Öncelikle belirtmek isterim ki TDK
Kayyum sözcüğünü geçen sene Kayyım olarak güncellemiş, ben eski kullanımı
tercih ediyorum. Daha oturaklı bence eskisi, dolu dolu çıkıyor ağızdan!
"KAYYUM" deyince bir ürperti geliyor; şöyle üstünü başını, duruşunu falan düzeltme ihtiyacı hissediyor insan!
Malumunuz son günlerde kayyum ile
yatıyoruz kayyum ile kalkıyoruz. Bu kelime âdeta ekmek gibi, su gibi hayatımızın
bir parçası haline geldi. Madem hal böyle;
ben de yetkim olsa nerelere kayyum atardım diye kendi kendime düşündüm efendim.
İşte önerilerim:
1-Altın Günlerine
Kayyum Atansın!
Altın fiyatları almış başını
gitmişken, hâlâ bu toplantıların yapılabildiği bütün evlere kayyum atansın
efendim. Pazar parasından artırarak çeyrek altın mı alınırmış! Nereden geliyor
bu değirmenin suyu? Madem çeyrek altınla gün yapılıyor; kayyum gelsin
vergi alsın o altınlardan! Bir de efendim, altının verileceği kişi belirlenirken hile mi yapılıyor ne
oluyor? Ak koyun kara koyun ortaya çıksın! Kura çekilirken kim bilir hangi
dolapları çeviriyor kurnaz Şaziye’ler! Olmaz efendim, olabilemez! Güncü teyzelere
kayyum şart!
2-Ölçüsüz Yemek
Tarifi Veren Kadınların Yerine Kayyum Atansın
Bu konudan aşırı rahatsızım Hakim Bey!
Yok göz kararı tuz, yok aldığı kadar un, yok bir çimdik şeker! Bu ne karmaşa! Kurabiye
tarifi gibi hayat memat meselesi konularda bu kadar da lâkayıtlık olur mu? Bir
düzen, bir standart şart. Yemek tarifi veren bütün kadınları düzene sokacak bir
kayyum atanmalı. Bu kayyum, kendi damak tadına göre bütün tarifleri
değiştirmeli. Bizler, bu vatanın yiyicileri, yanlış anlaşılmasın, yani yemek
yiyicileri olarak atanacak kayyumların damak tatlarına ve sunacakları yeni
reçetelere elbette güveniyoruz…
3-3/A Sınıfı
Başkanının Yerine Kayyum Atansın
Yazık değil mi bu 3A’ya, ne
çektiler sınıf başkanından! Tahtaya “Konuşanlar” diye hep aynı isimleri
yazıyor. Gıcık olduğu Pelin başta, ikinci sırada âşık olduğu ama kendisine yüz vermeyen Milka, ay pardon bu
çikolata ismi miydi, neyse işte O; üçüncü sırada bilek yarışında bükemediği Ekremettin! Değişsin efendim bu sınıf başkanı… Üstelik annesi okul
aile birliği başkanı diye hep bu çocuğu seçiyor öğretmen… Demokrasi ve adalet
gelsin 3 A’ya!
4-Karga Severler
Derneği Başkanı Yerine Kayyum Atansın
Karga Severler Derneği bir
ayrımcılık, bir nifak yuvasıdır efendim. Kargalara yapılan bu ayrımcılık;
ülkemizdeki güvercin olsun, serçe olsun, kanarya olsun, martı olsun diğer tüm
kuş türlerini incitmektedir. Bu derneğe acilen kayyum atanmalı ve derneğin ismi
de “Uçanları Sevenler Derneği” olarak değiştirilmelidir. Memleketimizde böyle
kin, nifak odağı olan, ayrımcılık yapmayı kışkırtan şeyleri istemiyorum ben efendim. Şahsen yani, şahsım ile yani, biz istemiyoruz!
5-Maç Sonuçlarına
Kayyum Atansın
Ben sevmiyorum ama futbol severler
adına çok üzülüyorum. Ne o öyle bir buçuk saat maç seyrediyorlar, atılan gol
sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bence bütün maçlara kayyum atansın.
Skorlar 3-2, 0-0, 4-1 falan yerine 30-20, 10-10, 40-10 şeklinde düzeltilsin.
İnsanlar azıcık mutlu olsunlar, bütün maç sonuçlarına birer sıfır ekleyecek bir
“babayiğit” kayyum yok mu bu ülkede! Maksat illüzyonu büyütmek, vatandaşın mutlu olmasını sağlamak değil mi ama!
Varsa güzel KAYYUM önerileriniz,
çekinmeyin yazın efendim… Vatana millete hayırlı olsun şimdiden…
“Kayyumlardan bir yar gelir
bizlereeee, tey tey tey diye halay çekerek giderim" derken aklıma geldi. Tabi
ya, halay başlarının yerine de kayyum atansın. Halaylara da bir çeki düzen
vermek şart efendim… Ne o öyle ayaklar başka yere, kafalar başka yere gidiyor! Hatta halay başları
bence emekli albaylardan seçilsin…
Ayy, birisi beni durdursun; kendimin yerine de kayyum atayacağım neredeyse…
Kayyumcu geldi haanımmm! Şıpın işi
kanatları vaaar, rengârenk kayyum kuşları bunlaaar, seç beğen all haanım, son kayyumlar bunlar, kapanın elini gagalayan cinstenn!
