17 Nisan 2019 Çarşamba

Lviv Gezi Hikayem -3 / İlk Tanışma / Havaalanından Sarı Troleybüs İle Yolcuuk

Lviv’de İstanbul gibi keşmekeş yok. Nüfus, sekiz yüz bin civarında. Dolayısıyla küçük ve sakin şehir konforunu havaalanından çıkınca hemen hissetmeye başlıyoruz. Binanın dışında insan kalabalığı olmayan bir durak var mesela. Önceden çalışmıştık dersimizi. Biliyoruz ki 9 numaralı troleybüs ya da 48 numaralı otobüs ile havaalanı ile şehir merkezi arası 20-25 dakika sürüyor. 

Bu arada yeri gelmişken bir de bilgi vermek istiyorum. 
(Lviv’de metro yok, fakat şehri tramvay hatları ile örümcek ağı gibi örmüşler. 11 farklı tramvay hattını kullanarak şehrin en uç noktalarına gitmek mümkün. Nitekim gezimizin son günlerinde biz beş farklı hattı deneyimledik, iyi ki de öyle yapmışız.)
"Öğreten İnsan" moduna girmek değil elbette amacım; ama faydası olur belki diye araya yine küçük bir bilgi notu girmek  istiyorum. Şöyle ki: 

Lviv’de raylardan giden telli tramvaylar var. Raylardan gitmeyen, ama yine telli olan troleybüsler var. Marshrutka denilen sarı renkli midibüsler var ve bir de normal otobüsler var. Hepsi de aynı yolları kullanabiliyor.  

Bütün bu araçlar gözü yormayan sarı ve yeşil renklerde. Belki teknolojileri eski ama sevimliler. "Fakir ama gururlu" tanımı gibi, romantik ve retro bir havaları var. Üzerlerinde "I love Lviv" haricinde bir yazı görmedim.  Bizim İstanbul’da öyle mi?  Otobüslerin pembesi var, yeşili var, sarısı var, kırmızısı var. Bu kadar renk karmaşası yetmezmiş gibi üzerlerinde kocaman kocaman salam sosis reklamları bile var!  Zaten bizdeki en büyük sorun "standartsızlık" değil mi... (Görüyorsunuz işte, gezi anılarını yazarken bile içimdeki eleştiren/ muhalif kişiliği durduramıyorum.)


Lviv - 9 Numaralı Troleybüs
Troleybüs ve tramvay kullanan kişilere sanırım "Vatman" deniliyor. İşte Lviv’de o kişiler hep kadın. Tatil boyunca hiç erkek troleybüs sürücüsü görmedim. Kimisi oldukça yaşlı, kimisi aşırı makyajlı ve tabiri caizse tam bir" kokoş". Kimisi de sıradan. Ama hepsi çok güzel görünüyor gözüme. "Ukraynalı kadınlar güzeldir, Emekçi Ukraynalı kadınlar daha güzeldir" diye slogan atasım geliyor.  Kendime engel olmuyorum. 

Lviv - troleybüs bileti
Bilet delme sistemi
Troleybüs sürücüsü ile yolcular arasında camlı bir bölme var. Bölmenin altında da para uzatılabilecek bir oyuntu. Oradan parayı uzatıyoruz, sürücü  bize kağıt bileti veriyor. Durun daha bitmedi. Bileti cam kenarına monte edilmiş mekanik alete sokuyoruz, delgeç görevi yapan kolu indirerek bilette iki tane delik açıyoruz. Belli ki yıllar önce böyle bir sistem kurmuşlar ve tıkır tıkır işleyen bu sistemi değiştirme ihtiyacı hissetmemişler. 

Her zaman kontrol olmuyor, ama eğer deliksiz biletle yakalanırsanız cezası 40 Grivna. Zaten ortalıkta görevli falan da yok. Bizim bileti bir kere kontrol etti birisi. Sanırım  en çok da turistleri kontrol ediyorlar. Burada benim hoşuma giden nokta ise sistemin güven temelinde kurulmuş olması. Manuel, basit, pratik ve bence gayet de işlevsel. Sanki bizde dijital otobüs kartları var da başımız göğe mi eriyor, Avrupa Birliği'nden davetiye mi alıyoruz?  Ne demişti ünivesitedeki hocamız; 
"Kalite amaca uygunluk derecesidir. " Yani bir şeyin çok pahalı olması, çok dijital olması onun kaliteli olduğunu göstermiyor.  Kısacası demem o ki, bu delmeli bilet sistemi bu şehre çok yakışıyor, çok da özgün ve kaliteli duruyor. 

Öyle koştur koştur bir durum olmadığı için insanlar sakin sakin bilet alma, para üstü bekleme, bilet delme işlerini hallediyor. Kimse kimseyi itip kakmıyor. Hatta bizim dolmuşlarda olduğu gibi arkada oturanlar öne doğru parayı uzatıyor, para elden ele geçiyor, birileri bileti alıyor, birileri deliyor ve bileti paranın sahibine ulaştırıyor.  

Bir sene öncesinin bloglarında  tramvay biletleri 2 Grivna diye belirtiliyordu, artık  bilet 5 Grivna.  Yani bizim paramızla 1 TL.  Yeri gelmişken söyleyeyim;  eski bloglara bakarak çok ucuz bir şehir olduğunu düşünmeyin Lviv'in.  Evet mesela bakkalda tatları da güzel olan yerli şişe biralar 2 buçuk-3 TL  ama yemek konusunda fiyatlar İstanbul'u pek de aratmıyor. Hediyelik eşyalarda da fiyatlar yükselmiş. Mesela kahvecide bir tişört 80 TL civarındaydı. 

Ülkemizde malum devalüasyon olmadan önce Türk parası Grivna’nın yaklaşık 8 katıymış. Hesapsız kitapsız gezmek mümkünmüş. Maalesef biz o treni kaçırdık. Günümüzde TL Grivna’nın  sadece 5 katı. 

Ben para işlerinden pek anlamıyorum. İşin içine para hesabı girince matematik zekam gerçekten de dumura uğruyor. Bu nedenle de bizim paramızın Grivna’nın 5 katı olması işime geliyor.  Yerel fiyatları önce 10’a bölüyorum, yani  sondan bir sıfır atıyorum, sonra 2 ile çarpıyorum, ne kadar kolay oluyor.  Misal; kahveler 40 Grivna genelde. Sıfırı at 2 ile çarp hoop 8 TL oluyor.  İlkokul hesabı işe yarıyor anlayacağınız. 

