17 Temmuz 2022 Pazar

SÖYLENME MODU - VOLUM1 - Kahvaltının mutlulukla ilgisi?

Çok kıymetli blog takipçilerim,

Kemerlerinizi bağlayınız. Az sonra hep birlikte ota (m)oka söylenerek topluca katarsis yaşayıp en sonunda sessizce dağılacağız. Baştan söyleyeyim; neye söyleneceğimi, yazının nereye varacağını şu an hiç bilmiyorum.



Sadece “Söylenmeye niyet ediyorum.”

Yani “Giriş-gelişme-sonuç-ana fikir-baş karakter-yardımcı oyuncu-zaman kurgusu...” gibi beklentileriniz varsa, bu okuduğunuz cümleden sonra direkt başka kanala geçebilirsiniz. (İzin veriyorum, pardon ne haddime efendim, ağzımdan diktatörce bir emir kaçtı. İzin hakkınızı siz kendiniz şey edebilirsiniz.)

Niye mi böyle yapmak istiyorum? Birincisi aylardır sus sus sus, nereye kadar modundayım. Yazdığım sildiğim karalamaların haddi ve hesabı yok cidden. İkincisi; birlik ve beraberliğe hiç olmadığımız kadar ihtiyaç duyMAdığımız şu hassas sürreal günlerde, konu bütünlüğünü kurgulamak namümkün de ondan.

(Olanaksız anlamında)

Bu nedenle de aklıma gelen ne varsa atmayı ve tutamamayı çok aşırı istiyorum, hadi bakalım hayırlısı…

Niyetimi bu şekilde açık ve seçik beyan ettikten sonra, tatilin son günü olması sebebiyle de zaman kaygısı olmadan pencereyi açıp rahat rahat oturuyorum şu an salonda. Sokağın sesi geliyor katman katman kulaklarıma. Önce kargalar, sonra martılar, sonra bakkal Ali Abinin karşısındaki muhalif komşusuna “O çok iyi, çok saf bir adam; çevresindekiler kandırıyor!” deyişi. Ve bunu ben bildim bileli tekrarlayışı. Ve benim bu cümleye asla şaşırmadan sonunu tahmin edişim. Ardından sanki Ali Abiye itiraz edercesine bir martı çığlığı. Çünkü böyle şeylere  artık sadece martılar itiraz edebiliyor. Pardon mahallenin kargalarının haklarını da yememek lazım. Onlar da “gak guk” diye gülüyor, hatta bir yerleriyle gülüyorlar hal ve ahvalimize… Bu arada sesler tam gaz devam. Fonda “Hor hor hor” bir motosiklet sesi. Çünkü herkes her şeyi evine ayağına istediği için motor sesleri artık hayatımızın en birinci parçası haline geldi. Ardından salak ve nedensiz bir korna sesi! Hepimiz biliyoruz ki; benzinin litresi isterse 1000 tele olsun, arabasız hareket edemeyen zengin bir topluma evrildik artık. Zenginiz ayol, var mı itirazı olan… Onun ardından da karşıdaki apartmandan bizimevdeymişçesine gelen Arzu’nun sesi:

 “ O bardağı köpüklemeden suya tuttuğunu görmedim sanma!”

Ah be Arzucum, biraz az titiz olaydın da hayatını böyle kendine zehir etmeyeydin iyiydi. Birine aşık olaydın, kurtulaydın o dırdırcı annenden…  Belediye yerine daha üst mercilere söylenen sesini bir kerecik olsun duyaydım da “Helal be Arzu, hakkını arıyorsun!” diyeydim. Ama olmadı, olamadı. Sen ancak böyle deterjana falan söylenmeye devam edersin! Senin de kaderin kötüymüş be Arzu… Kendin mi ettin kader mi sana etti orasını yönetmenin yorumuna bırakıyorum. (Senarist de bir yere kadar müdahale edebiliyor karakterlerin abuk sabuk bakış açılarına; ben daha ne yapayım?)

Bu dış sesleri niye mi anlatıyorum, ne bileyim giriş olsun diye, sahneyi gözünüzde canlandırın diye. Kafamın ne derece meşgul olduğunu anlatmak için biraz da. Aslında pek de düşünmeden doğaçlama gelişiyor her şey. Hayırlısı; nereye varacak bakalım bu yazının sonu. Hatırlatayım bu arada, daha söylenmeye başlamadım, bunlar girizgah, ısınma turları…

....