İnternette bir akım varsa herkes o
akımın peşinde. Son zamanlarda bir “Dubai Çikolatası” fırtınasıdır esiyor. Fiyatlar
marketlerde ortalama 70-80 TL, pastane gibi yerlerde 400-500 TL
Akşamın dokuzunda bir pastane
önünde metrelerce kuyruk oluşabiliyor, 400 TL’lik bu çikolatayı almak için.
İşten gelmiş yorgun argın, tek hedefi tadını bile bilmediği bu arzu nesnesi
çikolataya sahip olmak!
Bir yetişememe duygusu var; “biterse
mahvolurum” kaygısı… Hayır evde su bitse, “Amaan akşam akşam ne suyu, sabaha
kadar idare ederiz susuz” diyecekler çoktur içlerinde… “Aş mı eriyorsunuz
bilmediğiniz bu şeye de akşamın dokuzunda kuyruklarda bekliyorsunuz?” desek;
kim bilir ne cevap verirler!
“Herkes Dubai Çikolatası yerken
eğer ben yemezsem dışlanırım” kaygısı mı acaba kuyruklarda bekleyecek kadar hedefe
kilitlenmenin nedeni?
“Sosyal medyada Dubai Çikolatası
yediğimi göstermem lazım!” saplantısının ardında Burhan Altıntopvari bir kaygı
var yoksa?
Hani Burhan derdi ya “Ben de zenginim, ben de
Nişantaşı çocuğuyum!”
Aslında mesele o çikolatayı yemek
de değil; çikolata alma kuyruğunda beklediğini Instagram’da paylaşmak da tatmin
ediyor bu insanları bence.
Şanlı bayrağı göğüsledim hesabı!
Bir hedefe ulaşıldı, hayat amacı çetelesine bir “tik” daha atıldı!
“Biz bu çikolatayı yiyenler,
ayrıcalıklı bir kitleyiz. 200 gramlık çikolataya 450 TL vermek bizim elimizin
kiridir” mi demek istiyorlar? Hani kahvesine altın tozu atıp içen bir fenomen
vardı ya, onun mertebesinde olmasa da en azından öyle gibi mi hissediyorlar
acaba kendilerini; bu çikolataya sahip olunca? Önünde kuyruklar oluşan pastane acaba
çikolatanın paketini sarı lame yaparken altın ve zenginlik çağrışımı mı
yapıyor? Yoksa çikolatanın üzerindeki o sanki suluboya sıçratılmış gibi duran
sarı-yeşil-mavi renklerle bilinçaltına bir çeşit hipnoz mu aşılanıyor? Peki acaba
200 gram çikolataya 400- 500 TL’yi gözlerini kırpmadan veren bu insanların
kredi kartlarına baksak ne kadar borç görürüz? İllüzyonlardan oluşan bu sanal
dünyada, anlık tüketimle doruğa çıkan mutluluk duygusu, suya düşen gölgeler
gibi geçip gidince, bu insanları mutlu etmek için birileri sürekli yeni bir şeyler mi
uyduracak? Uyuşturucu gibi mi yoksa?
Aklımda deli sorular…
Kimileri belki bir gruba ait olduğunu
göstermek için, belki anlık yüksek tatmin hissetmek için söz konusu ürünü
alıyor, yiyor ve yediğini sosyal medyada gösteriyor. Kimileri de “Bu kadar
insan bayıla bayıla yiyor, acaba ne ki bunun numarası?” diye meraktan, sadece
bir kereliğine alıyor ama sosyal medyada göstermiyor. Sonuçta ortada bir ürün
var ve çekirge sürüsü gibi onu tüketen de bir kitle… Bir de ceplerini
dolduranlar, vur kaççılar; fırsattan istifade edenler, çiğ köfteli Dubai
çikolatası gibi saçmalıklarla daha da çok ilgi çekmeyi isteyenler…
Bütün bunlar olup biterken, gerçekten
de distopik bilim kurgu izliyor gibiyim. Neyin gerçek neyin sanal olduğu belli
değil. Bir ürünü “sosyal medya fenomenleri” denilen grup övüyor, sonra diğer
grup o ürünü alma hedefiyle hiç düşünmeden sahaya iniyor.
Acaba
her akşam sadece bir paket Dubai Çikolatası satılacağı duyurulsa, bu kuyrukta
bekleyen insanlar birbirlerine girerler mi? Sahip olma hırsının insanî, ahlâki
ya da medeni bir sınırı var mı?
Bu sentetik Dubai Çikolatası akımı
bir deney olabilir mi?
“İnsanları ne kadar
salaklaştırabiliyoruz” ya da “İnsanlar hiç sorgulamadan verilen talimatları nereye
kadar yerine getirebiliyor? “deneyi olabilir mi mesela?
Belki de kapitalizm artık böyle
bir şeye evrildi. Olamaz mı?
Al işte komplo teorisi;
Sistem, çikolata satıyor satmasına
ama daha çok satmanın bir yolunu bulması gerekiyor. Hamile bir kadının aş erme
sonucu ortaya çıkardığı pek de numarası olmayan, ama bugüne kadar denenmemiş
reçeteyi görünce hemen değerlendiriyor.
