24 Kasım Öğretmenler Günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Kasım Öğretmenler Günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2016 Perşembe

Öğretmenlerim vardı...

İlkokul öğretmenimden aklımda kalan şey nedir biliyor musunuz? Kırmızı ojeleri ve bakımlı elleri... Ödevlerimi imzalayıp “aferin” yazarken hafızama nasıl kazınmışsa artık, O'nu sanki hep tek renk oje sürülmüş ama hep bakımlı elleriyle anımsıyorum... Aferin alabilmek için ne çok hırs yapar ve ne çok çalışırdım...

Evet çoğu çocuk gibi ben de kendisine hayrandım. Disiplinli bir kadındı, gülümsediğini anımsıyorum ama ağız dolusu kahkaha attığı hiç aklıma gelmiyor. Kendime, makyajıma çok dikkat etmesem de ojelere, tırnak bakımına merakım belki de ilkokul öğretmenimin bende bıraktığı iz nedeniyledir kim bilebilir... “Koskoca beş yıl okumuşsun, kala kala aklında kırmızı ojeler mi kaldı, ne yani ilkokul öğretmenin sana oje sürmeyi mi öğretti ?”demeyin. Bunlar önemli şeyler. Hiç unutmam, lisenin ilk sınıfındayken coğrafya öğretmenimiz de “Kız ya da erkek olmanız fark etmez, deodorant kullanın, her zaman temiz kokun!” demişti ve ilk deodorantımı bu sözün üzerine almıştım. O gün bugündür buna önem veririm, insanları rahatsız etmeyecek bir temizlik koksun isterim üzerimde... Belki coğrafya dersinden okul hayatım boyunca pek haz etmedim ama temiz kokmayı öğretti bana o öğretmenim, az şey mi; dağ ve ırmak adlarını bilmekten daha değerli değil mi?

photo by: https://www.pinterest.com/bferdem/
Üniversite sınavına hazırlanıyorduk lise sonda, iyi bir kimya hocamız vardı, adı Arif Bey'di. Hiç unutmam, “Sınava girerken yanınızda hırka gibi bir şey götürün. Olur da tuvaletiniz gelirse, utanmayın yapın altınıza, yanınıza götürdüğünüz hırkayı belinize bağlar çıkarsınız. Orada biraz sıkılırsınız ama bu sınav daha önemli!” demişti. Aslında kimya öğretmenliği mükemmeldi ama düşünüyorum da şimdi insan ilişkileri bence pek başarılı değilmiş... Zira bu söylediği şeyden ürkmüştüm, ya sınavın ortasında tuvaletim gelirse ne yapardım! Kendisinin eğitim anlayışı korkutma üzerineydi, bazen işe de yarıyordu. Lise 1'de ilk kez fen dersimize girdiğinde “O tarih sizden uzaklaşmıyor, siz her dakika o tarihe yaklaşıyorsunuz, şimdiden sınava hazırlanmazsanız son sınıfta yetiştiremezsiniz hiçbir şeyi!“ demişti. Ben yine korkmuş, lise 1'deyken o dönemin en meşhur test dergisi olan Aşama dergilerini almaya başlamıştım. Konuları işledikçe, testleri Arif Bey'in dediği gibi çözmüş, lise sona sadece lise son konularını bırakmıştım.

