ne olacak bu memleketin hali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ne olacak bu memleketin hali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2025 Cumartesi

Mutlu Son Varsa Diziye Katlanıyor İnsan!

Genellikle mutfakta çalışırken Türk dizisi açıyorum telefonda. Eski diziler… Mümkünse on sene öncesinin dizileri. Ses olsun diye, bir hikâye olsun diye…  Film açmıyorum, çünkü filmi izlemek, dikkatini vermek gerek. Neyse işte normalde açıp da izlemediğim romantik komedilere denk gelirsem ne âla… Çok kavgalı, bağırışlı çığırışlı olursa diziyi yarıda bırakıyorum. Sonra yine çok araştırmadan Youtube’da karşıma çıkan dizilerden çok abidik gubidik olmayanları seçmeye çalışıyorum. Çünkü genelde elimde soğan ya da domates olabiliyor. Ya da işte konusu neymiş falan diye araştırma yapmaktan sıkılıyorum. Ne de olsa mutfak dizisi… İlk sahneyi beğendiysem devam ediyorum. Zaten diziye baktığım da yok, ilk bölümde karakterleri tanıdıktan sonra sesleri yetiyor. Radyo tiyatrosu gibi yani.

Neden anlatıyorum bunu uzun uzun… Çünkü bu dizi mevzusunu güncel hayata, politikaya, memleket meselelerine bağlayacağım da ondan.

Son bir haftadır izlediğim bir dizi var. Hadi adını da söyleyeyim, Ihlamurlar Altında… 2005'de başlamış, şimdi bize çook eski gelen zamanlara ait… İşte bu dizi başlarda ilgimi de çekmişti meslek gereği. Tekstilin yıldızının yüksek olduğu zamanlar. Konu da tekstil fabrikasında başladı. Patronun at çiftliği var, zengin… Çocukları yurt dışında okumuş ama babalarının fabrikasında çalışıyor. Patronun kızı işçilere çok iyi davranıyor falan… Şimdiki dizilerde göremezsiniz tekstil fabrikasında geçen konu. Çünkü tekstil bitti malumunuz.



Arka plan açısından bakıldığında her ne kadar diziler toplumsal kaygılar taşımasa da detaylarda iyi kötü zamana ayna olabiliyorlar. Şimdiki dizilerde tekstil patronu yok mesela, çünkü tekstil kalmadı. Günümüz dizilerinde mafya babaları var, havuzlu villalarda oturan zengin aileler var ve genelde ne iş yaptıklarını bilmiyoruz. Zamanın ruhu işte…  İzlediğim dizide mahallede meyhane var mesela. Meyhaneci tanıdık, zaman zaman ailecek gidip kızlı erkekli efkâr dağıtabiliyorlar. Zamanın hüzünlü ruhu… Aşklarına üzülüyorlar iki kadeh parlatıp. Günümüzde iyi karakterler meyhaneye gitmez dizilerde. Gitseler de rakı kadehi falan görünmez. Dedim ya, zamanın ruhu… 

Her neyse konuyu dağıtmayayım… Benim dizide olaylar tekstil fabrikasında geçerken aşklar da var tabii ki. Bazı aşklar başlıyor, iyi güzel, sonra malumunuz kader ağlarını iki ters bir düz örüp… Hoş o zamanlar diziler şimdiki gibi üç saat olmasa da bölümler ilerleyince bıktırıcı kadersel rastlantılar,  bir türlü olamayışlar, duyguları içine atıp yanlış anlamalar falan giriyor devreye. Yeşilçamvari...

Altmışıncı bölümde o kadar baydı ki bütün bu ola(ma)yışlar, diziyi bırakacaktım nerdeyse… O kadar sıkıldım ki her şeyin olumsuz gitmesinden! Yani işte esas kız, âşık olduğu adamdan çocuk bekliyor, araları da bozuk. Her gün karar veriyor durumu söylemeye, telefon açıyor. “Sana çok önemli bir şey söylemem lazım” diyor. “Telefonda olmaz” diyor. Sonra bir şeyler oluyor, kaç bölümdür kız bir türlü söyleyemiyor durumu. Tahmin edeceğiniz üzere kızın güya iyiliğini düşünen kötü, bencil ve de kibirli annesi, doktordan sahte rapor alarak esas oğlana “kızım hamile ama başkasından” diyor. Akıllara zarar senaryo klişeleri… Esas kız ve esas adam mutlu olamasın diye senarist elinden geleni yapmış anlayacağınız. Dizi de olsa ruhu kararıyor insanın...