Hep aynı örneği veriyorum, içime
çok oturduğu için belki de; Salda Gölü gibi… Yıllarca kendi halinde yaşayan gölü
sosyal medya sayesinde fark eden kapitalizm, yok olması pahasına saldırdı ya
göle! Hani kamyon kamyon kumunu taşıdılar, yanına yöresine restoranlar oteller
yaptılar, göl küstü ve kirlendi ya; o hesap işte…
Keşfet,
olabildiğince paraya çevir, yok et; yeni hedefe odaklan!
Çekirge sürülerinden iyi ilham kaynağı mı olur?
Peki ya sonra?
Mesela yerdeki çamuru çikolatanın
içine koyup sosyal medya fenomenlerine reklam yaptırılsa, çamurlu çikolata
kuyruğuna girenler de olur mu? Bence olur. Hatta çamur dişlere şöyle faydalı, böyle
detoks yapıyor iç organlara diyen doktorlar bile çıkabilir…Satma alma dünyası
bu, her şey mümkün…
Öte yandan; bugün Dubai
çikolatası, yarın çamur çikolatası derken birilerinin oyalanması da lazım…
Dubai çikolatasına kayyım atayacak
kadar antidemokratik bir ülke değiliz çok şükür!
Dört günlük bir geziyi on bölümlük
dizi halinde anlatmak da olsa olsa bizim gibilere yakışır. “İnsanlar uzun
yazıları okumuyor” söylemine aldırmadan sayfalarca yazılar yazan, okuyan bütün
blog dostlarıma selam olsun...
“ Dinozor muyuz arkadaşlar?”
“Ooo yee…”
O halde dönüşü de anlatayım, bu
uzun hikâye son bulsun. Alelacele final bile çekmeden yayından kaldırılan dizi
yapımcıları gibi asla olamam. Buraya kadar okuyan bir kişi bile olsa, finali
okumayı ve dolayısıyla saygıyı hak etmiştir.
Bu geziye final bölümü yazılacak
arkadaş! Hadi o halde gelsin son bölüm…
Havaalanına
Gidiş
Günlerden 14 Ekim Pazartesi. Bugün
Kşinev Bayramı’nın ikinci günü ve birçok yol kapalı. Çok sevdiğimiz 7/24 açık
olan Andy’s Restoranın oraya gideriz, internet orada çekiyor. Restoranın
önünden taksi çağırırız diyoruz. Hedef, sabah en geç 6:45’de evden çıkmak.
Çünkü havaalanında ne olacağını bilemeyiz, riske atmamak lazım.
Ev sahibimiz Radu’nun şirin
ziyaretçi defterine teşekkür notumu akşam bavul hazırlarken yazmıştım, böyle
şeyleri asla pas geçmem. Bana yazmak olsun…
Sabah son kahvaltıyı yapıyoruz.
Eve veda ederek çıkıyoruz. Hava henüz aydınlanmamış. Andy’s’e giderken eve çok
yakın barda daha önce internet şifresi kaydettiğimiz aklımıza geliyor. Eğer
çalışıyorsa internet, oradan taksi çağırabiliriz. Bu fikir şahane…
Sokakta iki köpek havlıyor, biraz
tırsıyorum. Şehirde sayısı son derece az olan sokak köpekleri bula bula bizi mi
buldu yani… Neyse dikkatli bir şekilde barın önüne geliyoruz. Eugen Doga
Sokağı’nın hemen girişindeyiz. Ve evet bingo, internet çekiyor.
Akşam LetzMoldova uygulamasını indirmiştik cep telefonuna. Eğer siz de
buralara gelecekseniz, taksi ihtiyacınız için bu önerimi alın cebinize koyun
efendim. Uygulama çok başarılı…
Taksi 4 dakikada geliyor. Çok
mutlu oluyorum. Bir level daha atlamış gibi hafifliyorum resmen. Temiz bir
araba. Hiç konuşmayan, kibar şoförümüzle yarım saatte varıyoruz havaalanına.
150 Lei tutuyor, zaten havaalanındaki tarifede de bu ücret yazıyor. Normal
taksilerde bu fiyatların geçmediğini okumuştuk. Kim bilir nasıl
kazıklanacaktık? İşte teknolojinin nimetleri bunlar. Siz siz olun; yurt dışında
bir yere gidecekseniz, hangi taksi uygulamasının iyi çalıştığını önceden
öğrenin derim. İnsan turist olunca gittiği yerin cahili oluyor çünkü.
Bayramlar, kapanan yollar, değişen toplu taşıma kuralları gibi ekstra şeyler de hep
turistlerin başına geliyor...
Chişinau
Havaalanı
Ülkeye girerken arkalarda bir
yerlerde sorgu odalarında takıldığımız için havaalanını tam gözlemleyememiştim.
Şimdi rahat rahat tanımaya çalışıyorum. Küçük bir yer burası. Böyle olunca da
karmaşa olmuyor. Ben çok seviyorum böyle nasıl desem “kompakt” şeyleri. Bünyem,
dünyanın enn büyük havalimanı, enn büyük köprüsü, enn büyük konser salonu gibi
“gösterişli” şeylere tercih ediyor bu "küçük ve kolay” olanları.
Tam zamanında gelmişiz, saat 8’e
doğru check in açılıyor. Online ckeck in yapılmıyor dönüşte. Ülkenin kuralı olabilir, bilmiyorum gerekçesini. Hızlıca hallediyoruz bu aşamayı.
