mimlendim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mimlendim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2024 Cumartesi

Blogda Mim Var: 2025 Yılından Beklentilerim

Epeydir gelemedim buralara; ne sevdiğim bloglara uğrayabildim, ne de aklımdakileri yazmaya fırsatım oldu. 

Hayat bazen böyledir; bir şeyler ertelenir ertelenir, bir de döner bakarsın ki erteledikçe o şeylerin değeri de kalmamış. O yüzden kısacık da olsa geleyim ve ara fazla açılmasın dedim. 

Blogların eski günlerindeki gibi Mim etkinliği başlatmıştı Blog Forum sahibi sevgili Sinan. Sağolsun beni de mimlemiş. Daha fazla ertelemeden katılayım dedim. Etkinlik burada, dileyen herkes katılabilir. 

Sormuş: “2025 Yılından Beklentilerin Neler?” demiş…  Keşke tatlı tatlı yazabilseydim... Çok neşeli bir cevap olmayacak üzgünüm Sevgili BlogForum… Çünkü 2024’ün tadı maalesef ağzımda kekre bir tortu bıraktı…

O yüzden yeni yıldan beklentilerim de  fazla duygusal…

2024 yılında beni üzen, yalnız bırakan, kalbimi kıran herkes; bana yaptığı haksızlığı 2025 yılında anlasın istiyorum. Dinlemeden, anlamadan, empati kurmadan yargısız infazlar yaptılar. Sanki alışveriş listesinde sıradan bir nesne, mesela bir marulmuşum gibi üstüme çizgiyi çekip attılar kenara. Çok yaralandım, çok aşırı kırıldım. Neden mi? Üstat Pir Sultan vermiş cevabı...

“İlle dostun bir tek gülü yaralar beni …”

Hikayesini öğrendiğimde çok etkilenmiştim.



 

Pir Sultan Abdal’ı idama götürüyorlar... Emir vermiş Hızır Paşa, herkes taşlayacak! Taşlamayanın başı uçurulacak! Korkudan herkes taş atmaya başlamış . Atılan taşlar Pir'e ulaşmadan yere düşüyormuş.  

 Taşlayan kalabalığın içinde Pir Sultan Abdal'ın en yakını Ali Baba da varmış! 

 “Taş atmayayım” diye düşünüp elindeki gülü fırlatmış!

 Gül, Pir Sultan'a çarpmış ve kan akmaya başlamış... 

Sonrasında Pir Sultan Abdal’ın ağzından, şu dizelerin çıktığı söyleniyor:


 

“Şu kanlı zalımın ettiği işler,

Garip bülbül gibi zaralar beni.

Yağmur gibi yağar başıma taşlar,

İlle  dostun bir fiskesi yaralar beni.

-*-*-

Dar günümde dost düşmanım belli oldu.

Bir derdim var idi, şimdi elli oldu.

Ecel fermanı boynuma takıldı.

Gerek asa, gerek vuralar beni.

-*-*-

Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz.

Haktan emrolmazsa rahmet yağmaz.

Şu ellerin taşı hiç bana değmez.

İlle dostun bir tek gülü yaralar beni.”


Öyle işte; yaralı bir seneydi 2024 benim için...

Ne bekliyorum peki? Hiç bir şey... Özür beklemiyorum mesela. Ama bana ne yaptıklarını görsünler ve dönüp aynaya baksınlar istiyorum. Kırılan vazo; bir parçası kaybolsa da tamir edilebilir;  ama kalpler öyle değil... 

Neyse işte; 2025 yılında beni kimseler üzmesin, üzemesin istiyorum. Değersizleştirmesin kimse beni ve ben gibi hissedenleri.

Zaten kalabalık değildir hayatım; kalanlar daha da azaldılar 2024'de. 2025 yılında böyle şeyler olmasın istiyorum.

Bir de sağlık… Sağlıkla çokça sınandığım bir yıldı 2024.

2025 yılında en çok sağlık diliyorum; bana ve sevdiğim insanlara… Bunu çok içtenlikle diliyorum hem de, kalbimin derinliklerinde bir yerlerden….

Hayatım arı duru olsun; entrikalardan uzak; art niyetli iki yüzlü insanlardan uzak, huzurlu olsun…

Tatillere gidebilelim eskisi gibi, ne bileyim çiçeklerimiz insansızlıktan solmasın… Gördüklerimiz, sevdiklerimiz, seçtiklerimiz var olsunlar hep hayatımızda. Emeklerimiz heba olmasın, diktiğimiz fidanlar kuru dala durmasın...

Evime, ülkeme ve evrenin her bir köşesine baharlar gelsin…

Öyle işte; her şeye rağmen teşekkürler Hayat...  Rengahenksin, hayranım sana...


Devamını Oku

28 Ekim 2016 Cuma

Yine mimlendim, bu kez blog ve hayaller hakkında

Sevgili #Aynahikayesi, beni keyifli bir mime davet etti. Öncelikle teşekkür ediyorum kendisine bu güzel daveti için. Gerçi biraz geç kaldım yanıtlamakta ama bilirsiniz, hayat bazen sizi sürükler. Ben de az biraz öyle bir dönem yaşıyorum, yani içinden geçmekte olduğum yakın zamanlarda “Hadi hayatçığım ipler senin elinde, sürükle bakalım” diyorum. Dolasıyla telaşsızım. Nasıl derler; rölanti olma halleri...

Neyse, konumuz #Satırarasımim1, devamı da var yani. Peki geçelim bakalım yanıtlara.

Soru-1 : Blog yazmaya nasıl başladınız?

Yıllardan 2013, aylardan ocak 23.”İlk merhabam ve hayallere dair” adlı buradaki yazımda hayallerimden bahsetmişim acemice. Yazıda çokça imla hatası var, heyecandan muhtemelen, ya da geriye dönüp nasıl düzelteceğimi bilememişimdir belki de o acemilikle. Düzeltmeyi de düşünmüyorum zira; öylece kalsın 'merhaba' yazısı. Hayal kurmuşum. Demişim ki:

Bir yerde röportaj yapıyorlar yazılarım hakkında. 'Nasıl Başladınız?' sorusuna 'Güneşli bir kış günüydü, tarihler 23 Ocak 2013'ü gösteriyordu' diye başlıyorum anlatmaya”

Aslında bu mim de bir çeşit röportaj sayılmaz mı, demek biraz yol katetmişim o günden bu güne. “Yüzünü görmediğim insanlardan oluşan bir zincirde halka olabilmek istiyorum bu blog sayesinde” demişim. Oldum da. Yüzünü görmediğim birçok arkadaşım oldu bu blog sayesinde, çok keyifli bir yolculuk blog yazmak benim için. Yine duygusala bağlamak üzereyim farkındayım, bu blog hep böyle yapıyor beni... Soru bloga nasıl başladığımdı.