Tabii ki bütün bu salaklıklara sinir olup diziyi bırakmak istiyorum ben. İyi de 60 bölüm dinlemişim, finali görmeyi hak etmedim mi? Yok bilemediniz, açıp  final bölümüne bakmadım. Ama yapay zekaya sordum.  Ve öğrendim ki mutlu son oluyormuş ve bütün saçmalıkların neticesinde sevenler kavuşuyormuş. Heyt be, hep kötüler kazanacak değil ya!


                     💪🏼👍🏼😇👏🏼👏🏼👏🏼🥰🙏🏼🫠💐🌸🌸🌸🌸🌸

İşte bunu öğrendiğimde resmen aydınlanma yaşadım!

Diziyi izlerken, yani dinlerken artık stres olmuyorum, biliyorum ki final güzel.

Peki aydınlanma bunun neresinde?

Dedim ki kendi kendime:

“Hayatımızın bıktırıcı taraflarına da mutlu sonunu bildiğimiz dizi gibi bakamaz mıyız?”

Daha doğrusu son zamanlarda ülkemizde yaşanan şeylerin de aynı bu izleyicisini bıktıran, “Hadi ya, bu kadarı da olmaz ama ya, senarist bizimle dalga mı geçiyor?” dedirten dizilerden ne farkı var?

  Her gün “Yok artık” dedirten "ülke dizimiz"in  yüz bin bilmem kaçıncı bölümünü izlemekten vazgeçemeyiz de üstelik! Kanal değiştirme şansımız var mı? Evet bazıları için mümkün bu ama genel izleyicinin cüzdanı yeter mi ülke kanalları arasında geçiş yapmaya! Hem sevdiğimiz ülkemiz, yani kanalımızı niye bırakalım… İşte tam da bu noktada benim aydınlanmam giriyor devreye…

Yahu filmin sonunda iyiler kazanacak işte!

Sizi bilmem, ben hep mutlu sonlara inanırım.

O halde sakin be…  Az relaks… Az sabır... Biraz papatya çayı, az lavanta yağı kokusu... Olmadı sarı kantaron çayı içiverelim...

Edip Cansever’in de dediği gibi

“…Sanki beyaza keser gibisine yedi renk…”

Apaydınlık oluverir ortalık… 

Yani demem o ki, bizim hayatımız da olmuş dizi film…

Mutlu sona inanırsak, mutlu sonu görürüz be dostlar; enseyi karartmaya ne gerek var...

 

 

 

 

 

Devamını Oku

17 Kasım 2024 Pazar

Paralel Evrende Mutlu Ülkemizden Kesitler

Kapımızın önündeki dört buçuk metre genişlikte kaldırıma bayılıyorum. Akşamları ferah ferah yürüyüşlere çıkıyoruz. Kaldırımlara dikilen ıhlamur ağaçlarının kokusu yok mu, insanı mest ediyor. İyi ki sokaklara böyle güzel kokan, meyve veren ağaçlar dikilmiş otuz sene önce.

Haberleri açayım bakalım neler varmış:

“Sevgili Seyirciler,

Bugün yine harika haberlerle karşınızdayız. İlk haberimiz bir ödül ile ilgili. İstanbul, dünyanın en yeşil büyük şehirleri yarışmasında birinci oldu. Paralel evrenlerde “kupon arazi” diye adlandırılan, istenilse gökdelenler dikilebilecek alanları kent ormanı, kent göleti, park şeklinde devasa yeşil alanlara dönüştürüp halkın hizmetine açan yöneticilerimize şükranlarımızı iletiyoruz.