İki sene önce kahveler sudan ucuz geliyormuş Türklere. Tabii ki bunda sadece bizim devalüasyonun suçu yok. Okuduğuma göre  Ukrayna, Avrupa Birliği normları gereği 2017’de asgari ücreti iki katına çıkarmış. Peki halkın geliri artmış mı? Tabii ki hayır. Bütün fiyatlar 3-4 katına fırlamış. Bu pahalılığın üzerine Avrupa'da serbest dolaşım hakkı da gelince, Ukraynalı gençler başka ülkelere çalışmaya gitmeye başlamışlar. Yani ucuz işçi kaynağı...
Hep söylüyorum; bu globalleşme iyi bir şey değil! Fakir ülkeler zengin ülkelerin oyun sahasına dahil ediliyor hepsi bu. Şimdi  düşünün; Ukrayna Avrupa Birliği’ne girdiğinde ekonomik olarak  İngiltere kıvamına gelir mi? Hiç sanmıyorum!  

Neyse tekrar dönelim troleybüse.. 
Lviv-güzel binalar
Troleybüsün kalkmasını beklerken pasaport kuyruğunda yardım isteyen çifti görüyoruz. "Şehir merkezine gidecekseniz gelin" diyoruz. Zaten niye dışarıdan bakıyorlardı ki... Neyse biniyorlar. araca. Bilet yöntemini anlatıyoruz. Kız hemen "bileti delme videosu" çekiyor. Yan tarafımıza oturuyorlar. 

Araç yavaş yavaş hareket etmeye başlıyor.  Bizim çiftin erkek olanı hafif kaygılı bir şekilde otelde kalacaklarını söylüyor. Biz evde kalacağımızı belirtiyoruz İç geçiriyor.  “Bize de ev bulabilir miyiz? “ diyor.  Ne bilelim!  Sanki “Evde fazla oda var, buyurun gelin” desek, gelecek gibiler.  Gurbetçi dayanışması hesapta! Ben böyle insanlara gerçekten şaşırıyorum.  Tanımadıkları kişilerden aşırı derecede yardım isteyebiliyorlar ve birden samimi oluveriyorlar. Bense yıllarca tanıdığım insanların evine bile gidemiyorum, gitsem de dolabı teklifsizce açıp su içemiyorum.

Troleybüs yavaş yavaş ilerliyor, hava güzel. Saat sekiz buçuğa gelmesine rağmen henüz akşam olmamış. Yaklaşık 20 dakika sonra şehrin en merkezi noktası olan Rynok  Meydanı 'nda yani son durakta iniyoruz.  Çift soruyor: “Akşam yemeğini nerede yiyeceksiniz?” “Bakacağız artık” diyerek onların gittiği yönün tersine doğru, aslında biraz da kaçarcasına  yol alıyoruz. 

Sokaklar nefis, her yer tarihi binalarla dolu. Bu kadarını gerçekten beklemediğimi düşünüyorum.  Şehre bakarken sanki gözlerime ışıltılı bir filtre takılmış gibi hissediyorum.

Macera devam ediyor,

To be continued…

Devamını Oku

15 Nisan 2019 Pazartesi

Lviv Gezi Hikayem -2 / Gümrük Kontrol ve Sorgu Odası


Yaklaşık 1 saat 40 dakika sürüyor yolculuk. Pilotun sesi ve diksiyonu hayal kırıklığına uğratsa da, hiç sarsmadan uçağı kaldırıp indirmesi benden tam puan alıyor.

Lviv Danylo Halytskyi Havaalanı
Havaalanı Kharkov’a göre oldukça büyük ve modern.  Tabii ki İstanbul'a göre çok sakin ve sessiz. Anons bile yok denecek kadar az. Bagaj olmadığı için hemen pasaport kontrolüne giriyoruz. Asker kıyafetli kadınlar oturuyor gişelerde. Benim pasaportum yok,  kimliğimle geldiğim için yan taraftaki “sorgu odası” kuyruğuna yönlendiriliyorum.  Bir form veriyorlar, gayet iyi diksiyonla İngilizce konuşan görevli asker kadın, nasıl doldurulması gerektiğini anlatıyor.  Bizden isten şey, kimlik bilgilerini ve kalacağımız otelin adresini her bir kutucuğa bir harf gelecek şekilde doldurmak. Çok basit bir şey bu, üstelik yan taraftaki duvara formun nasıl doldurulacağınıTürkçe olarak yazıp asmışlar. Daha ne yapsınlar! Ama nedense kuyruktaki insanların çoğunda telaşlı bir yüz ifadesi var.  Biri diyor ki “ Ben önceden de geldim,  burada beni üç saat beklettiler!  Sırada bekleyenler daha bir stres oluyor sanki. 


Lviv Havaalanı
Gezi hikayemi yazmak için çantamda taşıdığım deri kaplı defterimi ve kalemimi çıkarıyorum. Defteri altlık olarak kullanıp verilen formu kısa sürede dolduruyorum.  Önümde bir çift var.  Kalemimi istiyorlar, veriyorum. Sonrasında doldurduğum kağıdı da istiyorlar, kopya çekecekler. Veriyorum.  Hatta onlar istemeden altlık olarak kullandığım defteri de veriyorum. Çok mutlu oluyorlar. Sıra onlara geliyor.  Bir kaç dakika kaldıkları sorgu odasından çıkıp yanlış doldurdukları kağıdı tekrar düzeltiyorlar. Demek kopyalar işe yaramamış! Bu da ülkemizde sıradan bir durum değil mi zaten! Dikkatli okumamak, okuduğunu anlamamak, anladığını yazamamak; kalemsizlik ve kağıtsızlık halleri…
Lviv  sokak sahafı

Sıra bize geliyor.  Odaya giriyoruz. Asker kıyafetli, ifadesiz suratlı iki kadın görevli masanın diğer tarafında oturuyor. Bizi de karşılarına oturtuyorlar. Yüzlerinde duygu yok, mimik yok, belli ki hiç toleransları da yok! Aramızda İngilizce olarak şöyle bir diyalog geçiyor:

-        Ülkemize neden geldiniz?
Cem Yılmaz’ın önerdiği gibi gayet sade, gramersiz falan bir cevap veriyorum:
-        Seyehat için
Söylediğimi “turist” diye tekrarlayıp önündeki kağıda yazıyor.
-        Ülkemize ilk defa mı geliyorsunuz?
-        İkinci defa
-        Yanınızda kaç Dolar veya Euro var?
-        Şu kadar Euro ve kredi kartı diyorum. Cebimden çıkarıp saymaya başlıyorum.
-        “Gerek yok, bu yeterli “ diyor.

