kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2024 Pazar

Beyaz Zambaklar Ülkesinde Kitabı ve Hüzünle Karışık Umut

Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını okuyorum epeydir, henüz bitmedi. Ama ne zaman elime alsam kitabı, resmen gözlerim doluyor. Atatürk’ün “Bu kitabı bütün okullarda okutun!” vasiyetini o kadar iyi anlıyorum ki! Özetle, Finlandiya’daki aydınlık yürüyüş seferberliğini anlatıyor kitap. Ülke İsveç’ten sonra Rusya’nın yönetimini yaşamış yıllarca. Ülkede doğru dürüst toprak yok, tarım yok, iklim koşulları kötü, doğru dürüst bir doğal kaynak yok. Finlandiya’da aydınlık hareketini başlatanlar bunun farkında ve “Bizi ancak eğitim kurtarır” diye yola çıkıyorlar. 

“Sadece öğretmenler değil, bu ülkede okuyan, eğitim hakkından yararlanan herkesin ülkenin aydınlanmasında görevi ve sorumluluğu olmalı” diyorlar. Ve aydınlara 

“köylüleri, sade vatandaşları hor görmeyin. Hepiniz birer mum gibi çevrenizi aydınlatmakla sorumlusunuz”  diyorlar.

Bir seferberlik ilan ediliyor, gezici kütüphaneler, köy köy dolaşan aydınların konferansları, eğitim bursları…

O dönem Finlandiya’da açılan okul sayılarını okusanız kitapta, sizin de benim gibi ağzınız açık kalır! Sonuç ortada, bugün Finlandiya nerdee, biz nerde… 


Oysa biz de Finlandiya olabilirdik!  Yüzümüz güleç olurdu, sokaklarda dans edebilirdik ulusça. Yoksullukta değil, zenginlikte eşitlenebilirdik.  Eğitimli insan bu kadar değersiz olmazdı. Hepimiz sadece "diplolamalı" değil "kültürlü" olabilirdik, mutlu ve zengin olabilirdik! Kaynağımız çoktu, ülkemiz cennet gibiydi, öyle kalabilirdi. Doksanlı yıllarda ülkemize sığınan Bulgarlar, şimdi Avrupa Birliğine girmiş, özgür ülkelerine dönmek için uğraşmazlardı mesela! Günümüzde "ucuz" diye tatil köylerine gelip lüks içinde yaşayan Almanlar, fabrikalarımızda işçilik yapmak isteyebilirdi, olamaz mıydı? 

Gerçekten kitabı okurken gözlerim çok doluyor, belki de bu kitabı okurken bilinçaltım kendi ülkemin geldiği karanlık yeri gördüğü için kitabı bitiremiyorum bir türlü… Bazı yerlerini dönüp dönüp yeniden okuyasım geliyor. O seferberlik şu anda, şimdi bizde olsa diye hayaller kuruyorum.

Atatürk boşuna demedi “Köylü milletin efendisidir” diye. Hiçbir sözünü günümüz siyasetçileri gibi hamaset olsun diye söylememiş zaten, bunu her geçen gün daha da iyi anlıyorum.

İnsanlar elektrikli araba almadan yaşayabilir, internet olmadan yaşayabilir, ama karınları doymadan yaşayamaz! Bugün verimli topraklarımızda yabancı şirketler altın arayabilir miydi Atatürk olsaydı?

Nasıl güzel bir ülke olabilirdik…

Bizim de köylerimiz Hollanda’nın masal diyarı köyleri gibi olabilirdi… İstanbul Boğazı, Unesco koruması altında inci gibi parlayabilirdi. İnsanlar köyden göçüp İstanbul’da boğaz tokluğuna bile olmayan köle koşullarında çalışacağına köylerinde üretime devam edebilirdi. Babası peynirciyse İsviçreliler gibi yedi kuşak da peynirci olarak kalabilir ama insanca yaşayabilirdi. Her köyün kendi okulu, kendi restoranı, kendi halk evi, kendi tiyatrosu ve evet kendi eğleneceği barı da olabilirdi. Neden olmasındı! Köyün kendi organik ürünleriyle pişirilen yemekler, köyün içindeki Michelin yıldızlı restoranlarda sunulabilirdi mesela, neden olmasındı? Köyde narenciye mi yetişiyor, butik bir reçel atölyesi ya da fabrikası kurulur, şehirden okumuş gıda mühendisleri, muhasebeciler gelip o köylerde mutlu mesut çalışabilir ve evlerini kurabilirlerdi. Eğitim yaygınlaştığı için, okumuş mühendis olmuş kişi ile köydeki çiftçi, barda yan yana oturup kahve ya da şarabını- hangisini isterse- yudumlarken, Yaşar Kemal’in romanları hakkında konuşabilir, azıcık çakır keyif olunca yan yana halaya durabilirlerdi! Her köyün kendi orkestrası olabilirdi ya da!

Zengin kodamanların yerleşmesiyle iğrenç hale gelmezdi Bodrum mesela. Bütün kıyılar her seviyeden halkın kullanımına açık mütevazı yerler halinde kalabilirdi. Neden olmasındı, olurdu.