Biz küçük bir kasabada yaşıyorduk, dershanemiz yoktu, hafta sonları sadece tebeşir parası toplayarak üniversiteye hazırlık kursu veren özverili öğretmenlerimiz vardı. Onlar için gerçekten de öğrencilerinin başarısı tatmin edici bir şeydi. O zamanlar çocuklar henüz yarış atı olmamıştı. Adı sürekli değişen sbs, teog, abc gibi yığınla sınav yoktu! Belki bilgisayar nedir bilmiyorduk ama, biz bence bugünün çocuklarından daha şanslıydık, zira çocuk gibi çocuklardık!
photo by: https://www.pinterest.com/selimea/
Türkçe öğretmenime hayrandım. Bize kitap okumayı sevdirmişti. Silahlara Veda'yı, Gazap Üzümleri'ni ve birçok klasik eseri ortaokulda okumuştuk. Bugün eğer kitap okuyorsam, kendisi de öğretmen olan ve çok okuyan babamın, bir de o Türkçe öğretmenimin sayesindedir. Öyle ki lisenin sonunda herkes dersleri bir kenara bırakıp elinde test kitaplarıyla okula gelirken, sonradan Edebiyat öğretmenim olan Türkçeci'nin verdiği ödevleri yapmak için gece yarılarına kadar ansiklopedilerden şairlerin yazarların hayatlarını araştırdığımı dün gibi anımsıyorum. Neticede o testleri ben de çözdüm, ben de kazandım sınavı ama benim bir farkım var, çünkü okuma alışkanlığım o gün bugündür hala devam ediyor!

Yurdumun kasabasındaki devlet okulunda nasıl bir İngilizce öğrettiyse solcu bilinen Sevgi öğretmenim, yıllar sonra gittiğim kursun seviye tespit sınavında “intermediate” çıkınca hayretler içinde kalmıştım. Ya müzik hocamız Burhanettin Bey'e ne demeli, bize piyano çalardı, okulun klasik müzik korosu vardı düşünsenize! Okulumuzun bir seramik fırını bile vardı, devrimci Hüseyin öğretmen soyut çalışmalar yaptırırdı yetenekli gördüğü öğrencilerine... Bugün ben bensem, gerçekten onların izlerini taşıyorum ufak tefek de olsa...

Ben biraz inektim evet, ortaokulda da lisede de okulu birincilikle bitirdim. Ama tuhaf ineklerdendim. Mesela lisede arkadaşlarım eve gelir, benim onlara ders anlatmamı isterlerdi, ben de anlatırdım, ödevlerine yardım ederdim. Mahallede ders anlatmadığım komşu çocuğu neredeyse yoktu. Sanırım genlerime işlemişti öğretmenlik. Babam, ablam, dayım, yengem... Bizde öğretmen çoktu. Ben olmadım, itiraf ediyorum, o zamanlar burnum biraz yükseklerdeydi, öğretmenlik gibi az puanlı bir okulu kendime yakıştıramamıştım! Çocukluk işte, “bir bayan için en ideal meslek” diyorlardı bir de, buna da karşı çıkıyordu muhalif ruhum. Nasıl yani, ben erkeklerin mesleğini yapamaz mıydım! Çok iyi bir puanla gittim tekstil mühendisi oldum sonra. Ben kırdım zinciri ama neyse ki ailede sonradan gelen kuşak öğretmenliğe devam etti. Üç tane yeğenim pırıl pırıl genç öğretmenler olarak eğitim ordusuna katıldılar, evet kpss yi geçip atanabilen şanslı azınlıkta yer alıyorlar ...

Madem kendimden, özel anılarımdan anlatıyorum bu gün, size bir itiraf daha yapaym. Aslında ben de öğretmenlik yaptım, hem de 6 ay... Okulu bitirmiş ve özel nedenlerle doğduğum kasabaya dönmüştüm bir süreliğine... O zamanlar ücretli öğretmen denilen kölelik sistemi yoktu, “vekil öğretmenlik” denilen bir şey vardı. Ben de mezun olduğum lisede birçok derse girmiştim; edebiyat, fen, matematik, fizik, kimya... Hangi ders boşsa hepsine girdim, ee serde ineklik vardı ya, her şeyden anlıyordum az buçuk, bir de yeni mezun pırıl pırıl bir mühendis beyni olunca... O öğretmenlik günlerimde biriktirdiğim küçük paralar ile İzmir'e gidecek ve mühendislik yaparak kuracağım hayatın ilk temellerini atacaktım...