Meslek işleri sallantıdaydı, cebimde sadece çocukluk hayalim olan yazma isteği vardı. Paylaşacağım şeyler vardı, biraz da içim şişmişti iş hayatının tortusundan. O aralar azar azar yazılar yazmaya da başlamıştım sağa sola. Dediğim gibi her şey amatörce başladı. Şu an da öyle devam ediyor. Blogumu çok seviyorum, buraya yazmayı gerçekten çok önemsiyorum.

Soru-2 : Blogunuzda daha önce yazmadığınız bir tarzda yazacak olsanız, bu ne olurdu?

Hep deniyorum yeni şeyler aslında. Yani canım isteyince öykümsü şeyler de yazdım, bakın buradalar. Dolayısıyla bu soruya verilecek yanıtım yok. Çünkü burası kişisel bir blog, canımın istediği, kalemimin yettiği her türde yazabiliyorum.

Soru-3 : Bloglarda okumayı en sevdiğiniz konular nelerdir?

Konular ruh halime ve ihtiyacıma göre değişiyor. Genel olarak tarzını sevdiğim blog yazarlarının yazılarını takip etmeye gayret ediyorum. Kaliteli günceleri okumak bana her zaman keyif veriyor. Kişisel hikayeleri seviyorum. İlgimi çeken kitap tanıtım yazılarını okuyorum. Bazen bilmediğim, sanal dünyaya ait teknik konuları okumaktan hoşlanıyorum, bazen yazısı olmayan ama kaliteli fotoğraflar yayınlayan bloglarda gezindiğim de oluyor. Bazen de çorba tariflerini bloglarda ararken buluyorum kendimi. Aslında ilgimi çeken her konuyu okuyorum. 

Ama eğer yazıda tekrar eden ve rahatsız edici boyutlarda imla hatası varsa, konu çok ilginç de olsa o blogu terk ediyorum. Konuşma dili olarak bile kabul edemeyeceğim “gidiceem, geliceem, yapıcaaam” tarzı hitap şekli olan yazıları asla okumuyorum. Yazının içinde noktalama işaretleri yerine bolca emoji, gülen ağlayan surat varsa o yazıları da okumuyorum. Küfür içeren yazıları okumuyorum. Senli benli, canımlı cicimli hitap tarzı olan bloglardan da uzak duruyorum. Ansiklopedik bilgi veriyormuş gibi yazılan yazıları okumayı sevmiyorum. Bir de tepeden bakan, kendini yazdığı konuda otorite gibi gören blogları sevmiyorum. Bana göre blog yazısı kişisel bakış açısı ya da deneyim içermeli, yani samimi olmalı.

Soru-4 : Hayatta en çok yapmak istediğiniz 3 şey nedir?
Bu soru 5 sene önce sorulsaydı yanıtım başka olurdu, eminim ki 5 sene sonra yine farklı olacaktır. Galiba iyi bir metin yazmak ve bu metinle milyonlarca insana ulaşmak istiyorum bu aralar en çok.  Belki bir senaryo, belki bir oyun, belki de bir roman olur kendisi. Ama bunu çok istiyorum.

Çiçekli ağaçlı bahçeli bir evim olsun istiyorum bir de. Kendi ellerimle ektiğim ağaçların gölgesinde huzurla yazılarımı yazayım, bir asmanın yaprakları altında yudumladığım şarabın etkisi lâl olsun dilimde...

Ne bileyim, çok isteyip bir yığın ders alıp çaba gösterdiğim halde bugüne kadar bir türlü başaramadığım yüzme meselesi var bir de... Derin sularda korkusuzca yüzmek istiyorum.


Ne istiyorum biliyor musunuz, sevdiğim güvendiğim insanlar beni üzmesinler istiyorum. Çocukluğuma, ilk gençliğime tanıklık etmiş, bir lokma ekmeği paylaştığım insanların göz bebeklerinde gerçek sevgiyi hâlâ görmek istiyorum.

Zeytin ağaçları katledilmesin istiyorum, haberleri açtığımda kültürden sanattan bahsedilsin istiyorum, Pera eski görkemli günlerine dönsün istiyorum. Tek telaşımız konserlere gösterilere bilet bulamamak olsun istiyorum. “Turşuya sirke mi, limon mu koyalım” diye uzun uzun tartışalım istiyorum. Bir de insanlar sahte olmasın istiyorum. 

Kendi ördüğüm kozalara ihtiyacım kalmasın istiyorum aslında! 


Herkesin çok parası olsun, işsizlik olmasın, sefalet olmasın istiyorum. Bütün sokaklarda gölgesine sığınacağımız ağaçlar olsun, parklarda bahçelerde neşe içinde eğlensin insanlar istiyorum. Ne bileyim, çok isteğim var aslında. O kadar çok şey istiyorum ki hayata dair, insanlığa dair, yaşadığım topraklara dair, içime dair, dışıma dair, sana dair...

Ve öyle de oldu, teşekkür ederim...

Not: Dileyen bütün blog yazarı arkadaşlar bu mime kendi yanıtlarını verebilir...


Devamını Oku

18 Ekim 2016 Salı

Mimlendim, konu en sevdiğim kitaplar!

Ne zamandır blog dünyasında mimlenmiyordum. Oysa bir zamanlar ne çok mim olurdu blogosferde.  Bir çeşit samimiyet rüzgarları eserdi blog yazarları arasında. “Yoksa heyecanımızı mı yitiriyoruz” demek istiyorum ama  içimden bir ses “sakın öyle deme” diyor! Çünkü heyecanımız biterse sığındığımız kalelerimiz bloglarımızın hali nice olur... Aman aman dağlara taşlara… (“Yazar tam da bu noktada sağ elini hafifçe büküp işaret parmağının çıkıntısıyla üç kere tahta masaya vurur” diye düşünmüş olanlar yanılıyorlar, çünkü öyle bir şey olmadı!) Neyse efendim, sağ olsun var olsun, güncesini keyifle takip ettiğim Kaplan Diary beni mimlemiş de bu sebepten ötürü keyifli bir yazıyla yine karşınızdayım. Kendisine teşekkürü bir borç bilirim. Hayatın en bayat olduğu dönemlerden geçerken, kendi iç dünyamın dev dalgalarıyla kavga gürültü içindeyken, bu mim pek de iyi geldi. Mizaha ve güzel anılara ihtiyacım var nitekim…
Mim konumuz “ en sevdiğiniz 15 kitap”


Zor bir konu aslında, çünkü ne bileyim hayatımda etkilendiğim çok kitap var. Mesela yanılmıyorsam orta 2’de okuduğum “Silahlara Veda”dan çok etkilenmiştim. Ortaokulda bize ne güzel kitaplar okutan ne güzel öğretmenlerimiz vardı! 