Köy Enstitüleri kapatılmamış olabilirdi… En azından gıdaya ulaşım bu kadar zor olmazdı. Sümerbanklar sonra… Sadece fabrika değil, hepsi birer okul gibi yerleşkeleriyle kültür yuvası Sümerbanklar…

Dünyaya şekil veren tek süper gücün karşısında dimdik ayakta durabilirdik… Atatürk Sümerbanklara Rusya’dan aldığı dokuma tezgahlarının borcunu narenciye ile ödemiş o zamanlar. Eğer aynı mantıkla devam edebilseydik,  bugün çiftçiye zarar ettirdiği için çöpe döküldüğünü duyduğumuz portakal haberleri çıkmazdı gazetelerde! Eğer aynı kafayla devam edebilseydik, dünyanın en parlak ülkelerinden biri olabilirdik. Neler olabilirdi, hayal etmesi bile muazzam!

Köylü cahil kalmazdı, kasabalı cahil kalmazdı. Pıtrak gibi çoğalan üniversitelerden mezun olanlar böyle cahil olmazlardı!

Olmadı, yapamadık demek de istemiyorum. Çünkü bir yol vardır her zaman. Her zaman bir yol bulunur. Klişe gibi olacak ama ünün sonunda karanlık olur ama her karanlık gecenin sabahı da bulunur. Bulunur elbette, Atatürk henüz unutulmadıysa, insanlar akın akın izindeyiz diyebiliyorsa, vardır bir umut…

Devamını Oku

14 Haziran 2023 Çarşamba

Ağaç Ev Sohbetleri - #199


Ağaç Ev Sohbetleri, sevgili blog arkadaşımız DeepTone/Sade ve Derin tarafından yıllardır organize edilen bir blog etkinliği. Her hafta bir blogger konu belirliyor ve isteyen herkes o konu hakkında yazıyor. Hiç ara vermeden etkinliğe katılan sevgili KaplanDiary blogunda etkinliğin 199. yazısını okurken, içimden yazmak geldi benim de. Bundan sonra hep katılabilirim umarım. Bence etkinliğin adı bile çok nostaljik; bravo Deep sana, heyecanlandım şimdi.

Evet bu haftanın konusunu sevgili DeepTone belirlemiş, konu başlığı şöyle:

Kurgu kitaplar okumak, film veya dizi izlemekten keyifli midir?

 Bu konu bana çocuklara sorulan “Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” klişesini çağrıştırdı. Düşünün, çocuk ne zor durumda! Soruyu soran kişi anne veya babadan biriyse eğer, durum vahim! Soruyu soran kişi anneye yakınsa, mesela teyze ise durum karışık! Soruyu soran kişi eğer cevap karşısında çocuğun seveceği bir şeyi, mesela çikolatayı ucundan göstermişse de eyvahlar olsun! Çocuk, ileride yönetici olacaksa eğer, kişiye göre cevap verebilir. Mesela soruyu annesi sormuşsa “Tabii ki seni” deyip annesinin kollarına atılabilir. Ya da kurnazsa ve ileride politikacı olacak potansiyeli varsa, “Anneciğim tabii ki seni seviyorum” deyip çikolatayı lüplettikten sonra, pis pis sırıtarak, “Yalan söyledim, babamı daha çok seviyorum; çünkü O bana çikolatadan daha büyük rüşvet veriyor, beni maça götürüyor” diyebilir. Eğer çocuk ileride apolitik bir memur olacaksa ve de rutin bir huzuru hedefliyorsa, etliye sütlüye karışmadan “Her ikinizi de seviyorum” deyip hem çikolatayı alır hem de sen sağ ben selamet yoluna devam edebilir. Eğer çocuk, bu soru sorulurken kapının yanından elinde 100’lük banknot sallayan dedesini görmüşse, zaten vereceği cevabı bellidir. Olasılıklar uzar gider….

Konuyla ne alakası var diyeceksiniz ya demeyin; bence bal gibi alakası var efenim, çok alakası var hem de.

Şimdi ben nasıl ayırt edebilirim ki filmlerle dizilerden ve kitaplardan aldığım keyfi? Vişne mi muz mu diyorsunuz bana! Çikolatalı pasta mı, kıymalı su böreği mi diyorsunuz! Hangisi diğerine üstün olabilir?

Kitaplar ve filmlerin bana verdiği keyif, ya da bende bıraktığı iz; zamana, ruh halime, eserin işlenişine göre; ne bileyim o anda yanımdaki kişiye göre, ya da yalnızlığımın seviyesine göre; işsizken mi yoksa işyerindeki adaletsizliğe kızgınken mi o eserle tanıştığıma göre; hatta dışarıda yağan yağmura göre bile değişiklik gösterebilir. Bence sanat eserinden keyif almak, tek taraflı bir şey değil. İnteraktif bir şey. Kitap çok güzel olabilir, ama o anda karnın ağrıdığı için hiç sevmezsin. Hafif bir komedi dizisi izlemeyi tercih edersin. Dışarıda yağmur yağıyordur, sepyadır doğanın rengi. Şöminede çıtır çıtır odunlar yanarken, koltuğa uzanıp bir Nuri Bilge Ceylan filmi izleyesin gelir. Şimdi o filmin tadını hangi kitap verecek? Yani benim hayal gücüm kim ki Nuri Bilge’nin yanında! Film çok kötüdür ama, hayran olduğun sanatçı oynadığı için acayip keyif almışsındır. Yani demem o ki; kitapsa yazar, dizi ya da filmse yaratıcı ekip bir şeyler koyar ortaya. Keyif kısmı ise bende.