Madem o günlere kadar gittik, bir de üniversiteden unutamadığım hocamı da anlatayım. Bertan hocam, kapısı ardına kadar öğrencilere açık olan odasında antika eşyaların ortasında oturur, klasik müzik dinleyerek piposunu içerdi. Sınavlarda dışarıya çıkar, notun hiçbir şey olmadığını anlatırdı aslında... Bizi fabrikalara gezmeye götürür, hepimize iş bulurdu.. Evine gider, elleriyle yaptığı kabak tatlısını yerken O'nun o engin entelektüel dünyasından feyz alırdık. Hatta İstanbul'a taşınmam da O'nun sayesindedir, bugün arayıp öğretmenler gününü kutlayacağım uzun listenin içinde elbette müstesna bir yeri vardır kendisinin.

Çok duygusallaştım farkındayım, hep söylerim bir kez daha tekrar edeyim. Hayatta iki kutsal meslek biiyorum ben, biri tıp hekimliği, diğeri de öğretmenlik... Birisi insan hayatını kurtarır, ötekisi ise insana hayat verir.. Gerisi laf-ı güzaftır...

Yaşlarınız ne olursa olsun, ruhunuzda öğretmenlik ateşi varsa hepinizin o kutsal ellerinden öpüyorum sevgili öğretmenlerim. Baş Öğretmen Mustafa Kemal Atatürkümüzün açtığı ışıklı yolda bizleri aydınlatmaya devam edin, 24 Kasım Öğretmenler Gününüz kutlu olsun...



Devamını Oku

17 Aralık 2013 Salı

#blogfırtınası 12.gün / Kod Adı Mehmet Öğretmen

#blogfırtınası etkinliğinin 12.gün ödevi en zor konulardan biriydi sanırım.

Gün 12.Sevdiğiniz birini bir karaktere çevirin ve onun hakkında yazın.

Kod adı Mehmet olsun. Bir köyde doğar Mehmet, yemyeşil bir köyde. Cumhuriyet kurulalı daha 16 yıl olmuştur. Yoksulluğun yoğun hissedildiği zamanlardır. Küçük yaştayken annesini ve babasını kaybetmiştir Mehmet. Kalakalmıştır amcalarıyla, amcalar derseniz pek de hevesli değillerdir Mehmet'le ilgilenmeye. Zira kendi çocukları da vardır, bir boğaz daha olsun istemezler, zaten az olan ekmeği kaça böleceklerdir! Babasından kalan az biraz toprağa da el koyup öksüz ve yetim Mehmet'i hiçbir şeysiz bırakıverirler ortada bir başına.

Neyse ki iyi yürekli bir el uzanır kendisine. Evlatlık edinir bir dul kadın O'nu, kod adı Hatice. İstanbul'da padişahları görmüş, cumhuriyete kolayca uyum sağlayıp yeni harfleri öğrenmiş, görgülü bilgili bir kadındır Hatice. Yalnız yaşar kasabada. Alır Mehmet'i yanına, tek derdi ise O'nu okutmaktır. Kasabada ortaokul yoktur, en yakını gemiyle saatlerce uzaktaki bir şehirdedir. Tutar kolundan Mehmet'in, alır tahta bavulu ve düşer yollara Hatice. Mehmet'i okutmaktır tek dileği, belki de gencecikken kaybettiği oğlunun acısı ancak böyle sönecektir..

Mehmet o uzak şehirde okumaya başlar. Gençlik var tabii ki serde, arada kaytardığı da olur. Hatice ise cabbar kadın, arada tek başına düşüp yollara, baskınlar yapar oğlu Mehmet'in okuluna. Kontrol eder hep.. Hatice'nin bu disiplini olmasa, belki de Mehmet, unutulmuş bir Mehmet olarak yaşayıp gidecekti sokak köşelerinde..