Sonra bir ses daha bir ses daha, ve bir ses daha… Uğultu halinde üç apartman sonraki kafeden gelen kahvaltı yapan insan sesleri.  Bingo! Ahan da ilk söylenme konusunu buldum. Kahvaltı!

Evet başlıyorum, hem de üst mertebeden emekli albay ses tonuyla. Sevgili blogseverler, katarsise giden ilk adımı atmanın heyecanı var şu an üzerimde! Şehri iki dakika dinleyince kendiliğinden geldi düştü konu önüme… Söyleneceğim ve rahatlayacağım az sonra.

Kolay da oldu; çünkü kafede kahvaltı etmeyeni dövüyorlar!



 Bir sahanda iki yumurta kırıp 55 TL’ye satan kahvaltıcılar bu işten gayet mutlu tabii ki! Tamam itiraf edeyim, senede birkaç kere ben de dışarıda kahvaltı yapıyorum. İyi de arkadaş, nedir bu sanki her Pazar kiliseye gidip ibadet eder gibi güruhlar halinde kahvaltıcıları tıklım tepiş doldurmalar! Ayin mi yapıyorsunuz, mecbur musunuz? Sayenizde bizim mütevazı mahalle bile oldu kocaman bir kahvaltıcı sokağı. Geçmişteki koltuk tamircilerini, yorgancıları, hırdavatçıları ve laz bakkalları özleyeceğim hiç aklıma gelir miydi? Hay bin kunduz!

Neden her şeyin dibini sıyırıyoruz, tadında bırakmıyoruz? Neden her şey bu kadar çok kopyalanıp amip gibi bölüne bölüne özünü kaybedip sekizinci el replika resim haline geliyor? Neden “Kahvaltının mutlulukla ilgisi olmalı” şiiri naif haliyle kalmadı da reklam sloganı haline geldi? Sivas’tan Sinop’a kadar neden birbirinin benzeri uyduruk mekanlarda kocaman dilimlenmiş domatesleri, hamur kızartmalarını, soğuk simitleri güzelleyen kahvaltıcı güruhu türedi? Daha doğrusu bu saçma yerlerde gürültü patırtı içinde "kahvaltı yapmaktan zevk alınır" illüzyonunu nasıl yerleştirdi insanlar bilinçaltlarına!

 Neden kendine “butik otel” diyen küçük işletmeleri işletenlerin annelerinin nasıl yıkadıklarını bilmediğimiz elleriyle yaptıkları çilek reçelleri “Ev yapımı reçel” diye bu kadar övüle övüle bitirilemez hale geldi?

 Neden eskiden yüzüne bile bakmadığımız, mahallenin fırınından alınan hamurun çiçek yağında top top  kızarmış hali “pişi”  ya da “bişi” diye 100 teleye satılır oldu?  Siz neden beni bu kadar söyletiyorsunuz?  Bu kek böyle nasıl kabardı? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?  (Pardon bu cümle doktor ötker reklamından kafama kazınmış, yanlış oldu)

Bu soruların yanıtı yine bende. Şöyle ki;

Eskiden, yani bizim çocukluğumuzda Anadolu’nun pek çok yerinde evinde oturmaktan hoşlanmayan baba tipolojisi vardı. O babalar akşam yemeğini yedikten sonra sigaralarını sokak kapısında ağızlarına yerleştirip kapının kapanma sesiyle senkron çakmağı çakar, ve tabakhaneye bir şey yetiştirme telaşı ve hızlı adımlarla kendilerini köşe başındaki kahvehaneye atarlardı. Hafta sonu olduğunda bu babalar yine evde otur(a)maz, yine kahvehaneye giderlerdi. O zamanlar kahvaltının mutlulukla bir ilgisi var mıydı? Bu sorunun yanıtını bulmayı sosyologlara bırakıyorum ben. Evde bu babalara batan görünmez dikenler vardı belki de. Ya da ne bileyim ev, onların kafasında “Oturup zaman geçirilmeyecek bir yer” olarak kodlanmıştı. Belki de ev içindeki otoritelerini sarsmamak için hane halkıyla fazla yüz göz olmak istemiyor, sadece içlerindeki liderlik içgüdüsüyle hareket ediyorlardı. Niye saçma olsun ki bu düşüncem? Siz hiç halkın içinde oturup çay içen, onların fakir sofralarında tatil günü geçiren padişah gördünüz mü?  Ya da siz hiç işçi yemekhanesindeki sıradan esprilere katılan SiEfOu gördünüz mü? İşte bu babalar belki de bir nevi “Ev SiOu’suydular ve lider ruhluydular. Aksini kanıtlayabilen buyursun, hodri meydan. Sonra aradan yıllar geçti ve işte bu babaların çocukları ve de torunları evrim geçirerek “Evde kahvaltı yapamaz!“ hale geldi. Babaların gittiği kahvehaneler elbet evrimden nasiplerini aldı ve üçüncü nesil kahveciye dönüştü. Nasıl teori ama? Neredeyse akademisyen olacağım sayenizde, çok fena gaza geldim. Devam o zaman.

