9 Ağustos 2024 Cuma

Hızlandırılmış Hayat Simülasyonu Turu

Tamam olabilir, böyle zamanlar hep olabilir. Ama neden hızlı çekim gibi her şey… Senaryonun birden hızlanıp izleyicinin kafasını karıştırdığı, ucu açık bir finalle sonlanan ve ağızda kekremsi bir tat bırakan kısa film tadında bu aralar hayat… Hayır nasıl bu kadar hızlı olup bitiyor bir şeyler ve hemen “sıradaki” geliyor? Yıllarca suda bekletilen bir yaprağın köklendiğini görüp sevinmekle, o yaprağın kararıp solmasına üzülmenin aynı film karesine sığması gibi…

5 günde 8 ülke 12 şehir gezdiren tur şirketlerinden biri beni kafaladı da hayatı mı turlatıyor yoksa? Bir deneysel çalışmanın kurbanı mı oldum? Tur şirketi 'nasılsa kimse bir şey anlamıyor' diye insanları simülasyona alıyor ve her şeyi yaşanmış gibi mi gösteriyor?


 Bak bu senin arkadaşındı; artık değil, hoop serbest zaman… Akşama dileyenler 38 Avro karşılığında arkadaşlığının neden bittiğine “mercek tutan” bir yaşam koçundan 12 dakika brifing alabilir. Lütfen sabah 5:52’de heykelin altında buluşalım, öbür ülkeye geçeceğiz.”

 “Öbür ülkenin adı ne?”

“ Ülke demeyelim de Kırılgan Aile İlişkileri Kasabası diyelim. Orada sizi güzel bir aile masasına oturtacağız. Ortada en sevdiğiniz yemekler olacak. Herkes bir şeyler söylerken bazı sırlar ortaya dökülür gibi olduğunda hoop bulaşıkları yıkayacaksınız. Bir sonraki ailenize kavuşmak için saatler gece yarısını gösterirken rehberimiz sizi teker teker otobüse alacak. Lütfen gecikmeyin…”

“Neden bir sonraki aileye gidiyoruz?”

“Çünkü aile dediğin şey zaten sanal bir kasaba gibidir. Sıkıcı, aynı şeylerin tekrar edildiği, uzaktan huzurlu gibi görünen, ama aslında yaklaşınca o huzur diye görünen şeylerin kartondan figürler olduğunun anlaşıldığı unutulmuş bir kasaba… E bu durumda yeni bir kasabaya geçmek kadar doğal bir şey olabilir mi?”

“Bir dakika rehber bey, benim kafam karışıyor, lütfen biraz yavaşlayabilir miyiz?”

“Kusura bakmayın, size ayrılan süre ancak bu hıza yetiyor. Daha derin ve daha tutarlı ilişkiler turu için fazla para verseniz bile maalesef bulunduğunuz level buna yetmiyor”

“Peki ne yapmalıyım?”

“İzleyin ve geçin sevgili dostum. Tüketimi hedefleyen, içselleştirmek için değil de fotoğraf çektirmek için gezen; tatmin olmayan, deneyim oburu turistler gibi olun. Hızlanın, size sunulan hayatın keyfine varın… Hem hızlı hızlı geçerken, bu ülkelerin ne çamurunu görürsünüz ne de kirli yüzünü…Bu turlar hep sizin iyiliğiniz için aslında, siz sevinin diye…”

“İyi de elimden kayıp gidiyor sanki bir şe.…”

“Hayır dostum, size öyle geliyor. Bu hızlandırılmış tur bittiğinde sizi evlerinize sağ salim bırakacağız. Hepinizi tek tek hem de… İşte o zaman, bu kadar kısa sürede gezdiğiniz bütün şehirleri elbette anımsamayacaksınız. Zaten biz de böyle bir şey istemeyiz.”

“Amacınız ne peki? Ne anlamı var bütün bu hay huyun? Bu kadar acelenin?”

“Gezi sonunda elinizde kalanların kıymetini anlayacaksınız sevgili gezgin ruh. Kalan arkadaşlarınızın, benimsemek istediğiniz ailenizin ve en önemlisi de neyin biliyor musunuz?”

“Neyin?”

“Gerçek sevginin değerini anlayacaksınız… Bu kadar kısa süreye bilerek sıkıştırıyoruz her şeyi… Yüreğinizde izi kalan şehir ya da kasaba her neyse, gerçekten sevdiğiniz yerin orası olduğunu anlayacaksınız… Ona sıkı sıkı sarılın ve dilediğiniz kadar uzun bir tur ayarlayın o kasabaya… Tek yönlü alın biletinizi…”

Unutmayın; sevgi… Her şeyden önce gelir sevgi ve ne kadar hızlandırışmış tur olsa da sevgi süzülerek kalır pencerenin kenarında…”

--------------------------------------

Simülasyonun fişini çekin arkadaşlar, makine çok ısınmasın…

Devamını Oku

6 Ağustos 2024 Salı

Son Durak Filmi Gibi Bir Gündü...

Gece kabuslar gördüm. Kendi sesime uyanmış olabilirim. Kalktım, önceki yazıyı yazdım. Biraz oyalandım sonra. Dünden kalan mısır ekmeği, birkaç zeytin, domates, üzerine zeytin yağı… Kolayından neskafe… Sonra karnımda olağan dışı hareketlenmeler hissettim, azıcık bekleyeyim dedim; sokakta tuvalet kazası falan yaşanmasın bir de…

Evet azıcık bekledim. İyi hissedince kol çantamı boşaltıp sadeleştirmeye başladım. Maksat ağırlığı azaltmak mıydı, yoksa evden çıkmayı geciktirmek mi… İptal ettiğim kredi kartlarını, birkaç kalemi, birkaç fişi ve bozuk paraları ayıkladım çantadan. Mide ekşimesi hapını da aldım masaya bıraktım. Gözüme dizim ağrıdığında sürdüğüm, dibi kalmış ağrı kesici merhem takıldı. Çok iyi anımsıyorum şimdi yazarken o ânı. Normalde çanta temizliği yaparken o merhemi çıkarmam gerekirdi aslında… Nereden bilecektim bu merhemin bir işaret olduğunu; parçaları birleştirince çıktı ortaya bu detay. Merhemi tekrar çantama koydum.


Sokağa attım kendimi sonra. Salı Pazarı'na gitmek ve kızılcık almaktı niyetim… Pazar bahanesiyle evden çıkabilmekti belki de… Her zamanki yolumdan yürürken kafamın içinde hep dünkü konuşmalar, yazışmalar, işittiğim çirkin suçlamalar, basit ama yaralayan imalı sözler dönüp dolaşıyordu.

“İlle dostun bir tek gülü yaralar beni beni…”

Ne güzel söylemiş Pîr Sultan Abdal…

Her zamanki yolumdan yürüyordum. Normalde o yürüdüğüm yol günün çok büyük kısmında trafiğe kapalı olduğu için ve zaten kaldırımlar çok dar olduğu için sallana sallana yolun ortasındaydım.