Mehmet'in okulu bitince gönderir Eğitim Enstitüsü'ne Orta Anadolu'nun uzak bir kentine. Mehmet okuyacak, zaten az sayıda olan muallimler ordusuna katılacak, kendisi gibi vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirecektir, Hatice'nin tek derdi budur. Okul biter, sırada Yüksek Öğretmen Okulu vardır, onu da okursa zamanın üniversitelerine hoca olabilecektir. Ama Mehmet bu sefer dinlemez Hatice Ana'sını. Bir an önce çalışıp para kazanmayı, annesi bildiği Hatice'ye bakmayı arzulamaktadır.
60'lı yıllar ve idealist koy ogretmeni


Tayini çıkar doğduğu köye. O zamanlar yol yok, araba yok doğru dürüst. Karda kışta kimi zaman saatlerce yürüyerek, kimi zaman da at sırtında gider görevine canla başla.. Öğretmenlik mesleğini o kadar sever ki, başarısı ödüllendirilir bir süre sonra. Tayini kasabada açılan yeni ilkokula çıkar ve sonrasında tam 35 sene o okulda müdürlük yapar Mehmet Öğretmen.

Yetişmiş öğretmen o zamanlarda çok değerlidir, pek de fazla yoktur çünkü. Bazen müdürlük yaptığı okuldaki boş derslere girer, bazen de kasabada sonradan açılan ortaokulda Fransızca derslerine girer Mehmet. Efsane bir öğretmen olarak takdir toplar bütün meslek hayatı boyunca.

Kendi çocuklarının yazılı kağıtlarını başkalarına okutacak kadar adaletli bir öğretmendir.
Müdür odasına kendi çocuklarını asla sokmayacak, okuldan bir kalem, bir kağıt bile eve getirmeyecek kadar disiplinlidir.
Okulun bahçesini yazın karpuz satanlara kiralayıp okula müzik odası yaptırır, okula odun kömür alır, film gösterme makinesi bile alır! Kasaba okulu neredeyse bir özel okula dönüşür zaman içinde.

Öğretmen maaşı az o zamanlar, ama devlete hizmet aşkı o kadar yüksektir ki Mehmet'in, öğretmenlerin para karşılığında özel ders vermesine gönlü asla razı olmaz. Hafta sonları bedava kurslar açar okulda, çocuklar mezun olunca birer birer o zaman sınırlı sayıda olan kolejlere gidebilsinler diye.

Mandolin kursları, gitar kursları, folklor kursları derken okul artık ünlenmeye başlar git gide. Ülke çapında folklor yarışmalarına katılıp dereceler alırlar, bilgi yarışmalarında boy gösterirler.
Mehmet Öğretmen mutludur, pazar günleri bile kravatını takıp okulu kolaçan etmeye gidecek kadar bağlıdır işine.. Kendisi gibi bir ekip vardır okulda da, öğretmenlerin hepsi idealisttir, o zamanlar adı konmamış olan “ekip ruhu” Mehmet Öğretmen'in müdür olduğu okulda son derece doğal yollardan oluşmuştur bile. Öğretmenler birbirine bağlıdır, birbirlerine yardımcıdır, arada sadece tatlı rekabetler olur. Kimin sınıfı en başarılı olacak konusudur o rekabet! Öyle kimin evi, kimin arabası, kimin pahalı elbisesi gibi iğrenç kavramlar yoktur ki zaten!

Derken aradan yıllar geçer, Mehmet Öğretmen emekli olur, Allahtan öğretmenlik mesleği bu kadar ayağa düşmemişken, zirvedeyken bırakır görevini. Emekli ikramiyesiyle alacağı Murat marka ilk arabası ve emekli olduktan sonra aldığı ehliyetidir onca yıllık emeğin karşılığı. Fazlasına zaten parası yetmez ki!

