17 Ekim 2024 Perşembe

Kşinev Gezi Hikâyem #3 – Otobüste Kazık, Eve Giremeyiş

Kşinev Gezisi yazı dizisi güya bu. Ama hâlâ esas konuya gelemedik. Türlü türlü macera level’larını atladıktan sonra açılıyor demek ki oyunun perdesi, hadi hayırlısı bakalım.

Otobüste Kazık Atmaya Çalışan Biletçi

Hiç de geniş olmayan futbol kültürüm ile diyorum ki;

Dakka bir, gol iki!

Gelmeden önce internette yaptığımız araştırmalardan otobüste biletçilerin olduğunu, nakit para topladıklarını ve fiyatın da 6 Lei olduğunu biliyoruz. Allahtan biliyoruz, yoksa ülkeye adım atar atmaz dolandırılacaktık. 

Siz siz olun, bir yabancı ülkeye gitmeden önce azıcık araştırma yapmayı aman ihmal etmeyin! 

Sosyal mesajımı da verdiğime göre anlatmaya devam edebilirim.

Otobüs fazla kalabalık değil. Gazeteci çocuklar arkaya oturuyor, biz de öne oturuyoruz. Biletçi, tam filmlerdeki tiplerden. Kısa boylu, kulağında kulaklık, kıvrak hareketli.  Hem para topluyor hem de telefonla konuşuyor. Daha önce belki söylemişimdir; ben insanlara bakınca ya severim ya sevmem. Sezgilerim bu konuda güçlüdür, genelde de yanılmam. Bu biletçide de tabiri caizse tam bir “köylü kurnazı” tipi görüyorum, bence güvenilmez birisi.

Biletçi adama 50 Lei uzatıyoruz, “iki kişilik” olduğunu el kol işaretiyle anlatıyoruz. O da telefonla konuşurken bir taraftan da bize “ok, ok” diyor. Sanırsın İzmirli iş adamı! Öyle meşgul ki, bize ayıracak bir saniyelik bile vakti yok. Kâğıt bileti ve para üzerini hızlıca uzatıp cep telefonuyla konuşmaya devam ederek arkaya doğru yürüyor.

Ülkeye adım atalı yarım saat olmuş, daha birbirine benzeyen paralarını doğru dürüst tanımıyoruz. Allahtan arkadaşım bu konuda çok dikkatlidir. Para üstüne bakıyor, yüzünün ifadesi değişiyor. Anlıyorum ki bir terslik var.  Peşinden gidiyor biletçinin, para üstünü gösteriyor, biletçi sanki hiçbir şey olmamış gibi yine “ok, ok” diyerek arkasını dönüyor. Bu arada yan tarafımızda oturan lise öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim genç, durumu anlıyor ve bize yardım ediyor. Arkadaşımla birlikte biletçinin yanına gidiyor, ona bir şeyler söylüyor ve biletçinin eksik verdiği 30 Lei’yi geri alıyoruz. Köylü kurnazı biletçimiz bize 38 Lei vereceğine sadece 8 Lei vermiş meğer… Sorgu odasından sonra bir de bu çıktı başımıza! Öğrenciye çok teşekkür ediyoruz. O olmasa belki de derdimizi anlatamayacaktık biletçiye. Aradan beş dakika geçiyor, bu sefer arkadan bizim gazetecilerden biri geliyor biletçiden para üstü almaya. Meğer onlara da eksik vermiş… Tamam dünyanın pek çok ülkesinde maalesef turiste kazık atılıyor; taksilerde, dükkânlarda… İyi de bari bunu bir kamu hizmeti olan otobüste yapmayın!

Demek ki bu ülkede gözümüzü dört açmamız lazım diyorum. 

Yaklaşık yarım saat sonra son durakta iniyoruz. İşte geldik meşhuur Stefan Cel Mare Bulvarı’na…  İnternet olmadan GPS yardımıyla çalışan şahane uygulama maps.me’den, Kşinev haritasını gelmeden önce indirmiştik. Tiflis’te çok işimize yarayan bu uygulama nedense burada çalışmıyor. Neyse ki evin durağa yakın olduğunu biliyoruz. Bir süre daha çalışmayan maps.me nihayet kendine geliyor da rahatlıyoruz. Lütfen artık aksilik olmasın! Parkın kenarındaki geniş, tertemiz kaldırımdan yürüyoruz. Park gerçekten de muhteşem görünüyor. Ağaçların heybeti büyüleyici. Bu ağaçlar yüzlerce yıllık gibi…

Eve Giremeyiş

Turist olmak, sürprizlerle karşılaşmak demek tamam da; bu kadarı da fazla değil mi? İlgili ve detaycı ev sahibimiz Radu, gelmeden önce bize apartman girişindeki Airbnb kutusundan anahtarı nasıl alacağımızı madde madde yazmış, evdeki wifi şifresini de vermişti. Evin kapısının arka tarafta olduğunu, önünde hiç yerinden oynamayan eski bir araba olduğunu bildirmiş, hatta fotoğrafını da çekip göndermişti.


Buraya kadar her şey güzel. Evin lokasyonu şahane, parka çok yakın, temiz ve bakımlı bir muhit. Ev sahibinin dediği talimatları uygulayarak dairenin anahtarını kolayca çıkarıyoruz kutudan. O da nesi? Metalden kapı üzerinde şifre girilecek bir ekran var, başka da bir şey yok! Kapı metalden, üzerinde kapı kolu falan da yok. Şimdi ne olacak? Acaba Airbnb kutusuna yazdığımız şifreyi mi girmemiz lazım? Deniyoruz, olmuyor.

İlk akla gelen nedir bu durumda? Herhangi başka bir dairenin zilini çalıp yardım istemek değil mi? İyi de apartman girişinde zil de yok! Gece saat 23’ü geçiyor, etraf karanlık, sokakta kimseler yok. İnternetimiz de yok ki, ev sahibini arayalım…

Eh be Radu! Gelmeden önce her şeyi detay detay yazdın da neden bu aşamadan bahsetmedin ki! Biz alışık değiliz bu tip anahtarlara!

 Hafiften geriliyoruz, şimdi ne olacak? İnternet bulup Radu’ya ulaşmaktan başka çare yok, iyi de nasıl?

Tam bunları düşünürken, karanlık yoldan bir kadın geliyor ve kapıyı açıyor. Mucize gibi… Peki nasıl açıyor kapıyı? Meğer anahtarın ucundaki bizim anahtarlık sandığımız yuvarlak şey, dış kapının elektronik kilidini açıyormuş. Yani o yuvarlak silikonumsu anahtarlık gibi şeyi  şifre ekranının altına dokundurmak gerekiyormuş!