Sonra nasıl oldu bilmiyorum, sanırım bilinç kaybı yaşadım bir anlık.

Yerdeydim, kalbim deli gibi çarpıyordu ve ağlıyordum. Sol ayağım beyaz bir minibüsün arka tekerleğinin tam yanındaydı.

Minibüs geri geri gidiyormuş, mal bırakacağı dükkânın önünde olduğu için Allahtan yavaşmış. Başıma insanlar toplandı sonra. Biri benden özür diliyordu, “Kornaya basarak geri geri geldim, duymadınız…”

Ben hiç korna sesi duymamıştım, ve zaten olayın nasıl o hale geldiğini de anımsamıyordum. Can havliyle ve kalbim deli gibi çarparak adama bağırdım:

“Ya ben burada ölseydim, ya ayağım kopsaydı, özür mü dileyecektin…”

Çevreden "tamam sakin olun" diyen oldu. Birisi elime su şişesi tutuşturdu, ayağa kalkabildim sonra. Kenardaki dükkanların birinin tek basamaklı merdivenine oturdum. Sandalye getirmiş birisi, ona oturmadım. Yerde hızlı hızlı nefes almaya, bir yandan da adama bağırmaya devam ettim. Birisi “Ambulans çağırayım mı? “ dedi. “Hayır” dedim. 

Adam biraz da korkmuş belli ki. Bir yandan esnafa mal bırakıyor, bir yandan da “Bilerek yapmadım” diyordu… Orada birkaç dakika oturup ayağa kalktım sonra. İşte o zaman fark ettim bileğimin sızladığını. Birkaç adım  attıktan sonra aklıma çantama geri koyduğum ağrı kesici merhem geldi. Onu sürdüm, bir sızı vardı evet. Acaba üzerine basmasa mıydım? Biraz daha yürüyüp kendime “Bak var bu işte bir hayır, Allah sana bir mesaj yolladı. Takma artık kafana  insanlar şunu demiş bunu demiş’leri diye telkin verirken uzaktan gelen tramvayı fark ettim. Tramvay gelene kadar karşıya geçebileceğimi düşündüm. Demek ki tramvayın ne kadar uzakta olduğunu da algılayamamışım o an Ben tam karşıya geçerken bir adam bana seslendi:

“Kenara geçin, tramvay geliyor…”

Adamın sesi ile eş zamanlı olarak tramvayın zilini de duydum, son andaki hamleyle kendimi sola atarak kurtuldum bundan da…

Nefes nefeseydim. Bir günde iki tane ölüm tehlikesi atlatmıştım! Üstelik bir tanesinde arabanın altında kalmıştım…

Otobüs durağına vardım. Oturdum, bileğimdeki sızı devam ediyordu, merhemi çıkarıp tekrar sürdüm.

Neydi şimdi bütün bunlar? Yaşadığım olayların mistik boyutu muazzamdı! Bilincini kaybederek minibüsün altında kalıyorsun, ama mucize oluyor ve hafif bir sızı ile kurtuluyorsun. Tramvay konusunda bir adam seni uyarıyor, son anda kenara çekiliyorsun.

Gitmese miydim acaba pazara? Ya bileğim çok sızlarsa! Ama belki de maydanozların yeşilleriyle domateslerin kırmızılarını görmek iyi gelecekti bünyeme.

Atladım otobüse gittim pazara…

Tedirgin yürüdüm hafif bir sızı ile…

Evet evet çok büyük bir sınamaydı bu… Yaşam buydu işte, bir minibüsle bir tramvay arasında mucizelerle ayakta kalabilmek… Gerisi gerçekten de boş, hem de bomboş…

Dostum bana zehirli oklar atmış, atsın varsın…

Öbürü beni azarlamaya kalkmış, azarlasın varsın…

Bir diğeri hasta olduğunu söyledikten sonra bana zehirli bir mesaj yazarak, ve o durumdayken cevap veremeyeceğimi, kendimi savunamayacağımı bile bile  “orantısız güç kullanmış” ve benim ne biçim bir dost olduğumu haykırmış, ben alttan aldıkça “git kendi yoluna selametle…” demiş…

Hepsi, ama hepsi boş…


Pazar dönüşünde yolumun üstünde sevdiğim kuaförün dükkânı var. Kapısının önüne tabure koymuş, tanımadığım başka biriyle laflıyordu. “Otur soluklan” dediler. Oturdum, biraz kızılcık ikram ettim kendilerine. Çok sevdiler. Kızılcıklar gerçekten çok büyüktü. Derken derken laf lafı öyle bir açtı ki, birden “bugün iki kere ölümle karşılaştım” cümlesi çıktı ağzımdan.. Adını şimdi anımsamadığım matbaacı esnaf vardı sadece masada. O kadar güzel moral verdi ki bana… “Her şey işaret” dedi. “Hayatı çok da takmamak lazım” dedi. “Akrabalardan ve tanıdıklardan uzak durmak lazım” dedi…

Sonra dükkândan bir müşteri kadın çıktı. Konuyu hiç bilmeden:

“Allahın mucizelerine inanmak lazım ve sormak lazım “Bugün gelecek mucizeleri görmek için neler mümkün” diye…

Çok acayip, çok da mistik bir gündü anlayacağınız.

Sanırım çok da ders almadığımı görmüş olacak ki, Yaradan bugün beni bir minibüsün altına attı, yetmedi sonra tramvay tehlikesi ile karşılaştırdı. Sonra da bilge matbaacı ile son dersini verdi.

Teşekkürler bütün bu aydınlanmalar için…

Evet, kimse için fazla üzülmemek gerektiğini öğrendim bugün… Ve insanın aklı başka yerde olursa başına neler gelebileceğini çok acı deneyimledim. Yaşadığımız âna odaklanmalı ve o ândaki gerçekleri ve güzellikleri görebilmeliydik. Yaşamak dediğimiz şey, bir parça pamuk ipliği ve onu bağladığımız dal parçası arasında rastgele bir şeydi... İpe asılarak  mahsur kaldığımız dal parçasından kurtulabilir, bu arada ipin kopma riskini de dibine kadar yaşayabilirdik...

Ve fark ettim ki, hayatta hiç kimse için ama gerçekten hiç kimse için fazla düşünmeye değmiyor…

Sonuçta o minibüs az daha hızlı olsaydı, bugün bu yazıyı belki de görünmeyen âlemlerden görünmeyen harflerle yazıyor ve birilerine hayat dersi veriyor olacaktım… 

Ve şu anda bütün olumsuzlukları ardımda bırakmaya yürekten niyet ediyorum….

Teşekkürler, çok çok teşekkürler…

Not: Bileğim hâlâ sızlıyor, viks sürdüm…


Devamını Oku

5 Ağustos 2024 Pazartesi

Ah Benim Salak Kafam...