Daha da çocukken okuduğum “Pal Sokağı Çocukları” nı gözyaşları  arasında  okuduğumu anımsıyorum mesela. O dönemler arabesk diye “Kemalettin Tuğcu” kitapları yasaklanırdı, gizli saklı ve elbette ağlayarak okuduğum birkaç kitabı vardı bende de… Ne naif zamanlarmış, insanın inanası gelmiyor düşündükçe… Bir de ben ortaokuldayken yasaklanan Erich Von Daniken’in Tanrıların Arabaları adlı kitabından çok etkilenmiş, aslında biraz da korkmuştum. Bilmeyelim ve korkmayalım, ya da bilmeyelim ve üzülmeyelim diye kitapları yasaklıyorlarmış demek ki, şimdilerde de değişen pek bir şey yok aslında. Bilmeyelim ve sorgulamayalım diye web siteleri yasaklanıyor...


Sahi ben çocukken ne çok kitap okurdum! Yapacak bir şeyim de yoktu aslında. Kitapların dünyasına kaçmak iyi gelirdi… Aslında şanslıydım da yadsıyamam. Çünkü bizim evde kocaman bir kütüphane vardı. Babam, okuyan bir öğretmendi. Altın Kitaplar, Ciltli Hayat Ansiklopedileri, romanlar, edebiyat dergileri vardı… Şimdi düşünüyorum da, lise 1’deyken  kütüphanemizin üst raflarına dizilmiş ciltli Altın Kitap’lara merak sarmıştım. Nabokov’un Lolita’sını nasıl da saklayarak okuduğumu anımsıyorum. Kitapta anlatılanlar değil de kitabın yazılış şekli beni derinden etkilemişti. Çünkü Lolita, bir günlüktü aslında. Ve ben, o kitabı okuduktan sonra  kitaptaki kahraman gibi gizli gizli günlük tutmaya başladım. Ciltler dolusu yazdım, yıllarca yazdım sonra…İçime akıttığım her derdimi o ciltlere yazdım. Sonra aniden bıraktım. Bundan birkaç yıl önce bir iki cildini yırtıp çöpe attım o günlüklerin. Zaten açıp okumaya cesaretim de yoktu ki… Geriye kalan 5-6 cildi de önümüzdeki hafta atsam hiç fena olmaz aslında. İnsan yüklerini hafifletmeli…

Nereden nereye  geldik. Beni etkileyen 15 kitabı yazacaktım güya, kaç oldu acaba… Pal Sokağı Çocukları dedik, Silahlara Veda dedik, Tanrıların Arabaları dedik, Lolita dedik… Dört olmuş daha…
Üniversite zamanları hep okumakla geçti. Sahaflara gidip “Abi bana bir felsefe listesi yapar mısın” diyen öğrencilerdik biz. Bilmediğimiz, okumadığımız kitaplar için utanırdık… Ne bileyim bir dönem Oğuz Atay’a takılmıştım mesela. Tutunamayanlar’dan tutun da Günlük’üne kadar her kitabını okumuştum yutarcasına. Bunalım dönemlerimde iyice bunalıma sokmuştu beni Oğuz Atay sağ olsun. Ama noktasız virgülsüz soluksuz okunan satırların tadı hala damağımda. Sonra bir dönem şiirim gelmişti fena halde. Edip Cansever’i sanki bir kutsal kitap gibi çantamda gezdirdiğim bir dönem vardır… Hala o yırtık pırtık kitap kütüphanemde durur… “İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben. İşte yalnızlığım alnımda, kollarımda… İşte yok oluşumdan doğan kent…” Vay vay vay, mim değil nostalji yazısı mübarek…
Beni mimleyen Kaplan Diary bin pişman oldu ya neyse, ok yaydan çıktı bir kere…
En sevdiğim kitap diye bir şey nasıl olabilir ki benim… Hepsi hayatıma tanık olmuş, hepsi beni almış bir yerlere götürmüş, hepsi bana arkadaşlık yapmış… Bir dönem Vedat Türkali’ye tutundum mesela. Güven-1, Güven-2 ve diğer kitaplar. Arada Yaşar Kemal gümbür gümbür… Hala içimde ukdedir, üstadın bütün kitaplarını okumalıyım!  Zülfü’nün yeri ayrı bende. O benim babam gibi, o benim tanıdığım biri gibi adeta. Eh haliyle okumadığım sanırım bir iki kitabı kaldı… Marquez’in yeri bambaşka. Ha sahi Goncarov’un Oblomov’unu da çok sevmiştim. Çünkü deli gibi Oğuz Atay okurken, kahramanlardan biri Oblomov’dan bahsetmişti. Nasıl okumazdım ki… Sonra Jose Saramago tabiri caizse vurdu geçti beni Körlük kitabıyla, bir solukta okuyup Görmek’i almıştım susamış gibi… O’nun da bütün kitaplarını okumak istiyorum. Arada atlamaktan korktuğum Ahmet Ümit var,  Buket Uzuner’in “Su” kitabı var, mesela Richard Russo’nun Kasaba’sı var bayılarak okuduğum.