Ortada herkesin
görebileceği bir yerde bildiğiniz kocaman kantar var bavul tartmak için. Eski
sistem ama bana kalırsa çok işlevsel. Bavul kilomuzda sıkıntı yok. Hadi bakalım
geldik güvenliğe…
Güvenlikte
Yine Kaba Saba Kadın Görevliler, Tatlılarım Benim!
Tatilimiz boyunca ne bir güvenlik
görevlisi gördüm ne de polis. Dolayısıyla kötü muameleye maruz kalmadım;
suratsız genç kadın garsonları ve suratsız müze görevlisi yaşlı kadınları saymazsak… Bir
dakika ya, bu ülkenin çalışan kadınlarının tamamı mı suratsız yoksa? Öyle mi
ki?
Güvenlik görevlisi suratsız
kadın, cebimdeki su şişesine öyle bir kızıyor ki!
“Höyt zöyt, hebele hübele…”
diyerek suyu oradaki kutuya atmamı söylüyor kendi dilinde. Pardon
söylemiyor, dikte ediyor! Sabiha Gökçen'de suya bir şey demiyorlar artık.
Burası daha o seviyeye gelememiş demek ki. İyi de bağırmadan söylesene bayan
bariton!
“Güzel olduğunuz kadar
kibarsınız da!” klişe repliğiyle sizi bu öyküye dahil etmek isterdim ama üzgünüm;
“Yüzüne bakma gereği
duymayacak kadar kabasın canım! “ diyorum içimden.
Bir tarafta ülkedeki parklar,
sanatçılar, heykeller, medeniyet, temiz yollar; diğer tarafta kaba davranan
garsonlar, güvenlik görevlileri... Üstelik bu insanlar, en azından erkeklere
nazaran asgari düzeyde de olsa zarafet beklediğimiz kadın cinsindeler… Bu ne
lahana, bu ne bahama kuşkusu diyor insan!
Cebimdeki suyu çöpe attırıyor ama kol
çantama yedek olarak attığım suya öbür görevli bir şey demiyor…
N’oldu şekerim, bayan kaba ses? Akıl akıldan üstün mü yoksa, haa…
Sizin mantıksız olduğunuzu ülkeye
girerken çözen aklım, suyu yedeklemeyi önceden düşünmüştü canlarım ciğerlerim…
Nasıl da eğlendirdiniz beni ama, oldu mu size gol...
Ülke
Çıkışında Bilin Bakalım Kim ile Karşılaşıyoruz?
Erken geldiğimiz için işlemler
hızlı ilerliyor. Fazla beklemiyoruz. İlk güvenliği aştıktan sonra ülkeden son
çıkışta en soldaki gişede bilin bakalım kimi görüyoruz? Evet bildiniz! Ülkeye girişte
bizi sorguya çeken suratsız sarışın buz ablamızı tabii ki! Kendisini uzaktan
görünce “eyvah” diyorum, "yine buldu bizi…"
Ama bir görseniz, o buz abla
gitmiş, yerine sanki kırk yıllık dostumuz gelmiş! El kol işaretleriyle bizi
kendi gişesine çağırıyor ısrarla, hem de gülümseyerek! Şimdi gitmesen olmaz,
bir de öyle pozitif bir enerji yayıyor ki! Demek İngilizce de biliyormuş; “Sizi hatırladım,
siz de beni hatırladınız mı?” diyor. O kadar pozitif ki, enerjisi bize de
geçiyor. “Evet” diyorum, “Sizi hatırlıyorum” Gülümsüyoruz hep birlikte. Buz
abla gitmiş, yerine ikizi “eriyen buz abla” gelmiş adeta.
“Bak gördün mü kaçmadık. Hem de o
burun kıvırdığın paramızın yarısı da arttı!” demek istiyorum ama ne olur ne
olmaz susuyorum.
O kadar iyi davranıyor ki!
Muhtemelen pişman olmuş bize girişte yaşattıkları için; hatta azıcık da
utanmış gibi! Hızlıca yapıyor işlemlerimizi.
“Bay baaay” diyor arkamızdan
gülümseyerek. Neredeyse sarılıp öpecek…
Girişte bize çektirdiği eziyeti
aklamaz ama, yine de bu davranışı çok hoşuma gidiyor. Hani sonu tatlı biten filmler vardır ya, herkes gülümser; bir an öyle bir sahnenin içinde gibi hissediyorum kendimi. Bu gezi bir film
olsaydı, muhtemelen son sahnesi böyle olurdu. "Eriyen Buz Abla" gülümseyerek bizi
uğurlardı, ardından bulanık bir filtre ile uçağın kalkışını görürdü seyirci ve
jenerik akardı uzun uzun…
Havalimanında
Son Saatler…
Güvenlik level’ını da atlattıktan
sonra ülkeye girişte görme şerefine nail olamadığımız âdeta minyatür freeshop’a
giriyoruz. Bir rahatlama var tabii ki üzerimizde. Eriyen Buz Abla’nın güzel uğurlaması sayesinde âdeta hafifledik mi ne?
Free Shop’un girişinde tekstil
ürünleri görmek beni şaşırtıyor. Elimizde kalan Lei'leri harcayalım diyoruz.
Vişne likörlerine bakıyorum, istediğim marka yok. Bir tane Black Cherry ve
kalan bozukluklarla da magnet alarak bu işi de bitiriyoruz.
Free Shop’un hemen sonunda küçücük bir
bekleme salonu ve uçaklara gidilen, yan yana dizilmiş, sadece 7 kapı var. Bir de asma kat
var üstte. Üst kattaki kafede bir latte 60 Lei civarı, yani şehirdekinin sadece
2 katı. Bizdeki gibi “geçirmece” değil fiyatlar.