Ah be benim salak kafam… Bu blog sonuna kadar anonim kalmalıydı.  Özellikle yakın çevreler bilmemeliydi kim olduğumu. İşte insan düşünemiyor böyle şeyleri. Ya da sonradan dank ediyor kafaya, şarkıdaki gibi; “Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan, sonradan… “

Bir iki kişinin sansür baskısı yüzünden elbette 11 senelik blogumu kapatmayacağım ve yazdıklarımdan taviz vermeyeceğim ama “ah be” diyorum; “ne söylersin blogunun adını! Ah salak kafam ah!  Çünkü burası bir gazete köşesi değil ki, gönül teline dokunan şeyleri yazma yeri…

İnsanın kalbi kapalı kalmalıymış oysa…

Belki de bunca yıldır hayattan almam gereken ders buymuş. Çünkü geçtiğimiz ay, bu konuda son derece ağır iki darbe yedim çok sevdiğim iki ayrı dostumdan. Diğer konuyu da anlatacağım sonra… Ve yüzleştiğim şey şu oldu; meğer hiç dostum yokmuş… Ben onlara karşı iyiysem dostmuşuz, biraz kendimi düşündüğüm zamanlar için dişlerini bilemişler çoktan… Ama’lar, zaten’ler,  çeşit çeşit argümanlar havada uçuşacakmış meğer…

Evet, hayat diyor ki bana

“Bak herkes ‘mış gibi yapıyor’, sen de öyle yap! Açma kalbini kimselere, açma…”

Tamam sevgili Hayat. Söz, bundan sonra kimselere açmayacağım kalbimi; aldım dersimi en ağırından, lütfen artık biraz durulalım… Bu darbeler çok ağır geldi, ama gerçekten anladım ben…

Olan oldu artık, en azından bu saatten sonra daha da sansürsüz yazabileceğim. Çünkü yazdıklarımdan rahatsız olanlarla aramızdaki köprüleri yıktık attık… Demek ki kağıttanmış o köprüler; iskambil kâğıdı gibi savruldu bütün yaşanmışlıklar ve gösterilen özen, sevgi falan filan… İstedikleri kadar bana gıcık olabilirler artık; bak işte içimdekileri yazdığım için onlar da özgürleşiyor sayemde…

“Mış gibi” yapmaya ne gerek var; kalbimi kıranları alttan ala ala kendime saygımı yitirme noktasına geldim, ama olmaz ki bu kadarı da; gerçekten olmaz… Hak mıdır, reva mıdır… Kalbimi kıranlar, kalbimden uzak olsunlar artık. Lütfen ama, lütfen…

Ben; oldum olası, başkaları adına utandım. Başkaları adına incindim. Ama artık buna bir dur demek lazım, çünkü ben incindikçe çevremde beni sevmeyenlerin sayısı daha da arttı. Belki de bu dünyaya ait değilim. İki sene önce öz yeğenimin lakap takmaya bile gerek duymadığım eşi, beş yaşındaki çocuğuna gözümün önünde dayak atmaya kalktığında da aynı şey olmuştu ruhuma. Sarsıla sarsıla ağlamıştım. “Bu çocuğu doğurdun diye bu şekilde davranmaya hakkın yok!” diye bağırmıştım o kıza. Sonra adını sildim telefonumdan, benim için yok hükmündeydi. Yok efendim acıtmadan vuruyor gibi yapmışmış da bilmem ne… Ya o çocuğun ruhu incinmedi mi… Öz yeğenimle artık hiç konuşmuyorum. Çünkü ben o dünyanın parçası olmak istemiyorum…

Nereden geldik buralara…

Son yazım, yani Buzlar Kraliçesi yazım olay oldu tahmin edeceğiniz üzere. Kraliçe yazıyı okumuş- ki yazarken bunu öngörmüştüm- çekinecek bir durum yoktu benim açımdan…  Dışarıdan bir gözle kendisine ayna tutmasına vesile olurdum belki… Yeni tanışan biri olarak üzerimde bıraktığı olumsuz etkiyi, hayal kırıklığını okursa, belki sessizce düzeltebilirdi kendini… Tahmin edeceğiniz üzere olaylar böyle gelişmedi….

 Ben kötü olayım önemli değil; ama lütfen birbirlerine sevgi dolu ve özenli davransınlar...

Ben, arkadan laf döndürmeden, okuyacağını bile bile Buzlar Kraliçesi ile ilgili duygularımı, son derece süzerek ve son derece sadeleştirerek yazarken son derece kendim gibiydim. Şimdi olsa yine yazarım aynı şeyleri…

Sonuçta ne oldu?

“Keşke yazmasaydın” dediler, “Neden yazdın” dediler… “Biz sana ne yapmıştık ki” dediler, “Nasıl böyle bir şey yazarsın?” dediler, “Başka şey mi bulamadın yazacak!” dediler…

Kimse de yahu bu Evde Yazar böyle yazmış, nasıl etkilenmiş, nasıl üzülmüş demedi, aslında “kral çıplak” demiş demedi… Ben zaten bu yazıyı yazdıktan sonra Buzlar Kraliçesi ile herhangi bir sosyal ortamda bir araya gelmeme kararı almıştım. Ama şahane manevraları neticesinde dostumla aram geri dönüşü olmayacak şekilde bozuldu. Ve hatta başka ortak tanıdıklarımız bile bana yazıdan dolayı fırça atmaya kalktılar, neyse ki telefonun reddetme tuşu çalışıyordu…

İşte böyle…


Her şeyde bir hayır vardır diyorum ben. O soğuk, buz gibi geçen üç günden sonra bir daha karşılaşırsam rol yapıp samimi davranamayacağımı bildiğim için zaten huzursuzdum. Tertemiz bir gelişme oldu sonuçta. Artık görüşmeyeceğiz…

Umarım o küçücük çocuğu sevgi dolu bir ailede, travmalardan uzak büyütmeyi başarırlar…

Umarım benden uzakta mutlu mesut yaşarlar…

Sükûnet lazım, kaliteli yalnızlık herkesin ihtiyacı…  

NOT: Eskiden ne güzel mizah yazıları yazardım, ayarlarımı bozuyorlar, beni benden alıyorlar, bunu bana kimse yapmasın artık....

Devamını Oku

28 Temmuz 2024 Pazar

Buzlar Kraliçesi ile İmtihanım...

Bazen zamanı algılayamazsın, sonra bir de bakmışsın ki epey geçmiş!

Altı yıl önce çok sevdiğim birinin düğün törenine katılmıştım. Ama işte öyle böyle değil; çocukluğunu bildiğim, içtenlikle yeğenim gibi sevdiğim, çok özel biri benim için. Düğünleri sevmesem de O’nunkine katılmıştım. O günlerde beni yaralayan, zaman içinde içimde küllediğim bir anı maalesef Buzlar Kraliçesi’nin yaz sıcağında estirdiği soğuk rüzgarlar sayesinde tekrar canlandı!