Lviv'de reklam çekimi

Hepsi bu kadar işte. 2-3 dakikalık sorgudan sonra artık ülkeye giriş yapabilir haldeyiz. Bir başka deyişle "test ediliyor ve onaylanıyoruz." 
Sorgu odasından çıktıktan sonra tekrar gümrük kontrole giriyoruz.  Zaten sıra yok, nasıl güzel bir sakinlik var ortamda.

 “Kalabalık bir çeşit faşizmdir” diye  düşünerek, hatta kendimce yargıda bulunarak  bu güzel ülkeye giriş yapmanın heyecanını yaşıyorum.

Macera devam ediyor,

To be continued…

Devamını Oku

14 Nisan 2019 Pazar

Lviv Gezi Hikayem -1 / Havalimanına giderken macera başlıyor


Mutsuz gibi olur ya bazen insan, tam da öyle bir anda Pegasus’un kampanyası çarpıyor gözüme. Hadi canım! Geçenlerde baktığımda bir yıl sonrası için verdiği fiyata bilet var Lviv’e; hem de bir hafta sonraya! Kısa bir ikircik yaşadıktan sonra bileti almaya karar veriyorum. Gidiş 5 Nisan Cuma 16:50, dönüş ise 10 Nisan Çarşamba 20:00. Hem geçen seneden kalma dört günlük yıllık iznimi değerlendirmiş olacağım, hem şehri doya doya gezmek için yeterince vaktim olacak, hem de gecenin köründe uykudan kalkmadan gayet insani saatlerde uçabileceğim. Böylesine spontane gelişen bir gezi programı ancak bu kadar güzel denk gelebilir diye düşünüyorum.




Uçuştan bir gece önce havabüs saatlerine, İETT tarifelerine falan bakarken birden bir uyarıyla karşılaşıyorum:


Atatürk Havalimanı 05 Nisan gecesi tamamen kapatılacağı için uçuşlar Sabiha Gökçen’e kaydırıldı. Yolcuların en az üç saat öncesinde Sabiha Gökçen Havalimanı'nda olmaları öneriliyor.”

           Haydaaa! Şansa bak! Tam da gidecek zamanı bulmuşuz!

Ya da şöyle de söylenebilir:

           Heyyooo! Şansa bak! Bu uyarıyı iyi ki görmüşüm!

Yani aslında şans bile bakış açısına göre  değişir diye düşünerek havalimanına gitme planlarımı revize ediyorum:


Uçak 16:50’de kalktığına göre 11:45’de havabüse binilecek. 12:35 gibi hava limanında olunacak! Seyahat riske atılmayacak!”


Tam da planladığım gibi oluyor. 12:35 gibi Sabiha Gökçen’de oluyoruz. Havabüsten iniyoruz. Aman Tanrım o da nesi! Daha binaya girmeden dışarıda upuzun bir kuyruk ile karşılaşıyoruz! Sanki Umre kuyruğu gibi, değil gibi! Uzun elbiseli bir çok insan var! Gözleri çekik çekik! İçimdeki uygar kişilik “Bu insanların oluşturduğu uzun kuyruğun en arkasına geç!” diyor. Aynı iç sesim bu kuyruğun sonundan havalimanına girmek için en az yarım saat ayakta bekleyeceğim uyarısını yapmayı da ihmal etmiyor. İçimdeki uygar kişiliğin kuyrukta bekleme planına dışımdaki “Aceleci İstanbullu” engel oluyor! Ve dış sesimi dinleyerek grubu solluyorum. İyi ki de öyle yapıyorum; zira bu uzun kuyruktaki insanlar binaya benim gireceğim kapıdan girmiyor! Malezya turu aktarması gibi bir durum içinde olduklarını duyuyorum. Neyse ki bu badireyi atlatıyorum. Saat 13:00 civarı, daha uçuşa üç buçuk saatten fazla zaman var. Ama yine de hafif bir stres hissetmekten kendimi alamıyorum.


Lviv'de park
5 dakikada güvenlikten geçiyorum. Sonrasında Pegasus’tan 5 dakika içinde uçuş kartımı alıyorum. Sonraki 5 dakika içinde de pasaport kontrolü bitiyor. Olağanüstü bir sakinlik var içeride. Geçen sefer Kharkov’a giderken uzun uzun kuyruklarda beklediğim aklıma geliyor ve şaşırıyorum. Saat 13:15’de bütün işlemlerim tamamlanıyor netekim!


CnnTurk muhabiri ve kameraman da gelmiş olası izdihamı yayınlamak için. Ama maalesef aradıkları haberi bu saatte bulamıyorlar. Çünkü beklenen kalabalık henüz yok ve haklarını yemeyeyim herkes iyi organize olmuş. Mesela bilet alımında bütün masalar çalışıyor, elemanlar tam kadro. Ben de  mutlu oluyorum. Çünkü tatilim sorunsuz başlıyor, artık yapmam gereken tek şey uçağı beklemek.

Havalimanlarında ekstra fiyatlarla kazıklanmayı sevmiyorum. Örneğin dışarıda 1 TL’ye aldığım suya burada 10 TL ödemek gerçekten de zoruma gidiyor. O yüzden de evden çıkmadan hazırladığım; içinde ponçikler, çubuk krakerler, muz, su ve meyvu suyu olan çantamı yanımdan hiç ayırmıyorum. Son kontrolde  görevli ile aramızda şöyle bir diyalog geçiyor:

- Çantada su var”
-Evet var.”
- Kaç tane var?”
- Bir tane”
-Hanımefendi suyu için, ya da çöpe atın”
Tamam diyorum, çantamı açıyorum suyu çıkarmadan geçip gidiyorum. Zaten görevli de beni kontrol etmiyor. Bizde standartlar böyle işler bilirsiniz. Görevlinin ruh haline göre aksiyon alırsınız. Bu seferki görevli iyi günündeydi, yiyecek çantama bir şey demedi, bilseydim deodorantımı da atardım çantaya. Hoş memleketimin suyunu gavur illerine kaçırmıyorum ya ben de! Sadece havalimanı büfelerinde normalin on katına su satmaya çalışan kapitalizme bir çocuk coşkusuyla küçük bir “nanik” yapıyorum içimden. Hepsi bu!