Rus klasikleri var, bana hep iyi gelen Orhan Kemal’lerim var…Arada çerez gibi okunan ve gönül telini titreten “Bin Muhteşem Güneş” gibi, “Angela’nın Külleri” gibi, “Venedik’te bir Yahudi” gibi, “Kurt Seyit ve Şura” gibi severek okuduklarım da var… Ferzan Özpetek’in son okuduğum ve bayıldığım “Sen Benim Hayatımsın” var mesela… Nazan Bekiroğlu var…

Yani demem o ki, benim en sevdiğim 15 kitap yok, çünkü benim her zaman sevdiğim kitaplarım var… Neredeyse ağlayacağım şimdi, zira onlarsız ben ben olmam ki…



Yine bir mim yanıtlamayı beceremedim gördünüz mü… Ne bileyim ortaya karışık “little little into the middle” gibi bir şey oldu. Kulakları çınlayasıca Cem Yılmaz…Ben var ya, artık sanırım sadece sanattan duvarlarla örülü bir dünyada yaşamak istiyorum…

Not: Bu yazıyı okuyan  blog yazarları bu mimi  yanıtlayıp üç gün içinde yayınladıklarında dilekleri gerçek oluyormuş. Ben demiyorum, sosyal medya tanrısı öyle söylüyor, kalın sağlıcakla …

Devamını Oku

2 Şubat 2016 Salı

Dünyadan ilginç kadın haberleri!

İyi günler sayın seyirciler, şimdi haberlere geçiyoruz.

Aldığımız son dakika haberine göre Almanya'nın en büyük kentlerinden birinde toplanan binlerce kadın, “Son dönemlerde artan kadın cinayetlerine son!”Helga'lar ölmesin!“Helga, Hans'ın malı değildir!” şeklindeki çarpıcı pankartlarla eylem yaparken, polis göstericilere saldırdı. Binlerce kadın sıkılan gazdan baygınlık geçirirken, ortalık savaş alanına döndü. Göstericilerden biri “Kadına şiddet bu ülkenin kaderi değildir. Bütün Helga'lar kurtulana kadar mücadeleye devam!” açıklaması yaptı.

Öte yandan İsviçre'nin Bern kentinde gece saatlerinde tacize uğrayan bir kadın için sosyal medyada açılan başlıklar ülke gündemine oturdu: “Bir İsviçreli kadın, gece vakti sokakta ne yapıyormuş acaba?” şeklinde atılan tweet sonucunda binlerce İsviçreli erkek, aynı şekilde tweet'ler atmaya başladı. Her konu hakkında referandum yapılan İsviçre parlemantosu bu konuyu da gündemine taşıdı. Yapılan oylamada, gece 23.00'den sonra sokağa çıkan kadınların her şeye müstehak olduğu!” sonucu çıktı ve o saatten sonra sokakta gördüğü kadını taciz eden erkeklerde “ağır tahrik” unsuru düşünülerek, ceza indirimi uygulanacağı bildirildi.

Avustralya'nın Sidney valisi, “tayt giyen kadınlar erkekleri tahrik ediyor, edebinizle giyininiz!” şeklinde bir açıklama yapınca, kadınların yüzde 50'si valiyi haklı buldu ve evlerindeki taytları getirip şehrin özgürlük anıtı önünde sembolik olarak yaktılar. İçlerinden bir kadın, “Valimiz son derece haklı. Eğer bu dünyada erkekler suç işliyorsa, bunun sorumlusu bizleriz, haddimizi bilelim” şeklindeki açıklamasıyla büyük alkış topladı.

Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de kız çocukları ile erkek çocuklarının aynı sınıflarda ders görmeleri yasaklandı. Finlandiyalı çiçeği burnunda eğitim bakanı yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Kızlar ve erkekler birbirlerinden ayrı tutulmak zorundadır. Ataşı'nan barut yanyana durmaz. Biz bu konuda gerekli düzenlemeleri yapıyoruz. Değil aynı sırada oturmaları, aynı sınıfta olmaları dahi düşünülemez. Hedefimiz ayrı binalarda eğitimi sürdürmek!“
Finlandiya'da kız çocuklarının 9 yaşına kadar okumaları yeterli görülüyor. “Adını soyadını yazsın, pazarda somon balığının fiyatını okuyabilsin yeter. Fazla okumak kızların gözünü açar, gözü açılan kızlar Finlandiya'nın ahlakını zedeler!” diyen eğitim bakanı, başarılı çalışmalarına milli iradenin desteğiyle devam ediyor.

Diğer bir haberimiz ise Kanada'dan. Kanada'da “kadın olma yaşı” 18'den 9'a düşürüldü. Bu sayede aileler, kızlarını 9 yaşına geldiğinde diledikleri adamla evlendirebilecek, hatta bunun karşılığında uygun gördükleri bir parayı da talep edebilecekler. “Aileler boşuna değil, kendilerine faydalı olsun diye çocuk yetiştirir. Bir çocuk kolay mı büyüyor? 9 sene bakıldıktan sonra bir kızın satılmasından daha doğal ne olabilir! Yaşı geçince kız para etmez!” diyen aileler, Kanada'nın milli servetine katkı için, sattıkları kız çocuğu başına aldıkları paradan yüzde elli oranında vergi ödüyorlar.

Son haberimiz ise Türkiye'den:

Sayın seyirciler, biliyorsunuz bugün günlerden 4 Nisan 1926. Medeni Kanunu kabul eden Türkiye'de birden fazla kadınla evlenmek yasaklandı, evlenmek için yaş sınırı getirilerek küçük yaşta evlenmeler kaldırıldı, kadınlara da boşanma hakkı tanındı, miras hukukunda kadınlara eşit haklar getirildi.

İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?diyen Atatürk adında bir liderleri var onların...




******************
Bu yazıyı yazmama ön ayak olan “kadın olmak” adlı mimi bana paslayan sevgili “sağlikliyasamgurusu” bloguna çok teşekkür ederim. Mimi bu yazıyı okuyan bütün blog yazarlarına paslıyorum ben de.

 Yazalım güzelleşim, sevgiyle...




Devamını Oku

29 Ocak 2015 Perşembe

Mimlendim yine, konu kendi kitabım...


Bloglararası mimlemeler arada keyifli yazılar çıkmasına neden oluyor. Bugün de sevgili Kozmokitap'ın beni de mimlediği sorularla karşınızdayım. Kozmokitap'a bu keyifli anket için teşekkür ediyorum.

Benim kitabım


1- Bir kitap yazmaya karar verdiniz. Türü ne olurdu?

Bir kitap yazma hayalim var zaten, henüz karar aşamasında değil gerçi ama türü belli; roman olacak. Zira uzun soluklu paylaşımların, uzun soluklu okumaların, yani romanların insanıyım ben. Hiç sevmedim hayatım boyunca öykü okumayı, tam kahramanlarla tanışıp hemhal olmuşken öykünün sonu geliverir ve ben yapayalnız hissederim kendimi o anda. Belki de bu nedenle roman alırken, sayfa sayısı çok olanını seçiyorum bilinçsizce, ince kitabım o kadar az ki... Dolayısıyla kalın, kocaman bir roman yazacağım günün birinde. 5 sezon süren dizi film gibi kabak tadı vermeyecek ama, okuyucular kitap bitmedikçe mutlu olacaklar. Nasıl hayal ama ☺

Roman dediğin kalın olmalı...