Soğuk terler döküyorum resmen. Kadına gülümseyerek çok çok teşekkür ediyoruz. Bence o kadın kesinlikle efsanelerde bahsedilen Hızır’dı. Hani kul sıkışınca yardıma gelen Hızır. Mucize gibi tam zamanında çıkıp geldi… O kadın olmasaydı ne yapardık gerçekten bilmiyorum. Apartmanın içi eski, koyu maviye boyanmış… Daracık, bence Sovyet zamanından kalma, zemininde ahşap görünümlü muşamba kaplı, aynası olmayan asansöre binerek dokuzuncu kata çıkıyoruz… Nihayet Kşinev’deki evimize kavuşma vakti geldi…

Evin içi şahane görünüyor. Tertemiz, ferah ve her şey yepyeni. Zarif porselen takımlar, şık kadehler. Güzel bir fırın, ocak, eskitme mobilyalar, dekoratif süsler… Bol bol çekmece ve dolap… Kapının girişindeki dolabın üzerinde bir ziyaretçi defteri, güzel notlar… Ev sahibimiz misafirlerinin konforuna belli ki önem veriyor. Banyoda makyaj pamuğundan dikiş kutusuna, kaliteli şampuandan nemlendirici losyona, tıraş köpüğüne kadar her şey var. Mutfak dolaplarına makarnadan baharata, sallama Lipton çaydan Mahmood marka Türk kahvesine kadar pek çok şey bırakmış. Gerçekten bu kadarını beklemiyordum. Daha önce Lviv’de ve Tiflis’de de Airbnb evlerinde kalmıştım; azıcık sabun ve küçücük bulaşık deterjanı haricinde bir şey yoktu o evlerde. Dolaplarda pek çok havlu ve hiç kullanılmamış terlikler… Şıkır şıkır çalışan internet… Ev bu haliyle huzur veriyor. Ama maalesef bu saatte açık tek bir market bile yok, çünkü saat gece 23’ü de geçti. İyi ki bavula ne olur ne olmaz diye iki tane yarım litrelik su atmışım… Kendimi gerçekten tebrik ediyorum.

Bu kadar maceradan sonra kahve yapacak bile halim kalmıyor. Kraker, su atıştırıp dinleniyorum. Sabah tatil tam anlamıyla başlayacak...

YARIN DEVAMINDA GÖRÜŞMEK ÜZERE...

Kşinev yazılarının hepsi burada

   


Devamını Oku

16 Ekim 2024 Çarşamba

Kşinev Gezi Hikâyem #2 – Sorgu Odasına Hoş Geldiniz!

Evet hâlâ ilk gündeyiz. Uçaktan inince erkenden eve gideriz, sonra çıkıp bir şeyler yeriz diye hayal ederken bilin bakalım neler oldu?

İstikamet Sorgu Odası

Gelmeden önce pek çok yorumda okumuştum, Türkleri ülkeye alırken zorluyorlar diye. Hatta yeşil pasaportu ile giremeyenler olduğunu yazdıklarında abarttıklarını düşünmüştüm. Tek giden erkeklere yaparlar bu muameleyi; bizim başımıza niye gelsin ki demiştim. Üstelik dönüş bileti ve Airbnb rezervasyon çıktılarını alıp dosya da yapmıştık. Hiçbir şey olmadan şıp diye girerdik nasılsa ülkeye…

Hahaha, maalesef; kaderde mülteci muamelesi görmek de varmış. Giremedik kolayca...

Sarışın, yeşil gözlü, buz gibi bakan genç kadın polis, bizi ülkeye almak yerine; arkadaki sorgu odasına almayı uygun görüyor. Ülkeden çıkarken bu kadınla tekrar karşılaşacağımızı ve bize sürprizli davranacağını bilemiyoruz tabii ki…

Dönüş bileti ve kalacağımız Airbnb evinin rezervasyon kağıdını veriyoruz. Kadın, evin adresini uzun uzun bir yerlere yazıyor ama yetmiyor demek ki bu bilgiler. Bekleme odasında çoğunlukla tabiri caizse “kavruk” erkekler var. Bir de biz!

Hani eli yüzü düzgün, temiz olanları sorgulamıyorlardı? Demek ki öyle değilmiş, yaşayıp görecekmişiz!  

Salonda çok az kadın var sorguya çekilen. Bu kadınlar muhtemelen Ukraynalı, kaçma ihtimalleri olabilir. İyi de ben? Benim ne suçum var?  Demek ki bu macerayı yaşamam lazımmış. İçimden “Almazlarsa en kötü döneriz” diye geçiriyorum, dünyanın sonu değil ya!

Sorgu odasının popülasyonu gittikçe artıyor, hafiften gerilim var. Sol tarafımızda neşeli, heyecanlı bir Türk erkek, adeta yerinde duramıyor, hemen sohbete başlıyor. Çok da komik. Hani derler ya, kaşı gözü oynayan cinsten.

“Abla bende dönüş bileti falan da yok, pasaportum boş. İlk kez çıktım ülkeden, çıkış o çıkış” diyor.

“Kaç günlüğüne geldiniz?” diye soruyorum.

“Belli değil” diyor. Daha da çok şaşırıyorum.

“Ne iş yapıyorsunuz?” diyorum

“Elektrikçiyim ama, bilgisayar işleri falan yapacağız burada arkadaşlarla” diyor.  Belli ki kaçak kalacak.

“Elektrikçilik gibi işler Avrupa’da çok para ediyormuş. Neden burası?” diye soruyorum.

“Burada biraz para yapıp sonra bakacağız duruma” diyor.  Şaşkınlığım gittikçe artıyor.

“Abla sivil polis değilsin İnşallah” diyor,

“Beni de zaten görev icabı burada bekletiyorlar” diyorum.

Gülüşüyoruz ama aslında gerginim kendi içimde.

Biraz zaman geçince, tek kadınları salonun içindeki küçük bir odaya çağırmaya başlıyorlar.  Ama bir düzensizlik, bir sistemsizlik söz konusu. Arada sırada uzun namlulu silahını göğsünde tutan, bordo beresini yandan takmış askerler geliyor salona. Biraz boy gösterip gidiyorlar.

Tam asker gelmişken, çıkışa yakın duran kadın, çantasından rujunu çıkarıp sürüyor. Asker gülümsüyor. Bir şeyler söylüyor kadına Rusça gibi bir dilde. Kadın hiç bozuntuya vermeden rujunu sürmeye devam ediyor. Asker asılıyor mu kadına, yoksa ruj sürdüğü için dalga mı geçiyor anlamıyorum. Belki de kadın

“Ruj sürmek de mi yasak kardeşim” diyor ve asker de “Ne münasebet bacım, süslenmek mülteci de olsa her kadının hakkıdır “diye cevap veriyor. Tam filmlik sahne. Görüntüye bak, istediğin repliği yazmakta özgürsün.

Birbirinden asık suratlı polis kadınlar geliyor,  birilerini çağırıp salondan götürüyor. Çoğunluk Türk. Bizden sonra gelenlerden bazıları gidiyor. Bize bir türlü sıra gelmiyor. Hayırdır yahu; benim bilmediğim bir suçumuz mu var? Nedir bu muamele?