Fotoğraf çekilme merasimindeydik. Ben de nasıl denk geldiyse gelinle damadın ortasına düşmüşüm. Çok sevdiğim damattan hiç unutamadığım şöyle bir tepki geldi;

“Lütfen seni kenara alalım; eşimle aramıza kimseler giremez…”

Gayrı ihtiyarî çok irkildiğimi, sanki başımdan aşağıya bir kova buz dökülmüş gibi hissettiğimi dün gibi anımsıyorum. Hemen refleks olarak yana çekilmiştim. O fotoğraf nerede bilmiyorum; belki de hiç almadım. Muhtemelen suratımda buzların etkisi olmuştur poz verirken. Ve aslında çok yaralayıcı bu cümlenin; aramızdaki bağların gelecekteki durumunu özetleyeceğini altı sene sonra gözlerimle görmüş oldum bu ziyaret sırasında.

Aradan geçen sürede değil aralarına girmek (Fotoğraf çekilirken böyle bir uyarıyla karşılaşmak, herhalde dünyanın en incitici anlarından biri olmalı. Kötü kaynanaya bile yapılmayacak soğuk bir şaka gibi…) Ne zaman aklıma gelse, hadi o ânın duygu seliydi, falandı filandı diye üzerinde durmamaya çalışsam da etkisinden kurtulmak pek de mümkün değil böyle bir tepkinin… Ben yetişkinken kendisi çocuk olan ama buna rağmen çok iyi dost olabildiğim, kimselere anlatmadığım iç dünyamın en azından yarısını açabildiğim birinden gelen yaralayıcı tavır ne de olsa! Âşıkların kavuşma coşkusu deyip küllemiştim bu cümleyi. Nereden bilecektim “Buzlar Kraliçesi”nin o külleri tekrar karıştıracağını ve buz gibi ama kor alev etkisi yapan tavırlarıyla yüreğimi acıtacağını…

Aradan geçen o altı senede evlerine hiç gitmedim. Çocukları oldu, güzel bir hediye sepeti gönderdim. Arada ufak tefek de olsa bir iki hediye göndermişliğim vardır; en azından yılbaşında kart göndermişimdir. O, araya fotoğraflarda bile kimsenin girmesine izin verilmeyen eşten en küçük bir teşekkür dahi almadım bunca sene. Bir yılbaşı kutlama mesajı almadım, ya da yeni yıl dileği almadım. Beni tanıma çabası da olmadı. Mesela sosyal medyasına defalarca yorum yazdım. O, çok nadir yanıt verdi. Yüzlerini görmediğim blog dostlarımla olan diyaloğum, kendisiyle olan diyaloğuma göre kat be kat daha samimidir, gerisini siz düşünün. Mantık olarak insan tanımadığı birini sevmemezlik edemez! Tanıdı da sevmedi der geçerim öbür türlü. Zaten ben de vıcık vıcık iletişim kuran biri değilim ki! Ayda yılda bir görüşüldüğünde güler yüz gösterse yeter de artar bile bana… Özel hayata saygım vardır, insanları rahatsız etmemek gerektiğini bilirim. Sadece samimiyet olsun, azıcık güler yüz olsun; başka beklentim olamaz…  Büyük konuşmuş gibi olmayayım, Evren beni yanlış anlamasın ama bu saatten sonra evlerine gitmek de istemem. 

Neyse işte altı sene sonra bir vesileyle karşılaşacağımız için sevinçliydim. Çocukları dört yaşına gelmişti. Çok heyecanlı olacaktı benim için bu süreç. Aşk dolu bir ilişkileri olduğunu hayal ediyordum. Dünya tatlısı çocukları da muhtemelen sevgi pıtırcığı gibi bıcır bıcır bir şey olmalıydı…

Hayaller ve gerçekler…

Nihayet beklenen an geldi, dile kolay altı sene sonra…

Kapıdan girdiler, çocuk direkt bir köşeye attı kendini ve nedensiz yere bağırmaya başladı. Annesinin huzursuzluğunun çocuktaki yansımasının yüksek sesle bağırmak olduğunu sonradan anladım. Aslında çocuk gayet tatlı ve mutluydu iç dünyasında. Keşke bu küçük insanı tanımak için annesi daha fazla alan açsaydı bana…

Sadece gelinlikle gördüğüm kişiyle nihayet tanışıyordum. Öyle ya, en sevdiğim dostumun eşi ile eminim ki ben de iyi anlaşacaktım. 

Önyargılar, ah bu kandırıkçı ön yargılar!

Keşke hiç karşılaşmasaydık ve keşke dostumun aşkını adeta bir melek olarak varsaymaya devam etseydim… Maalesef kraliçesi olduğu buzlar diyarından getirdiği buzdan okları acımasızca fırlattı ve kendisi hakkındaki olumlu bütün ön kabullerimi yıktı geçti…

Ufak tefek hediyeler getirmiştim. Teşekkür etmedi. Çocuğa kitap götürmüştüm, çocuk da teşekkür etmedi. Belli ki annesi öğretmemiş. Hayır bir de çocuk gelişimi konusunda ciltler dolusu kitap okuyor bu tip anneler. Acaba yeni nesil “kişisel gelişim” kitaplarından mı geçiyor bu bencil soğukluk! O kadar korkutmuş ki çocuğu; ailesinden birisinin sevgiyle başını okşamasına çocuk “özel bölgeme dokundun” diye çığlıkla yanıt verdi! Ürktüm… Bu doğru bir şey mi, paranoyaklık mı bilemedim. İçim acıdı, çocuğa üzüldüm…


Çocuk bu ya!  Kendisini gerçekten seven insanlardan bile ürküterek büyütülür mü bir çocuk? Gerçek sevgiye izin vermeyerek; iyiyi kötüyü ayırt etmeye çabalamadan, herkese potansiyel kötü muamelesi yaparak kendini korumaya geçerse; nasıl sevgi dolu bir dünya kurabilir? En yakınındakilerden bile şüphe duyarak büyürse gelecekte nasıl bir paranoyak olur? Bilemedim, yorum da yapamadım. Sadece şaşırdım ve çok üzüldüm… Belki de annelik böyle bir şeydir, bilemiyorum.

 Korumacılık tamam da nerede kaldı sevgi dolu aile bağları? Herkesi potansiyel tehlike mi görüyor bu buzlar kraliçesi? Bu nasıl bir samimiyetsizlik, nasıl bir şey, bende adı yok… Çocuk yetiştirmek deney faresi ile oyunlar kurmak mı? 

Ne diyordum, evet, insan neden hediye verir? Ben şahsen hediyeyi verene kadar,  karşı tarafın nasıl mutlu olacağını, paketi nasıl açacağını hayal ederim. Zaten amaç da budur. Küçücük bir şey de olsa, karşı tarafta yaratacağı mutluluk etkisiyle kendim mutlu olmak için hediye veririm. Bana verilen hediyeden hiç hoşlanmasam bile, düşünülmüş olmak beni mutlu eder ve karşı taraf da mutlu olsun diye içtenlikle teşekkür ederim. Buzlar Kraliçesi böyle düşünmüyormuş maalesef.