Lviv'e inerken
Uçağın kalkmasına daha çok var! Normalde çantasında kitap olmadan kuaföre bile gitmeyen ben, bu sefer bile isteye yanıma kitap almamıştım. Çünkü çantamda kitap yerine defter ve kalemim var. Ne için?  Geziyi sıcağı sıcağına kaydetmek için.  Belki de 10 bölüm sürecek olan bu okuduğunuz yazı dizisini yazmaya havalimanında başlıyorum. Elimde deri kaplı defterim ve ucu harflerden harflere kayıp giden kalemim var. Ne kadar da mutluyum. 

Ben yazarken Whatsapp’ın iş grubundan sürekli mesajlar akıyor, bip bip seslerini duyuyorum. Yeni sipariş gelmiş, o olmuş, bu olmuş…  Twitter dersen seçim hengamesi var orada da .Bütün bunlardan kafaca uzaklaşıyorum oysa ben. Bu durum çok hoşuma gidiyor. Olan biteni uzaktan, sanki beni hiç ilgilendirmiyormuş gibi izliyorum. Havaalanlarında veya şehirlerarası otobüslerde yaşadığım bu yabancılaşma duygusunu çok  da seviyorum. Buradayım ama değilim gibi; insanlar var, ama aslında yoklar gibi. Seçim bitmiş ama belirsizlik hala devam etmiyormuş gibi, demokrasi şenliği varmış da izliyormuşum gibi... 

Arada çantamdaki ponçiklerden atıştırarak uçağın gelmesini bekliyorum.

Macera devam ediyor.
To be continued…





Devamını Oku

25 Mart 2019 Pazartesi

Influencer Olmak İsteyenler için ilk Türkçe Kaynak


’’Dijital Çağın Mesleği, Nasıl Influencer Olunur?’’

Son zamanlarda en çok merak edilen konularından biri olan “influencer”  kavramını bu alanın en büyük hacimli ajansı olan Boomads’in yönetici kadrosunda yer alan Ahmet Erten ve Hilal Meriç Bor değerlendirdi.
• Nasıl influencer olunur?
• Influencerlar profilleriyle ne zaman kazanç elde etmeye başladılar?
• Başarılı influencerlar neler tavsiye ediyor?
• Markaların, influencer marketing çalışmalarında yaptığı hatalar neler?


‘’Dijital Çağın Mesleği, Nasıl Influencer Olunur?’’ kitabı influencer olmak isteyenlere bir yol haritası çizmek, merak edilen soruları yanıtlamak ve influencer marketing yapmak isteyen markalara ise bu alanda yapılması ve yapılmaması gerekenleri aktarıyor.  Hürriyet Kitap etiketi ile yayınlanan kitapta Ahmet Erten ve Hilal Meriç Bor’un görüşleri dışında  Danla Bilic, Rüya Büyüktetik, Gamze Biran, Çizenbayan, Bianca Somer, Hassas Anne, Merve İpek Öztürk gibi 30’u aşkın influencer’ın ilham veren tüyoları yer alıyor.

‘’Dijital Çağın Mesleği, Nasıl Influencer Olunur?’’ kitabına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

Lifecell’den Akıllı Kamera: SUPERCAM

SUPERCAM ile Sevdiklerinize Gözünüz Gibi Bakın
Teknolojilerle deyimler çok bağlantılı aslında. Mesela “gözün gibi bak”. Ne güzel bir deyim değil mi? Bir şeyin ne kadar değerli olduğunu göstermek için söylenir. Eski zamanlarda önemsediği şeylerden ayrılmak zorunda kalan insanlara güven vermek için.


Zaman ilerlese de ihtiyaçlar değişmiyor. Deyimler ve ihtiyaçlar da teknoloji ile birlikte yeni anlamlar kazanıyor.
Gözün gibi bak deyimi için de başka bir çözüm var artık. Yeni bir teknoloji: Supercam
Supercam evini, işini, evcil hayvanını, bebeğini… insanın önemsediği ne varsa gözü gibi bakabilmesi için yapılmış bir hizmet. Lifecell’in sunduğu güvenlik hizmeti Supercam ile kamera sistemlerinizden evinizi mobil uygulama sayesinde izleyebiliyor, geriye dönük kayıtlarınıza ulaşabiliyorsunuz. Çift taraflı konuşma özelliği ile cihaz üzerinden iletişim kurabiliyor, davetsiz misafirler için alarm alanı oluşturabiliyorsun. Tüm bu özellikleri ile gerçekten sevdiklerine gözün gibi bakabiliyorsun.


Üstelik bu teknolojiyi Lifecell’liler ve Turkcell’liler avantajlı şekilde kullanıyor. Supercam ile birlikte uygulama içinde kullanabilecekleri 5 GB internet de beraberinde geliyor.
Supercam’in paket özelliklerini gözden geçirin, avantajlı fırsatları kullanın, siz de sevdiklerinize gözünüz gibi bakın.
Akıllı Paket: 7/24 izlemenin yanında hareket alarmı, video ve görüntü kaydetme/paylaşma özelliklerinin kullanılabildiği paket.

Bulut Paketi (7 veya 30 gün): 7/24 izlemenin yanında hareket alarmı, video ve görüntü kaydetme/paylaşma ve 7 gün veya 30 gün geriye sarma özelliklerinin kullanılabildiği paket.
Not: Supercam, ücretsiz kurulum, 7/24 destek hizmeti, gece gündüz 1080p (HD) çözünürlüğünde izleme imkanı, alarm alanında hareket olması durumunda telefonuna anında bildirim gönderme ve video klip oluşturup paylaşma özellikleri ile birlikte kullanılabilmektedir.
Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını Oku

4 Mart 2019 Pazartesi

Dijital Çağın Mesleği Nasıl Influencer Olunur?


Hürriyet’in sosyal medya, influencer marketing platformu olan Boomads projesinin yöneticileri Hilal Meriç Bor ve Ahmet Erten’in ilk kitabı, “Dijital Çağın Mesleği: Nasıl Influencer Olunur?” raflardaki yerini aldı. Kitap, hayatımıza son yıllarda giren bu kavramın yanı sıra sosyal medyanın dinamiklerini de aktarıyor.