Acaba girişte buz gibi bakan yeşil gözlü kadın polis yerine başka birine denk gelseydik, yine sorgu odasına alınır mıydık?

Kim bilebilir? Hiçbir şeyin mantığı yok burada. Sanki keyfe kedermiş gibi olup bitenler. 

İnsan gerçekten de kendini kötü hissediyor. Kocaman uçaktaki herkesi değil de neden bazılarımızı aldılar buraya?

“Ülkenin geldiği noktaya bak” diyorum; arkadaşım gördüğümüz muameleye bariz bozuluyor. Birbirimize çaktırmıyoruz ama gerildik. Kim gerilmez ki? Güle oynaya turist kafasıyla, üstelik de senin ülkene güvendiği için pasaport bile istemeyen bir ülkeye geliyorsun, sonra da gördüğün muameleye bak!  

“Uygun bir dille yazacağım bu durumu Dış İşleri Bakanlığına” diyor arkadaşım. Böyle şikayetleri, diplomatik bir dille çok iyi yazar. 

  “Biz Moldovalıları böyle mi karşılıyoruz? Güya pasaportsuz, vizesiz, sadece kimlikle girebildiğimiz ülkede gördüğümüz muameleye bak! O zaman iptal etsinler bu anlaşmayı, vize koysunlar da bari beğenmedikleri kişileri baştan elesinler…”

Bu söylediklerinde yerden göğe kadar haklı. Sakinleştirmeye çalışacağım kendisini ama ne diyeceğimi bilemiyorum. Ağzımdan sadece “ Boş ver” çıkıyor.

Kaçak girmeye çalışan çocuğun yanında orta yaşlarında bir Türk, bu söylediklerimizi duymuş olacak ki bizi uyarıyor:

“Muhtemelen şu an kameralardan bizi izliyorlar, bence konuşmayın!” diyor.

Bak işte tecrübe konuşuyor. Ben daha önce mülteci muamelesi görmedim ki, bu detayı hiç düşünememiştim. Bu arada yanımızda oturan geveze kaçağın bu durumlar hiç umurunda değil. Nasıl rahat!

 “İngilizce de bilmiyorum, en kötü buradaki arkadaşımı arar konuştururum” diyor. Şakalar yapmaya devam ediyor. Resmen kaçmaya gelmiş! O’nun gibiler yüzünden bizler de bu hak etmediğimiz muameleyi görüyoruz.

Aradan bir saate yakın zaman geçtikten sonra buz suratlı kadın polis gelip bizi çağırıyor. Oh en azından bu saçma odadan kurtuluyoruz, bizi başka bir odaya alıyor. Yanında gülümseyen ve yumuşak suratlı bir erkek polis daha var. İyi polis, kötü polis hikâyesinin gerçek olduğuna bu sayede tanık oluyorum.

Erkek polis İngilizce konuşuyor, bizim buz suratlının anladığım kadarıyla İngilizcesi yok, ya da az. İyi polis mesleğimizi soruyor. “Neden geldiniz?” diyor. Verdiğimiz cevapları Romence ya da Rusça her ne dilse o dilde kadına anlatıp O’nu ikna etmeye çalışıyor. Kadının ikna olmadığı hem vücut dilinden hem de kaşından gözünden belli.

Ne yapmış olabiliriz bu ablayı bu kadar kızdıracak?

Kendi aralarında yaptıkları konuşmada geçen “Ukrayna” sözcüğü ile beynimde şimşek çakıyor. Tabi ya, mesele Ukrayna! Çünkü biliyorum ki Moldova’dan Ukrayna’ya, oradan da Polonya’ya kaçmak isteyen çok kişi ve maalesef çok da Türk varmış. Bütün bu sıkı sorgular bu nedenleymiş.

Peki ne alaka diyeceksiniz?

Arkadaşımın pasaportunda iki tane Ukrayna girişi olduğu için takılmışız biz bu film sahnesi gibi sorguya… Kadın pasaportta o sayfaları gösteriyor iyi polise.  Şimdi oldu. Kadın bizim Ukrayna’ya geçeceğimizi düşünmüş meğer…

İyi polis, arkadaşımın pasaportundaki Ukrayna girişini soruyor.

“Savaştan önceydi, turist olarak gittim” diyor arkadaşım. Bende pasaport olmadığı için Ukrayna girişimi bilmiyorlar tabii ki… Bir de beni bilseler, vay halimize ki ne vay…

Resmen kaçma potansiyeli olan göçmen muamelesi görüyoruz. Ne yapalım, bu da bir tecrübe işte. Turist olmak, her zaman çiçeklerle karşılanmak demek değilmiş. Bunu da öğrenmiş oluyoruz buz bakışlı polis abla sayesinde.

İyi polis “Yanınızda kaç para var?” diye soruyor. Söylediğimizde biraz da burun kıvırıyor.  Sanki dünyanın en pahalı şehirlerinden birine, ne bileyim Barselona’ya falan gelmişiz. Hay bin kunduz! Sana ne benim bütçemden. “Airbnb’yi önceden ödedik” diyoruz.  İyi polis, buz ablaya anlatıyor, vücut dilinden anlıyorum.

“Bak Bayan Buz” diyor, “Kalacak yeri de ödemişler” diyor, “Yeter bu para onlara” diyor. Yani bence böyle şeyler diyor.

 En iyi niyetli yüz ifademi takınarak “Kredi kartlarımız da var” diyorum. “Gösterin” diyor iyi polis. Açıyoruz, çil çil kredi kartlarını… Bakıyor, sonra da buz ablaya dönüp muhtemelen:

”Bak kredi kartları da var” falan diyor. Anlıyoruz ki abla ikna oluyor bu sefer… Paranın açamadığı kapı yokmuş demek ki! 

İyi polis “Lütfen bir iki dakika bekleyin” diyor kibarca ve gülümseyerek.

Buz abla gidip odadan kimlik ve pasaportu getiriyor. Ve bilin bakalım ne oluyor? Meğer bizim kötü polis “buz abla” da gülümseyebiliyormuş! Sorgu bitip ikna olduktan sonra “Have a nice holiday” deyip gülümseyerek bizi lütfederek ülkelerine alıyorlar…

Hay sizin…

Bitti ama çok bozulduk tabii ki gördüğümüz muameleye. Heyecanla bir ülkeye turist olarak geliyorsun, güya kimlikle girme hakkın var. Sonrası duty free yerine sorgu odası! Vay be! Bir zamanlar, -paramız değerliyken-, Moldovalılar ülkemize çalışmaya, çocuk bakmaya falan gelirlerdi. Şimdi biz burada resmen mülteci muamelesi görüyoruz. Zaten bu hafta sonu referandum sonucu iyi çıkarsa arkadaşlar Avrupa Birliğine de girecekler, havalarından geçilmez artık!

Havaalanında kimse kalmamış, bizim bavul duruyor platformda, birkaç tane daha bavul var. sorguda hâlâ birileri var demek ki. Sahi, o kaçak giren elektrikçiyi ne yaptılar acaba?

