarını da elde etmiş olacak!”

“Anladım Haşmet, anladım ben seni! Ama elini çabuk tutman lazım!”

“Ne olur muhtarım, devrimin ayak sesleri bunlar, ne olur yardım et bana!”

“Tamam Haşmet, hadi kalk, gel önce saçlarını kurutalım, üzerine bir şeyler giy, sonra konuşuruz detayları. Seni evine götüreyim.”

“Her şey çok güzel olacak muhtarım, çok heyecanlıyım, çok çok çok…”

"Ah Haşmet, keşke Haşmet..."

Konuşa konuşa uzaklaşıyorlar yavaşça...

Bütün bunları duyduktan sonra ben de şöyle bir silkinip kendi kendime tekrarlıyorum: 

“Kırmızı- İrlanda-Tutku-Kitap-Viski”

“Kırmızı- İrlanda-Tutku-Kitap-Viski”

“Kırmızı- İrlanda-Tutku-Kitap-Viski”

“Kırmızı ……”

Hak ettim bunu, çoktaan hak ettim...

**************************************************************************

NOT 

Kelime oyunu etkinliğini sevgili Deep organize ediyor. Bu haftanın kelimelerini  ise Kırmızı Ruh seçti... Ben de kalemim elverdiğince karaladım bir şeyler.

Umarım  okurken keyif almışsınızdır.

 ***GÖRSEL ALINTI:  https://paperpedia.fandom.com/it/wiki/Archimede_(WOM)

 

 

Devamını Oku

6 Aralık 2020 Pazar

Corona-13- Memleketimden Sürreal Korona Manzaraları

Sokağa çıkma yasağı zamanları. Günlerden cumartesi. Saat öğleden sonra iki civarı. Sokaktan bir ses geliyor. Biri polis, biri de tahmini yaşı 65 üstü vatandaş konuşuyor:

-Tamam memur bey ben hemen eve giriyorum, ne olur kusura bakmayın!

Bunları söylerken bir taraftan da telaşla karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor elinde bastonuyla.

65 yaş üstü vatandaşlar 10-13.00 arası sokağa çıkabiliyor ya! Kendisi 72 yaşında olan, ama bakkal olduğu için sokağa çıkabilen, yani yasaklardan muaf tutulan Ali Abi de polisle vatandaşın konuşmasına karışıyor. Belli ki derdi komşusunu korumak! Biraz da acımış mı ne!

“Memur bey siz kusura bakmayın, hemen eve gidiyor şimdi…”  

Corona 10 TL

Ben de manava gidiyorum güya! Memur önde, ben arkada! Ben önde memur arkada. Manav dediğin iki adım uzakta zaten. Tekel bayisinin önünden geçiyor yolum. Hani kapısında “Korona 10 TL” yazan tekel bu! Hem matrak, hem de günü takip eden cinsten. Ev yapımı şarap falan satan tekel.  Aynı memur, bu sefer mahallenin tekel bayisi ile kavga etmeye başlıyor:

-        -  Niye açtınız, açmayacaktınız dükkanı, hemen kapatın!

-       -  İyi de genelgede tekel bayileri kapanacak diye bir madde yok ki!

-         - Ceza keserim, kapat hemen!

Tekel bayileri taş yesin tabii! İçki satan pis münafıklar!

Bunlar var ya bunlar! Bunlaaarrr! Hep bunlar yüzünden zaten! Tez elden dükkanları dürülesicelerrr!

(İyi de bunlar iyi vergi vermiyor mu sayın şeyim)

Haa öyle mi! Bunlaaarr!  Açabülülerr dükkanlarunuuu! Amma velakünn! Her geceee! 19’u 48 buçuk geçeeee! Kapatacaklarduuur! Duyduk duymaduk demeyün eyy ahalüüü! 19’u 49 geçe kapataaannn! Kırk kırbaçç yesünnn! Yok yok kırk bin dislayk atulsuun sossyalll medyalarınaaa!

Bu sürrealist diyalog akıp geçerken kafamın içinden, manavda bir bulanık ruh hali içinde doldurdum torbama bir şeyler. Pırasa, soğan, yine soğan, yine soyan… Hay Allah soğanı unutmuşum ya ben!

Eve girdim, attım maskeyi çöpe. Yıkadım ellerimi antisosyal medya piçi, pardon, anti bakteriyel sıvı sabunla. Oturdum. Açtım en iyi arkadaşım sosyal medyayı, baktım aval aval!

Sanki memlekette yeterince kutuplaşma konusu yokmuş gibi bu aralar aşı kutuplaşması çıkmış bir de!

Birileri diyor ki "Aşı ayağına kanımıza çip atacaklar, genetiğimizi takip edecekler!"

"Bizi robot yapacaklar, erkeklerimiz kısır kalacak, soyumuzun kökü kuruyacak! "

Hay bin kunduz! Çin aşısında virüsü büzüşesiceler!