Sıradaki haberimiz, “ulusal tarım kalkınması” programı ile ilgili. Türkiye, gıda anlamında “kendi kendine yeten” birkaç ülkeden biri olma özelli
ğini koruyor. Köye teşvik programının da etkisiyle verimli Anadolu topraklarında ilaçsız, zehirsiz, ata tohumlarıyla yapılan üretimlerden âdeta bereket fışkırıyor. Hatta dünyanın pek çok ülkesi, Türkiyeden gönderilen tarım ürünlerini, meyve ve sebzeleri test etmeye bile gerek duymadıklarını; Türkiyeye çok güvendiklerini basın araçlarında sürekli gündemlerinde tutuyor.

Evet sayın seyirciler, ülkemizin her noktasına eşit kalkınma olanakları sunan Merkez Planlama Teşkilatı sayesinde fabrikasız şehrimiz kalmadı biliyorsunuz. Her ilimizde, o ilin özelliklerine uygun fabrikalar adeta sosyal yaşam alanına dönüşmüş durumda. Atatürk’ün Sümerbank projesinin devamı dalga dalga tüm kasabalara yayılıyor. Fabrika yerleşkelerinde açılan okullar, kurslar; düzenlenen bahar şenlikleri, Cumhuriyet baloları; konserler, sinema etkinlikleri… Kapalı meclis oturumundan sızan kulis bilgilerine bakılırsa; Almanya’dan bir heyet, fabrika sosyalleşmesini incelemek üzere yakında ülkemize gelecekmiş. Bu konudaki yorumlarınızı lütfen bizimle paylaşın. Alman heyet sizce neden ülkemize gelmek istiyor?


Sıradaki haberimiz yurt dı
şından ülkemize çalışmak ve okumak için gelmek isteyen batılı gençler ile ilgili. Kısa sürede zenginleşen ülkemizde biliyorsunuz bilim alanında da harika gelişmeler yaşanıyor. Üniversitelerimizin akademik üretimleri, bilimsel buluşları dünyanın dört bir yanında hayranlıkla izleniyor. Almanya, İsviçre, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinden ülkemizde okumak ve çalışmak için gelmek isteyen son derece donanımlı gençler için Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen sınava başvurular yarın başlıyor. Dünya ülkeleri bizi kıskanıyor mu bilemeyiz ama bizi hayranlıkla izledikleri bir gerçek.

Bu günlük bültenimiz bu kadar Sevgili Seyirciler. Şahane ülkemizde şahane günler, şahane akşamlar sizlerin olsun efendim, kalın sağlıcakla…

*******************

Haberleri kapatıp dışarıya çıkıyorum. Etraf mis gibi… Ne kadar şanslıyım… Kim bilir paralel evrenlerde benim diğer versiyonlarım neler yaşıyordur?

Mutlu pazarlar…


Devamını Oku

5 Kasım 2024 Salı

Kayyumcu Geldi Haanımmm!

Öncelikle belirtmek isterim ki TDK Kayyum sözcüğünü geçen sene Kayyım olarak güncellemiş, ben eski kullanımı tercih ediyorum. Daha oturaklı bence eskisi, dolu dolu çıkıyor ağızdan!

 "KAYYUM" deyince bir ürperti geliyor; şöyle üstünü başını, duruşunu falan düzeltme ihtiyacı hissediyor insan!

Malumunuz son günlerde kayyum ile yatıyoruz kayyum ile kalkıyoruz. Bu kelime âdeta ekmek gibi, su gibi hayatımızın bir parçası haline geldi.  Madem hal böyle; ben de yetkim olsa nerelere kayyum atardım diye kendi kendime düşündüm efendim. İşte önerilerim:

1-     Altın Günlerine Kayyum Atansın!

Altın fiyatları almış başını gitmişken, hâlâ bu toplantıların yapılabildiği bütün evlere kayyum atansın efendim. Pazar parasından artırarak çeyrek altın mı alınırmış! Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Madem çeyrek altınla gün yapılıyor; kayyum gelsin vergi alsın o altınlardan! Bir de efendim, altının verileceği kişi belirlenirken hile mi yapılıyor ne oluyor? Ak koyun kara koyun ortaya çıksın! Kura çekilirken kim bilir hangi dolapları çeviriyor kurnaz Şaziye’ler! Olmaz efendim, olabilemez! Güncü teyzelere kayyum şart!