45 sene sonra bulusma


 45 yıl öncesinde mezun olan öğrencileri Facebook'ta örgütlenip bir yemek düzenlerler, onur konuğu da Mehmet Öğretmen'dir. İçlerinde ta Amerika'dan gelenler bile vardır. Kimi doktor olmuş, kimi milletvekili.. Mehmet Öğretmen çok duygulanır bu yemekten, dile kolay bir sınıf dolusu insan neredeyse yarım asır  sonra toplanıp öğretmenleriyle hasret gidermişler..

Şimdilerde kendisi gibi öğretmen olan torunlarının başarılarıyla övünmektedir Mehmet Öğretmen. Zamanında tahta bavulunda sakladığı kitaplarından hiç ayrı düşmediği gibi kendisine bir laptop almış, yetmiş yaşından sonra bilgisayar da öğrenmiştir.

Sakin bir hayat sürmektedir artık, ömrü uzun olsun.. Yetiştirdiği onca insanın başarılarını sosyal medyadan takip ettikçe keyiflenir, “bu da öğrencimdi, bu da öğrencimdi..” diye gurur duyar.

Neden mi anlattım Mehmet Öğretmen'in hikayesini, hem içimden geldi, hem de yeni öğretmenlerin hallerini düşünüyorum bu aralar. İçlerinde Mehmet Öğretmen gibiler vardır mutlaka ama idealizm kalmadı pek. Ekmek derdi öyle üst boyutlarda ki, özel ders vermek ayıp karşılanmıyor artık. Hatta tam tersine bir öğretmenin özel ders verdiği öğrenci sayısı ne kadar fazlaysa o kadar değeri artıyor!

Bilemiyorum, keşke diyorum bazen, keşke tüketecek bunca şey olmasaydı, keşke yine tahta bavullarla at sırtında yolculuk etseydik de insanlığımız yerinde kalsaydı!

Çok mu romantik bakıyorum acaba bu aralar hayata?




Devamını Oku

24 Kasım 2013 Pazar

Ben eğer bensem, onların sayesinde..

24 kasim

Benim gözümde iki tane kutsal meslek var. Biri insanların hayatını kurtaran doktorluk, diğeri de hayatı çocukken şekillendiren öğretmenlik.. Her ikisini de hakkıyla yapmak için öz veri şart, her ikisinde de mesai kavramı yok, her ikisi de kendini insanlığa adamak demek..
Elbette bilim adamları da önemli, mühendisler de önemli, fırıncılar da önemli, eczacılar da önemli. Mimarlar, avukatlar, terziler, çiftçiler, sanatçılar, gazeteciler, müzisyenler önemsiz demiyorum.
Ama bu saydığım ve sayamadığım meslek gruplarına mensup herkesin yolu bir kez da olsa mutlaka doktora düşüyor.. Ve bu saydığım meslekleri yapanların hepsinin hayatlarında iz bırakan, başarıyla icra ettikleri mesleklere kendilerini yönlendiren birer öğretmenleri vardı.
Kimse bu yüzden alınganlık göstermesin mesleği ile ilgili..