Mesela Dallas dizisi ile büyüyenler, o zamanın koşullarında acayip keyif almamış mıdır her hafta izlemekten? Şimdinin kafasıyla muhtemelen saçma sapan gelecek Dallas dizisinin kitabını tercih ederler miydi? Hiç sanmıyorum.

Hiç unutamadığım, müthiş izler bırakan “Hayat Güzeldir” ya da "Piyanist" filmlerinin kitabını okusaydım aynı etkiyi bırakır mıydı? Bilemiyorum. Ya da bizden bir film olan ve defalarca izlediğim “Beynelmilel”i ben niye bu kadar çok sevdim? Müzik, ambiyans, oyuncuların bakışları, renkler… Robin Williams’ın filmlerini izlemek mi, o filmlerin kitaplarını okumak mı deseler, tabii ki filmleri derim. James Cameron’un filmlerini nasıl es geçerim? Gibi gibi şeyler…

Peki ya Yaşar Kemal’in, sözcükleri adeta sihir gibi kullandığı romanları filme aktarılınca aynı etkiyi bırakır mı? Bu soruyu sorulmamış varsayarım; yazara saygı duruşuna geçerim. Rıfat Ilgaz büyük yazar; ama Hababam Sınıfı filmlerinin yerini kitabı tutar mı? Adile Naşit olmadan, Şener Şen olmadan, Tarık Akan olmadan, Münir Özkul olmadan, filmlerin o nefis müzikleri olmadan olur mu? Vedat Türkali’nin, Jose Saramago’nun, Dostoyevski’nin, Ferhan Şensoy’un kitapları elbette kitap olarak keyif verir bana.

Ama derseniz ki okuduğun bir romanın filmi sende aynı etkiyi bırakır mı? İşte orada farklı olabilir. Genellikle kitabını okuduğum bir romanın filminden keyif alamam. Çünkü okurken ben hayal etmişim, filmde yönetmen kendi hayalini koymuş ortaya. Örtüşmemesi anlaşılabilir.

İşte böyle sevgili blog dostlarım. 

Gelecek hafta Ağaç Ev Sohbetlerinin bir başka konusunda buluşuncaya dek esen kalın efendim.

Devamını Oku

25 Kasım 2016 Cuma

Ayşe Kulin'den Kanadı Kırık Kuşlar'ı okudum

1930'larda Almanya. Nazilerin Yahudilere yönelik baskısı yavaş yavaş başlıyor ve sonrasında sistematik bir şekilde ilerliyor. Sırf Yahudi olduğu için işten atılan bilim insanları, akrabaları Yahudi olduğu için işsiz kalanlar ve çaresizlikten ülkelerini terk etmek zorunda kalan akademisyenler. Aslında onlar şanslı kesim, çünkü ölmekten kurtuldular.

İkinci Dünya Savaşı'na ait yürek yakan öykülerden bildiğimiz detaylarla başlıyor Ayşe Kulin'in Kanadı Kırık Kuşlar kitabı. O döneme ait hikayeler her ne kadar yüreğimi dağlasa da o hikayeleri okumaktan ve  filmleri izlemekten kendimi alamam nedense. İnsanlığın sınavdan geçtiği o vahşet dolu faşizm dönemi neden bu kadar ilgimi çeker hiç bilmiyorum aslında... 

Nazilerin baskısından dolayı işsiz kalmak üzereyken üniversitedeki kürsüsünü bırakıp İsviçre'deki kayınpederinin yanına kaçan Yahudi tıp doktoru Gerhard Schlimann ve ailesinin öyküsüyle başlıyor Kulin'in kitabı. Gerhard şanslı, çünkü tam zamanında kaçabiliyor...

Kanadı Kırık Kuşlar - Ayşe Kulin


1930'larda Nazilerden kaçan Alman akademisyenler

O dönem, Nazi'den kaçan bilim insanlarını çoğu Avrupa ülkesi kabul etmezken, Atatürk ise bilime olan inancı ve cesur kişiliği ile bu hiçbir suçu günahı olmayan, sadece dinleri farklı olan bilim insanlarını ülkemize kabul ediyor. Dönemin milli eğitim bakanı ise Hasan Ali Yücel. İşte o yıllarda sayıları 190'ı bulan Alman bilim insanları, Türkiye'deki modern üniversite reformunun gerçekleşmesine büyük katkılar sunuyor. Bu gerçeğin ışığı altında ele aldığı romanını etkileyici bir şekilde başlatıyor Ayşe Kulin. Schliman'lar geliyorlar Türkiye'ye, yerleşiyorlar Pera'ya. Ve sonrasında onların özel hayatlarını merceğe alarak aslında Türkiye'de yaşanan siyasi ve toplumsal olaylara ışık tutuyor yazar.