Bakıyorum tabelaya,
bekleyen bir tane Londra uçağı var, sonra bir THY Antalya ve Pegasus İstanbul,
sonra bir iki tane daha bir yerler… Türklere girişte kötü davranıyorlar
ama, biz olmasak doğru dürüst turist de gelmiyor demek ki ülkelerine. Bu kadar az
uçuşun olduğu yerde iki tane Türk uçağı kaldırıyoruz, daha ne yapalım sevgili
buz ablalar abiler… Elbet bir gün bu devran da döner canlarım ciğerlerim...
Oturup sağa sola bakıyorum.
En sevdiğim şey... Her şey aheste beste ilerliyor. Ne sık sık yapılan anons
var, ne de telaş…
10:20’de kalkacak uçağımıza saat
9’da otobüsle götürüyorlar bizi.
Gelirken gördüğümüz KUFAD
çocukları ile aynı uçaktayız. Gösterilerine denk gelememiştik.
Şahane bir yolculukla bir saat
yirmi dakikada İstanbul’a kavuşuyoruz. Cebimizde güzel anılar ve yeni bir
seyahat için güzel dilekler ile…
Ve nihayet geliyoruz sona!
Sevdiğim bir dizi bitmiş kadar üzülüyorum yahu… Ne kadar alışmıştım yazmaya.
Gerçi okuyanlar bıkmış da olabilir ama ben yazarken her şeyi tekrar yaşadığım
için iki kere kendime torpil yapmış gibi oluyorum.
Tüm aksiliklere rağmen harika bir geziydi be! Kşinev, seni sevdim canım...
Ve son...
Bu upuzun yazı dizisini sonuna
kadar okuma sabrı gösteren herkese teşekkürü bir borç biliyorum. Bir
nebze de olsa ülkemizin saçma gündemlerinden uzaklaşabildiysek hep beraber, ne
mutlu bana…
Güzel ülkelere güzel seyahatler
yapma fırsatları gelsin hepiciğimizin ayaklarına…
Sevgiler, saygılar efenim; kalın
sağlıcakla…
Evde Yazar Production iyi günler
diler…
SON NOT:
Biz döndükten
sonra yaptıkları seçim sonucunda Moldova halkı yüzde ellinin virgül sonrası az
farkıyla Avrupa Birliği’ne girmeyi anayasalarına yazdırma kararı aldı. Umarım yaşanan
süreç, bu güzel şehrin faydasına olur.
Günlerden 13 Ekim Pazar. Artık
bugün gezimizin son günü. Yarın sabah erkenden yollara düşeceğiz. Hava güneşli,
14-15 derece. Hani derler ya, limonata gibi, tam da gezme havası. Bakalım bugün
neler bekliyor bizi…
Bileğim her adım attığımda kendini
fena hissettiriyor. Allahtan ağrı eşiğim çok yüksek. Benimyerime başkası olsaydı herhalde soluğu çoktan
acilde almıştı. O yüzden biraz ağırdan alıyorum. Her şey aheste beste…Zaten ülke de aynı böyle, nazlı nazlı…
Kşinev
Azizler Günü Bayramı
Bugün bayram. Evden çıkıp biraz
ilerleyince müzik sesleri gelmeye başlıyor. Çok sokağı trafiğe kapatmışlar.
Arabaların rahat hareket etmesinden çok insanların eğlenmesini, rahat rahat gezmesini düşünmüşler. Caddeye
inince o sakin şehrin bu kadar kalabalıklaşmasına şaşırıyorum.
Bir sokak yeme içme alanı… Izgara etler, bira köşeleri, şaraplar. Domuz eti kötü kokar önyargım bu
caddede yok oluyor. Tadına bakmıyorum ama kokusu hiç de rahatsız etmiyor.
Üstelik bu kadar çevirme et olmasına rağmen ortamda hiç duman da yok. Nasıl bir
sistem kurmuşlarsa sonuç mükemmel. Bizde neden et pişirirken çok duman ve koku
çıkıyor peki? Bu konu tamamen benim uzmanlık alanım dışında. Cevabı bilmiyorum.
Caddenin ilerisine kurulan
stantlarda kurutulmuş et, bal, ceviz, vişne şarabı, vişne şurubu… Bir stantta
yöresel işlemeli beyaz bluzlar.
Samanlar ve renk renk kabaklar
önünde fotoğraf sırası oluşmuş, ben fotoğraf çekemiyorum.
Park 17 dönüm arazide ve meydan gibi
olduğu için çoğu stant parkın içine kurulmuş.
Ağaçların arasında çeşit çeşit el
işleri… Fiyatlar biraz yüksek…
Bez bebekler, aksesuarcılar, tahta
işler, çeşit çeşit hediyelikler…
Popcorn’cular, pamuk şekerciler, baloncular…
Çocukluğumun panayırları gibi
cıvıl cıvıl her yer.
Müzik işine belediye el atmış. Meydana
devasa bir sahne kurulmuş. Senfoni orkestrası, dev ekranlar… Ülkenin en ünlü
opera sanatçıları çıkıyor, müzik şahane. Tangolar, caz, genellikle içinde “Kşinev”
sözcüğü geçen coşkulu şarkılar… En büyük konser yarın olacakmış, biz
dönüşteyken. Olsun, bu kadarına tanık olmak bile şahane!