2-Bu kitabı bir serinin başlangıcı mı yoksa bağımsız bir roman şeklinde mi yazardınız?

Bilmem, bilemem. Belki roman kendini sürükler, belki kahramanlarımdan ayrılmak istemem, devam kitapları yazarım belli mi olur. Harry Potter gibi meşhur bir kahramanım olursa eğer ve bütün dünyada çok sevilirse, okuyucular milyonlarca e-posta ile “lütfen lütfen lütfen devamını da yaz” diye baskı yaparlarsa, vicdanım nasıl rahat eder yazmazsam değil mi ama!

3) Kitabınızın baş karakterinin ya da karakterlerinin isimlerini ne/neler koyardınız?

Kitabımın konusu yok ki ortada isimler nasıl olabilir nereden bileyim şimdi? Belki isimsiz olur kahramanlarım, Jose Saramago'nun Körlük-Görmek kitaplarında olduğu gibi. “Siyah gözlüklü kız, sarışın ufaklık, evin annesi” gibi evrensel tanımlamalarım olur belki kahramanlarımla ilgili. Belki de bilinmeyen bir dildedir isimleri, şimdi yazarsam ne hükmü kalır.! Yok yok yanıtlayamam bu soruyu... Biraz daha yazarsam sanki roman çıkacak şuracıkta ortaya, çalınır malınır fikirlerim aman diyeyim!

Kitap sevgidir...


4) Her yazarın etkinlendiği başka yazar ya da yazarlar mutlaka vardır. Peki sizinkiler hangileri?

Bende yazar çok, Marquez mü desem, Jose Saramago mu desem, Vedat Türkali mi desem, Oğuz Atay mı? Yoksa Zülfü Livaneli mi desem, arada Orhan Kemal'i de unutmasam... Bütün bu isimleri sıralarken Rus klasiklerinin muhteşem yazarlarına haksızlık etmiş olurum. Dostoyevski küser, Balzac ve Jack London'ın morali bozulur...

5) Kitabınızın nerede geçiyor olmasınız isterdiniz? (Hangi ülke, şehir, köy vs). Ya da kitabınız kurgusal bir dünyayı anlatıyorsa orası nasıl bir yer olurdu?
Ama bu soruları yazan arkadaş kimse, sanki benden kopya çekecekmiş gibi geldi, böyle de sorulmaz ki şimdi! Kahramanların adını öğrendi, nerede yaşadıklarını öğrendi, yok yok edebi casusluk var bu olayda, asla kopya vermeyeceğim, boşuna beklemeyiniz :)


Sabahtan akşama kadar okumak...


6) Kitabınızı ilk olarak kime imzalayıp verirdiniz?


Bilmem ki, kim en çok isterse ona veririm herhalde. En iyisi o gün geldiğinde dönüp buraya kime verdiğimi yazayım.☺

7) Gelelim en önemli soruya, kitabınızın ismi ne olurdu?

Ne bileyim, ortada bir tek sözcük bile yokken kitabımın ismini istiyorlar benden. Sonra da mim sorularına laf atan gıcık kişi ben oluyorum. Mim sorularını hazırlayan arkadaşın edebi casusluğu konusundaki şüphelerim giderek artıyor ☺

8) Sizce kitabınızı en güzel şekilde anlatan 3 kelime ne olurdu?

Bir kitap okudum, aklım başımdan gitti.” diyebilirler, “beni bana anlatmış” diyebilirler, Aslında “ne güzel bir kitap!” deseler hiç fena olmaz. Hele ben kitabı yazayım da sonrası gelir elbette.

......................

Bir mimin daha sonuna böylece gelmiş olduk. Ben eğlendim soruları yanıtlarken, umarım siz de keyifle okumuşsunuzdur. Dileyen herkes bu mim sorularını blogunda yanıtlayabilir, ben kimseyi işaretlemiyorum ve sizleri özgür bırakıyorum bu konuda.

Okumalı yazmalı bir gün diliyorum, sevgilerimle ♥




Devamını Oku

13 Kasım 2014 Perşembe

Mimlendim, keyifli bir yemek yazısı çıktı ortaya...

Sevgili Decoridea eğlenceli bir mimde beni mimlemiş, teşekkür ediyorum kendisine, evet gelsin sorular:


En sevdiğiniz yemek?
Ne desem bilemedim. Şimdi zeytinyağlı sarma desem, baklalı enginarın hatırı kalır, içli köfte desem deniz börülcesinin boynu bükülür. Cemal Süreya'nın "Aşk" şiirinden aşırma bir cevap oldu böyle de, en iyisi “sevdiğim yemeklerin hakkını veririm” demek sanırım.

cevizli baklava
En sevdiğiniz tatlı?
Sütlü tatlıların prensesi kazandibi, evde pişiyorsa azıcık yanmış dibi hem de, ismine yaraşır cinsten.
Şerbetli tatlılardan elbette ki cevizli ev baklavası. Baklava dediğin fıstıklı mı olurmuş, ceviz dolacak içi, tereyağının o özgün kokusunu hissedeceksiniz damağınızda, ağzınızda şerbet damlacıkları lezzet patlaması oluştururken, yavaş yavaş yutacaksınız lokmaları.
Bir de treliçe çıktı yeni, sütün aramosında o ne hafiflik, o ne lezizlik, o ne şahaneliktir öyle, bir de üzerinde karamel de var ki oy oy oy...



Siz çocukken anneniz sizi?
Ee? Ne diyeyim ki şimdi, soruyu yazan arkadaşımız bir zahmet yüklem de koysaymış ya! Protesto ediyorum bu yarım cümleyi. Bazen böyle kıl Türkçeci moduna geçerim bilirsiniz.