Kuşbakışı Türkiye Panoraması

Kitabın ilk yarısında bu olay ve gelişmeler aktarılırken, yani zaman yavaş akarken çok ilgiyle okudum ilk 200 sayfayı. Romanın ikinci yarısında ise zaman hızlandı. Öyle ki ilk kuşak bayan Elsa'nın kızı Suzan (Suzi) büyüdü, evlendi, kızı Sude doğdu, büyüdü evlendi, Esra doğdu...Tam dört kuşak, kitabın diğer yarısına sığarken ben bu hızlı geçişe adapte olmakta zorlandım. Evet yine yazarın güçlü ve akıcı kalemi sayesinde kitap sürükleyiciliğinden bir şey kaybetmedi ama sanırım ben hikayelerin detaylarını derin derin uzun roman sayfalarında okumayı sevdiğim için  ikinci bölümde biraz hayal kırıklığı yaşadım diyebilirim.



 Kitabın son sayfasını okurken düşündüm ve buldum bu durumu tanımlayacak sözcüğü: “Kuşbakışı” Evet, kitabın 197. sayfasından son 390. sayfasına kadar olan bölümde 1945'den 2016'ya kadar geçen 71 yıllık döneme kuşbakışı bakmış yazar. Yaptığı iş son derece önemli, çünkü Ayşe Kulin çok okunan bir yazar ve bütün o süreçte yaşanan önemli olayları hiç bilmeyen okuyucularına bir anlamda fener yakmış. Bu tavrına ve hatta değindiği konulardan ötürü cesaretine saygı duyuyorum elbette. Özellikle genç okuyuculara son derece önemli bilgiler veriliyor kitapta. Ama o bahsettiği olayları az çok bilen, gündemle alakalı olan, gazete okuyan, kitap okuyan benim gibi insanların bazıları belki o kuşbakışından biraz sıkılabilir. Ben biraz sıkıldım, yani hikaye karakterlerine çok yakınken birden onlardan uzaklaşmak beni üzdü diyelim. Ama dediğim gibi Ayşe Kulin'e saygı duyuyorum, zira otosansürün zirve yaptığı günümüzde özellikle son iki kitabında cesurca bazı konulara değinen sayılı yazarlardan kendisi.

Ülkeyi terk edenlere mesaj veriyor
Son dönemde ben çok rastlıyorum, siz de görüyorsunuz mutlaka. Güzel genç insanlar gelecek kaygısıyla başka ülkelere göç ediyorlar. Benim arkadaşlarımdan üç kişi var mesela... Bu gerçekten çok üzücü bir durum. Hayır, dünya globalleşti, herkes istediği yerde yaşayabilir tezine hiçbir lafım yok elbette. Asıl mesele ve asıl üzücü olan şey, gitmek zorunda olmak, öyle hissetmek. Gidenler kadar, koşulları müsait olmadığı için mecburiyetten gidemeyenler var bir de, hem de azınsanmayacak kadar... Keşke ülkemiz, kaçmak isteyenlerle değil, göç etmek isteyenlerle anılsaydı...

 Ayşe Kulin, kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle diyor:

Ben isterim ki, herkes, yerli yerinde kalsın ve beğenmediği durumlarla mücadele etsin. Romanı yazarken da bu hissi vermek istedim: ‘Kalın ve direnin!’ Okumak da, gitmek de, kalmak da, mücadele etmek de, ‘Bana artık müsaade’ demek de... Size kalmış... Size ne iyi gelecekse onu yapın. Çünkü bu işin doğrusu yok, her insan başka bir dünya... Ama unutmayın başka vatan yok!”

Son söz;

Demem o ki, yine akıcı, bir solukta okunacak bir roman var karşınızda. Okuyun, okutun... Özgürce yazılmış romanlarımız hep başucumuzda olsun, sevgiyle kalın efendim...


Devamını Oku

18 Ekim 2016 Salı

Mimlendim, konu en sevdiğim kitaplar!

Ne zamandır blog dünyasında mimlenmiyordum. Oysa bir zamanlar ne çok mim olurdu blogosferde.  Bir çeşit samimiyet rüzgarları eserdi blog yazarları arasında. “Yoksa heyecanımızı mı yitiriyoruz” demek istiyorum ama  içimden bir ses “sakın öyle deme” diyor! Çünkü heyecanımız biterse sığındığımız kalelerimiz bloglarımızın hali nice olur... Aman aman dağlara taşlara… (“Yazar tam da bu noktada sağ elini hafifçe büküp işaret parmağının çıkıntısıyla üç kere tahta masaya vurur” diye düşünmüş olanlar yanılıyorlar, çünkü öyle bir şey olmadı!) Neyse efendim, sağ olsun var olsun, güncesini keyifle takip ettiğim Kaplan Diary beni mimlemiş de bu sebepten ötürü keyifli bir yazıyla yine karşınızdayım. Kendisine teşekkürü bir borç bilirim. Hayatın en bayat olduğu dönemlerden geçerken, kendi iç dünyamın dev dalgalarıyla kavga gürültü içindeyken, bu mim pek de iyi geldi. Mizaha ve güzel anılara ihtiyacım var nitekim…
Mim konumuz “ en sevdiğiniz 15 kitap”


Zor bir konu aslında, çünkü ne bileyim hayatımda etkilendiğim çok kitap var. Mesela yanılmıyorsam orta 2’de okuduğum “Silahlara Veda”dan çok etkilenmiştim. Ortaokulda bize ne güzel kitaplar okutan ne güzel öğretmenlerimiz vardı! 