Çok uzun saatler gezip emek vererek, kendisine yakışacağını düşündüğüm bluzü almış, özenle paketlemiştim. Paketin üzerine kalpli not kâğıdı bile yapıştırmıştım…  Kim bilir ne kadar dalga geçmiştir içinden. Hiç yorum yapmadı alınca. Giymedi de zaten. Birlikte geçirilen iki gün sonunda sordum, “Beğendin mi? “dedim. “Tam da işe giderken giymelik” diye yanıtladı… Yani "evet" demedi, “İşe giderken giymelik” acaba bir memnuniyet sözü mü yoksa memnuniyetsizlik mi, tam anlayamadım. O’nu az çok tanıdıktan sonra teşekkür etmesini beklemenin yersiz olduğunu fark etmekse, yaşadığım hayal kırıklığının tuzu biberi oldu. Yüzünde mutluluk görme hevesim tabii ki kursağımda kalmıştı…

Çocukla yapışık gibiydi. Çocuğa ulaşamadım. Halbuki kısa süreli bir görüşme olacaktı bu. Zamanı iyi değerlendirip çocukla yakın olmayı, bolca oynamayı, masallar anlatmayı hayal etmiştim. Çünkü iletişim kuramayacağım çocuk olmadığını biliyordum, insan kendini bilmez mi? Son güne kadar bunu başaramadım. Hani çocuğu kendine yapışık kılan, kendi kendine yemek yemesine, oynamasına bile müsaade etmeyen anneler var ya tam onlardandı kendisi. Hem her fırsatta “Ben zaten soğuk yemeğe alışkınım” şeklinde çocuktan vakit kalmadığını ima eden, hem de çocuğu özgür bırakmayan anne tipi… Hani dese, “Bak sana ne güzel kitap getirmiş bu teyze” diye, belki çocuk da bana yaklaşacak…Çocuğu herkesten uzak tutma amaçlı tüm çabalarına rağmen son gün aramızda o kadar güzel iletişim oldu ki! Çocuk kahkahalar atarak kucağıma koşuyordu en son. Tabii ki annesinden hiç tepki yoktu; muhtemelen hoşlanmadı bu durumdan.

Nasıl üzüldüm… Hem de nasıl üzüldüm…

Kalabalık sofralara oturduğumuzda, gözünü çocuk için açtığı çizgi filme dikip araya görünmez dikenli teller ördü. İki kelime konuşmaya izin vermedi.


“Seni hiç tanımıyorum, tanışsak, mesela hangi tür müziklerden hoşlanırsın?” gibi gayet esprili ve sıcak bir adım atmaya kalktığımda:

“Her türlü müziği dinlerim” deyip kendini kapatan buzlar kraliçesi kendisi…

Bir akşam nasıl olduysa üç kişilik güzel bir sohbet gelişti aramızda. Konu tabii ki günümüz çocukları ve onları bekleyen tehlikelerdi; ama olsun, güzeldi o sohbet. Sevinmiştim aramızdaki buzlar eridi diye. Yanılmışım… Sabah yine beş karış suratla kalkmış ve sanki akşam hiç sohbet etmemişiz gibi, ruhunu kendi vücudunun içine hapseden o görünmez duvarları örmüştü.

Denize gidildi cümbür kalabalık. Kendisi “muayyen günlerinde” olduğu bahanesiyle saatlerce ağaçların altında oturup telefona bakmayı tercih etti. İnsan bir kere bile deniz kenarına gelip eğleşen çocuğuna gülümsemez mi? Ayaklarını sokmaz mı suya? O kendisine bağımlı olan çocuk da denizi görünce annesini hiç aramadı gerçi. Çok mutlu bir şekilde eğlendi. Acaba kendine bağımlı olan çocuk başkalarıyla gülüp eğleniyor diye mi gelmedi deniz kenarına; hiç anlamadım. Belki de annelik böyle bir şeydir, yorum yapamıyorum…

Belli ki eşiyle arası çok kötüydü. Hiç göz teması kurmadılar; birbirlerine hiç isimleriyle hitap etmediler. Aralarında sürtüşme olduğunu adeta gözümüze sokmak ister gibi davrandı. Amacı bizi acıtmak mıydı hiç anlamadım.

En son ben dönerken havalimanında beni uğurlamak için zoraki sarıldığında “buz gibi bir kalkanı olduğunu” hissettim. “Seni tanıdığıma çok memnun oldum” dedim, yanıtsız bıraktı "içinde gizli onaylanma beklentisi barındıran" bu cümleyi… Hani nezaketen “Bizim eve de bekleriz, ben de çok memnun oldum” gibi şeyler söylenir ya böyle durumlarda; ben bu sözleri gerçekten de beklememiştim… Zaten söylemedi...

Çok büyük hayal kırıklığıydı bu karşılaşma. Beni sevmesi önemli değil, ama o çocukluğunu bildiğim çok özel adama bu şekilde davranmasını hazmedemedim. Umarım geçici bir durumdur…

Düğününde fotoğraf çekilmek için bile araya kimseyi sokmayacak kadar kendisine aşkla bağlı olan birine buzlar kraliçesi gibi davranmıyordur umarım her zaman. Öyle olmasın lütfen, mutlu olsunlar… Çocukluğunu bildiğim ve çok sevdiğim çok iyi dostumun artık uzaklarda bir yerde olduğunu güzel anlattı bana… Evet belki altı sene sonra bir daha görüşemeyebiliriz gibi anladım ben. İçim buruldu ama olsun, uzaktan mutluluk haberleri gelsin yeter diyeceğim ama; ne bileyim; sanki dostumu sınıyor hayat… Umarım bu sınavı başarıyla geçer diye dua etmek kalıyor bana…

Hayat işte; bazen çok sevdiğin birilerini çeşitli nedenlerle uzaklaştırabiliyor. Ben de yeğenim kadar sevdiğim bu özel kişinin “buzlar kraliçesi” eliyle uzaklaşmasına şahit oldum yıllar sonra…

Kim bilir neyin karması bu yaşadığım, adını koymakta zorlandığım hüzünlü şey; zaman gösterecek…

Hayırlısı...



Devamını Oku

26 Haziran 2024 Çarşamba

Ağaç Ev Sohbetleri - #253 / Sahillerimiz, Sokaklarımız, Parklarımız Neden Çok Pis?


Sevgili Deep’in organize ettiği Ağaç Ev Sohbetleri 253. sayısındaki konuya ben de yazmasam olmazdı.

"Sahillerimiz, sokaklarımız, parklarımız neden çok pis?”

