kent kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kent kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2016 Cuma

İzmir mi İstanbul mu?

Geçen hafta İzmir'e gittim, oldukça maceralı gidişimin detaylarını son yazımı okuyanlar biliyor. İzmir benim için hep özeldir, hep Türkiye'nin Avrupası derim İzmir için ama, bu sefer cidden iliklerime kadar hissettim bu durumu. Neden derseniz, İstanbul gittikçe Avrupa kenti olmaktan uzaklaştığı için olabilir mi acaba? Vaktiniz varsa madde madde anlatayım düşündüklerimi

1- İstanbul'un kalabalığı gülümseme sınırını aştı! Darısı elbette İzmir'e değil!
Eskiden olsa, İstanbul çok kalabalık diyenlere gülüp geçerdim. “İnsan alışıyor kalabalığa, sakinlik ne kadar banal!” şeklinde mesnetsiz savunmalarım bile olurdu. Yok bu sefer öyle demeyeceğim. *Bir gazete Tüik araştırmasını yayınlamış. Buna göre İstanbul, Türkiye'nin toplam nüfusunun %18,5'unu barındırıyormuş. Yapılan çalışma sonucu çıkan rakamlar cidden ürkütücü. Her gün yaklaşık 801 kişi İstanbul nüfusuna ekleniyormuş! İyi de her gün 801 kişilik ilave oksijen mi veriliyor bu şehre, her gün 801 kişilik ilave iş olanağı mı açılıyor, her gün 801 kişilik ilave yeşil alan mı ekleniyor? Her gün 801 kişiye yeter mi bilmem ama bu şehirde en çok yapılan şey beton beton evler! Her yer inşaat sahası mübarek. Üçüncü köprüyle övünüyorlar ya, pardon o köprü kaç tane 801 kişiye yarayacak?

**İstanbul'un nüfusu 2015'de yaklaşık 14.561.865 kişiymiş, İzmir'inse 4.154.203. “İyi de yüzölçümüne de bak!” diyeceksiniz biliyorum ben sizi. Ona da bakarız efendim, mühendis kafası var ne de olsa, merak etmeyin analiz yapmak bizim işimiz... (Off bu kötü söylemin esprisi bile nasıl da itici, şöyle mi demeliydim yoksa “Analiz yapmayı sizden öğrenecek değiliz!” Tabii ki öyle bir şey demem, diyemem, çok ayıp!) Konuya dönelim, dersimiz coğrafyaydı. Denizi doldurup yüzölçümünü büyütmüşler ve sonuç İstanbul için 5461 km², İzmir içinse 12.007 km².
Doğrusunu isterseniz yazıdan koptum, saatlerdir Google'da yüzölçümler arasında geziyorum. Yüzölçüm büyüklüğü açısından  81 il içinde İzmir 22. sırada, İstanbul ise 64. sırada yer alıyormuş!

İzmir'i sevmemek ne mümkün!
Küçücük bir kutuya sıkıştırılan, üst üste atılmış karıncalar gibiymişiz İstanbul'da, sayılar öyle gösteriyor. Yani kaba hesapla nüfusu yüzeye bölersek, 14.561.865/5461 = 2666 ve 4.154.203/12007= 345. Sonuç sürpriz değil, metrekareye İstanbul'da 2.66 kişi düşerken; İzmir'de ise 0.3 kişi düşüyor. Ben sayıları sevdiğim için böyle basit bir hesap yaptım. Ama buna da gerek yok, yaşananlar ortada! 
Kalabalıktan uçağı neredeyse kaçırıyor olduğumu yazmıştım biliyorsunuz.. İzmir'e indim, havaalanı bomboş, etrafta koşturan insan yok, birbirine çarpanlar yok. Hal böyle olunca hizmet kalitesi de yükseliyor doğal olarak. İstanbul'da bir görevliye soru sormaya kalksanız, aristokrat bir aileden gelmiyorsa, -ki genelde gelmiyor!-  asık suratla geçiştirir, çoğunlukla sizi duymazdan gelir; bezmiştir zaten. Metrekareye 3 kişi düşüyor kolay mı, hangi birine cevap versin! Hiç bu açıdan düşünmemiştim kalabalığın etkisini, yazarken aklıma geliyor. Avrupa'da nüfus az deniyor ya hep (bu konuyu araştıramadım kusuruma bakmayın), kimbilir hizmet kalitesi ne kadar artıyordur! Bize ne onlardan, yaşlı onların nüfusu! Yurdumda her aile üç çocuk, üç de yetmez beş çocuk yapmaya devam etsin, yaşayıp gidiyoruz işte kardeş kardeş demek isterdim ama, ne yaşamak kaldı, ne de kardeşlik!