Çocukken, şimdi de?
Pardon, Fransız kaldım yine. Bu soruyu nasıl anlasam bilemedim. Twitter'da 140 karakter yazmaktan mı oluyor acaba bu sözcüklerden tasarrufa gitme anlayışı? Bir mani yazayım bari ben de:

Sosyal medya zehirledi bizi,
Viran etti cümlelerimizi,
Duymayanlar da duysun
Aradaki boşluklar kelimelerle dolsun☺

Yemeği sevdiğiniz ilginç şeyler?
Biz çocukken bahçemizde ayva ağacı vardı, biz onun çiçeklerini yemeğe bayılırdık, çok güzel bir tadı vardı o çiçeklerin. Şimdi olsa yine yer miyim, ne yalan söyleyeyim bir ayva ağacı görebilsem,çiçeğinin tadına yine bakarım sanırım.

Türk mutfağı dışında?
Evet yine yüklemsiz bir cümleyle karşılaştık. Ne zaman mim yanıtlasam ille de sorulara takılıyorum elimde değil. Türk mutfağı dışında hangi mutfakları sevdiğimi soruyorlar şeklinde varsayıp cevap vereyim.

Ben yemek konusunda hiç de açık fikirli bir insan değilim maalesef. Her yemeğe peynir atılan İtalyan mutfağı benim gibi peynir düşmanına ters. Etlerin pembe pembe neredeyse çiğ yenildiği Fransız mutfağı benden uzak olsun. Çok acılı sevmediğim için Meksika mutfağı da yerinde kalsın. Amerika'nın zaten mutfağı yok. İngiltere'nin mutfağı yok da işte kahvaltıları var, ama sanırım kahvaltıda tatlı fasulye yemek pek hoşuma gitmez. Böcek möcek, yosun mosun ne varsa pişirilen Uzak Doğu mutfağı benden uzak olsun, geriye ne kaldı? Rus mutfağının votkası olur bakın, Absolute'a hayır demem..


meyveler şahane


Yemeyi sevdiğiniz sağlıksız şey?
Nutella'lı ekmek, hmmm nefis!

En sevdiğiniz meyve?
Yine doğanın bize bahşettiği şahane meyvelere haksızlık edecek zor bir soru bu. İncirin ağızda bıraktığı o yapışkan ama güzel tadı nasıl kıyaslarım ananasın o sulu, o şahane kokulu etkisiyle! Karpuz kavun demez mi ki bizim neyimiz eksik. Çileğin o iç gıcıklayan kokusuna kim dayanabilir? Hele bu aralar tezgahlarda göz kırpan tatlı sulu mandalinalar, portakallar, Amasya elmaları çıtır çıtır.. Edalı işveli bir görünüp bir yok olan kara dutun gizemi, kızılcığın güzelliğine aldananların damaklarında kalan o şakacı mayhoşluk.. Kayısının sarısı, yere düştü yarısı mı desem, kiraz aldım dikmeden Halimem ben yanıyom yürekten mi desem, yoksa üzümler birbirlerine bakarak kararsa da çarşıdan bir tane nar alıp eve gidince bin tane olmasının sihrini mi anlatsam?
En iyisi ben bu soruyu pas geçeyim.


meyveler, taze taze...
En sevdiğiniz atıştırmalık?
Açsam, atıştırdığım her şey en sevdiğimdir. O anda meyve de olabilir, çerez de olabilir, kurabiye de olabilir, hatta kuru ekmek parçası bile olabilir. Adı üzerinde atıştırmalık, açlığı yatıştırmalık.. (yine reklam sloganı oldu)

En sevdiğiniz içecek?
Tabii ki su.. Yazın susuzluğunu gidermek için şekerli meyve suları, kola falan içerler ya şaşırırım onlara. Ya da çok sıcak bir günde susuzluğu gidermek için bira içerler. Hayır, ben önce kocaman bir bardakta suyumu içmeliyim kana kana, sonra içerim bira ya da sodayı. Susuzluğumu gideren ikinci içecek ise ayrandır. Yanlış anlaşılma olmasın, birileri “milli içecek” demeden önce de seviyordum ben ayranı.

Asla yemeyeceğim, içmeyeceğim dediğiniz şeyler?
Antenli arkadaşlar ve bilimum acayip yaratıklar diyeyim ve bu konuyu kısa keseyim. Zira konuşması bile zor netekim.

Sonsuz tane olsa yiyebileceğiniz şeyler?
Yok öyle bir şey, insan sıkılır hep aynı şeyi yemekten, ben sıkılırım şahsen.

dumanı tüten tarhana,nefis!
Çorbaların kralı?
Anne usulü tarhanadır. İçinde soğan, baharat, ot mot yoktur. Sadece domates ve yoğurtla karıştırılmıştır, mayhoştur. Yeşil biberle pişirip üzerine bolca karabiber dökersiniz, fırında kızarmış baharatlı ekmek lokmalarını atarsınız o sıcak çorbanın içine. İşte o ekmek lokmalarıyla çorbanın buluştuğu anda çıkan ses sanki yaşamın özü gibidir. Akşam tarhana çorbası piştiyse ve kaldıysa tencerede, ertesi sabah başka kahvaltı gelmez insanın aklına. O koku sevginin kokusudur, dumanı tüten tarhana çorbası pişen evler sanki daha huzurlu ve mutludur diye düşünürüm. Tarhana çorbası demek yuva demektir benim gözümde.
 Bir çorbaya işte böyle de anlam yüklerim...




kahvaltı sevgidir
Kahvaltıda tercih ettiğiniz şeyler?
Yemek yemek hakkında ne düşünürsünüz bilmem, ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” demiş ya Cemal Süreya, sanki bu şiiri benim için yazmış. Kahvaltı insanıyım ben, hele hafta sonları özenli kahvaltılar hazırlamaya bayılırım. Sadece peynir tereyağ yemem çocukluğumdan beri, onun haricinde her şey olmalı kahvaltı soframda. Şimdi anlatırsam herkesin ağzı sulanır, mükellef olmalıdır kahvaltı sofram. Ha bir de İzmir özlemim kabarınca boyoz çeker canım kahvaltıda.

Açken ben?
Reklam sloganı geldi şimdi aklıma, öyle sormuşlar çünkü. Açken ben ben değilim demek istiyorum. Gerçekten de açlığa dayanamam, kafam çalışmaz, uyku halinde olurum. Babaannemin bir lafı vardı, “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” derdi, aynen öyle gerçekten de.

Bir keresinde yemek yerken?
Bir keresinde yemek yerken gülme krizi tuttu, bir keresinde yemek yerken az kalsın balığın kılçığı boğazıma kaçıyordu, bir keresinde yemek yerken dalıp gitmişim, bir keresinde yemek yerken yemek çabucak bitti, bir keresinde yemek yerken yemek yemek ne acayip bir şey diye düşündüm, bir keresinde yemek yerken neden Türkçe'de yemek yemek gibi bir söylem var diye düşünüyordum...
Böyle uzar gider bu sorunun yanıtı...