Hürriyet Kitap etiketiyle yayınlanan ‘Dijital Çağın Mesleği: Nasıl Influencer Olunur?’; markanın dijital projesi Boomads’in 9 yılı aşkındır devam eden deneyimlerinin bir yansıması. Hızla yol alan ve sektör içinde tanımı yapılmaya başlanan ‘influencer’ kavramı, kitapta derinlemesine ele alınıyor ve pazarlama iletişimi açısından inceleniyor.
Sosyal medyada paylaşım yapan, oyun oynayarak para kazanan, moda haftalarında podyumu en önden izleyen, beyaz yakalıların ‘sıkıcı’ toplantılarına inat, dünyanın en güzel otellerinde konaklayan ve basın toplantılarına katılıp ülke ülke gezerek hayatın tadını çıkaran ‘influencer’lar kimdir, neden markalar onlarla iş birliği yapar ve etkileşim alanları neler? ‘Nasıl Inflencer Olunur’, herkesin merak ettiği bu sorulardan yola çıkarak; gittikleri mekânlarla ve tüketim alışkanlıklarıyla ‘trend’leri belirleyen; yüzbinlerce kişi tarafından takip edilen kişilerden bahsediyor. Sadece ‘influencer’ kavramı çerçevesinde kalmayan kitap, marka iş birliklerinin yarattığı etkileşimleri de inceliyor ve sosyal medya dinamiklerini ele alıyor.
Kitabı kaleme alan Hilal Meriç Bor ve Ahmet Erten, Hürriyet Reklam Grubu Boomads projesi ve grubun 360 entegre projelerinde sorumlu olarak uzun yıllardır grup çatısı altında yönetici olarak görev yapıyorlar. Boomads Türkiye’nin ilk ve tek içerikle pazarlama (content marketing) ve influencer marketing platformu olma özelliği taşıyor.
Kitaba aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
https://www.dr.com.tr/Kitap/Dijital-Cagin-Meslegi-Nasil-Influencer-Olunur/Egitim-Basvuru/Is-Ekonomi-Hukuk/Iletisim/urunno=0001796557001

Devamını Oku

25 Şubat 2019 Pazartesi

Müsahipzade Celal ve Hayal Kırıklığı Oyunlar


Müsahipzade

Baştan söyleyeyim; Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi’nde oyun izlemeyi hiç sevmiyorum! Nedense o sahnede izlediğim (Kadıköy’de sahnelenmediği  için orada izlemek zorunda kaldığım) oyunları da pek sevdiğim söylenemez.

Eski binası eminim çok güzeldi, ben ne yazık ki göremedim. Bu sahneyi ise yeni yapmışlar. Dolayısıyla ruhsuz bir bina. Dışı kırmızı kaplamalı. Kocaman camları var. Hani oyunların afişleri asılmış olmasa tiyatro binası demez insan. Tahmin edemez bile buranın sanat mekanı olduğunu. Girişteki alüminyum merdiven korkulukları herhangi bir banka binasını ya da iş merkezini andırıyor. Neyse ki binanın dışında tekerlekli sandalye kullanıcılarını düşünüp  eğimli  bir yol yapmışlar; ama nasıl bir kafaysa mimarın kafası, içeride bu izleyicileri unutuvermiş! Çünkü binaya girmekle iş bitmiyor. Salona girmek için kenarında hiç bir korkuluk olmayan 3-4 basamağı daha çıkmak gerekiyor. Bu kadar da değil! O basamaklardan sonra yine en az 10-15 merdiven daha var salona erişebilmek için. Dostlar alışverişte görsün mantığı yani. Binanın dışına rampa koymuşlar mı koymuşlar, onların işi orada bitiyor. İçeriye giren yaşlı ya da yürüme zorluğu çeken izleyici de başının çaresine baksın artık! Evde otursunlar canım, bu kadarını da belediye mi düşünecek yani…

Demem o ki, son yıllara damgasını vuran kutsal komut “kopyala yapıştır” mantığı Müsahipzade Sahnesi için de geçerli! Hani derler ya “şıpın işi”! Öylesine bir kimliksizlik, aceleci bir estetik yoksunluğu. Özensiz detaylar! Dışında kocaman camları var, içeriye girdiğinizde  ise fuaye demeye bin şahit isteyen karmaşık bir düzen(!) ile karşılaşıyorsunuz. Önce kocaman bir güvenlik kontrolü, onun arkasında devasa bir saksıya dikilmiş zavallı bir gerçek ağaç! Sahi bina içine dikilen ağacın anlamı nedir, bilen var mıdır. Ben bu konuda yorum yapamıyorum netekim. Para atılınca ürün veren cinsten içecek ve yiyecek otomatları var sonra. Halbuki küçük bir büfede emektar bir çaycı arıyor insanın gözü...Bir tiyatro salonunda değil de zevksiz bir zenginin evindeymiş gibi hissettiren çirkin taşlarla bezeli, yarısı tabii ki alaturka olan tuvaletleri de unutmamak gerekiyor!

Oysa binanın adındaki nostaljiye bakın! MÜSAHİPZADE CELAL!




İlk tiyatro yazarlarımızdan kendisi. İnsan bu isme yaraşır kırmızı kadife perdeler hayal ediyor. Eski kostümler, eski afişler, ya da ne bileyim sanata dair detaylar hayal ediyor.

Ne yazık ki bu binada her şey köşeli ! Oysa sanat yumuşaktır, kıvrımları zariftir, insanın ruhunu okşar...






Balkonlu bir salon. Soldan sağa bazı sıralarda 22, bazı sıralarda ise 23 koltuk var. Arada boşluk yok! Dolayısıyla sıranın ortasında bileti olan ve son dakika gelen seyirci yüzünden bir çok insan rahatsız oluyor. Eski salonlarda mutlaka arada boşluk olur halbuki, bu ince bir detaydır.
 “Balkon izleyicisi nasıl anlar oyuncunun mimiğini?” diye sorarsanız bu sorunun yanıtı bende yok. Dolayısıyla bu salona girdiğimde sanki tiyatro oyunu değil de gişe filmi izleyecekmiş hissine kapılıyorum hep. Dedim ya, sevmiyorum bu salonu.