Çok güzel her şey, insanın içine
coşku doluyor. Arada gelen çan sesleri olmasa dini bayram olduğu hiç anlaşılmıyor.
Lviv
Vişne Likörcüsü
Lviv gezimde beni benden alan
vişne likörcüsü Drunk Cherry şubelerini görünce resmen duygulanıyorum, anılarım
canlanıyor. Dükkânın büyüklüğünden tavanda asılı kırmızı şişelere, hatta likörün
sunulduğu kristal kadehin şekline kadar her şey aynı… Bir tane içiyorum, içim
ısınıyor. Buradaki adı ise PianaVyshnia. Akşamları buranın da önünde kalabalık oluyor. Anlatılmaz yaşanır, bu
likörün keyfi gerçekten de bir başkadır. Keşke Kadıköy'de de şubesi açılsa.
Moldova
Ulusal Tarih Müzesi
Dün bomba ihbarı nedeniyle giremediğimiz
müze bugün açık. Girişteki kurt heykelinin adı Kapitol Heykeli’ymiş. Roma şehrini kuran Romus ve Romulus adlı iki
kardeşin bir kurt tarafından beslenmesini anlatıyormuş.
Giriş kişi başı 20 Lei, fiyatlar
gayet makul.
Diorama
Odası
Bir hatırlatma yapayım
Diorama,
gerçek veya kurgu bir olayın, anın veya hikâyenin ışık oyunlarının da
yardımıyla üç boyutlu olarak modellenmesidir
İki sanatçı tarafından sekiz yılda
tamamlanmış eser 4,5 *11 metre boyutlarında ve gerçekten çok etkileyici. İkinci
Dünya Savaşı sırasında bir köyde yaşananlar anlatılmış. Gerçekten müthiş. Odada ayrıca o dönemden kalan birkaç silah da sergileniyor.
İkinci katta farklı farklı odalar
var. Yüksek tavanların ve duvarların işlemeleri başlı başına çok güzel.
Maalesef çoğu eser Macarca ya da
Rusça dillerinde anlatılmış. Bu nedenle fazla bilgi edinemesem de gördüklerim
etkileyici.
Opera sanatçılarının giysileri,
Eski bir kamera,
En çok uzaylıya benzeyen kilden
heykeller dikkatimi çekiyor.
Atılmış
Lenin Resimli Vazo!
Her tarafı kapalı camdan bir küp
içinde geçmişe ait her şey sıkıştırıp sergilemişler. Eski paralar, eski tüplü bir
televizyon, Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bayrağı ve üzerinde Lenin resmi
olan bir vazo…
Bence çok acıklı bir manzara,
hakaret gibi…
Kişinev’de
Son Akşam
Her yer çok kalabalık. Bu kadar insan
şehir dışından gelmediğine göre dün akşam neredeydi, ya da önceki günler… Bunu
düşündüğümde Moldova’ya Avrupa’nın en fakir ülkesi dendiği aklıma geliyor.
Ortalama aylık maaş 300-400 Euro olduğu söyleniyor. Hal böyle olunca, normalde dışarıya eğlenmeye çıkamayan kent sakinleri bayram diye çıkmış olabilir. Bizde de öyledir ya, bayramlarda otobüsler bedava olduğu için her yer
ana baba gününe döner, normalde dışarıya çıkmayan kitle yollara dökülür… Burada da sanırım caddelerde
kurulan yeme içme alanları normal günlerden daha ekonomik bugün, ve belki de ondan kalabalık.
Akşam serinliği başladığında en
sevdiğimiz restoran Andys’e gidiyoruz elbette. Bayram münasebetiyle aşırı
kalabalık. Biraz bekleyince yer bulabiliyoruz. Bu sefer aman nazar değmesin
garson kız pek bir güler yüzlü, bahşişi hak etti. Müthiş sistem kurmuşlar. O kalabalıkta bile kız
siparişi aldıktan sonra elindeki cihaza bakıp 20 dakika diyebiliyor ve sipariş
tam da söylediği gibi hatta daha erken geliyor.
Çok şaşırdığım bir şey söyleyeyim.
Tam giriş kapısının yanındaki tuvaletlere dışarıdan onlarca insan giriyor. Sadece
WC’yi kullanıp çıkıyorlar. Bizde olsa kapıya kesin güvenlik dikerlerdi, kimse
de bir şey demiyor. Çok takdir edilesi bir bayram ruhu.
Zaten parkta hiç tuvalet
görmemiştim. Bayram için seyyar tuvalet gördüm bir iki ama bence azdı. Demek ki
şehrin esnafı ya da sadece Andys de olabilir, bu konuda dayanışma içinde olabiliyor
bayramlarda…
Akşam TİKA’nın meşhur sokağında
biraz oturduktan sonra eve gidiyoruz, artık toplanma zamanı…
12 Ekim Cumartesi akşam saatleri.
Puşkin Müzesi’nden şahane duygularla çıktıktan sonra evden svetlerimizi de alıp
yürüyoruz. İstikamet tabii ki parka doğru.
Cumartesi
Akşamı ve bayrama hazırlık
İnsanlar üç günlük tatil moduna
girmişler artık. 14 Ekim Pazartesi Moldova Şehir Günü, yani bir bayram. Bizim
de uçağımız aynı gün. Ve şansımıza bu sene 13-14 Ekim’de iki gün kutlanacakmış
bayram.