Aslında mesele sadece kalabalık da değil! Direkt iyi planlama, iyi yönetim ve yaşayanların kent kültürünü özümseme meselesi. Şehir planlaması iyi yapılsa, inşaatlar yapılırken yeşil alanların kişi başına oranı korunsa, her semtte kocaman parklar olsa, demir ağlarla örülmüş olsa kentin herbir yeri (dünyanın ikinci metrosu İstanbul'daymış diye övünüyoruz, keşke 141 yıl önce Karaköy ile Beyoğlu arasında Fransız bir mühendisin yaptığı dünyanın ikinci metrosunu bugüne dek geliştirebilseymişiz!) Olmamış işte ne diyelim! O kadar yönetim gelmiş gitmiş, kimsenin aklına şu şehre metro yapalım demek gelmemiş. Nüfusun bu kadar artacağını mı düşünemediler, “ne gerek var canım!” mı dediler, “hele sonra yaparız, acelesi ne?” mi dediler biz bilemeyiz tabii ki. Ama şu var ki modern bir kentte yaşamak benim, sizin, herkesin en doğal hakkı ve bunun için modern beyinler gerekiyor.
İzmir'de metroya hem sabah, hem de iş çıkış saatinde bindim, insanlar üst üste değillerdi, çoğunluk oturabiliyordu. İnsanlar üstüme üstüme gelmeyince derinden ve huzurla “oh be!” diyebildim.
2- İzmir'in insanı hâlâ nazik! İstanbul'da hoyratlık moda!
Taksiye bindim, “buyurun hanımefendi” dediler, “kısa mesafe olabilir gideceğim yer, şehrin yerlisi değilim” dediğimde “sorun değil” diyerek 5 liralık mesafeye güleryüzle bıraktılar. İstanbul'da olsa nasıl da söylenir taksiciler! Sokakta hiç tanımadığım bir kadınla göz göze geldiğimde gülümsedik birbirimize modern insanlar olarak. Metroda olması gerektiği gibi yaşlılara ve engellilere yer veriliyordu. İstanbul'da değil yer vermek, çoğunluk uyuma numarası yapar, yürürken omuz atar, yüksek sesle konuşup başkalarını rahatsız eder. Metroda telefonla konuşan en az 4 kişi gördüm, hepsi de kısık sesle konuşuyordu. Ben alışkın değilim buna, İstanbul'da yüksek ses kanıksanmış çünkü.  Hem metroda, hem de dolmuşta kitap okuyanlar çoğunluktaydı, ne kadar önemli bir ayrıntı! İnanır mısınız Bornova-Karşıyaka dolmuşuna bindim iki kez, ikisinde de şoför kısık sesle dinliyordu müziğini, arabesk değildi zaten, bildiğiniz türküydü, hem de güzel olanlardan. Bir de bizim Pendik-Kadıköy dolmuşlarını düşünün, içiniz dışınıza çıkar, arabeskten boğulacak gibi olursunuz! İzmir'de korna sesi duymadım desem yeridir, çünkü telaş yok, hayat yavaş akıyor. Dolayısıyla yeşil yanar yanmaz öndekini taciz etmek için kornaya basmıyor insanlar. İşte buna nezaket deniyor, İstanbul'un bazı semtlerinde geçerli olan, gerisinde ise nazik olmanın neredeyse suç işlemekle eşdeğer sayılayacağı bir yüce kavram!
İşte modern metro!
3- İzmir'in sokakları geniş, ferah; her evin önünde ağaç var!
Tabii ben Bostanlı - Girne Caddesi - Aksoy'daydım hep. Çünkü seviyorum oraları. Caddeler geniş, kaldırımlar alçak; karşıdan karşıya geçmek için iğrenç üst geçitlerden geçmek zorunda değilsiniz. Adım başı turunç, limon ve adını bilmediğim ağaçlar var. İstanbul'da öyle mi? Anadolu yakasında, Kadıköyümde bir nebze olsa ağaç var yine de, ya karşısı? Yüksek binaların plansızca dikildiği bir çöle döndürdüler canım İstanbul'u! İnşaat en kolay rant şekli çünkü, dik binayı kap parayı, bul karayı sat dünyayı! O eskinin nakış nakış işlenen yalılarını, ahşap binalarını, taş evlerini acımasızca yıkıp pis ve çirkin ucubik yapılarla doldurmuşlar ve doldurmaya devam ediyorlar. Avrupalılar salak çünkü, bu kadar rant varken hâlâ Ortaçağ'dan kalan yapıları koruyorlar! Alemin en akıllıları bizleriz, çevre bakanımız beton dökme makinesinin sesine aşık olduğunu söylüyordu unuttunuz mu... Neyse sinirlenmeyeyim devam edeyim.