kutsal meslek
Eğer bu gün müziğe ilgi duyuyorsam, bunu kısıtlı imkanlara rağmen bize devlet okulunda piyano çalan, klasik müzik dinlettiren müzik öğretmenime borçluyum.
Eğer bu gün kitap okumayı seviyorsam, bunu ortaokul ve lisede bize dünya klasiklerini okutturan çok sevgili edebiyat öğretmenime borçluyum.
Eğer bu gün biraz yazabiliyorsam, bunu lisedeki kompoziyonlarımın farkına varıp yarışmalarda dereceler almamı sağlayan, beni teşvik eden sevgili edebiyat öğretmenime borçluyum yine.. O güzel sesiyle bize okuduğu şiirler hala kulaklarımda çınladığı için, iyi şiirleri sevmem de O'nun sayesindedir.
Eğer üniversitede hazırlık dersinden muaf olabilmişsem, aradan geçen onca yıla rağmen gittiğim kurs sınavında Upper-Intermediate çıktıysam, bunu kendi imkanlarıyla sınıfa kasetler getirip bize İngilizce dinleten, İngilizce'yi ezbere kaçmadan hafızalarımıza kazıyan lise İngilizce öğretmenime borçluyum.
Eğer bu gün matematiği bu kadar seviyorsam, hayatım boyunca da sevmişsem, bunu daha ortaokuldayken denklemleri bize adeta şiir gibi anlatan sevgili matematik öğretmenime borçluyum.
Eğer bu gün dünyaya eşitlik gözlüğünden bakabiliyorsam; bu gün bunu zengin-fakir, köylü-kentli, kız-erkek, engelli-engelsiz, temiz-pis, çok akıllı-az akıllı, dindar-dinsiz ayrımı yapılmayan, karma bir devlet ilkokuluna gitmiş olmaya ve tabii ki beş sene boyunca bizlere anne şefkati gösteren sevgili ilkokul öğretmenime borçluyum.
Peki ama yok mu aksi sedalar? Var elbette..
 Eğer yakın zamana kadar tarihten hoşlanmadıysam, bu, lisede bize savaşların önemsiz detaylarını ezberlettiren, derse asla ruh katamayan, işini savsaklayan tarih öğretmenim yüzündendir. Belki de O'nun sayesinde sayısalcı oldum, hakkını yememek lazım..
Eğer bu gün bir çöp adam bile çizemiyorsam, resim sanatına bu kadar uzak kalmışsam, resim dersinde çizdiklerimi beğenmediğini acımasızca söyleyen;  hatta bazı arkadaşlarımızın kafasına sırf bu nedenle cetvelle vuran resim öğretmeni yüzündendir.
Bir mühendis olmama rağmen fizik dersine karşı zorlanışım, kendisine “cadı” lakabını taktığımız lisedeki fizik öğretmenim yüzündendir. Talihsizlik bu ya, “korkunç yenge” lakabını taktığımız üniversitedeki fizik öğretmenimizin de hakkını yememem lazım. Fizik dersinin aslında ne kadar da zevkli olduğunu çok sonraları öğrenebildim onlar yüzünden.
Aslında bugün ben neysem, bu halimde hepsinin dokunuşu gizli.. Bunun için diyorum ya, öğretmenlik kutsal bir meslektir diye..
Sevdiğim sevmediğim, hayatımda izler bırakan bütün öğretmenlerin bu özel günlerini yürekten kutlamak istiyorum.

24 kasım 2013
Onlar ki, üniversiteden “öğretmenlik yetkinliği” diploması aldıkları halde, bu diplamalarının yetersiz görülüp, KPSS denilen saçma sınavı geçebilmek için mezuniyetlerinden sonra senelerce dershane kapılarını aşındırmak zorunda kalanlar!
Onlar ki, 350.000 tanesi atama bekliyor.. Mesleklerini yapamadıkları için aç ve sefil yaşıyorlar ..
Onlar ki, atanamadıkları için dershanelerde asgari ücret karşılığında sigortasız çalışanlar..
Onlar ki, “ücretli öğretmenlik” adı altında sömürülenler..
Onlar ki, dün isteklerini duyurmak, insanca ve onurla yaşama haklarını haykırmak için Ankara'da bir gösteri yapmak istediler.  Gaz yediler, tazyikli su sıkıldı üzerlerine ve aralarından 7 kişi yaralandı..
Onlar ki, bazıları paralı özel okulların şımarık öğrencileriyle, dünyanın kendi çocuklarının çevresinde döndüğünü sanan şımarık ve kaprisli velileriyle uğraşmak zorunda olup, mesleki saygınlıklarını yitirenler..
Onlar ki, bir polis memuru kadar maaş alamayan, kıt kanaat geçinme derdine düşüp kendilerini geliştirecek kitaplara bile bütçelerinden pay ayıramayanlar..
Hepsini ama hepsini sevgiyle kucaklıyorum..
İyi ki varsınız sevgili öğretmenlerim, gününüz kutlu olsun..











Devamını Oku