Stefan Cel Mare heykelinin oradan
cadde trafiğe kapatılmış. Ara sokaklar da kapatılmış. Cadde üzerinde sağlı
sollu stantlar kurulmuş. Açıklı koyulu renklerde çeşit çeşit ballar,
atıştırmalıklar, ceviz, kurutulmuş et, tahta el oyması ürünler gözüme çarpıyor.
Şarapları ünlü aslında ama pek şarap standı yok.
Parkın içi tam bir bayram yeri
havasında. Parkta kurulan stantlarda da pek çok şey satılıyor. Yöresel bez
bebekler, tahta mutfak gereçleri, takılar, çikolatalar… Ağaçların arasında bir
sokağı yemek için dizayn etmişler, ızgaralar kurulmuş; ama etraf asla duman
olmamış ve abartılı bir koku yok. İnsanlar dans ediyor, ortam şahane…
Mayıs ayında gittiğim Tiflis’te de
böyle festival havasında kutlanan bir bayrama denk gelmiştim. Çok güzel oldu
yine; hem de hiç planlamadan, sürpriz…
Ama turist olmak biraz da
bilinmezlik demek. 14 Ekim sabah 10:20’de uçağımız var. Ve biz havaalanına
dönerken tam da bu kapatılan yol üzerindeki duraktan 30 numaralı otobüse
binmeyi düşünüyorduk. Yollar değiştiği için bunu yapamayacağız belli ki. Yandex
Taxi çağırırız diyordum ama bir türlü uygulamayı aktive etmek için mesaj
gelmiyor telefona. Belki de Yandex Taxi uygulamasını Türkiye’de iken aktive
etmeliydik… Neyse bakacağız artık bir çaresine. Şimdilik bunları düşünmeden
ânın tadını çıkaralım.
Saat akşam 18:00’i geçiyor. Geçen
gün pizza yediğimiz Andy’s restoranı çok beğenmiştik. Yine oraya gidelim ve
hamburger yiyelim diyoruz.
Akşam
Yemeği ve Asık Suratlı Garsonlar
Buraya ilk gelişimizde pizzası çok
lezzetliydi, servis çok hızlıydı, internet çok hızlıydı, şifre falan da
sormuyordu, tuvaletler temizdi, sıcak su vardı. Bir turist daha ne ister…
Hamburgerde iki seçenek var,
tavuklu ya da dana etli. Kolalar ise bu ülkede benim gördüğüm kadarıyla genelde
Pepsi. İsteyene çeşit çeşit biralar ve içkiler de var. Afiyetle yiyoruz
hamburgerimizi. Bu sefer de memnun kalıyoruz. Tanesi 110 Lei, yani yaklaşık 210 TL gibi. Ne zamandır
ülkemizde hamburger yemediğim için tam emin değilim ama, üç aşağı beş yukarı bizdekiyle aynı fiyat olduğunu tahmin ediyorum.
Yalnız garsonlar aşırı derecede
asık suratlı. Hayır on altı on yedi yaşındasınız, hadi bilemedin yirmi olun. Bu
yaşta bu kadar asık suratlı ve de aksi olmayı nasıl beceriyorsunuz?Yemek bitince “hesap” demeye kalmadan ters
ters bakarak “cash or credit” lafını öyle bir yapıştırıyor ki genç kız, resmen
insan ürperip tırsıyor.
“Eh be güzelim” diyorum; tabii ki
arkasından,
“Sen buralarda harcanıyorsun.
Senin yerin gümrükte polis memuru olmakmış!”
Gülümsüyoruz. Ne yalan söyleyeyim,
bu sefer fazla bahşiş vermek gelmiyor içimden, yine de 6 Lei bırakıyoruz, bir
adet otobüs bileti parası… O da azıcık kibar olsaymış, çok bile bence…
Çıkışta hava serin. Parkın
dışından eve doğru yürüyoruz. Bu şehirde her yer park gibi geliyor bana. Hep
ağaç, hep yeşil! Ah yaa, bizde niye böyle olmamış, nasıl kıymışlar câanım
ağaçlarımıza…
Eugen
Doga Sokağı
Beşinci bölümde “Doğa Sokağı, Türk
Sokağı “olarak adlandırıldığını internetten okuduğum sokaktan bahsetmiştim. Biraz araştırma
yapınca sokağın adının Türkçe “doğa” dan gelmediğini fark ediyorum ve hemen
düzeltiyorum efendim. Sokağın gerçek adı “Eugen Doga Sokağı”
Çoğumuzun bildiği, “Gramaphone
Waltz “ adlı hayran olunası eseri ve yüzlerce senfoniyi, film müziğini, operaları
bestelemiş bir sanatçı Eugen Doga. İşte o şahane vals…
Doğrusu hep dinlerdim
ama bestecisine hiç dikkat etmemiştim bugüne kadar. Belki de sanatçıyı tanımak
için Moldova’ya gitmem lazımmış!
Eugen Doga, 1937 Moldova doğumlu, şu anda 87 yaşında. Bir müzik dehası olarak bilinen sanatçının Atatürk’e hayran
olduğu ve “Keşke bizim de böyle bir liderimiz olsaydı…” dediği de kayıtlara geçmiş.
2018 yılında Atatürk için bestelediği bir eserini Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı
Senfoni Orkestrası eşliğinde NHKM’de seslendirmiş.