2-     Ölçüsüz Yemek Tarifi Veren Kadınların Yerine Kayyum Atansın

Bu konudan aşırı rahatsızım Hakim Bey! Yok göz kararı tuz, yok aldığı kadar un, yok bir çimdik şeker! Bu ne karmaşa! Kurabiye tarifi gibi hayat memat meselesi konularda bu kadar da lâkayıtlık olur mu? Bir düzen, bir standart şart. Yemek tarifi veren bütün kadınları düzene sokacak bir kayyum atanmalı. Bu kayyum, kendi damak tadına göre bütün tarifleri değiştirmeli. Bizler, bu vatanın yiyicileri, yanlış anlaşılmasın, yani yemek yiyicileri olarak atanacak kayyumların damak tatlarına ve sunacakları yeni reçetelere elbette güveniyoruz…

3-     3/A Sınıfı Başkanının Yerine Kayyum Atansın

Yazık değil mi bu 3A’ya, ne çektiler sınıf başkanından! Tahtaya “Konuşanlar” diye hep aynı isimleri yazıyor. Gıcık olduğu Pelin başta, ikinci sırada âşık olduğu ama kendisine yüz vermeyen Milka, ay pardon bu çikolata ismi miydi, neyse işte O; üçüncü sırada bilek yarışında bükemediği Ekremettin! Değişsin efendim bu sınıf başkanı… Üstelik annesi okul aile birliği başkanı diye hep bu çocuğu seçiyor öğretmen… Demokrasi ve adalet gelsin 3 A’ya!

4-     Karga Severler Derneği Başkanı Yerine Kayyum Atansın

Karga Severler Derneği bir ayrımcılık, bir nifak yuvasıdır efendim. Kargalara yapılan bu ayrımcılık; ülkemizdeki güvercin olsun, serçe olsun, kanarya olsun, martı olsun diğer tüm kuş türlerini incitmektedir. Bu derneğe acilen kayyum atanmalı ve derneğin ismi de “Uçanları Sevenler Derneği” olarak değiştirilmelidir. Memleketimizde böyle kin, nifak odağı olan, ayrımcılık yapmayı kışkırtan şeyleri istemiyorum ben efendim. Şahsen yani, şahsım ile yani, biz istemiyoruz!

5-    Maç Sonuçlarına Kayyum Atansın

Ben sevmiyorum ama futbol severler adına çok üzülüyorum. Ne o öyle bir buçuk saat maç seyrediyorlar, atılan gol sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bence bütün maçlara kayyum atansın. Skorlar 3-2, 0-0, 4-1 falan yerine 30-20, 10-10, 40-10 şeklinde düzeltilsin. İnsanlar azıcık mutlu olsunlar, bütün maç sonuçlarına birer sıfır ekleyecek bir “babayiğit” kayyum yok mu bu ülkede! Maksat illüzyonu büyütmek, vatandaşın mutlu olmasını sağlamak değil mi ama!

 Varsa güzel KAYYUM önerileriniz, çekinmeyin yazın efendim… Vatana millete hayırlı olsun şimdiden…

“Kayyumlardan bir yar gelir bizlereeee, tey tey tey diye halay çekerek giderim" derken aklıma geldi. Tabi ya, halay başlarının yerine de kayyum atansın. Halaylara da bir çeki düzen vermek şart efendim… Ne o öyle ayaklar başka yere, kafalar başka yere gidiyor!  Hatta halay başları bence emekli albaylardan seçilsin…

Ayy, birisi beni durdursun;  kendimin yerine de kayyum atayacağım neredeyse…


Kayyumcu geldi haanımmm! Şıpın işi kanatları vaaar, rengârenk kayyum kuşları bunlaaar, seç beğen all haanım, son kayyumlar bunlar, kapanın elini gagalayan cinstenn!


Devamını Oku

7 Ekim 2024 Pazartesi

Ekonomik Gidişata Karşı Nasıl Ayakta Kalalım?

Hadi bugün alım gücünü falan konuşalım. Ama ahlayıp vahlamadan. Çözüm odaklı yaklaşarak.

Her geçen sene alım gücünün düşmesi, bir mal ya da hizmete ödenen ücretin geçen seneye hatta aya göre pahalılaşması diye bir gerçekle karşı karşıya mıyız?