Eğlenceli bir mimdi, umarım siz de eğlendiniz. Ben kimseyi mimlemek istemiyorum yine, bu yazıyı okuyup sorulara yanıt vermek isteyen herkes kendini mimleyebilir.


Lezzet ve keyif dolu bir gün geçirmenizi dilerim. Şimdiden afiyet olsun hepinize.
Devamını Oku

6 Kasım 2014 Perşembe

Yine mimlendim, konu Bumerang!


Sevgili 1deliningunlukleri blogu beni Bumerang konusunda mimlemiş,  kendisine teşekkür ediyorum, bakalım sorular neymiş:

1.Bumerang hakkında genel düşünceleriniz nelerdir?
Blog dünyasına ilk girdiğimde tanıştım Bumerang'la, iyi ki de tanışmışım. Yaklaşık 22 aydır sürdürdüğüm blog yazarlığı serüveninde kendilerinden çok fayda gördüm. Geçen yıl YılmazÖzdil ve Ahmet Ümit söyleşilerine katıldım mesela, hayatımda unutamayacağım mükemmel etkinliklerdi.Yine Tolga Örnek'in “SeninHikayen” adlı filminin ön gösterimini Bumerang sayesinde bir çok ünlü kişiyle birlikte özel gösterimde izlemiş,Tolga Örnek'le de söyleşi yapma şansı bulmuştuk. Bu da benim için unutulmaz bir deneyimdi. Geçen yıl yine “İyi İçerik Atölyesi” ve Bumerang Ödül Törenine katılan şanslı blogger'lardan biri de bendim. Şahane bir deneyimdi. Bunlarla da kalmadı elbette, Bumerang'ın Facebook ve İnstagram yarışmalarından kitaplar da kazandım, söylemesi ayıp fena olmayan bir reklam geliri de elde ettim tekliflerinden. Bütün bu etkinlikler, hediyeler ve teklifleri alırken inanın"yazmak" dışında başka bir şey yapmadım. Üyelik tipi yükselmediği için Bumerang hakkında olumsuz düşünceler belirten arkadaşlara diyorum ki, aksatmadan güzel yazılar yazmaya devam ederseniz, Bumerang'dan karşılığını mutlaka görürsünüz. Adı üzerinde Bumerang bu, döner dolaşır sizi bulur.
Blog yazarlığını daha çok sevmemde Bumerang'ın katkısını yadsıyamam. Üstelik bunca basın-yayın kuruluşu arasında blog yazarlarına kapısını açan tek kuruluş olan Hürriyet'in hakkını da gözetmek lazım.

bumerang


2.Bumerang üyeliğiniz var mı ya da açmayı düşünür müsünüz?
Elbetteki var, Platin üyeyim. Sizin üyeliğiniz yoksa eğer, aşağıdaki kodu ilk üyelik başvurunuzda belirtirseniz, hem siz hem ben biraz para kazanmış oluruz :)




3.Bumerang'ın ilerde blogunuzu iyi yerlere taşıyacağını düşünüyor musunuz?
Bumerang sayesinde Yazarkafe'de yazılarım yayınlanıyor, dolayısıyla yeni takipçiler kazanıyorum. Daha çok etkinliğe katılırsam ve hatta yarışmada derece alırsam elbette blogum çok daha iyi yerlere gelebilir, köşe yazarı bile olabilirim, bu hiç de ulaşılmayacak bir hayal değil.
 Yeri gelmişken söyleyeyim, bu sene “En Çalışkan Blog” kategorisinde ben de Bumerang ödüllerine adayım, oylarınızı aşağıdaki linkten 
verebilirsiniz :)
 (Not: Bir mimden olabildiğince fayda sağlamak böyle bir şey olsa gerek) 

. 

4.Bumerang tekliflerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Teklifler konusunda Bumerang da sürekli kendini yeniliyor, birlikte kazanmaya devam ediyoruz.

5.Bumerang hakkında olumsuz düşünceleriniz var mı?
Olumsuz demeyelim de öneri diyelim. Kanımca yarışmada daha çok kategori olabilirdi, mesela ben kişisel, mütevazı bir blog olarak,10 tane yazarı olan, neredeyse profesyonel site kıvamına gelmiş bloglarla aynı kategoride yarışıyorum. Ya da yemek, makyaj, gezi gibi popüler konularda yazarak binlerce takipçiyi kolayca edinen bloglarla aynı kategoride yarışıyorum; biraz haksız rekabet oluyor sanki. Yeri gelmişken buradan sesleneyim, sevgili Bumerang, seneye yarışmada kişisel bloglar için lütfen ayrı bir yarışma kategorisi açın, içerik kalitesine göre bloglarımızı yarıştıralım ne güzel olur öyle...


6.Üye tipiniz sizce normal mi ya da tekrar değerlendirilmesi için bir talepte bulundunuz mu?
Ben blogumu açtıktan sonra başvurmuş, bronz üye olmuştum, birkaç ay geçtikten sonra altın, yanılmıyorsam 8. veya 9. ayımda da platin olmuştum. Gayet mantıklı bir süreçti.


7.Bumerang ile herhangi bir sorun yaşadınız mı?(Aldığınız reklam karşılığında ödeme yapılmaması gibi)
Kesinlikle hiçbir sorun yaşamadım. Bumerang ekibi çok arkadaş canlısı, çok kibar ve anlayışlı olduğu için kimsenin de sorun yaşayacağını sanmıyorum.

8.Bumerang dışında içerik eklediğiniz siteler var mı?
Çalıştığım reklam ajansının kurumsal blogunu yazıyorum, onun haricinde bir ara yazılarım, Maraş yerel gazetelerinden birinin hem dijital ortamında hem de basılı gazetelerinde yayınlanıyordu, bir süre sonra bazı haklı gerekçelerle bıraktım o işi.

9.İlerde bumerang ödüllerine katılmayı düşünür müsünüz?
Bu sene katıldım, herkesten oy bekliyorum :)


Evet, dileyen her blog yazarı bu mimi yanıtlayabilir, hayatımızdaki güzel bumerang etkilerinin hiç bitmemesi dileğiyle diyor ve gidiyorum bu günlük, sevgiyle..