Daha da çocukken okuduğum “Pal Sokağı Çocukları” nı gözyaşları  arasında  okuduğumu anımsıyorum mesela. O dönemler arabesk diye “Kemalettin Tuğcu” kitapları yasaklanırdı, gizli saklı ve elbette ağlayarak okuduğum birkaç kitabı vardı bende de… Ne naif zamanlarmış, insanın inanası gelmiyor düşündükçe… Bir de ben ortaokuldayken yasaklanan Erich Von Daniken’in Tanrıların Arabaları adlı kitabından çok etkilenmiş, aslında biraz da korkmuştum. Bilmeyelim ve korkmayalım, ya da bilmeyelim ve üzülmeyelim diye kitapları yasaklıyorlarmış demek ki, şimdilerde de değişen pek bir şey yok aslında. Bilmeyelim ve sorgulamayalım diye web siteleri yasaklanıyor...


Sahi ben çocukken ne çok kitap okurdum! Yapacak bir şeyim de yoktu aslında. Kitapların dünyasına kaçmak iyi gelirdi… Aslında şanslıydım da yadsıyamam. Çünkü bizim evde kocaman bir kütüphane vardı. Babam, okuyan bir öğretmendi. Altın Kitaplar, Ciltli Hayat Ansiklopedileri, romanlar, edebiyat dergileri vardı… Şimdi düşünüyorum da, lise 1’deyken  kütüphanemizin üst raflarına dizilmiş ciltli Altın Kitap’lara merak sarmıştım. Nabokov’un Lolita’sını nasıl da saklayarak okuduğumu anımsıyorum. Kitapta anlatılanlar değil de kitabın yazılış şekli beni derinden etkilemişti. Çünkü Lolita, bir günlüktü aslında. Ve ben, o kitabı okuduktan sonra  kitaptaki kahraman gibi gizli gizli günlük tutmaya başladım. Ciltler dolusu yazdım, yıllarca yazdım sonra…İçime akıttığım her derdimi o ciltlere yazdım. Sonra aniden bıraktım. Bundan birkaç yıl önce bir iki cildini yırtıp çöpe attım o günlüklerin. Zaten açıp okumaya cesaretim de yoktu ki… Geriye kalan 5-6 cildi de önümüzdeki hafta atsam hiç fena olmaz aslında. İnsan yüklerini hafifletmeli…

Nereden nereye  geldik. Beni etkileyen 15 kitabı yazacaktım güya, kaç oldu acaba… Pal Sokağı Çocukları dedik, Silahlara Veda dedik, Tanrıların Arabaları dedik, Lolita dedik… Dört olmuş daha…
Üniversite zamanları hep okumakla geçti. Sahaflara gidip “Abi bana bir felsefe listesi yapar mısın” diyen öğrencilerdik biz. Bilmediğimiz, okumadığımız kitaplar için utanırdık… Ne bileyim bir dönem Oğuz Atay’a takılmıştım mesela. Tutunamayanlar’dan tutun da Günlük’üne kadar her kitabını okumuştum yutarcasına. Bunalım dönemlerimde iyice bunalıma sokmuştu beni Oğuz Atay sağ olsun. Ama noktasız virgülsüz soluksuz okunan satırların tadı hala damağımda. Sonra bir dönem şiirim gelmişti fena halde. Edip Cansever’i sanki bir kutsal kitap gibi çantamda gezdirdiğim bir dönem vardır… Hala o yırtık pırtık kitap kütüphanemde durur… “İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben. İşte yalnızlığım alnımda, kollarımda… İşte yok oluşumdan doğan kent…” Vay vay vay, mim değil nostalji yazısı mübarek…
Beni mimleyen Kaplan Diary bin pişman oldu ya neyse, ok yaydan çıktı bir kere…
En sevdiğim kitap diye bir şey nasıl olabilir ki benim… Hepsi hayatıma tanık olmuş, hepsi beni almış bir yerlere götürmüş, hepsi bana arkadaşlık yapmış… Bir dönem Vedat Türkali’ye tutundum mesela. Güven-1, Güven-2 ve diğer kitaplar. Arada Yaşar Kemal gümbür gümbür… Hala içimde ukdedir, üstadın bütün kitaplarını okumalıyım!  Zülfü’nün yeri ayrı bende. O benim babam gibi, o benim tanıdığım biri gibi adeta. Eh haliyle okumadığım sanırım bir iki kitabı kaldı… Marquez’in yeri bambaşka. Ha sahi Goncarov’un Oblomov’unu da çok sevmiştim. Çünkü deli gibi Oğuz Atay okurken, kahramanlardan biri Oblomov’dan bahsetmişti. Nasıl okumazdım ki… Sonra Jose Saramago tabiri caizse vurdu geçti beni Körlük kitabıyla, bir solukta okuyup Görmek’i almıştım susamış gibi… O’nun da bütün kitaplarını okumak istiyorum. Arada atlamaktan korktuğum Ahmet Ümit var,  Buket Uzuner’in “Su” kitabı var, mesela Richard Russo’nun Kasaba’sı var bayılarak okuduğum.