Evet.

Peki bu her geçen gün daha da pahalılaşan mal ve hizmetlerin kalitesi de aynı oranda artıyor mu?

Hayır.

E bu durumda ne yapacağız?

“Ah, vah… Biz eskiden eskiden, su içerdik testiden. Ne bolluklu zamanlardı, ne bereketliydi. Bir liraya bir kilo portakal alırdık…” şeklinde uzayıp giden nostalji rüzgârına takılıp kalmak bir seçenek tabii ki. İşe yarar mı? Bence geçmişe takılıp kalmanın sonucu fiziksel ya da zihinsel hastalıktır. Bunu ben değil, pek çok uzman da söylüyor. Evet insan ister istemez bugüne göre eski “zengin” zamanları aklına gelince hüzünleniyor. Sonuçta insanız. Ama sağlıklı kalmak için de bu duygu durumunu abartmayıp âna dönmek lazım.

Ânı yaşa felsefesine girmeyeceğim. Zaten konunun uzmanı değilim. Benim derdim, daha çok para verip daha kalitesiz ürün ya da hizmet almakla ilgili… Ne yapmak lazımla ilgili…

Kendine muhalif diyen tv kanalları, ya da sosyal medya yayıncıları her geçen gün alıyor eline bir mikrofon, çıkıyor çarşı pazara “Ay ne kadar pahalı, ay geçinmek çok zor, aman da eski günleri arar olduk…” şeklinde programlar yapıp durumu ortaya seriyor. Tamam anladık da çözüm ne?

Diyeceksiniz ki, çözüm için sistem değişmelidir. Tüketim değil de üretim ekonomisine geçilmelidir. Kaynaklar verimli kullanılmalıdır. Hortumlar kapatılmalıdır. Vs. Vs. Vs.

Bunlara benim de bir diyeceğim yok. Evet zaman içinde bunlar olsun diye bir şeyler yapmak lazım. Seçimlerde mantıklı davranmak lazım. Hepsine tamam diyorum. Ama düzlüğe çıkmak için ne kadar daha beklemem gerekiyor? Sonuçta ben de sıradan bir vatandaşım. Ne gladyatörüm ne de kanaat önderi. O işler bana göre değil. Bana hediye edilen hayatı olabildiğince iyi yaşamaktan başka amacım yok.

Yani derdim bugünümü kurtarmak. Vergimi verdim mi senelerce? Verdim. Kanunlara uydum mu? Uydum. Ben daha ne yapabilirim ? Vatandaş olarak benim yapacaklarım bunlar. Geldiğimiz noktada maalesef koşullar ortada. Suçluyu aramak tamam da, acil çözüm de lazım. 

Durum budur, istersen iç iç kudur ya da yaşamanın yolunu uydur!

 Ne kafiye ama…

Efendim olayı tabiri caizse fazla -cıvıtmadan- esas soruya geliyorum. Bu koşullarda ben; yani sıradan, eskiden orta gelirli olan, şimdilerde gelir skalasını herhangi bir ölçeğe uyduramayan ben ne yapmalıyım? Kimse bana bunun yöntemini göstermiyor. Bütün medya, bütün sosyal medya, kuşatıldığım politik ortam sadece anksiyete yaratmakla meşgul.

Bazıları bu bahsettiğim “muhalif” kanallarda anlatılanları her gün dinleyerek içini şişiriyor. Bense artık bu tuzağa düşmemek için kararlıyım. Çünkü dinleyince bir şey değişmiyor, sadece daha da çaresiz hissediyor insan. O tv ekranında çemkiren adamların ya da kadınların milyonlarca lira kazandığını bilmek zaten onlara inanmamam için başlı başına bir neden. Öte yandan hâlâ Twitter demek istediğim “X” e bakarsak; gerçekten hiçbir şeyin çözümü yok! Çünkü orada da ne kadar etkileşim alırlarsa o kadar para kazanıyor kullanıcılar.  Yani kendi ceplerini doldurmak için veriyorlar gazı sizin benim gibi durumdan rahatsız olanlara… Saçma sapan dipsiz bir kuyuya giriyor, sonra da çıkamıyorsun.