Bu, Kşinev’in ilk trafiğe kapalı caddesine 2015 yılında sanatçının adı verilmiş. Caddenin girişinde, aşıklara
adanmış şahane bir heykel var. 2023 yılında da bizim TİKA, Kşinev Belediyesi
ile işbirliği yaparak sokağı yenilemiş.
Daha önce de belirtmiştim, girişte
“Bu Sokak, Türk Halkından armağandır”
yazıyor.
Her ne kadar ülkede Türk olduğumuzu duyanlar dostça yaklaşmasa da yüce
gönüllülüğümüzle gurur duymamız lazım.
Girişte şahane aşıklar heykeli, yerdeki
taşlar piyano tuşları şeklinde dizayn edilmiş. Sokağın isminin anlamıyla uyumlu olduğunu bu yazıyı yazarken fark ediyorum.
Sağlı sollu şık restoranlar,
barlar var… Ağaçların arasındaki zarif ışıklar, banklar huzur veriyor. Sakin ve keyifli bir sokak. Arka planda sokak
müzisyeninin verdiği konserin sesi…
TİKA, madem böyle güzel sokaklar
yapabiliyor, keşke mesela Taksim’e de yapsa bir tane diye düşünmeden edemiyor
insan. Bence dizayn Moldova Belediyesi’nindir, para da bizden çıkmıştır. Sanki,
ne bileyim; öyle gibi…
“Peki kim bu TİKA? Niye el alemin
ülkesinde sokak yenilemeye para harcıyor ki? “ sorusu elbette benim gibi
meraklı birinin aklına takılıyor. Efendim işte yanıtı:
TİKA-
Türk İş Birliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı
Böyle afili bir açıklaması var TİKA’nın.
Daha önce hiç duymamıştım. 1991’de SSCB dağılınca tarihi kültürel bağlarımızın
olduğu Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Azerbaycan ve Kırgızistan gibi
devletlerle kültürel, sosyal ve ekonomik çalışmalar yapsın diye kurulmuş TİKA.
Yıl 1992. O dönemlerde başbakanlığa bağlı çalışıyormuş.
Hatta Moldova’da Gagavuz Türkleri’nin
yaşadığı bölgede Atatürk Kütüphanesi açmışlar, Atatürk büstü yapmışlar. Bu
çalışmalar elbette güzel. Ama Kşinev’de bu sokağın yenilemesini neden yapmışlar
pek anlayamadım önce.
Meğer TİKA’nın organizasyon yapısı
2011 yılında yeniden yapılandırılmış. Bir KHK ile gücüne güç katılmış TİKA’nın.
Her yıl daha çok ülkede ofis açılmış, dev bir organizasyon olmuş. Afrika’dan
Latin Amerika’ya kadar bilin bakalım kaç ofisi var TİKA’nın? Evet bilemediniz
tabii ki. Bugün 61 ofisle 170’den fazla ülkede faaliyet gösteriyormuş. Bir
çeşit reklam ajansı gibi ama bence hayır kurumu gibi… Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı ve özel
bütçeli bir kuruluş… Kendi deyimleriyle Anadolu’dan dünyaya uzanan gönül
köprüleri kurmuşlar…
Neler
yapıyor TİKA?
Mesela Afganistan’da meslekî eğitime
destek vermişler. Daha 4 gün önce yayınladıkları habere göre Moldova’da bir
okulun spor salonunu yenilemişler. “TİKA, Moldova’nın eğitim alt yapısını
modernize etmeye devam ediyor” diye yeni bir haber daha var… Mesela Cezayir’de çiftçilere destek olmak için
tarım atölyeleri kurmuşlar. Somali’de hayvancılığa destek vermişler. Güney Kore’de
iftar vermişler. Gürcistan’da yumurta ve tavuk üretimini desteklemişler. Kuzey
Mekedonya’da uluslararası izcilik kampına destek vermişler. Kolombiya’da süt
ürünleri işleme tesisi kurmuşlar. Hatta Roma’da 500 kişiye iftar bile vermişler!
Yaaa! Daha neler neler Seyşeller’de bile bir hastaneye tadilat yapmışlar. Bu
enteresan yardımların hepsine TİKA’nın sitesinden bakabilirsiniz.
Çok şaşırdım diyemeyeceğim. Bunlar
olabiliyor artık. İnsan imreniyor tabii
ki, hani keşke bizim ülkemizde de bir ajans olsa ve böyle şeyler yapsa diye…
Yani şimdi Moldova’nın parası bizim paramız TL’nin iki katı değerliyken onların
okullarına laboratuvarlar falan açmış TİKA.
Ne diyeyim; bir şey demeyeyim.
Bu TİKA’nın bütçesi ne acaba?
Tamam tamam kapatıyorum konuyu.
Yazı güya gezi yazısıydı, bir sokak isminden nerelere geldik! Gezince neler
neler öğreniyor insan yahu! Keşke daha çok gezmeye fırsatımız olsa dimi ama…
Neyse işte, eve geliyoruz. Elimde,
yüzümde ve kolumda sert sivilce gibi bir şeyler çıkmış. Demek yerel yemekleri
denesem neler olacaktı… Allahtan bu yaz çokça alerji olduğum için yanımda ne
olur ne olmaz diye kurtarıcı “Allerset” getirmişim, sabaha bir şeyciğim
kalmıyor.