4- Karşıyakalı estetiğe önem veriyor!
Çöp kutularını suni çim malzemesi ile kaplamışlar, ne kadar temiz ve ne kadar hoş göründü gözüme. İki gün boyunca sürekli dolaştım; ne yerlerde sigara izmariti gördüm, ne ağzına kadar dolmuş ve yanlara taşmış çöp kutuları gördüm, ne de kıyıda köşede atık gördüm. Herşey olması gereken gibiydi, gerçekten kendimi bambaşka bir ülkede gibi hissettim. Zaten Kadıköyümden çıkamayışım da bundandır. Kadıköy biraz İzmir'dir çünkü gözümde.

İşte çöp kutusu, işte estetik!

5- Adım başı lokanta, restoran yok!
Bence bu güzel bir şey, insan dışarıya çıkınca sadece yemek yemez. Parka gider, sahile iner, çay içer, yürüyüş yapar. İstanbul'da öyle mi ya, her yer yemekçi, her yer pis pis kokuyor!

Tabii ki boyoz yemeden dönmedim:)
6-Kültür-sanat meselesi
İşte İzmir'in sınıfta kaldığı tek nokta bu. Bizim Kadıköyde hele son dönemlerde neredeyse adım başı bir tiyatro sahnesi var, Kadıköy Belediyemiz çoğu bedava olan şahane etkinlikler düzenliyor, yetişemediklerim olsa da, en azından kültür sanata doyacağımı biliyorum İstanbul'da. İzmir'de sanmıyorum böyle olsun. Yanlış biliyorsam lütfen İzmirli dostlar yorumlarını belirtsin...

7-Hayat İstanbul'dan daha ucuz İzmir'de!
1000 lira kira vererek oturacağınız 3+1 ev için İstanbul'da merkezden ve denizden uzaklaşmanız gerekir, ama İzmir'de öyle mi? 1000 lira kira vererek Karşıyaka'da, güzel bir evde oturabilirsiniz. Başka şeylerin fiyatı nedir bilmiyorum, ama ev kirası iyi bir kriter bence karşılaştırma yapmak için...

Uzun bir yazı oldu farkındayım ama, dediğim gibi bu sefer İzmir'i başka türlü sevdim ben. Keşke yurdumun her ili İzmir gibi olsa, olabilse! Ama gönlünde yatan aslan nedir diye sorsanız, kalbim Ege'de kalsa da galiba ille de Kadıköy derim... En azından şimdi böyle, ilerisini kim bilebilir...
Sevgiyle ve sağlıcakla kalın, gidiyorum bugünlük...


KAYNAKLAR:
*http://www.gazetevatan.com/istanbul-un-nufusu-ayda-24-bin-kisi-artiyor-815424-yasam/
**http://www.nufusu.com/il/istanbul-nufusu
***http://www.gazetevatan.com/istanbul-un-yuzolcumu-buyudu-711476-yasam/
****https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zmir
*****http://www.mynak.com/forum/illerin-yuzolcumleri-illerin-buyuklukleri-ne-kadar


Devamını Oku

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Yeter ki mangalım cızırdasın!

Gece saat 23:03'dü. Saati bu kadar net hatırlıyorum evet, çünkü belediyeye şikayet dilekçesi yazarken saati de not etmiştim konu başlığına...

Geçtiğimiz 15.08.2015 cumartesi gecesinden bahsediyorum. Deli bir sıcaklık vardı, son günlerin en favori sözcüğü ile belirteyim:

Esmiyordu!

Klimadan haz etmeyen bir insan olarak doğal yollardan serinlemeye çalışıyordum yine. Yani bütün kapılar pencereler açık, ortada dönen iki fırfır...