Müsahipzade Celal Sahnesi

Oysa Kadıköy Haldun Taner Sahnesi böyle mi. Eski bir bina. Anılar adeta cisimleşip insanın ruhuna işliyor orada. Düz ayak girişi, eski afişleri, duvarlarına sinen yaşanmışlıkları ile nasıl da güzel duygular geçiriyor insana bu bina. Geçen sene bir ara Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nin de yıkılıp yeniden yapılacağı dedikodusu yayılmıştı da günlerce üzülmüştüm. Allahtan o proje şimdilik rafa kalktı, umarım unutulmuştur!

 Her yer ruhsuz yeniliklerle dolmak zorunda mı? Neden korumak istemiyoruz eski güzellikleri? Neden doymak bilmez bir canavar gibi önümüze ne gelirse silip süpürüyoruz?


Amanvermez Avni

Bu kadar uzun bir girizgahtan sonra Müsahipzade Celal Sahnesi’nde izlediğim son iki oyuna değinmek istiyorum. Geçen ay gittiğim ilk oyun Amanvermez Avni’ydi.

İlk hatırladığım şey soğuk! Salon o kadar soğuktu ki, üzerime paltomu örtmek zorunda kaldım. Konu yeterince içine çekmeyince ve paltonun sıcaklığı da eklenince itiraf edeyim oyunun çoğu yerinde uyudum.

Oyundaki kostüm, dekor ve ışıklara gerçekten sözüm yok, çok başarılıydı. Sahneyi ortadan ikiye bölmüşler, sol taraf iki katlı, sağ taraf tek katlı. Bu sahnenin önüne de akordeon gibi açılan bir perde yerleştirmişler. Dolayısıyla her sahne geçişi için hiç beklemeden dekor ve ışıklar değişebiliyor. Bu dinamizm ve ışık kullanımı gerçekten çok hoşuma gitti. İnsan ödenekli tiyatroda dekor ve ışığın bu şekilde profesyonel kullanımını bekliyor açıkçası. Daha doğrusu ben bekliyorum. Baş roldeki Burak Davutoğlu da oldukça başarılıydı. Ama iki buçuk saat süren bu oyun bana göre yine de tatmin edici değildi. Konu mu eskiydi, diyaloglar mı uzundu, yoksa metin mi yetersizdi bilemiyorum. İkinci Abdülhamit niye vardı mesela? Gereksiz Karadeniz şiveli diyaloglar niye vardı?
Son dönem İBB Şehir Tiyatroları’nın yeni çıkardığı oyunlara gitmekten çekinir oldum işte bu gibi nedenlerden ötürü. Yerli oyun seçiliyor ama seçilen metinler genelde kötü. Evet tiyatro emekçilerine saygım sonsuz; ama seyirciye de saygı duyulması gerekir. İzleyici de aptal değil ki, hangi metnin neden seçildiğini anlamaz mı?


Söz Veriyorum

Müsahipzade’de son dönem gittiğim ve yer yer uyuduğum bir diğer oyun da "Söz Veriyorum" oyunu oldu. Rus yazar Aleksei Arbuzov’un yazdığı metin çok güzel gerçekten de. Ama ben yine de "oyun bitsin ve gideyim artık"modundaydım.

Kocaman sahnenin ortasında dönebilen dinamik bir dekor düşünün. Yanlar boş. Oyun bu dekorda gerçekleşiyor. Ben de üçüncü sıranın en solunda oturuyorum. Her ne kadar karanlık olmasına dikkat edilmiş olsa da, sahnenin sol arkasında kuliste hareket edenleri açık ve seçik görebiliyorum. Oyundan kopmamak mümkün mü?

Özellikle ilk sahne, yani savaş sahnesi oldukça sıkıcı geçti benim için. Sahne bitmek bilmedi. Kostümler ve oyuncuların tuhaf davranışları yaşanmış bir savaştan değil de "post-apokaliptik" bir kurgudan bölüm izliyormuş gibi hissettirdi. Kocaman adam ve kadın, beş yaş çocuk zekası seviyesinde garip garip hoplayıp zıplıyordu.
 Dekorun, diğer tabirle  oyun alanının sol yanındaki zemine güya bomba efekti versin diye  spot lamba koymuşlar. O lambaları izlerken haliyle  ışıkların bomba ışığı olduğuna ikna olmak mümkün olmuyordu. Keşke sahnenin tamamını oyun alanı olarak kullansalardı ve ben izleyici olarak bir bütünlük görebilseydim. Mesela Karıncalar-Bir Savaş Vardı da Şehir Tiyatrosu’nda izlediğim savaş konulu bir oyundu. Ve ben o oyundaki dekor, sis, ışık, sahne kullanımına hayran kalmıştım. Tek kişilik oyunu hiç sıkılmadan  zevkle izlemiştim.  Bu oyunda ise oyuncuları da alkışlamadım açıkçası; çünkü maalesef beni hikayenin içine alamadılar. Oysa okuduğum onca kötü yoruma rağmen, bütün önyargılardan arınarak ve oyunu beğenmek amacıyla bilet almıştım. 

Demem o ki; başka bir dekor ile, başka oyuncularla, başka bir yorumla "Söz Veriyorum"u bir kez daha izlemek isterim.

Açıkçası bu oyunla ilgili fazla da eleştiri yapmak istemiyorum. Zira çeşitli sosyal medya platformlarında oyuna yapılan eleştirilere yönetmen çok sert  cevaplar vermiş. Okuduğumda  gerçekten kullandığı üsluptan ürktüm! İzleyici olarak beğenmeme hakkımı saklı tutuyor ve bu konuda polemiğe girmek istemiyorum.




Son söz olarak diyorum ki; keşke Şehir Tiyatroları her geçen gün bu kadar kan kaybedeceğine Darülbedayi’nin ihtişamlı günlerine geri dönse… 

Umutla ve sevgiyle,





Devamını Oku

25 Ocak 2019 Cuma

Yayaya yol veren şoföre minnet duymak mı duymamak mı?


Geçenlerde sosyal medyada bir yorum dikkatimi çekti. Şöyle yazmıştı birisi:

“Karşıdan karşıya yaya olarak geçerken bana yol veren arabalara tuhaf bir minnet duyuyorum. Sanki bana iyilik yapıyorlarmış gibi hissediyorum”


Bu yorumu okuyunca “aynı ben!” dedim kendime kendime. Ve bu tuhaf durumu birileri ile paylaştığım  için az da olsa içim rahatladı. Sonrasında bu konu hakkında düşündüm biraz.
Hani kişisel gelişim kitaplarında hep yazar ya “Kendini sev, sen değerlisin… vs” Bizgiller familyasında ise durum tam tersi! Nasıl bir kural kazımışlarsa artık bilinçaltımıza çocukken; 

“Önce başkaları gelir, sonra sen!” mantığı işliyor bizde. Kesinlikle normal değiliz.