Devamını Oku

22 Kasım 2020 Pazar

Corona-12- İç Döküş, İçe Döküş

Şimdi saat 09:19. Günlerden cumartesi. Sokağa çıkma yasağının bitmesine 41 dakika kaldı. Yasaklar bildiğim kadarıyla akşam 8 ve sabah 10 arası. Sadece cumartesi gecesi var bu uygulama. Ya da ben yanlış biliyorum. Neyse ne artık, sorgulayacak güç mü kaldı! Çık çalış diyorlar çıkıp çalışıyoruz, hafta sonu çıkma evde otur diyorlar, tamam peki diyoruz. Avemeler açık, marketler açık, arap turistler Taksim’de fink atıyor.  Onlara hep serbest. Ama hesapta cumartesi gecesinden pazar sabahı 10’a kadar sokağa çıkma yasağı var. Bu yasak  üretimde çalışanlara, şunlara bunlara geçerli değil..65 yaş üstü bahtsız vatandaşlara gündüz belirli saatlerde çıkmak yasak ama cuma namazı saati özel izinli sayılıyorlar! Çocuklar belli saatlerde çıkamıyor ama ebeveynleri yanlarında olunca falan filan. Çok yorucu, çok bıktırıcı, çok şey... Ne bileyim, tarifi zor. Bir çay daha koymak lazım belki de. İnsan bu kadar saçmalığı nasıl kaldırabilir başka türlü!

 Virüs tabii ki alınan bu cılız önlemler yüzünden yayıldıkça yayılıyor. Artık herkesin en az bir tanıdığı Korona oldu. Artık herkesin çevresinde en az bir kişi bu virüs yüzünden hayatını kaybetti.

Türk Tabibler Birliği dün Corona’ya yakalanan sayıyı 47 bin 629 olarak açıkladı, Sağlık Bakanlığı verileri ise 5 Bin 103’ü gösteriyor.

Aklımda yine üniversite birinci sınıfta aldığım istatistik dersinden kalan cümle var:

“İstatistikler bikini gibidir, asıl merak edilen yerler hep kapalı kalır” diyen hocamız, meğer ne büyük bir hayat dersi vermiş bizlere…

Kahvehaneler, lokantalar kapatılsın diyorlar, kapanıyor mecbur. Peki o işlerden evlerine ekmek parası götürenler ne olacak? Ne yiyecekler, ne içecekler, nasıl ısınacaklar! Yedek akçesi olan ülkeler de bu tip işyerlerini kapatıyor, ama vatandaşlarına karşılıksız maddi destek  sağladıkları için kimse en azından aç kalmıyor.  İngiltere’de yaşayan bir arkadaşım yazmış. Geçen yılki cirosunun %70’ini karşılıksız veriyormuş devlet esnafa. Bizde ise virüsün ilk dalgasında  biraz kredi verdiler, tabii ki geri ödemeli. Sonrası ise meçhul. 

Coğrafya kader, coğrafya acımasız, coğrafya cahil bırakılmış...

Arka fona acılı bir kaval ezgisi ne de yakışır şimdi. 

Dürü dürüüüü dürü dürüüüü...

Şu an bu kelimeleri sıcak evimde, kesilmeyen internetimle, arka planda çalan “Free as a bird” albümünün huzur veren ezgileri eşliğinde yazıyorum.  Ve ne kadar şanslı olduğumun bilinciyle...

Bir Amerikan Doları 7,5922, bir Euro 9,0112, bir İngiliz Sterlini ise 10,0920 TL olmuş. Kafamı kaldırıp yağmur sonrası açan güneşe doğru bakıyorum. Kızamıyorum bile. Ne acı değil mi; insan “kızamaz” noktaya da geliyormuş, bunu da öğreniyoruz yavaş yavaş...

Çok değil geçen sene bu zamanlar Prag’a ve görmediğim ülkelere gezi hayalleri kuruyordum. Şimdi ise ülkemin her geçen gün daha da fakirleşmesine tanık oluyor gözlerim.

En kötüsü de ne biliyor musunuz? Akşam yastığa başını koyunca hayal kuramıyor ya insan!

 Ben eskiden güzel hayallerle uyurdum, oysa şimdi... Oysa şimdi az delikli uykuya bin şükür noktasındayım.

 Ve aklıma geliyor Edip Cansever’in o muhteşem şiirinden birkaç dize…


 “…Ah güzel Ahmet Abim benim

Gördün mü bak

Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

Ve dağılmış pazar yerlerine memleket…

Gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile

Gelse de

Öyle sürekli değil.

Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün!

O kadar çabuk

O kadar kısa

İşte o kadar...

 

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

Mendilimde kan sesleri…”


görsel:

https://www.etsy.com/listing/656140418/vintage-handkerchief-bleeding-hearts..

Devamını Oku