O da nesi, birden evin içi kızarmış et kokmaya başladı! Nasıl bir koku anlatamam size; insanın bütün hücrelerine dolan cinsten! Yanık etle karışık erimiş yağ kokusu, kekremsi, üstü örtülen bir suç kadar itici, burun delen cinsten...

Önce ön tarafın camına bakmaya gittim, bir taraftan da kendi kendime söyleniyordum:

Bu saatte bu kokoreç de neyin nesi!!”
İnsanlar bu iğrenç şeyi neden yerler ki!”

Sarktım sokağa bakan camdan, hayır kokoreççi falan yoktu, yanılmıştım. Boşu boşuna söylenmiştim gıyabında da olsa güzide (!) bağırsak kızartmasına...

İyi de neydi bu koku! Çıldırmak işten değildi! Zira sıcaktan evin içinde görünmeyen dumanlar yükselirken ve nefes almakta zorlanırken bir de pişmiş et, pişmiş yağ kokusu!

Bir korku filminin ortasındaydım sanki! Son zamanlarda sıkça karşıma çıkan “vegan” uyarılar da geliyordu aklıma kıyıdan kıyıdan; bu bir vahşetin kokusuydu!

Apar topar faşist darbe yapılmıştı da Hitler ruhu dirilip insanları mı yakmaya başlamıştı yoksa! Neden şaşırmıyordum ki böyle düşündüğüm için?

Art by Cathy Quiel

Ön camları can havliyle kapattıktan sonra arka taraftaki minik balkona koşturdum. Evet, koku arka cepheden geliyordu.

Ortalığı son dönemlerin yükselen değeri “ben yaparım, olur!” anlayışının dumanlı kokusu sarmıştı.

Hızla limonlu yeşil çay aromalı oda kokusunu boca ettim evin her yerine. Camları pencereleri sıkı sıkı kapadım ve şikayetlere neyse ki anında cevap veren belediyemizin “mavi masa” şikayet hattına bir e-posta attım. Özetle “imdat, şehir magandaları var buralarda!” temasını işledim şikayetimde. Yetinmedim, nöbetçi zabıta memurunun telefonunu buldum, aradım; “yetişin boğuluyoruz!” dedim onlara da!

Yarım saat sonra ışıklarını söndürüp uykuya daldılar, zabıta gelip uyardı besbelli...

Bizim buralarda evler ön cepheden dip dibe bitişiktir, arkalarda küçük, pek de kullanılmayan, dolayısıyla bakımsız bahçelerden oluşan, tek parçaymış gibi görünen bir boş alan vardır. Binalar 5-6 katlı olduğu için o boş alanda hava sirkülasyonu da pek yoktur aslında, duvarlar engel olur buna. Mangal hiç yakılmaz yani, mangal yakılırsa civardaki bütün apartmanlara gelir kokusu  o sıkışık alandan...

Bu anlattığım şehir magandaları da, iktidarın palazlandırıp sonradan ortada bıraktığı cemaat dershaneleri binasından yaptılar bu yıkıcı eylemi! Yıkıcı eylem diyorum, zira bence bu yaptıkları da  topluma zarar verme biçimi değil mi? Bir eylemin zararlı olması için ille de bomba içermesi mi gerekiyor? Yaptıkları resmen psikolojik işkence:

 “ben yemek yiyorum, ağzımdan yağlar damlıyor, sizler de uyumayın, dumanımla kahrolun!” diyen bir zihniyet sizce de terörist değil midir?

Sloganlarını duyar gibiyim:

Ben yaparım, kime ne?”
Mülk benim değil mi kardeşim, bir mangal bile yakamayacak mıyız yani?”
Mangal bizim öz kültürümüz, Almanya'nın şehir parkında bile mangal yakan bir milletin ahvaliyiz.”
E-5'de de yakarız, şehrin göbeğinde de!”
Batı özentileri mangala karşı çıkıyor, bunlar dış mihrak!”
Memleketin huzurunu bozmaya çalışan bir avuç çapulcu, bizim mangalımızı şikayet ediyor!”
Vatandaş uyuma, mangalına sahip çık!”
O etler cızır cızır pişecek, siz de öyle sinir olacaksınız!”
Sıcak soğuk fark etmez, yeter ki mangalım cızırdasın!”
Bu şehir, bizlere artık “zenci “ muamelesi yapamayacak!

..............................

Sonuç:
Karar verdim, kışın mutlaka bir klima alacağım...





Devamını Oku