Evet, ”İlle de o sahanda pişmiş yumurta kafede yenilecek ve 55 TL bayılınılacak” geni bu kafe müdavimi camianın kromozomlarına işlemiş olmalı. Ne bileyim, başka çözümleme gelmiyor aklıma. Ha bu arada sakın yanlış anlaşılmasın, ben bu kahvaltı olayına söylenmiyorum. Sadece durum tespiti yapıyorum. Yoksa bana ne, kim nerde yumurta kırarsa kırar. (Yerseniz; albay benim nasılsa) Ben sadece şeyi anlamıyorum. Evde mutlu olamayan insanları… Evde mutlu değiliz, kendimizi dışarı atalım; bu şehirde mutlu değiliz, kendimizi Ege’nin köylerine atalım, Ege’nin köyleri de yetmez kendimizi Evropa’ya atalım, o da yetmezse Nirvana’ya ulaşmak için Tibet’e gidelim. Yok o da olmadı, Mars’a gidecek gönüllülere adımızı yazdıralım…

E çünkü kafamızın içindeki huzuru elimizden öyle bir aldılar ki, dışarıda kahvaltı edersek kaybettiğimiz mutluluk geri gelecek zannediyoruz!

Gelmez arkadaş, niye gelsin? “İki zeytinin bir dilim ekmeğin başınaydı doymamız…” diyen şairler ölmüş artık. Bu şiirleri anımsayan mı var? Kimse kendine itiraf edemiyor, ben söyleyeyim o zaman:

 “Ancak çok sevdiğin dostunla senede bir ya da iki kez  dışarıda kahvaltı edersen o zeytinden keyif alırsın, yoksa zaten zeytin bildiğimiz zeytin, ekmek bildiğimiz ekmek!

Nasıl ağır mı oldu bu söylediklerim?  Anlamamakta direniyor musunuz? Hipnotize olmuş gibi kahvaltıcı mekanlara akmak moda çünkü. Maddi gücü olmayanlara da kolaylık var. Instagram’dan dışarıda kahvaltı yapanların fotoğraflarına bakıp hayaller kurmak bedava!

Ve evet, Cemal Süreya’dan çok çok özür dileyerek açıklıyorum, hazır mısınız?

“KAHVALTININ MUTLULUKLA BİR İLGİSİ YOK!”

 Kahvaltı yaptığın kişinin var mutlulukla ilgisi.

Kıssadan hisse:

 Kopyala yapıştır zevkler peşinde koşmayın. Gidin mutfağa, ekmeğinize sana yağı sürün. Hadi kalın sağlıcakla…

 Mutlu pazarlar …

 

17 yorum :

  1. Valla en çok dışarda kahvaltiya verilen paraya acıyorum. Birde her saat var kahvaltı, sanırım yanında bedava çay verilmesinden bu kadar talep. Pişiyi anasından yemeyen löp löp soğuk ekmek hamurlarını pişi sanıyor, yazık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben bu yazıda kahvaltıyı örnek aldım. Gezileri, insanların anları hissetmek değil paylaşmak için yaşadıklarını da yazarım yakında sanırım. Çünkü özümsemeden tüketilen her şeye sinir oluyorum. Benim asıl derdim, her şeyin, daha doğrusu özel şeylerin içlerinin boşaltılıp birer meta haline getirilmesi ve pazarlanması. Dediğiniz gibi annelerimizin yaptığı pişinin kaybettiğimiz kokusunu arıyoruz belki de, bir sürü para verdiğimiz ruhsuz kahvaltı mekanlarında.