"Bu ahval ve şerait içinde" bazıları yine görece çok paralarıyla çözüm üretmeye çalışıyor.

Örneğin bu yaz tatil için bir Yunanistan rüzgârı esti biliyorsunuz. Sosyal medyada gitmeyeni dövüyorlardı neredeyse. Eski Türkiye’yi yaşamak için, bol bol ve lezzetli yiyecekleri daha ucuza yemek için Yunan adalarını övüp durdular. Ama ne övmek… İyi de güzel arkadaşım; siz Yunan Adaları fiyatlarını Bodrum, Çeşme fiyatlarıyla karşılaştırıp ucuz diyorsunuz. Yahu benim eski Türkiye gündemimde de yoktu ki oralar… Yani bu durumda bir süreliğine cenneti yaşamak için Yunan’a kaçmak da benim gibiler için çözüm değil! Bazıları ise hepten ülkeyi terk ediyor. Tabii ki bu seçeneği de pas geçiyorum.

Pahalılık karşısında bazıları dünyadan umudu kesip bunalıma giriyor ve köşesine çekiliyor. Böyle de olmamak lazım. Bu hayat bize verilen bir hediye çünkü.

O halde ne yapmak lazım?

Ben ne yaptığımı söyleyeyim.

Öncelikle içinde yaşadığım durumu dramatize etmeden ve çok da söylenmeden kabul ediyorum. Yani ben artık dün 5 liraya aldığım kaliteli tişörtü bugün aynı fiyata aynı kalitede alamayacağımı biliyorum. Bu durumu kabul ettim. Bu ilk adım cepte…

“Koyun musun kardeşim?” diyenler olabilir içinizde!

“Koyun musun, sana ne sunulursa susup oturacak ve yetinecek misin verilenle?”

Hatta bazılarınız en sinir olduğum şu klişeyle bile üzerime gelmek isteyebilir:

"Hak verilmez alınır"

Cevap veriyorum; 

“Ne münasebet efendim, öncelikle hak bellidir, verilmek zorundadır. Yıllardır hak verilmez diye diye bu söylemi normalleştirmenizi reddediyorum. İkincisi, ben tek başıma bir şey yapamam canım kardeşim. Varsa mahallede ya da semtimde kafama uygun bir siyasi parti ya da sivil toplum kuruluşu, gider ‘Elimden gelen bir şey var mı? ’diye sorarım önce. Ama bu yapılan şey yine yarınlar için. Peki bugün ne yapacağız?”

Açıkçası beklentimi düşük tutuyorum artık. Elimdekini korumaya çalışıyorum bir de. Örneğin eskiden de çok fazla tekstil alışverişi yapmazdım, şimdi de yapmıyorum. Elimde ne varsa onlar yetiyor. Zaten dolaplar dolusu giysiye gerek var mı?

Eskiden kırk yılın başı dışarıda yemek yer, eğlenirdim. Şimdi koşullar buna müsait değil. Evde yiyorum, eğlenme olayını da tatillere saklıyorum.

Sinemaya gitmiyorum epeydir, evde izliyorum filmleri.

Özel tiyatrolara beş yüz, altı yüz vermek yerine ön sıraları 60 TL’ye satılan Şehir Tiyatrolarından bilet almaya çalışıyorum. Bu sene Süreyya Operası’ndaki ücretsiz konserleri de takip etmeye niyetliyim.

Yorgan ortada, ayağımı dışına çıkarsam, olan bana olur; ayaklarım üşür. Dedim ya, çok hoşuma gitmese de bu durumda  elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. 

Peki ya tatiller?


Tatilden taviz vermemeye çalışıyorum. Taksitle falan bir şekilde çözüyorum o işleri. Geçen sene gittiğim harika otele gitmem bu sene mümkün olmadı mesela. Ben de beklentimi düşük tutarak daha ekonomik ama belli konularda kaliteden taviz vermeyen, yaygın tabirle fiyat/ performans oteline sezon sonu yani eylül ayında gitmeyi tercih ettim. Otele karar vermeden önce sayfalarca yorum okudum. Açtım telefon, misafir ilişkileri müdürüne sorularımı sordum. İçki markalarına kadar hem de… Evet, iyi ki de öyle yapmışım. Bunu da bir başka yazıda anlatırım. Neyle karşılaşacağımı bilerek ve beklentimi düşük tutarak gittiğimden midir nedir, geçen sene gittiğim daha pahalı oteldekinden daha iyi vakit geçirdim bu sene. Çünkü var olan koşullar içinde en iyisini seçmeye çalıştım ve sonuç beklentimin altına düşmedi.