“Nihayet kurtulduk” diyerek, moral bozmamaya çalışarak biraz döviz bozduruyoruz. 30 Numaralı otobüsle şehir merkezine gitmek üzere havaalanından dışarıya çıkıyoruz.

Tatlı bir serinlik var dışarıda, belimize bağladığımız montları giyiyoruz.

Turist olmak, rutinin dışındaki hayatı deneyimlemek biraz da… Sorgulanmak da hayata dair, yapacak bir şey yok.

Havaalanının önündeki otomattan internet kartı almaya çalışan iki Türk ile konuşuyoruz. Bu arada 100 GB internet ve 500 dk konuşma sadece 50 Lei! Yani 100 TL gibi. Bizi ülkemizdeki telefon firmaları ne kadar da tatlı öpüyorlarmış, işte kanıt size!

Bu arada bu arkadaşları da sorguya aldıklarını öğreniyoruz. İkisi de gazeteciymiş. Fotoğraf makineleri ile falan gelmişler. Çok da düzgün tipler, konuşmalarından belli.

Son zamanlarda Moldova’dan Ukrayna’ya, oradan da Polonya’ya kaçan çok Türk var, o yüzden sorguya almaları normal” diyorlar…

Ülkemizde iş olsa, aş olsa kim kaçmak ister ki!

Neyse işte; hep birlikte 30 Numaralı otobüsü ya da troleybüsü beklemeye başlıyoruz. Saat 21:00’i epey geçmiş. 

Macera bitti sanıyoruz ama o anda tanımıyoruz tabii, otobüste bize kazık atmaya çalışacak kurnaz biletçiyi...

ARKASI YARIN…

Kşinev yazılarının hepsi burada…

    

Devamını Oku

15 Ekim 2024 Salı

Kşinev Gezi Hikâyem #1 – Metro, Uçağı Bekleyiş

Sevgili Günlük,

Evet, yeni bir “ekonomik, vizesiz ve pasaportsuz” ülke gezisinde yine beraberiz. Herkesler Yunanistan, Balkanlar, Amsterdam gezerken ben yine eski Sovyet ülkelerinden devam ettim. Moldova’nın başkenti Kşinev biletini yedi sekiz ay önce Pegasus indiriminden anlık bir kararla almıştık. Baktık Pegasus’ta indirim. Biletlerin hemen biteceğini de biliyoruz. Bende pasaport olmadığına göre, iki seçenek var. Ya Azerbaycan Bakü, ya da Moldova Kşinev…  Gerçi Ukrayna savaşı nedeniyle biraz kritik bir yer ama olsun dedik, Kşinev olsun… İki dakika içinde aldığımız biletlere şu anda Adana’ya bile gidilmez. Ülkem adına üzücü, bütçem adına sevindirici bir şey. Bir önceki yazımda “Bu ekonomik gidişata karşı nasıl ayakta kalalım” diyordum ya… İşte böyle. Ben de isterim Paris’e, Roma’ya gitmeyi; ama koşullar Kşinev diyor. İyi ki de  gitmişim. Güzel bir geziydi.  Haydi o halde başlayalım. Sayısını şu anda kestiremediğim uzunca bir yazı dizisi sizi bekliyor. Baştan belirteyim; bu bir gezi rehberi değil; gayet kişiye özel bir gezi hikâyesi...


Uçağa Giderken Hazırlık

Uçak 9 Ekim günü saat 18:20’de. “Dış hatlar için üç saat önce havalimanında olmak gerekir.” kuralına uyan içimdeki “Bayan Rottenmeier” 13:30’da evden çıkmamı emrediyor. Kendisine bugüne kadar hiç direnmedim. Gerek yok, büyük bir disiplinle planına uyuyorum.

Çok değil bundan sadece dört ay önce uçtuğum zaman Pegasus’ta 8 kiloluk kabin bagajı hakkım vardı. Artık yok. Ne yapalım, kapitalizm önce reklam yapar, sonra satar. İçtiğimiz suyu satıyorlar, havayı satmadıklarına şükrediyoruz. 12 kiloluk bagajımız hazır.  40*30*15 cm boyutundaki koltuk altı bagajını 3 kg ile sınırlamışlar.  Buna uymak için akşamdan hazırladığım şeyleri azaltıyorum. Her zamanki “kontrol listemi” yazdım. Kapalı ocağın fotoğrafını da çekerek yola koyuluyorum. Bu liste sayesinde “acaba ütüyü unuttum mu, ocağı kapattım mı” obsesyonlarından kurtulmak ise şahane…

Metrodaki küçük kız

Eve yürüme mesafesindeki havaalanı metrosuna biniyoruz. Çarşamba günü saat 14:00 civarı olduğu için metro neredeyse boş. On beş yaşlarında bir kız çocuğu pat diye önüme bir kart bırakıyor. Her yolcuya değil, bazı yolculara aynı karttan bırakıyor. Demek ki kendine göre bir seçim kriteri var.  Kartı tam okumuyorum, sadece göz gezdiriyorum. Ailesinden birilerinin hasta olduğu yazıyor… Böyle şeyleri detaylı okumak içime hiç iyi gelmez. Direkt çantadan para çıkarıyorum. Bu arada kız, dağıttığı kartları toplamaya başlıyor. İnsanlar para versin ya da vermesin, kartı geri aldıktan sonra önce verdiği kişinin yanaklarını öpüyor, sonra da sağ eliyle sert bir “çaak” yapıyor ve çantasından çıkardığı tükenmez kalemleri uzatarak birini seçmelerini istiyor. Bazı yolcular bu davranışa gülümsüyor, bazıları da yüzlerinde yanaklarını öpmesinden rahatsızlık ifadesiyle kendilerini geri çekiyor. Kızın yüzünde siyah cerrahi maske var bu arada. Tam öpmüyor, yanağını dokunduruyor sadece. Kendisi de gülümsüyor mu anlaşılmıyor. Sıra bana gelince elime tutuşturduğu kalemi istemsizce alıyorum. Sonra da vicdan azabı duyuyorum. Tekrar önümden geçmesini bekleyip zorla kalemi geri veriyorum.