Bu “Neden Pisiz?” sorusunu, “ Neden Yeşile Değil de Betona Battık?  ve “Neden Aşırı Gürültücü Bir Toplumuz?” sorularıyla bir bütün olarak ele almak lazım bence.

Sacayağı gibi yani; bizde olmayan ve medeni ülkelerde olan şeyler:

Temizlik, Yeşillik, Sessizlik

Bu üçü bir araya gelince medeniyetin de iskeleti inşa edilmiş oluyor kendiliğinden. Sonra bir ölçü saygı, iki ölçü empati, bir ölçü sabır, iki ölçü kurallara uyum ekleyince al sana hakiki medeniyet.

Peki bizde olan ve onlarda olmayan şeyler ne?

Pislik, Beton, Gürültü!

Onlarda TYS var, bizde ise PBG!

Demek ki YKS, KPSS gibi elli tür sınavla ülkede TYS standartları gelmiyormuş, bunu da test etmiş olduk. Al sana PBG standardı;

Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Tarihini ve yeşilini koruyamamış, bitişik nizam beton apartmanların olduğu bir sokaktayız. Bangır bangır rap ya da arabesk şarkısı sonuna kadar açılmış lüks model araba geçiyor. İçinde pis sakallı, saçları tuhaf kesimli gençler var. Zaten açık olan araba camından yere boca edilen kül tablasını görüyoruz…

Nasıl, gözünüzün önüne ne kadar da kolay geldi değil mi bu sahne! Âdeta son yılların memleket klasiği gibi...

Konuyu fazla dağıtmadan şimdi soruya tekrar dönelim.

Bizim memleketin açık alanları neden pis?

Şimdi olası nedenleri art arda sıralayacağım, aklınıza gelen başka şeyler olursa çekinmeden ilave edebilirsiniz efendim; atış her zamanki gibi serbest!


1-Çünkü evlerimiz temiz

Efendim biz Türkler evlerimizin temizliğine aşırı önem veririz. Her gün o ev temizlenecek, halılar camdan silkelenecek, yastıklar dövülecek. Ayakkabılar evin dışında çıkarılacak. Sokaklar pis olabilir, amaaa evlerimiz pırıl pırıl olmak zorunda! Kapatırsın kapını camını, çıkarırsın ayakkabını, sokağın kiri pası sokakta kalır, bu kadar basit.


2- Çöp değil o gübre gübre!

Bir kere doğayı sevmediğimizi kim söylemiş?  Bizler aşırı doğa dostu insanlarız. Öyle olmasa niye gidelim mangal yakmak için parklara, piknik alanlarına değil mi ama? Domatesin kabuğunu, armudun çöpünü, üzümün sapını piknik yerinde bırakıyorsak; sırf ağaçlara gübre olsun diye yapıyoruz bunu. Bilip bilmeden bize suç atmayınız, doğanın has dostu biziz biz… Zaten doğa çok mucizelidir, kendi kendini temizlemeyi de bilir. Ama bin yıl ama on bin yıl geçer orası ayrı, fakat o naylonları da yok etmeyi bilir canımız doğamız…

3- Temizlik görevlileri işsiz mi kalsın?

Şimdi ben atmazsam sokağa çöpü, sen atmazsan, o atmazsa ne olur bir düşünün! Sokaklar tertemiz kalır. Sonra ne olur? Sokakların tertemiz olduğunu gören belediyeler binlerce temizlik görevlisini işten atar. Sonra ne olur? Al sana dev işsizlik rakamları… İyi mi olur yani! Sokakları pisletelim ki temizlik görevlilerine de iş çıksın, evlerine ekmek götürsünler. Ne kadar bencilsiniz yahu, hiç istihdamı falan düşündüğünüz yok! Atın çöpleri, devam devam… Duymamış olayım…

4- Üç kuruşluk deniz keyfimizi mi bozalım?

Sahile gitmişsin, yakmışsın sigaranı, keyif yapıyorsun. Bir de kalkıp izmariti atacak çöp arayacaksın öyle mi? Ya yürü git işine, aptal mısın, gömüver kuma izmariti. N’olcak canım, karışır gider kumlara. Hem denizler kendini temizler. Buradan alır, hoop başka sahile götürüp bırakır, o sahildekiler düşünsün gerisini bize ne be ya? Üç kuruşluk deniz keyfimizi mi bozalım böyle saçma detaylar yüzünden…

5- O değil de sen Norveçli misin?

Sen Norveçli misin, çok mu zenginsin? Sanki her derdin bitti de bir tek sokakların pisliği mi kaldı? O değil de bak dünyada savaşlar var, Afrika’da kıtlık var. Hindistan’a bak; insanlar hem ölülerini yakıyor hem yıkanıyor aynı nehirde. Öyle yok sokakta izmarit var, yok sahiller pis, yok parklarda neden çöpler var, neden her yer pis falan deyip şımarıklık yapmayacaksın. "Neden dünyadan çöp ithalatı yapan bir ülkeyiz?" diye sorgulamayacaksın; senin aklın ermez o işlere. Fazla sorgulama, sen bilmezsin büyükler bilir…

Otur oturduğun yerde, gerekirse pislik solu ama “daha temiz ve daha yeşil bir çevrede yaşamak benim de hakkım” diyen çapulculara uyma sen, tamam mı canım benim. Aferin, bak dizi başlayacak birazdan, aç izle. Sörvayvır var onu da izle, tamam mı canım benim, olmadı maç izle. Boş ver sen böyle şeyleri, takma kafana tokadan başka şey!


6- Cennet Öbür Dünyada Zaten Var

Öbür dünyada zaten cennete gitmeyecek miyiz? O halde ne gerek var bu dünyada parkları süslemeye, evlerin önüne ağaç dikmeye, dere kenarlarını çiçeklendirmeye, denizleri temiz tutmaya… Sahiden ne gerek var yaşadığımız yerleri güzelleştirmek için çabalamaya? Bu dünyaya çile çekmeye geldik madem. Etraf da pis oluversin, ne olmuş yani. Cennette tertemiz ağaçlar olacak, şırıl şırıl sular akacak, her yer mis gibi kokacak. Kapa gözlerini bu dünyadaki pisliklere, cennetin güzelliğini hayal et….

 Sevgiyle efenim, çiçek kokulu selamlar hepinize…


Devamını Oku

23 Haziran 2024 Pazar

Bugün Benim Doğum Günüm

Eveet, sayın seyirciler, değerli konuklar; işte yılın o en acayip günündeyiz yine.  Çünkü bugün benim doğum günüm... Demek ki tarih tekerrür edebiliyor. En azından yılın günleri anlamında... 

Her sene bugün karışık kuruşuk duygular içinde olmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Geriye dönüp eski doğum günü yazılarıma baktığımda da görüyorum bunu. Bazı seneler doğum günümde küsüyorum mesela içten içe birilerine; beni aramadılar diye. Bazı seneler şımarma günü ilan ediyorum bugünü. Bazı seneler de hesaplaşma günü gibi bir şey yapıyorum. Karışık kuruşuk yani, bir standardı olmuyor.