Mesela trafik özelinde bende durum tamamen böyleydi yakın zamana kadar. Yaya geçidinde karşıdan karşıya geçmeye çalışırken kırk yılın başı yol veren biri olduysa nasıl teşekkür ediyordum bir görseniz! Mutlaka gülümsüyordum, ya da nazikçe başımı yana eğerek minnet duygumu geçiriyordum karşı tarafa. Tamam kibarlık açısından iyi bir şey yapıyordum ama, sosyal medyanın moda tabiriyle bu yaptığım bir anlamda “Eziklik” olmuyor muydu? Hatta yeşil ışıkta bir tek ben geçiyorsam ezikliğim katlanıyordu ve “Ayıp oldu ya, bir tek benim için araçlar duruyor” diye düşünmeye bile vardırıyordum olayın boyutunu!



 Bu konudaki aydınlanmayı aslında ilk yurtdışı gezim olan Kharkov’da yaşadım. Boşuna dememişler “Çok gezen mi, çok okuyan mı bilir” diye! Bugüne kadar okuduğum hiçbir kitapta “Trafikte yayaya yol veren şoför iyilik yapmıyor, zaten bunu yapmak zorunda, sen rahat ol, minnet etme, teşekkür etmek zorunda hissetme kendini” gibi bir aydınlanma yaşamamıştım. Kharkov’da sokağa çıkınca direkt hissettim bu durumu.


Önceleri ise sanki bütün yollar arabalar için yapılmış da biz yayalar karşıdan karşıya geçerek onların haklarını çiğniyormuşuz gibi hissediyordum. Daha doğrusu bizim ülkemizdeki şoförlerin çoğu böyle hissettiriyor zaten gariban yayalara! Misal yaşlı bir kadın arabadan inmek için bir iki dakika yolu mu meşgul ediyor, hemen arkadan kornalar çalmaya başlıyor “Zarrt zarttt …” Sanki o yol sadece gençlere ve hatta genç şoförlere aitmiş gibi! Zira yayaya yeşil yanarken geçmek bile çok normal karşılanmıyor mu! Öyle ya “Kurallar çiğnemek için yazılmıştır” demiyor muyuz millet olarak!   Biraz yavaş yürüyen biri karşıdan karşıya geçerken “yeşil” söndüğü halde kişi yolun ortasında kalmaya görsün hele! Toplu linçe yakın bir taciz başlıyor o dakikada! Kornalar yetmezmiş gibi sabırsız arabalar o insanın dibine kadar gelerek resmen kabus dolu anlar yaşatıyor. Bilmem farkında mısınız, sıradan bir şey bu örneklediğim, özellikle de İstanbul’da! Araba kullanırken kendinizi hayal edin. Kurala uyan yayalara ne kadar tahammüllüsünüz? !  E-5’de karşıdan geçmeye çalışanları saymıyorum elbette. Hadi itiraf edin, kornaya basıyor musunuz sıkça?


Boğa’nın oradaki ışıklarda dakikalarca beklediğim için neredeyse iki günde bir otobüsü kaçırınca başka bir aydınlanma daha yaşadım geçenlerde. Yayalara yanan yeşil ışık ne kadar çok bekleniyor ve bu ışık ne  kısa sürüyor farkında mısınız!  “Bas-geç” diye koydukları sistem var ya, hani güya modernmiş gibi görünen! Bu sistemde nasıl bir adaletsizlik var yayaların aleyhine işleyen! Üşenmedim içimden saydım, butona bastıktan tam 120 saniye sonra yanıyor yeşil ışık! Yayasın ya, bekle köle der gibi; bütün arabalar tabakhaneye gidiyor ve hepsi de kokan üç harfli bir şey yetiştirmek zorundaymış gibi… Yağmurmuş, çamurmuş, yaya otobüsü kaçırıyormuş kimin umurunda ki! Arabaların  hakimiyetine  ses çıkaramayan zavallı yayaların hakkını kim savunuyor ki bu ülkede! Hangi partinin seçim vaatlerinde böyle bir madde gördük şimdiye kadar!!
Kharkov’da ilk gün fark etmiştim bizde yayanın nasıl ikinci sınıf muamelesi gördüğünü! Adamların en “yaya geçmez” sokak başlarında bile trafik lambaları var ve hepsi otomatik. Ve dikkat ettim; 60 saniye araçlara yanıyorsa en az 25 saniye yayalara yanıyor ışık. Ve bu şekilde döngü devam ediyor. Böylece yayalar dakikalarca beklemek zorunda kalmıyor. Üstelik tek bir yaya gördüklerinde bile metrelerce uzakta da olsa “zınk” diye duruyor arabalar. Tek bir yaya olmasa bile kırmızı yandığında bekliyorlar. Neden peki? Salak mı bu insanlar? Cevabı buldum;


YAYA DEMEK İNSAN DEMEK, YAYAYA YOL VERMEK DEMEK, İNSANA YOL VERMEK DEMEK! İNSANA YOL VERMEK İSE İNSANA SAYGI DEMEK. ARACI OLAN VE OLMAYAN EŞİT HAKLARA SAHİP! YANİ EŞİTLİK, YANİ İNSAN HAKLARI, YANİ ADALET KAVRAMLARI IŞIKLARIN ORANTILI YANMASINI DA BERABERİNDE GETİRİYOR!

Yurt dışına çıkan çok arkadaşımdan “yayaya saygı” hikayeleri duymuştum da bizzat yaşayınca bizdeki hoyratlığı, bizdeki zengin yoksul ayrımının derinliğini,  bizde “insana saygı” kavramının ne kadar lafta kaldığını ve ne kadar önemsenmediğini ayan beyan görmüş oldum. İçim “cız” etti ne yalan söyleyeyim. Şimdi  “Basit bir trafik ışığı sorununu nasıl da insan haklarına, adalete bağladın” diyeceksiniz biliyorum. Ama demeyin!