Haşırt the Blackboard

Çok değil sadece dört ay önce Tiflis’e giderken yurt dışı çıkış harcına zam gelmiş, 50 TL’den 150 TL’ye çıkarılmıştı. Kşinev gezisinde ise 500 TL’cik ödüyoruz. Ne diyordu eskiler:

“Haşırt the blackboard…”

Madem yurt dışına çıkacak kadar zenginsin, elbette bunun bir harcı olmalı. El alemin ülkesi gelen turistten “ayak bastı” parası alır, bizde ise “adımını dışarı attın” vergisi var. Neden? Çünkü biz misafirperver bir ülkeyiz. Misafirden para mı alınır? Ne ayıp şey, duymamış olalım… Gelenlerin yerine elbette gidenler ödeyecek! Neyse işte bu “misafire katkı payı”nı internetten önceden ödemiş olmak, epey bir hızlandırıyor işleri…


Pegasus’ta valiz vermek için self servis köşesi yapmışlar. Dokunmatik ekranlı kantar diyebiliriz buna. Valizi koyuyorsun, ekrana uçuş bilgilerini girince kaç kilo bavul hakkın var gösteriyor. Sonra da tartı sonucu çıkan fişi bavula yapıştırıyorsun. Bizim satın aldığımız, daha doğrusu Pegasus’un uygulamasında oyun oynayarak bedavaya getirdiğimiz bavul hakkımız 12 kiloydu. Tam da 12 kilo çıkıyor valiz. Bingo. Nasıl oluyor böyle milim milim denk gelmeler? Çünkü içimize İsviçre çakısı kaçmış! Evde ince hesaplar yaparak hazırladık valizi. Eğer bavul 12 kilodan fazla çıksaydı, mesela 100 gram ya da 400 gram, ne olurdu hiçbir fikrim yok. Muhtemelen gram için bile para isterlerdi. Ya da sistemin içinde virgülden sonrası yuvarlanıyordur; bilemeyiz.

Suya Zam Gelmemiş!

Bavulu da verdikten sonra toplam bir saatte her şey halloluyor. Saat daha 16:00. Dijital ekranlara bakılırsa hangi kapıdan uçağa bineceğimizin bilgisi 16:50’de verilecekmiş. Ben de en yakın kapı olan 204’ün orada beklemeye başlıyorum. Oturduğum sandalyenin tam karşısında su benzeri şeylerin olduğu otomat var. Ve evet inanmayacaksınız ama son dört ay içinde otomattaki suya zam gelmemiş!

Görüyorsunuz işte ülkemizde güzel şeyler de oluyor! Dört ay önce bu otomatta yarım litre su 30 TL’ydi, yine 30 TL! İnsan ister istemez seviniyor bir şeylerin aynı kalmasına… Utanmasam ağlayacağım, o derece bir sevinç yani… Aman tahtaya vuralım da nazar falan değmesin.

Havaalanından Manzaralar

Ben de nasıl bir yere oturmuşsam etrafımda genelde Pakistanlı yolcular var. Çok çocuklu, çok çantalı insanlar…Tencere gibi bir kaptan yemek yiyorlar. İki sandalye sonrama bir kız oturuyor sonra. Sarışın. Çok yüksek sesle olmasa da sesli sesli video izliyor.

Hiç sıkılmıyorum. Daha önce de söylemişimdir; havaalanlarında oturup beklemekten hiç sıkılmam. Çeşit çeşit ülkelerden gelen insanlara bakmak, izlemek, hikâye uydurmak gerçekten de çok keyifli.

Bu arada elbette sosyal medyaya hiç bakmıyorum. Çünkü kafam artık tatil modunda. Ne buradayım ne orada. Şahane bir boşlukta gibiyim. Bu duyguya bayılıyorum.


Derken uçuş kapısı tam da öngörülen 16:50 saatinde açıklanıyor. 201 A; yani aynı koridorun sonu. Sadece beş on dakika geç gitmeme rağmen salonda oturacak yeri zar zor buluyorum. Uçak dolu demek ki… Şöyle bir bakıyorum bekleyen insanlara. Kadınlar çoğunlukta, Türk az gibi. Bir örnek giyinmiş, sırtlarında KUFAD yazan, sonradan Kuşadası Folklor grubu olduğunu öğrendiğim çocukların yoğun olduğu bir kafile gözüme çarpıyor. Her ne kadar ülkemizde haber değeri olmasa da demek ki hâlâ dünyada folklor yarışmaları yapılıyor, ne kadar hoş… Keşke denk gelebilsek gösterilerine…

Etrafa bakıp da bu kadar çok kadın ve özellikle tek erkek sayısını az görünce kendi kendime:

“Bu güzel bir haber, ülkeye girişte fazla beklemeyiz” diye düşünüyorum. Şimdi bu yazıyı yazarken böyle düşündüğüm için gülüyorum kendi kendime… Yarınki yazıda anlatırım detayları… Ne macera, ne macera...

3 Kiloluk Çanta Sorunsalı

Uçağın 15 dakika rötar yapacağı bildiriliyor. On beş dakikadan bir şey olmaz diyorum. Zira son zamanlarda uçakların saatlerce rötar yaptığına dair pek çok haber okumuştum.

Uçağa almaya başlıyorlar ama kapıda sıra tıkanıyor. Çünkü üç tane yabancı kadın, yanlarında pek çok çantayla uçağa binmeye çalışıyor. İngilizce bilmiyorlar, Türkçe de bilmiyorlar. Öyle duruyorlar kapıda, görevli anlatmaya çalışsa da anlamıyorlar. Benim milim milim ölçüp tarttığım 40*30*15 boyutundaki çanta var ya, işte onun neredeyse dört katı, hem de bir kaç tane çanta var ellerinde.

Aslında boyuta çok da takılmıyor görevliler, üç santim fazla beş santim fazla önemli değil. Çantanın tipine bakıyorlar, koltuk altına girer mi girmez mi diye.  Boşuna titizlendiğimi fark ediyorum bu konuda. 

Görevli inisiyatif kullanarak ölçüsü uymayan bir çanta için “hadi bu tamam da diğerleri kabine asla uymaz” derken haklı ama… Yani kurnaz mı diyeyim, bilinçsiz mi diyeyim ne diyeceğimi bilemediğim bu kadınlar yüzünden körüğe girişte bir darboğaz oluşuyor. Körüğün tam ucunda, uçağa girmeden önce kapı gibi bir yerden kadının bavullarını etiketleyerek bagaja indirdiklerine şahit oluyorum. Ücretlendirmeyi nasıl yaptılar acaba? Kadınlar “param ve kredi kartım yok” dedilerse?

İşte normalde asla akla gelmeyen böyle sorular seyahatlerde insanı düşündürebiliyor. Sadece bu nedenle bile olsa turist olmak güzel bir şey, gezmek güzel bir şey.

Uçuş tahminlerden kısa sürüyor. 15 dakika rötara, kalkış için öndeki üç uçağı beklememize rağmen 1 saat 20 dakika yerine 1 saat 5 dakikada Chisinau Havaalanına akşam 20:05’de iniyoruz.

“Her şey çok güzel, yaşasın seyahat çok güzel başladı!” derken, yeni bir sorunla karşılaşacağımızı nereden bilelim… “Turist olmak, beklenmeyeni yaşamak demektir “ cümlesini adeta kafamıza kazıyacaklar bunlar… Macera yeni başlıyor diyebiliriz.

Çok uzun oldu yine, kalemimi durduramıyorum. Buraya kadar sıkılmadan okuyanlar için;

ARKASI YARIN olsun o halde…

Kalın sağlıcakla ve sevgiyle 


Devamını Oku

7 Ekim 2024 Pazartesi

Ekonomik Gidişata Karşı Nasıl Ayakta Kalalım?