Yurt dışı hayallerim vardı. Avrupa’ya gitmek, en azından Balkanlara gitmek gibi. Hâlâ var ama erteledim şimdilik… Euro 35 küsur lira iken mümkün olamadığına göre ben de pasaportsuz ( evet hâlâ pasaportum yok) ve vizesiz ülkelere, ucuz uçak bileti kampanyaları kovalayarak gidiyorum. Birkaç sene önce gittiğim Ukrayna güzeldi, Lviv ve Karkov’a gitmiştim. Tam Kiev ve Odesa’ya da giderim derken savaş patladı… Hoop başa döndük.

Ben de bu sene mayıs ayında Gürcistan’a Tiflis’e gittim. Düşük bütçeyle keyif alarak gezdim. Biliyorsunuz 13 bölüm yazım var o konuda.  Sırada gideceğim benzer başka bir ülke var bakalım. 

Bu yeni ülke için izlediğim gezi videolarında kibarca “Turistlerin pek de tercih etmediği ülke ehem öhöm…” falan diyorlar. Maksat yeni bir yer görüp kafayı dağıtmak değil mi… Ben şahane bir tatil olacağını düşünüyorum bu yeni rotanın. Bakalım zamanı gelince göreceğiz. Biletimi sekiz ay önce almıştım. Adana uçağından ucuza…

Ne gördüğün değil, nasıl gördüğün önemli…

Yani işte anlattığım gibi bu dönem de böyle geçiyor. Halimize elbette şükrediyorum. Söyleneyim mi, ne yapayım…

Bizden önceki yıllarda insanlar ne dünya savaşları gördüler. Neler neler yaşadılar. Piyanist filminde, Hayat Güzeldir filminde gördüklerimi unutmam mümkün değil. 

İnsanlar karartma zamanlarında evlerinin bodrumlarında toplanıp kısık sesle okuma tiyatroları yaparlarmış. Böylesi dönemlerde sanatsız kalmamak lazım.

 Nostaljiye gelince…

O çok matahmış gibi seksenli doksanlı yıllara “Ne güzeldi” diye güzellemeler yapanları keşke o zamanlara ışınlayabilsek… Seksenler doksanlar çok mu matahtı sanki… Faili meçhuller, karanlık suikastler… Cumartesi anneleri yıllardır boşuna mı seslerini duyurmaya çalışıyor. Sokaklarda silahlı çatışmalar, sonra sıkıyönetim günleri, Kenanlar Evrenler, Turgutlar Özallar, Banker Kastellizedeler, tüp kuyrukları şunlar bunlar…

Evet, demek ki hepsi geçebiliyor.

Demem o ki, bu günler de geçecek. Sadece hafızamızda anılar kalacak…

Üstümüze düşen bir şey varsa yapalım, ama ne olur umutsuzluğa kapılmayalım. Umutsuz eden şiddet görüntülerini paylaşmayalım. Televizyonlardaki mafyalı, şiddet içeren, emek olmadan zengin olmayı marifet sayan dizileri izlemeyelim, izleyenleri uyaralım…

Haber kanallarının genel yayın yönetmenlerine “Biraz da sanattan bahsedin, ücretsiz etkinlikleri anlatın” diye mesajlar yazalım. Ben bıkmadan usanmadan yazıyorum kendilerine, elbet bir gün yazdıklarımdan bıkıp “Belki de doğru söylüyor” diyecekler…  

Yani işte son tahlilde su akıyor, bir şekilde yolunu buluyor.

Varsa ekonomiye direnmenin sizdeki çözüm yolları, paylaşırsanız bilgimiz çoğalır güzel olur.

Ne demiş Nazım Usta;

En güzel günlerimiz, henüz yaşamadıklarımız….

Sevgiyle efenim, sadece sevgiyle…




Devamını Oku