Rus klasikleri var, bana hep iyi gelen Orhan Kemal’lerim var…Arada çerez gibi okunan ve gönül telini titreten “Bin Muhteşem Güneş” gibi, “Angela’nın Külleri” gibi, “Venedik’te bir Yahudi” gibi, “Kurt Seyit ve Şura” gibi severek okuduklarım da var… Ferzan Özpetek’in son okuduğum ve bayıldığım “Sen Benim Hayatımsın” var mesela… Nazan Bekiroğlu var…

Yani demem o ki, benim en sevdiğim 15 kitap yok, çünkü benim her zaman sevdiğim kitaplarım var… Neredeyse ağlayacağım şimdi, zira onlarsız ben ben olmam ki…



Yine bir mim yanıtlamayı beceremedim gördünüz mü… Ne bileyim ortaya karışık “little little into the middle” gibi bir şey oldu. Kulakları çınlayasıca Cem Yılmaz…Ben var ya, artık sanırım sadece sanattan duvarlarla örülü bir dünyada yaşamak istiyorum…

Not: Bu yazıyı okuyan  blog yazarları bu mimi  yanıtlayıp üç gün içinde yayınladıklarında dilekleri gerçek oluyormuş. Ben demiyorum, sosyal medya tanrısı öyle söylüyor, kalın sağlıcakla …

Devamını Oku

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Nar Ağacı...

Hayatlarımız, çok iyi kurgulanmış hikayeler değil de ne sanki... Tanışma hikayeleri özellikle, aşklar... Düşünsenize, iki insan var. Biri kendi dünyasında, öbürü kendi gerçekleştiğinde yaşayıp gidiyor. Mesela aynı mahallede oturuyorlar. Belki de bakkalda karşılaşıyorlar farkında olmadan. Biri ekmek alıp çıkarken, öbürü de bakkalın dışındaki dolaptan dondurma seçiyor örneğin. Yıllar sonra bir yabancı ülkede tanışıp aşık oluyorlar; zamanı gelince, koşullar olgunlaşınca... Bazen aynı havayı soluyorlar, ya da tam tersi oluyor. Biri Van'da bir köy odasında dünyaya geliyor, diğeri Tarabya'da bir köşkte mesela. Derken derken hayatları bir plazanın açık ofisinde kesişiyor. Olamaz mı, düşünün; etkileyici hikayesi olan birileri yok mu hayatınızda. Kendi hikayeniz mesela, duysanız inanmayacağınız cinsten değil mi... Dedim ya uzayıp gider bu tanışma hikayeleri konusu. Hepsinde şaşılacak tesadüfler vardır. Kader deyin, yazgı deyin, alınyazısı deyin, ne derseniz deyin; müthiştir detaylar, zamanlama ve kurgu insanın aklını başından alır...

Nar Ağacı

Bana böyle bir hikaye anlatılsa kesinlikle “yok canım abartı” demem. Çünkü hayat böyle bir şey değil mi... Ben bu mucizelerin kendi hayatımdaki sonuçlarını ilk deneyimlediğimde çok şaşırmıştım, ama artık normal karşılıyorum. Çünkü hayatın kendisi zaten dedim ya çok iyi kurgulanmış insan öykülerinden oluşuyor. Kiminde mutlu son var, kiminde hüzün. Belki de bu yüzden iyi kurgulanmış hikayeleri, romanları daha çok seviyoruzdur. Hayata benzeyenleri daha bir el üstünde tutuşumuz belki de bu yüzdendir, kimbilir...

Nar Ağacı da böyle bir hikayeyi anlatıyor. Yazarımızın Trabzon'da yaşayan anneannesi Zehra Hanım, İran'ın Tebriz kentinden Setterhan'la tanışıyor bir şekilde. Ama bu kitap bir aşk hikayesi değil, tanışana kadar insanların kendi hikayeleri desek daha doğru olur. Yıllardan Balkan Savaşı zamanları... Setterhan bir halı tüccarı. Anlıyor düğümlerden, ilmeklerden, kök boyalardan, halının iyisinden. Zehra ise bahçesinde nar ağacı olan bir evde bütün bunlardan ve kaderinden habersiz yaşayıp gidiyor. Her ikisinin de bambaşka hikayeleri var, aşkları var, alışkanlıkları var. Geri planda Balkan Savaşı'nın acımasızlığı, zorunlu göçler, muhacir olarak yaşanan zorluklar var. Öte yandan Trabzon'da Rus işgali, beri yandan Rusya'da devrimin ayak sesleri var... Yazarımız Nazan Bekiroğlu'nun dedesinin bilinmeyen hikayesini kovalamak için çıktığı Tebriz, Taht-ı Süleyman, Yezd, Batum, Tiflis yolculuğunun nefes kesen detayları da var... 

Zehra'nın hayatı, Setterhan'ın hayatı, bir de Nazan Bekiroğlu'nun yolculuğu arasında mekik dokudum kitabı okurken. Ama hiç sıkılmadım, hatta 533 sayfa bittiğinde “keşke devam etseydi” bile dedim. Ne diyeyim, teşekkürler be hocam, ne iyi etmişsiniz de düşmüşsünüz dedenizin hikayesinin peşine...
Nar Ağacı'nı sevdim...