Hadi bugün alım gücünü falan konuşalım. Ama ahlayıp vahlamadan. Çözüm odaklı yaklaşarak.

Her geçen sene alım gücünün düşmesi, bir mal ya da hizmete ödenen ücretin geçen seneye hatta aya göre pahalılaşması diye bir gerçekle karşı karşıya mıyız?

Evet.

Peki bu her geçen gün daha da pahalılaşan mal ve hizmetlerin kalitesi de aynı oranda artıyor mu?

Hayır.

E bu durumda ne yapacağız?

“Ah, vah… Biz eskiden eskiden, su içerdik testiden. Ne bolluklu zamanlardı, ne bereketliydi. Bir liraya bir kilo portakal alırdık…” şeklinde uzayıp giden nostalji rüzgârına takılıp kalmak bir seçenek tabii ki. İşe yarar mı? Bence geçmişe takılıp kalmanın sonucu fiziksel ya da zihinsel hastalıktır. Bunu ben değil, pek çok uzman da söylüyor. Evet insan ister istemez bugüne göre eski “zengin” zamanları aklına gelince hüzünleniyor. Sonuçta insanız. Ama sağlıklı kalmak için de bu duygu durumunu abartmayıp âna dönmek lazım.

Ânı yaşa felsefesine girmeyeceğim. Zaten konunun uzmanı değilim. Benim derdim, daha çok para verip daha kalitesiz ürün ya da hizmet almakla ilgili… Ne yapmak lazımla ilgili…

Kendine muhalif diyen tv kanalları, ya da sosyal medya yayıncıları her geçen gün alıyor eline bir mikrofon, çıkıyor çarşı pazara “Ay ne kadar pahalı, ay geçinmek çok zor, aman da eski günleri arar olduk…” şeklinde programlar yapıp durumu ortaya seriyor. Tamam anladık da çözüm ne?

Diyeceksiniz ki, çözüm için sistem değişmelidir. Tüketim değil de üretim ekonomisine geçilmelidir. Kaynaklar verimli kullanılmalıdır. Hortumlar kapatılmalıdır. Vs. Vs. Vs.

Bunlara benim de bir diyeceğim yok. Evet zaman içinde bunlar olsun diye bir şeyler yapmak lazım. Seçimlerde mantıklı davranmak lazım. Hepsine tamam diyorum. Ama düzlüğe çıkmak için ne kadar daha beklemem gerekiyor? Sonuçta ben de sıradan bir vatandaşım. Ne gladyatörüm ne de kanaat önderi. O işler bana göre değil. Bana hediye edilen hayatı olabildiğince iyi yaşamaktan başka amacım yok.

Yani derdim bugünümü kurtarmak. Vergimi verdim mi senelerce? Verdim. Kanunlara uydum mu? Uydum. Ben daha ne yapabilirim ? Vatandaş olarak benim yapacaklarım bunlar. Geldiğimiz noktada maalesef koşullar ortada. Suçluyu aramak tamam da, acil çözüm de lazım. 

Durum budur, istersen iç iç kudur ya da yaşamanın yolunu uydur!

 Ne kafiye ama…

Efendim olayı tabiri caizse fazla -cıvıtmadan- esas soruya geliyorum. Bu koşullarda ben; yani sıradan, eskiden orta gelirli olan, şimdilerde gelir skalasını herhangi bir ölçeğe uyduramayan ben ne yapmalıyım? Kimse bana bunun yöntemini göstermiyor. Bütün medya, bütün sosyal medya, kuşatıldığım politik ortam sadece anksiyete yaratmakla meşgul.

Bazıları bu bahsettiğim “muhalif” kanallarda anlatılanları her gün dinleyerek içini şişiriyor. Bense artık bu tuzağa düşmemek için kararlıyım. Çünkü dinleyince bir şey değişmiyor, sadece daha da çaresiz hissediyor insan. O tv ekranında çemkiren adamların ya da kadınların milyonlarca lira kazandığını bilmek zaten onlara inanmamam için başlı başına bir neden. Öte yandan hâlâ Twitter demek istediğim “X” e bakarsak; gerçekten hiçbir şeyin çözümü yok! Çünkü orada da ne kadar etkileşim alırlarsa o kadar para kazanıyor kullanıcılar.  Yani kendi ceplerini doldurmak için veriyorlar gazı sizin benim gibi durumdan rahatsız olanlara… Saçma sapan dipsiz bir kuyuya giriyor, sonra da çıkamıyorsun.

"Bu ahval ve şerait içinde" bazıları yine görece çok paralarıyla çözüm üretmeye çalışıyor.

Örneğin bu yaz tatil için bir Yunanistan rüzgârı esti biliyorsunuz. Sosyal medyada gitmeyeni dövüyorlardı neredeyse. Eski Türkiye’yi yaşamak için, bol bol ve lezzetli yiyecekleri daha ucuza yemek için Yunan adalarını övüp durdular. Ama ne övmek… İyi de güzel arkadaşım; siz Yunan Adaları fiyatlarını Bodrum, Çeşme fiyatlarıyla karşılaştırıp ucuz diyorsunuz. Yahu benim eski Türkiye gündemimde de yoktu ki oralar… Yani bu durumda bir süreliğine cenneti yaşamak için Yunan’a kaçmak da benim gibiler için çözüm değil! Bazıları ise hepten ülkeyi terk ediyor. Tabii ki bu seçeneği de pas geçiyorum.

Pahalılık karşısında bazıları dünyadan umudu kesip bunalıma giriyor ve köşesine çekiliyor. Böyle de olmamak lazım. Bu hayat bize verilen bir hediye çünkü.

O halde ne yapmak lazım?

Ben ne yaptığımı söyleyeyim.

Öncelikle içinde yaşadığım durumu dramatize etmeden ve çok da söylenmeden kabul ediyorum. Yani ben artık dün 5 liraya aldığım kaliteli tişörtü bugün aynı fiyata aynı kalitede alamayacağımı biliyorum. Bu durumu kabul ettim. Bu ilk adım cepte…

“Koyun musun kardeşim?” diyenler olabilir içinizde!

“Koyun musun, sana ne sunulursa susup oturacak ve yetinecek misin verilenle?”

Hatta bazılarınız en sinir olduğum şu klişeyle bile üzerime gelmek isteyebilir:

"Hak verilmez alınır"

Cevap veriyorum; 

“Ne münasebet efendim, öncelikle hak bellidir, verilmek zorundadır. Yıllardır hak verilmez diye diye bu söylemi normalleştirmenizi reddediyorum. İkincisi, ben tek başıma bir şey yapamam canım kardeşim. Varsa mahallede ya da semtimde kafama uygun bir siyasi parti ya da sivil toplum kuruluşu, gider ‘Elimden gelen bir şey var mı? ’diye sorarım önce. Ama bu yapılan şey yine yarınlar için. Peki bugün ne yapacağız?”