Devamını Oku

18 Ekim 2014 Cumartesi

Yine mimlendim, yine eğlendim :)

Sevgili Kayb-ı Kelam ve Jaleceanne beni mimlemişler, eksik olmasınlar. Kendilerine teşekkür ediyorum bu eğlenceli aktivite için. Gerçi ben, blog mimleri konusunda pek beklenen cevapları veremiyorum maalesef; bu sefer de öyle oldu, sorulara cevap vermekten çok sorularla konuşmayı tercih ettim yine.. İçimden geldiği gibi yani..

Umarım sıkılmazsınız diyelim ve başlayalım o halde.

Bakalım sorular neymiş?



Bu aralar hayatında neler oluyor, seni nasıl etkiliyor bu olaylar?
Sevmedim ben bu soruyu, yani yazdım sildim, yazdım sildim, istediğim gibi yanıtlayamadım ve anladım ki soruyu sevmemişim. Nasıl desem, uzun süredir görmediğiniz biri ile sokakta karşılaşırsınız da hani size sorar ya:

  • Eee, daha daha ne var ne yok? Hayatın nasıl gidiyor?
Öylesine sormuştur belli ki, cevap vermek istemezsiniz ya, geçiştirirsiniz hani:

  • Ne olsun işte, bildiğin gibi iş, güç...
Böyle dersiniz genelde, içinizden fazlası gelmez, çünkü soru çok geneldir. İnsan bir çırpıda nasıl cevap verir ki böyle bir soruya.. Belki de en önemsediği şeyi söyler, ya da aklına ilk geleni, ki zaten akla ilk gelen o an için hayatı da etkileyen ana mevzudur.

Böyle bir soruyla karşılaşınca afalladım birden, neler oluyor hayatımda acaba dedim kendi kendime. Belirli bir konu başlığı gelmedi aklıma, demek ki hayatımda güzel dengeler var diye düşündüm sonra. Ondan bundan şundan karınca kararınca.. Ee böyle olunca da insan yere sağlam basıyor demek ki, etkilenmiyor.

(Mim soruları hazırlayan kişi benim bu yanıtımı görse kimbilir ne düşünürdü, amma da abartmış, yazsaydı ya bu aralar saçlarımı kestirdiğim için kulaklarım üşüyor, ya da ne bileyim işte “makul şüpheli” yasası çıktı, kendimden şüphelenir oldum... Neymiş de soru çok genelmiş, bu blogger insanları içinde ne uyumsuz, kıl kuyruk tipler var kardeşim derdi kesin)

    Hayatın senin için ne kadar önem arz ediyor ?
Politikacıların iğrenç suratlarını görmek istemeyecek kadar önemsiyorum hayatımı desem, kendim hakkında hafif bir kıskançlık, haset ya da olumsuz düşüncesini yakaladığım insanlardan uzaklaşma kararı alacak kadar kendimi ve hayatımı seviyorum desem, önce huzurumu düşünüyorum desem, istemediğim şeyler talep eden insanların da üzerini çiziyorum desem, acaba hayatımın benim için ne kadar önem arz ettiğini yeterince ifade etmiş olur muyum? Yoksa bencilmiş bu evde yazan kişi mi dersiniz?
(Sahi bu soruları hazırlayan insan hakkında şüpheler oluşmaya başladı bende, mim görüntüsünde bir komplonun içine mi düştüm yoksa?)



    Kendini bir kenara çekip, hiç düşündüğün oldu mu ?
Mim değil sanki polis sorgusu gibi devam ediyor sorular, şaşırmaya ve afallamaya devam ediyorum... Bir dakika ne oluyor, kendimi bir kenara çekmek de ne demek? Ben şiddetten ve baskıdan nefret eden bir insanım, niye kendimi bir kenara çekip azarlayayım ki? Kendimi duvar kenarına çekip “hmmm, bak böyle yapmaya devam edersen görürsün gününü!” dememi istiyor soru soran kişi. Ya ben gerçekten bu mimin ana kaynağını çok merak etmeye başladım, bir faşizm kokusu geliyor burnuma bu sorularda ama, neyse bakalım devamında neler olacak..

Nefret duyduğun bir alışkanlığın var mı ?

Yine yanlış sözcükler ve yine negatif bir soru.. Bir kere insan kendisinden veya alışkanlıklarından nefret etmemeli zannımca.. Sanki soruları hazırlayanlar dış mihraklarmış da psikolojimizi bozmak gibi bir amaçları varmış gibi hissettim birden..
Hayır dış mihrak, sen böyle tuzak sorularla benim iç dengelerimi bozamazsın!
Bütün alışkalıklarımı seviyorum, hatta hayranım onlara oldu mu şimdi..
Günah çıkarma odasına döndü zaten bu mim ...

    5. Bu hafta içinde neler yaşadın ?
    Bak işte yine başa döndük. Bu aralar hayatında neler oluyor sorusuna geldik yani. Cidden bir şey yok öyle anlatılabilecek kıvamda, hem olduysa da zaten blogumda anatmışımdır. Soğuk soğuk terler dökmeye başladım, yoksa “makul şüpheli” mi seçildim?

    Hayat ...
Bunu bir soru olarak algılamadım, evet hayat ve üç nokta... Next...



    Son zamanlarda bir değişikliğe uğradığını düşünüyor musun ?
Nasıl yani, öyle mi düşünmem gerekiyor yoksa? Sanırım dış mihraklar bizi mutasyona uğratacak bir biyolojik bomba attılar, mim görüntüsündeki sorularla üzerimizde bilimsel analiz yapıyorlar..
Yoksa ben “makul şüpheli” miyim? Seçildim mi? Ama abiler ablalar, oto sansürüm çok kuvvetlidir benim...

    Hayattan beklentilerin neler ?
    Mutluluk, sevgi, huzur..
    Dış mihrak kardeş, cidden içimden gelen bu üç sözcük, inan ki en kalbî duygularım bunlar..

Sorular bitti mi?
Ohh, rahatladım birden, anladım ki sorguya çekilmek zor iş.. Bu mim sayesinde “makul şüpheli” kurbanlarla hemhâl oldum, anladım ki özgürlük gibisi yok..

Sevgi ve saygıyla efendim, ben eğlenerek yanıtladım soruları, umarım siz de beğendiniz. Mimlenmek isteyen herkes bu sorulara yanıt verebilir, ben şahsen sizi mimleyip sıkıntıya sokmayayım şimdi..

İyi hafta sonları..


Devamını Oku