 Ona “Basit ayrıntı” buna “Amaan sende pireyi deve yapma”, öbürüne “Böyle gelmiş böyle gider” diye diye ne kadar geriliyoruz medeniyet basamaklarında farkında değil misinz!
Sonuç olarak trafik ışıkları konusunda insanlık için küçük, ama kendim için devrim niteliğindeki bu aydınlanmayı yaşadıktan sonra artık sadece ben geçiyor olsam dahi yayaya yeşil ışık yandığında  şoförlere minnet hissetmiyorum; bilakis göğsümü gere gere, hem de yavaş yavaş geçiyorum karşıya. Hoş medeniyet basamaklarının çok gerisinde olduğumuz için yine eski ritüellerim devam ediyor. Yani yaya geçidinde olsam bile yine hurra yola atlayamıyorum. Önce,  gelen arabanın şoförüyle göz göze gelmem lazım. Sonra da şoförle aramızdaki mesafeye göre ya el kol hareketleriyle, ya da  konuşarak “Dur da bir geçeyim!” iletişimi kurmak zorunda hissediyorum yine kendimi. Yayaya yeşil ışık yansa dahi tırsar, en azından kaş göz işaretiyle şoförün onayını alır öyle geçerim. Öyle ya, canımı sokakta bulmadım! Hele mavi dolmuş şoförlerine  düşman askerinden bile daha az güveniyorum.  

Ama artık bütün yollar arabalar için yapılmışçasına, sanki ben karşıdan karşıya geçerken onların hayatlarından “değerli dakikalarını” çalıyormuşçasına mahcup olmuyorum... “Yollar arabalar içindir, arabalar önemli şahsiyetler içindir, toplu taşıma  gariban halk içindir.” Özel arabasına binen özel insanlar tabii ki arabalarının  hız limitlerinin sınırlarını zorlama haklarına sahiptir” gibi gibi  ülkemizdeki yazılı olmayan kurallar değişmediği sürece, bu ritüellerim devam edecek ne yazık ki!

Velhasıl bu ve benzeri detayları düşündükçe, sadece boğazıma bir yumruk tıkanıyor ve sadece su içebiliyorum.

Sonra da kitaplara ve  tiyatrolara ve dahi filmlere kaçasım geliyor…

Devamını Oku

24 Ocak 2019 Perşembe

Taht olmasın baht olsun be ya!



2019 oldu, bir yazı bile yazamadım. Geçen sene kasım ayında kırk yılın başı bir geziye gitmiştim, iki tane yazı yazdım hakkında, aylar geçti daha üçüncü yazı bitmedi maalesef. Oysa anlatacağım çok güzel şeyler var, içimden geçiyor hep. Tiyatroya gidiyorum arada; yazsam ya bunu diyorum. Yok bir türlü o da olmuyor. Otobüste kitap okuyorum, nefis kitaplar var. Mesela Suç Ve Ceza’yı nefesimi tutarak okuyorum bu aralar. Dostoyevski’yi bu sene silme bitirecek kadar hayran ola ola hem de. Balta sahnesini okudum dün. Hakikaten sahnede izlemiş kadar içindeydim olayın. Üç boyutlu yazmışsın be Dostoyevski diyesim geldi. Neredeyse Raskolnikov’un nefes alışını bile duyar gibi oldum, satır aralarında anlatılan kanın kokusu geliyordu. Hem okuyorum soluksuz, hem de olayın gayet dışına çıkarak “İşte böyle yazmalı, her şeyi çetrefilsiz ve net anlatmalı” diye hayranlık, haz  ve de kıskançlıkla yorum yapıyorum bir taraftan. Otobüste Dostoyevski, işe gidince beşinci sınıf diyaloglar! Neyse işte;  bahsetsem mutlaka blogda bunlardan diyorum, hayır yine olmuyor. Çünkü işe gitmek için harcadığım zaman, işte harcadığım  zaman, kafamın yorgunluğu, insanların yüklediği manevi yorgunluk, saçma salak şakalar, kulağa çalınan saçma salak dedikodular derken yazma dürtüm içimde hapsolup kalıyor ister istemez. E peki hayalini kurduğum roman ya da senaryo ne zaman çıkacak ortaya? Kem de küm…

Ben biliyorum nedenini, siz de biliyorsunuz bal gibi! İşte cevap:

 İş hayatı bir labirent. Dön dolaş aynı yerdesin, çıkışı bulan bile çıkamıyor  bu dolambaçtan!


Bazıları gerçekten iyi paralar kazanıyor bu dünyada, her gittikleri yerde hep üst düzey yönetici oluyorlar, “siefou”, “siyoo”, “kostumır representatif” gibi telaffuzu zor ama kulağa afili gelen kartvizitleri oluyor. Bir üstten bakmalar, bir afralar, bir tafralar… Sanki doğuştan “yönetici” olarak gelmişler dünyaya. Donuk bakışlar, omuzlar dik, göğüs dışarı, yere basınca “ tak tak” diye çıkan topuk sesleri. Kadınlarda kalkık kaşlar, erkeklerde keskin parfüm kokusu… “Ben emrederim siz yaparsınız” modu, heyt beee!  Afedersiniz sanki hiç sümükleri akmazmış gibi, sanki hiç tırnak kenarlarında gereksiz et parçaları uzamazmış gibi, sanki hiç günlük diziye takılmazlarmış gibi. Hep Netfliks, hep belgesel tadında geçiyor hayatları gibi… Ne bileyim işte zoruma gidiyor bütün bunlar. Şimdi bazılarınız “Kedi uzanamadığı ciğere…” falan gibi yorumlar yapıyor, aman diyeyim, gözünüzü seveyim yapmayın böyle. 

Uzanmak ya da uzanmamak değil ki mesele; mesele üstadın dediği gibi gerçekten de “Olmak ya da Olmamak” meselesi! Olmamış kavunu koy altından tahta, o kavun kelek kelek parıldar. Peki var mıdır tahtta balı damlayan, mis kokulu, kehribar sarısı kavun! Bana sorarsanız kavunun iyisi tarlada belli olur ayan beyan!.

Demem o ki, taht olmasın baht olsun be ya! Entrika olmasın, herkesin allı güllü entarisi olsun. Sevenler birbirine kavuşsun; şiir olsun, resim olsun, heykel olsun. Yönetenler ve yönetilenler bir kazanda aşure gibi kaynasın, az şekerlisinden, bol tarçınlısından hem de…

  Bir de daha çok yazmalı olsun, allısından morlusuna…

Not:
Yazayım yani, oh be rahatladım biraz...



Devamını Oku