Açıkçası beklentimi düşük tutuyorum artık. Elimdekini korumaya çalışıyorum bir de. Örneğin eskiden de çok fazla tekstil alışverişi yapmazdım, şimdi de yapmıyorum. Elimde ne varsa onlar yetiyor. Zaten dolaplar dolusu giysiye gerek var mı?

Eskiden kırk yılın başı dışarıda yemek yer, eğlenirdim. Şimdi koşullar buna müsait değil. Evde yiyorum, eğlenme olayını da tatillere saklıyorum.

Sinemaya gitmiyorum epeydir, evde izliyorum filmleri.

Özel tiyatrolara beş yüz, altı yüz vermek yerine ön sıraları 60 TL’ye satılan Şehir Tiyatrolarından bilet almaya çalışıyorum. Bu sene Süreyya Operası’ndaki ücretsiz konserleri de takip etmeye niyetliyim.

Yorgan ortada, ayağımı dışına çıkarsam, olan bana olur; ayaklarım üşür. Dedim ya, çok hoşuma gitmese de bu durumda  elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. 

Peki ya tatiller?


Tatilden taviz vermemeye çalışıyorum. Taksitle falan bir şekilde çözüyorum o işleri. Geçen sene gittiğim harika otele gitmem bu sene mümkün olmadı mesela. Ben de beklentimi düşük tutarak daha ekonomik ama belli konularda kaliteden taviz vermeyen, yaygın tabirle fiyat/ performans oteline sezon sonu yani eylül ayında gitmeyi tercih ettim. Otele karar vermeden önce sayfalarca yorum okudum. Açtım telefon, misafir ilişkileri müdürüne sorularımı sordum. İçki markalarına kadar hem de… Evet, iyi ki de öyle yapmışım. Bunu da bir başka yazıda anlatırım. Neyle karşılaşacağımı bilerek ve beklentimi düşük tutarak gittiğimden midir nedir, geçen sene gittiğim daha pahalı oteldekinden daha iyi vakit geçirdim bu sene. Çünkü var olan koşullar içinde en iyisini seçmeye çalıştım ve sonuç beklentimin altına düşmedi.

Yurt dışı hayallerim vardı. Avrupa’ya gitmek, en azından Balkanlara gitmek gibi. Hâlâ var ama erteledim şimdilik… Euro 35 küsur lira iken mümkün olamadığına göre ben de pasaportsuz ( evet hâlâ pasaportum yok) ve vizesiz ülkelere, ucuz uçak bileti kampanyaları kovalayarak gidiyorum. Birkaç sene önce gittiğim Ukrayna güzeldi, Lviv ve Karkov’a gitmiştim. Tam Kiev ve Odesa’ya da giderim derken savaş patladı… Hoop başa döndük.

Ben de bu sene mayıs ayında Gürcistan’a Tiflis’e gittim. Düşük bütçeyle keyif alarak gezdim. Biliyorsunuz 13 bölüm yazım var o konuda.  Sırada gideceğim benzer başka bir ülke var bakalım. 

Bu yeni ülke için izlediğim gezi videolarında kibarca “Turistlerin pek de tercih etmediği ülke ehem öhöm…” falan diyorlar. Maksat yeni bir yer görüp kafayı dağıtmak değil mi… Ben şahane bir tatil olacağını düşünüyorum bu yeni rotanın. Bakalım zamanı gelince göreceğiz. Biletimi sekiz ay önce almıştım. Adana uçağından ucuza…

Ne gördüğün değil, nasıl gördüğün önemli…

Yani işte anlattığım gibi bu dönem de böyle geçiyor. Halimize elbette şükrediyorum. Söyleneyim mi, ne yapayım…

Bizden önceki yıllarda insanlar ne dünya savaşları gördüler. Neler neler yaşadılar. Piyanist filminde, Hayat Güzeldir filminde gördüklerimi unutmam mümkün değil. 

İnsanlar karartma zamanlarında evlerinin bodrumlarında toplanıp kısık sesle okuma tiyatroları yaparlarmış. Böylesi dönemlerde sanatsız kalmamak lazım.

 Nostaljiye gelince…

O çok matahmış gibi seksenli doksanlı yıllara “Ne güzeldi” diye güzellemeler yapanları keşke o zamanlara ışınlayabilsek… Seksenler doksanlar çok mu matahtı sanki… Faili meçhuller, karanlık suikastler… Cumartesi anneleri yıllardır boşuna mı seslerini duyurmaya çalışıyor. Sokaklarda silahlı çatışmalar, sonra sıkıyönetim günleri, Kenanlar Evrenler, Turgutlar Özallar, Banker Kastellizedeler, tüp kuyrukları şunlar bunlar…

Evet, demek ki hepsi geçebiliyor.

Demem o ki, bu günler de geçecek. Sadece hafızamızda anılar kalacak…

Üstümüze düşen bir şey varsa yapalım, ama ne olur umutsuzluğa kapılmayalım. Umutsuz eden şiddet görüntülerini paylaşmayalım. Televizyonlardaki mafyalı, şiddet içeren, emek olmadan zengin olmayı marifet sayan dizileri izlemeyelim, izleyenleri uyaralım…

Haber kanallarının genel yayın yönetmenlerine “Biraz da sanattan bahsedin, ücretsiz etkinlikleri anlatın” diye mesajlar yazalım. Ben bıkmadan usanmadan yazıyorum kendilerine, elbet bir gün yazdıklarımdan bıkıp “Belki de doğru söylüyor” diyecekler…  

Yani işte son tahlilde su akıyor, bir şekilde yolunu buluyor.

Varsa ekonomiye direnmenin sizdeki çözüm yolları, paylaşırsanız bilgimiz çoğalır güzel olur.

Ne demiş Nazım Usta;

En güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımız….

Sevgiyle efenim, sadece sevgiyle…




Devamını Oku

6 Ekim 2024 Pazar

İyi Şeyler Hareketi-2- Hatırla Sevgili

Kadıköy’de bir semt. Bir iki sokak öteden gelen bir akordeon sesi geliyor kulağıma. Hatırla Sevgili şarkısı… Gittikçe yaklaşıyor ses. Hemen peçetenin arasına bozuk paraları koyarak hazırlıyorum atmak için. Usul böyle… Eğer sokakta birileri müzik yapıyorsa, onlara minik de olsa katkıda bulunmak gerek.

Müzik sesi gittikçe yaklaşıyor. İçim kıpır kıpır… Evet, geçen gün dinlediğim müzisyen aile bu. Gençten bir baba, on küsur yaşlarındaki genç kız ve dört yaşlarındaki küçük erkek çocuk.