Yazar Nazan Bekiroğlu ile tanışıklığımız daha önce sizlere burada anlattığım Mücella kitabı ile başlamıştı. Sevdim kendisini, çünkü bir edebiyat profesörünün kaleminden roman okuma keyfini yaşattı bana. Her iki kitapta da, ince işlenmiş güzel bir anlatımla aldı oradan oraya sürükledi beni, eski zamanlara götürdü, bilmediğim şehirleri tanıttı.

En önemlisi de dedim ya, hayatın hikayelerden ibaret olduğunu bir kez daha bütün lezzetiyle deneyimlemiş oldum. Ve iyi hikayelerin izini sürme, yani kitap okuma zevkini bana aşılayanlara yine minnet duydum bu roman sayesinde...


Yaşasın; ne çok kitap var okunacak...
Devamını Oku

16 Haziran 2016 Perşembe

Ölmez Otu'nun büyüsü


Bir ara şüphelendim. Dedim ki usta sanki kitaptaki 379 sayfanın her birinde, her cümlesinde başka başka sözcükler kullanmış gibi! Yok canım dedim, hiç öyle şey olur mu dedim... Öyle bir dans etmiş ki sözcüklerle, sanki hepsi başka başka gibi geliyor insana! O nasıl bir lezzettir, okurken içiyorsunuz sanki her yazılanı, hepsi birer yangınlı kor gibi yüreğinize işliyor. Yok böyle bir derinlik, yok böyle bir güzellik...

Diyorlar ya hani, Yaşar Kemal büyülü gerçekliğin üstadıdır diye, sonuna kadar hak veriyorum bu yoruma. Çünkü Ölmez Otu, aslında Çukurova'ya pamuk toplamaya inen ırgatların öyküsü gibi, ama değil gibi. İnsan, bir fukaralığı, bir ırgatlığı bu kadar mı güzel masalsı bir coşkuyla bezeyebilir! “Benim” diyen yazarın harcı değil bu, gerçekten de dahi olmak lazım böyle şeyler yazabilmek için. Bence Yaşar Kemal bir dahiydi, kelimelerin dahisi... Nobel verseler ne olur, vermeseler ne olur allasen... Güneşi “ipildeten” başka bir yazarımız var mı sanki!


Yaşar Kemal'in büyülü dünyası


Kitapta anlatılanlar aslında “basit” diye tabir edilen hayatlar, ama değiller işte. Öyle bir düş güçleri var ki; kartallara hükmeden, efsanelere inanan, kendi içlerinde kendi masallarını yaratan, o masalları yaşayan ve de yaşatan... Yoksulluktan kaçmak için sığınılan büyülü dünyalar, kırklara karışanlar, “efendimiz” katına erişenler ve o kattan inip bir günde eskisi gibi tekrar köylü olmaya devam edebilen kahramanlar... Gökyüzünde kocaman karaltılar oluşturan kartal sürüleri, sivrisineklerin sokmasından derisi kan içinde kalan ırgatlar... Ama bu anlatılanların hiçbiri ajite edici değil, tam tersine, orada büyülü bir dünya varmış gibi, insanın dokuneveresi geliyor yumuşacık pamuklara ve her şeye... Sanki oradaymış gibi, içine domates katıldığı için şölen havasında yenilen bulgur pilavının kokusu, insanın burnunun direğinde sızlıyor!

Ölmez Otu'nu okuduktan sonra, Yaşar Kemal'in okumadığım ne kadar kitabı varsa hepsini okumak için bir kez daha kendime söz verdim. 

Böyle değerlerimiz var; ve biz, bunun için çok şanslıyız...


Devamını Oku

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Mücella ile tatile çıktık!

Mücella'yı kitap raflarında ilk gördüğümde gözüme kestirmiştim. Kapağındaki eski zamanlardan kalma dikiş makinesi ve siluetin retro görüntüsü cezbetmişti beni. Üstelik eski bir isimdi Mücella. Hiç tanıdığım Mücella var mıydı diye düşündüm, çıkaramadım. Ama biryerlerde unutulmuş, adı gibi silinip gitmiş ne kadar çok Mücella vardı kimbilir...

Elbette kitapları kapaklarıyla değerlendirenlerden değilim, ama işte insan robot da değil ki! Bazen bir çağrışım olur, bir rüzgar eser, bir müzik çalınır kulağa; bir şey olur, kendini yadsırsın. Mücella da benim için öyleydi; yani kapağına bakarak aldığım belki de ilk kitaptı. Ama çok sevdim be, iyi ki de öyle olmuş...



Geçen hafta 18 mayıstı, akşama kısa tatile çıkacaktım güneye. Acilen Mücella'yı almam lazımdı. Öyle ya, insan tatile çıkarken yanına önce tatil kitabını almalı; güneş yağı, şampuan falan hiç önemli değil. Tatil günlerine yetecek boyutta sayfa sayısı seçmek önemli yalnız. Ben otobüsle 10 saat gideceğim için, 3 günlük tatilime 340 sayfayı uygun gördüm ve seçimim Mücella oldu. Aslında ayıp da ettim O'na! Zira hayatını dört duvar arasında geçirmiş Mücella, benim çok yıldızlı tatilime eşlik edecekti. Nereden bilebilirdim O'nun öyle çileli bir hayatı olduğunu! Umarım beni affetmiştir, ben havuz başında hafif alkollü kokteylimi yudumlarken, kenarda öyle seyirci kaldığı için...