Bu sene ise “keşke beni kimse aramasa” duygusundayım niyeyse. Aslında kimse değil de konuşasım olmayanlar aramasa günündeyim. En çok da içten içe beni kıranlarla hiç konuşasım yok bugün. İnsanlardan gittikçe uzaklaşırken, galiba evrende binlerce yıldıza doğru yol alıyorum. Ne bileyim, karışık kuruşuk işte… Ha mutsuz muyum, kesinlikle değilim. Gerçekten değilim; kendi evrenimde kendimce dengeliyim, huzurluyum ve mutlu olduğum anların çetelesini tutmaktan ziyade,  kısa da olsa o anların değerini bilebilecek kadar iyiyim, hoşum yani…

Şöyle bir mesaj veresim var bugün;

Samimi olun abilerim ablalarım, kardeşlerim bacılarım! Samimi olun Romalılar, Kadıköylüler, sadece samimi olun! Kimse kimseyi zoraki arayacaksa lütfen aramasın! Kimse kimsenin yanında olmak istemiyorsa zorla olmasın! Hayatımızda mecburiyetler olmasın, doğal olalım. Aramak istemiyorsanız ya da mesaj yazmak ya da yorum yazmak istemiyorsanız, lütfen zorlamayın kendinizi. Relaksss… Don’t panic… Hayat öyle ya da böyle akıyor kendi yolunda...

Zorlama değil de çok güzel şeyler de olabiliyor, hayat hediye verebiliyor görebilene... Mesela bugün kalkar kalkmaz balkona çıkasım geldi. Tam da çiçekleri sulayacakken limon ağacının üzerinde beyaz bir kuş tüyü gördüm.  Kimileri için mikrop yuvası olabilecek bu şahane detay, içimi mutlulukla doldurdu. Sonra sarmaşık saksısında kuru yaprakların arasında da gördüm aynı beyaz tüyden. Gördükçe daha çok veriyor hayat. Mucizelere inandıkça daha çok mucize oluyor, gerçekten böyle bu... 

Cemal Süreya’ya “… Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü…” dizesini yazdıran duygu gibi olamaz elbette ama; limon yaprağına konan beyaz tüy, bana hayatın aslında hafifleyebileceğini, yani çok da ağır olmayabileceğini gösterdi sanki bir anlığına. Mutlu olmak için çok fazla neden olabileceğini, ya da istersek o nedenleri görebileceğimizi... Öyle ya, neden dün değil, evvelsi gün değil de doğum günümde geldi de kondu, beyaz tüylü beyaz kuş; balkonumdaki limon ağacıma? Neden gri değil de beyaz tüyler bıraktı geride? Sanki hayat bu doğum günümde bana:

“Hafifle, biraz daha hafifle… Bak görmüyor musun, hayat sandığın kadar ağır değil. Ve inan ki güzel günler çok yakında…” mesajı verdi bugün.


“Sevgili hayat, teşekkür ederim beni bu yaşıma getirdiğin için. Her ne kadar ben fark edemesem ve göremesem de;

 eminim ki bu evrene bir katkım vardır.  Tıpkı dünyaya gelişimde  pozitif bir amaç olduğu gibi... Bilmeden birilerine ya da bir şeylere faydam oluyordur, olmuştur, olacaktır…”

 


Hadi bakalım, hayali mumları üflerken dilek de dileyeyim; 

Seneye bugün, yine burada anlatacağım şahane anılarla dolu bir yaş olsun bu yaşım…

Bugüne kadar karşıma çıkan badireleri atlatabildiğime göre, demek ki çok güzel bir yaşa gelmişimdir…. Aferin be kendim; aferin, iyi başardın, tebrikler, devam, next…

 

Devamını Oku

17 Haziran 2024 Pazartesi

Çocukluğumdaki Bayramları Özlemle Anıyor muyum?

Çocukluğumdaki bayramları özlemle anıyor muyum? Bu soruya “Evet, elbette anıyorum” diye cevap vermemi bekliyor olabilirsiniz. Çünkü “Ah o eski günler, ah o eski bayramlar, ah o çocukluk” güzellemeleri yapmak bir bayram klasiğidir. Ben de tam beklenilen gibi böyle bir yanıt verseydim soruya, nereden bilecektiniz ki aslında öyle olmadığını, yalan söylediğimi…

Ama öyle yapmıyorum ve o günlerin zerresini bile özlemle hatırlamadığımı cümle âleme ilan ediyorum işte. Oh be, bu itirafla rahatladım sanki. Herkes çocukluk güzellemesi ve nostaljisi yapacak diye bir kural mı var…

Bayram bayram yine ne saçmalıyorsun diyenlerinizi merakta bırakmamak için anlatayım efendim…  

Öncelikle bayram deyince aklıma büyük halaların, yani babamın öz mü üvey mi bu yaşıma kadar hiç bilmediğim, çok da merak etmediğim halalarının zorla ellerini öpmeye götürülmek geliyor… Hiç sevmezdim bu ritüeli. Çünkü o bayram gezmelerinde “bunlar da çocuk işte nasılsa anlamazlar” kafasıyla yaptıkları dedikodular hiç hoşuma gitmezdi. Evet, anlıyordum ben pekâla ne demek istediklerini; nerelere imalı imalı laf çaktıkalarını! 

Bu halaların az tombik olanı aşçı olduğu için ve ikram ettiği baklava, börek ve sarmalar lezzetli olduğu için bir derece daha katlanılırdı. Ama çok tombik olan halayı gerçekten hiç sevmezdim. Neden sevmezdim? Bence çocuk aklımla o kadının ne kadar kötü niyetli, dedikoducu, gösteriş budalası olduğunu anlamıştım. Zengindi bu tombik hala, Almanya zengini miydi orasını tam hatırlamıyorum. Bence çocuklar kimin iyi, kimin sevgi dolu olduğunu çok iyi anlayabiliyor. Ve eğer birini çocukken sevmişsen, o sevgi kolay kolay geçmiyor. Ve eğer çocukken böyle bir sürü sevmediği akrabası olursa insanın, büyüyünce de şekil 1-a’da gördüğünüz bendeniz gibi akrabalarıyla arasına görünmeyen ama özel alana girmeye kalkanı yakıveren elektrikli teller koyabiliyor.

Bir de dayıya gitmeyi sevmezdim. Bayramda gittiğimizde sanki biz çocuk değilmişiz gibi benimle hemen hemen yaşıt olan kızını över, sanki ben sınıf birincisi değilmişim gibi kızının karnesini falan gösterirdi bize bayram bayram! Güler yüzlüydü ama sevgisini hiç hissetmedim. Bence cimriydi de, azıcık harçlık verdiği kalmış aklımda.