Çocuklar bakkal Ali Abi’ye doğru yöneliyor. Gözleri cips standında. Uzun uzun baktıktan sonra bir tanesini seçiyorlar. Abla, küçük çantasından 10 lira çıkarıp uzatıyor Ali Bakkal’a. Bakkal, iki elinin parmaklarını tam açıp üç kere sallayarak 30 ve tek elini sallayarak toplamda 35 demek istiyor. Abla, çantasından bir onluk daha çıkarıp veriyor bakkala.  Ali Bakkal elleriyle "on beş daha" işaretini yapıyor. Kız, iki elini yanlara açarak “yok” demek istiyor. Ali Bakkal eliyle “tamam tamam” diyor gülümseyerek. “Üstü benden olsun” diyor.

Bu arada uzaklaşıyorlar. Bu sefer bizim pencerenin önünden geçmeyecekler mi yoksa? Ali Abi’ye sesleniyorum,

“Ali Abi kızı çağırır mısın, para atacağım…”

Ali Abi “Heeyy” diye bağırıyor. Kız dönüyor, Ali Abi beni gösteriyor. İşaretle gelmesini söylüyorum. Attığım paraya gülümseyerek teşekkür ediyor. Bu arada karşı komşu, adını bilmediğim, Arzu’nun annesi olarak kodladığım kadın da hazırlamış parayı, bir onluk da O atıyor. Sonra da bana dönerek:

“Çok severim ben müziği” diyor…


Camdan cama konuşuruz yıllardır, ama adını bilmiyorum hâlâ. Adını bilmeye gerek var mı? Bence yok. Böylesi sanki bir romandan alıntı gibi…

Müzisyen baba, biraz hızlı bir tempoyla “İzmir’in dağlarında çiçekler açar…” marşını çalarak uzaklaşıyor.

İzmir’de açar mı bilinmez ama, bizim mahallede bir anlık da olsa çiçekler açıyor. Herkes gülümsüyor.

İşte böyle güzel ânlar da yaşanıyor ülkemizde…

Hatırla Sevgili, lütfen hatırla...

İyilik ve güzellikler, her ne kadar gözler önüne serilmese de; ana haber bültenlerinde, dizi senaryolarında, sosyal medya gönderilerinde kendilerine yer bulamasa da; güzel yurdumun ücra da olsa bir yerlerinde devam ediyor…

Sevgiyle efendim, sadece sevgiyle…

Hatırlatarak...



Devamını Oku

5 Ekim 2024 Cumartesi

İyi Şeyler Hareketi-1

Madem ülkenin bütün haber kanalları adını bile anmak istemediğim kötücül şeyler anlatıyor, madem sosyal medyada kötücül haberler köpürtülüyor, madem “ülke batmış kardeş, aklın ve imkânın varsa kaç kurtul” psikolojisi pompalanıyor, madem ülkenin fabrika ayarları kontrolsüz göçmenlerle bozulmak isteniyor; ben de bu durumu kendi çapımda protesto ederek “İyi Şeyler Hareketi” başlatıyorum.

Bu bir yok sayma hareketi değil; aksine “farkındayım, buradayım ve ‘rağmen’ mutlu olacağım hareketi.

Tırnak içindeki rağmen sözcüğünün içini siz istediğiniz gibi doldurabilirsiniz.

Mesela o günün cinayet haberi olabilir, o günün salıverilmiş kara para aklayıcısı Instagram fenomeni olabilir, açıklanan açlık sınırı olabilir, açıklanamayan mutluluk endeksi olabilir, çalışacak işçi bulamıyoruz diyen patron(cuk)lara “Kaç para veriyorsunuz da bulamıyorsunuz?” sorusunu sormaktan aciz, ama bunu bir habermiş gibi yayınlayan tv kanal(cık)ları olabilir, kendilerini muhalif olarak gösterip milletin gazını alarak, daha doğrusu ortamın çamurundan para kazananlar olabilir, çamurdan para kazandığı için suyun dibini eşeleyerek daha da bulanmasını sağlayanlar olabilir, koltuk hırsıyla türlü entrikalar çeviren yaşlı politikacılar olabilir. Bunların hiç biri sizi ilgilendirmiyorsa da iyiymiş gibi görünüp sizin kötülüğünüzü isteyen tanıdıklarınızı, sizi whatsapp’dan engelleyerek hayatından bir çırpıda çıkarıveren sevdiklerinizi, kardeşinizin bile yalan olduğunu, ne bileyim ambalajından bozuk çıkan tereyağını, size her fırsatta laf sokmaya çabalayan üvey annenizi, sizi fiziksel görünüşünüzden dolayı dışlayan kimya öğretmeninizi, sokağa sigara izmariti atan modern görünümlü tanımadığınız bacıyı, ya da içinden tek tırnaklı hayvan eti çıkan ama dana eti diye satılan kıymayı o tırnak içindeki “rağmen”  sözcüğünün içine koyabilirsiniz.


Çünkü bize verilen bildiğimiz bir tane hayat var ve bu gereksiz ayrıntılar yüzünden bu hayatı güzel yaşamamıza kimse engel olmamalı.

Güzel yaşamak derken çok yüksek standartlardan da bahsetmiyorum. Klişe gibi gelecek ama, güzel yaşamak gerçekten de insanın nasıl baktığı ile alâkalı bir şey…

Son zamanlarda fark ettiğim şey şu: Gerçekten kötülüğü yayıyorlar ama bilinçli, ama değil.

 Bunu fark ettiğimden bu yana her birimizin birer denek gibi kullanıldığını hissediyorum. Ben bunlara pabuç bırakmayacağım. Hayat şöyle kötü, ülke böyle kötü, küresel ısınma, nükleer savaş şu bu… Peki çözümünüz nerede? Çözüm için elini taşın altına koyanlara da bin bir kulp takma yarışındalar. İnsanlara itibar suikastları mı dersiniz, bel altı vurmalar mı dersiniz, ayağını kaydırayım da sonrası ne olursa olsun kinlenmeleri mi dersiniz…

Durun yahu, bize hediye edilen  pırıl pırıl yaşama hakkının içine bu kadar çöp atamazsınız…! Bir geri gidin hele…  

Efendim ben ne yapacağım peki? Tam bilemiyorum. Ama bu kötücül insanlara, kötücül hareketlere pabuç bırakmamak, bu kötü tuzaklara düşmemek, galeyana gelmemek için elimden geleni yapacağım.

Amacım sadece gülümsemek…

O gün modum neyse o olacak artık Allah ne verdiyse... Belki güzel bir yemek tarifi veririm, belki o gün yaşadığım güzel bir ândan bahsederim, belki bir yerlere gezmeye gittiğimi anlatırım, belki bir öykü uydururum. İşte böyle şeyler olabilir. Yani gülümsemeler çoğalsın istemekteyim, bu karamsarlık ile olmuyor, olmamalı da zaten.

İçinde bulunduğumuz yıl içerisinde gerçekten de çok acı tecrübelerle aydınlanmalar yaşadım. Hayatın çok ama çok değerli olduğunu gördüm. 

Hayatımıza sahip çıkalım, sevgiyle ve coşkuyla…

Devamını Oku