      Sil
  2. ha haaaa şey gibi bu yazı, ev kızı entel sıdıka nın şikayetleri ha haaa :)

    YanıtlaSil
  3. Şu an oturduğum ve bir an evvel kurtulsam da gitsem dediğim evin yan bloğunun altı börekçi. Pazar sabahı erkenden tüm camlarını da açıp sazlı sözlü servise geçiyor. Ben de mutfakta oranın seslerini dinlemek durumunda kalıyorum. Bu sabah, bir mahallenin caddesinin üzerinde bahçesiz, gürültülü, böreği de ahım şahım olmayan bir yere insanlar niye kahvaltıya geliyorlar sorusu kafamda çınlayıp durdu . Ayrıcana benim evden gelen klavye sesine bile dellenen komşunun pencereden onların sesine bağrınmamasını da garipsedim diğer yandan. Kahvaltının benim için mutlulukla bir ilgisi var. Tek başıma çayımı demleyip simit domates peynir aldım mı önüme ağzım kulaklarıma varıyor. Fonda uğultu, hiç sevmediğim müzikler , soğuk çaylar ve üç bin beş yüz değişik yiyemeyeceğim reçelle dışarıda kahvaltıya gitmek ise acı verici. Dışarıda kahvaltı için ya gideceğim yerin harika bir manzarası olmalı ya da harika insanlarla buluşacak olmalıyım :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Doğru söze ne diyeyim :) Ben de kahvaltının mutluluk ile ilgisi olduğunu düşünürdüm yıllardır. Ama bu bir slogan haline getirildiği için bütün muhalif kimliğimle "yok" deme noktasına getirdiler :) Aynı fikirdeyiz

      Sil
  4. spama düşüyor bazen yorumlarımız, arada kontrol ediversene :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet gerçekten de spame düşmüşü ben hiç bakmıyordum :)

      Sil
  5. Güzel bir yazı. Evden uzakta benim hazırlamadığım o gün tatil yapma hakkını kullandığım kahvaltı olsun dışarıda yemek olsun farketmez benim hoşuma gider. Ama fiyatların çıldırdığı bu dönem de üç peynir ya da sizin anlatımını, da olduğu gibi soğuk pişilerin olduğu kahvaltılar hiç açmıyor.. Kahvaltı güzeldir. Biz evde yaşayan insanlar için değişikliktir mutluluktur. Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet elbette değişiklikler mutluluktur. Benim derdim, kopyala yapıştır, özensiz çılgınlıklar. Kapitalizmin dayatmaları. Hissetmeden yapılan tüketimler

      Sil
  6. Çok güzel bir yazı olmuş. Evde gülümsemeye üşenen lider ruhlu babaların evden uzaklaştıkça rahatladıkları ve kahvede arkadaşlarıyla nasıl eğlendikleri de bir gerçek. Babalarını gülerken görmek isteyen ev ahalisi kahvenin yolunu tutabilir:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler :) Türkiyedeki aile yapısı başlıbaşına mizah konusu zaten :)

      Sil
  7. Şu sosyal medyada paylaşma olayı olmasa bir süre sonra cortlardı bence bu kahvaltı furyası.Bir de dediğin gibi mutluluğu bulmak zorlaştı.herşeyin satıldığı bazı şeylerin alınamadığı zamanlardayız.yüzlerce insanın oturduğu sitede bir kişiye selam vermeden aylar geçiyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten öyle. Mark Facebook'u icat ederken bugünlerin olacağını bilse acaba vazgeçer miydi :) İnsanlar anı yaşamak için değil, anı paylaşmak için yaşıyorlar. Her şey kopyala yapıştır oldu. Ben ve benim gibiler de kendi reçelini kendi yapan dinozorlar olarak, mutluluğu reçelin kıvamında bulabildiğimiz için belki de çok şanslıyız :)

      Sil
  8. Dostlar klisede gorsun meselesi.Aman bana ne...Parasi varsa kendi bilir.

    YanıtlaSil
  9. Hemfikiriz tamamen. Yazınızda eleştirilecek, ya da katılmadığım bir husus var mı acaba diyerek cımbızla sözlerinizin peşine düştüm. Ama yok, bulamadım:) Görmemişlik mi desem, kapitalizmin yarattığı tüketim çılgınlığı mı bilemedim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sizin gibi olaylara beş boyuttan yaklaşabilen bir mühendisle aynı söylenme modunda olmak beni sadece onurlandırır, teşekkürler efenim bilmukabele :)

      Sil