 Dört beş senedir görmüyorum kendisini. Bir yerde karşılaşsak, eminim ki yine Amerika’da profesör olan kızının başarılı kariyerinden başlar, torununun piyano çalması ile hikâyeyi devam ettirir. Hayır anlamıyorum, insanlar neden bayramlarda hep kendilerini, hayatlarını veya hiçbir şey bulamazlarsa kestikleri kurbanın ne kadar etli yağlı olduğunu överler ki…  Sonra da gel çocukluğunun bayramlarını sev, bir de üzerine özle!

 Daha bir sürü var böyle akraba. Kırk yılda bir bayram diye gittiğinde işini sorar, işsizsen söyleyemezsin, evini sorar, kiranı sorar, sorar da sorar… Bütün bu samimi sorulara istinaden mesela “bir şeye ihtiyacım var” desen de arkasına bakmadan kaçar… Kim ne derse desin, Türkiye’deki akrabalık ilişkileri üç aşağı beş yukarı aynıdır. Birbirilerini çok severmiş görünüp aslında delice kıskanan, içten içe rekabet halinde olan insanların kaygan zemindeki ilişkileridir akrabalık. Tamam kuzenleriyle çok iyi anlaşan, geniş ailesiyle Münir Özkul’lu Adile Naşit’li “Bizim Aile” tadında şahane ilişkileri olanlar üzerlerine alınmasın, ama yine de bir sorgulasınlar; gerçekten de sevgi dolu musunuz, yoksa romantize mi ediyorsunuz bu ilişkiler yumağını…

Neyse işte, uzunca bir süredir bayram ziyareti işlerini kapattım ben. Elbette bu kararımda, daha doğrusu isteksizliğimde hüzünlü kayıplar ve detaylar da var ama oralara girmeyeceğim bayram bayram…

Zaten ailenin akraba sevmez, asi ruhlu, başına buyruğu olarak tanındığım için bu tavrımı, soğuk ve mesafeli yaklaşımlarımı da kimse yargılayamıyor artık. Şu da bir gerçek ki, akraba sarmalından kurtulmak için benim gibi azıcık delişmen davranmak şart bu ülkede… Yoksa kaç yaşına da gelsen seni yönetmeye, didiklemeye falan çalışırlar. Bana sorarsanız akrabasız hayat eşittir huzur. Kim ne derse desin bu böyle.

Elbette aralarında çok sevdiğim yeğenlerim var, onları akraba klasmanından çıkarıp “çok sevdiğim insanlar” kategorisine koyduğumu ayrıca ve özene bezene değer verdiğimi de belirtmek isterim; lütfen karıştırılmasın. O kadar da yabani değilimdir şimdi kendi hakkımı da yemeyeyim.


Kim Kesmiş, Kim Ne Kadar Dağıtmış Dedikodusu

Evet çocukluğumun bayramlarından kalan bir diğer anı ise bitmek tükenmek bilmeyen kurban dedikoduları…

O zamanlar kurban kesmek günümüzdeki gibi pahalı bir şey değildi sanırım. Mahallede pek çok kişi kurban keserdi. Kim kesmiş, kim kesmemiş konusu ise aile içinde mutlaka konuşulurdu. Mesela “O kadar parası var küçücük bir koç mu kesmiş?” denilen birileri olurdu. Ya da komşudan gelen kurban etine burun kıvırılıp, “Cimri şey yine kemik yollamış” gibi konuşmalar olurdu.

Bizde genelde kurbanı babaannem keserdi emekli parasıyla. Allahtan kesilirken ben hiç görmedim. Özenle etleri 7’ye böldüğünü, sadece bir parçasını eve bırakıp kalanını dağıttığını çok iyi anımsıyorum. Ama dağıtırken hayvanın iyi yerlerinin gittiği “ayrıcalıklı” kişiler hep vardı, bu kadarı kadı kızında da olabilecek bir şeymiş gerçi, kusur bile sayılmazmış bugünden bakıldığında. Dağıtıyor mu dağıtıyor sonuçta. En azından kurban kesildiğinde aman mangal yapalım yiyelim, en çoğu bizde kalsın denildiğini hiç bilmem. Babaannemin hakkını yemeyeyim, adildi bu konuda. Gerçekten dayanışma amaçlıydı o zamanın bayram ritüeli. Belki de o günlerden kalan en iyi anı budur. 

Et işleri bittikten sonra bayram gezmeleri başlardı. Kim ne derse desin; tekrar altını çizmek istiyorum. Türkiye’deki akrabalık müessesesi yalanlar üzerine kurulmuş temelsiz bir yapıdır bence. Ha istisnalar olabilir, birbirlerini çok seven sülaleler vardır, lafım onlara değil. Ben genele konuşuyorum. Üstüne alınan alınsın, alınmayan ardına bile bakmasın gitsin efenim, özgürüz neticede.


Neyse işte bayramlarda bir araya gelirler, ay canım, ay cicimler havada uçuşur; sonra  kapıdan çıkar çıkmaz dedikoduya başlanır:

“Ay gördün mü kız, Hanife Yenge nasıl da şişmanlamış!”

“Bir dilim baklava verdiler, insan iki dilim koyar tabağa…”

“Bak görüyo musun, Sevimgillerin *ok boğazlı cimri damadı yine etleri löp löp yutmak için sabahın köründe ziyarete gelmiş. Bari elinde bir tatlı getirse, yine eli boş…”

Böyle uzar gider dedikodular…

Bayramda tatile gitmek falan yok tabii o zamanlar, zaten ben çocukken tatil diye bir şey de yok. Tatil demek, tatil kitabındaki resimlere bakıp bulmacalarını çözmek, tatil ödevlerini yapmak demekti, bahçede toprakla oynamak demekti. Hatta sıkılıp okulların açılmasını özlemek demekti.

Evet çocukluğumun bayramlarını hiç ama hiç özlemiyorum. Büyüdükçe de zaten bayramların anlamı kalmadı.  Ve geldiğim son noktada bayramları toplumdan soyut, mümkünse telefon bile etmeyerek geçirmeyi tercih ediyorum.

Bu arada “deliye her gün bayram” lafına da katılmıyorum. Eğer öyle bir şey olsaydı, insanlar hayatlarını bayram neşesinde yaşamak için doktora gider,

“Aman doktor, canım cicim doktor, ne olur beni deli eder misin?” diye yalvarır, tıp da buna bir çare arardı öyle değil mi…

Eee bu argümanı da çürüttüğüme göre, asi ruhum, en içten yalnızlığım ve iç dünyamın bütün zenginliğiyle sizlere “iyi bayramlar” diyerek kaçar giderim ben…

Gerisini kendini deli sananlar, aslında öyle olmayanlar, deliliğe övgüler sunanlar ve delirmemek için kendine deli süsü verenler düşünsün, kalın sağlıcakla…

Not: Görselleri yapay zekâcığım Copilot çizdi, ben sadece talimatları verdim…

Devamını Oku