Mücella yazgısında ne çok kadın var bu ülkede... “Ayıp” diye sokağa çıkarılmayan, erkek sineklerden bile sakınılan, binbir hayalle işlediği çeyizlerini bir sandığa doldurup hiç kullanamayan, başkalarının mutluluklarına seyirci, kendi hayatında ancak figüran olabilen kaç Mücella var hem de... İşin üzücü tarafı ise, sanki “Mücella olmak” kutsanıyor gibi şu son dönemlerde. Kadınlar, dördüncü sınıftan sonra okumayı bıraksın (beş bile değil artık!), evinde çeyiz yapsın, hiç aşık olmadan görücü usulü evlensin, evlenemese de kaderine boyun eğsin isteniyor sanki günümüzde! Oysa Mücella olmak, bir roman hali olarak kalmalı, ne bileyim, içim burkuldu okurken... Sanki kapının arkasından gölge gibi izliyordum Mücella'yı, kendimi uzaklaştıramadım da...

Geri planda 1920'den 1970'e kadar olaylar aktı durdu. Gaz lambası elektriğe dönüştü, bir ara İkinci Dünya Savaşı çıktı, kahveler nohuttan yapılmaya başlandı, Mücella hiç yorum yapamadı! Sokakta sağ sol kavgaları çıkıp da silah sesleri yükseldiğinde, Mücella cezaevinden mahkum kaçtı zannetti. Radyo çıktı, üzerine dantellerini örterek hayatına devam etti Mücella. Ah be Mücella, keşke roman kahramanı olarak kalsaydın, bugün de o kadar çoksun ki...

Anlatmayacağım size Mücella'yı daha fazla. O buğulu hüzün, o yalın hayat hikayesi yazarın kendi cümleleriyle aksın sizin de dünyanıza. Gidin, izleyin camın kenarından O'nu. Ama sakın ürkütmeyin, laf söz etmeyin, kırılmasın, incinmesin. Ama dersinizi alın; Mücella gibi olmasın kadınların hayatı...

Not: yazar Nazan Bekiroğlu; kendi kızıyla yaptığı röportajda “okuyucu bu kitapta ne bulacak?” sorusuna bakın nasıl yanıt veriyor:

Babasız, anne baskısıyla büyüyen, başlangıçta silik görünen yalnız bir kız: Mücellâ. Onun gözünden arka planda toplumsal değişimler, siyasal çalkantılar. En çok da dönemsel ayrıntılar. Bugün bizim için mazi olmuş, unutulmuş kokular, kumaşlar, gelenekler, renkler, masallar, şarkılar. Mücellâ’nın hayatına bir biçimde dokunanların fırtınalı hikâyeleri de bekliyor okuyucuyu.
fotoğraf kaynak

Ben sevdim kitabı, tatilimin dönüşünde otobüste bitti, tam da olması gerektiği gibi sıkmadan, uzamadan... Mücella da sayemde biraz hava almış oldu, belki siz de O'nu kendi dünyanıza tanık etmek istersiniz,  kesin sevinir garip; ne görmüş ki zaten hayatında...

Kitaplı, seviyeli günler dilerim...

Devamını Oku

1 Aralık 2015 Salı

Hande Altaylı'dan Delice!


Yine  kitap okurken film izliyor gibi oldum. Bu aralar nedense böyle kitaplar denk geliyor, belki de kafamı çok yormak istemeyişimden, bilinçaltımda bilinçli olarak seçiyorumdur bu tarz okumaları.(Umarım bu yazıyı bir psikolog okumuyordur, zira bilinçaltının bilinci tanımlamasını görürse gülümseme ihtimali var! Ama ne yapayım böyle anlatmak geldi içimden)

Evet neden okudum Hande Altaylı'dan Delice adlı romanı? Belki de tahmin edeceksiniz, çünkü buradaki yazımda bahsettiğim gibi Merhamet dizisini severek izlemiştim. O dizinin senaryosunun Hande Altaylı'nın Kahperengi adlı kitabından uyarlandığını öğrenince hepten merak etmiştim yazarı.

Galatasaray Lisesi, ardından Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümlerini bitirip reklam yazarlığı yapmış çeşitli ajanslarda ve ardından Aşka Şeytan Karışır, Maraz, Kahperengi ve Delice romanları gelmiş... Darısı başıma olsun diyeyim. Açıkçası hayatını merak edip biraz araştırma yaptığımda fark ettim Hande Hanım'ın gazeteci Fatih Altaylı'nın eşi olduğunu. Aslında iyi ki de başlarda anlamamışım bu durumu; hoş anlamam da kolay olmazdı zaten. Zira benim kafa yapımda akrabalık ilişkilerine yönelik çabuk algılama olayı yoktur. Kim kimin nesidir pek umursamam anlayacağınız. Dedim ya iyi ki de böyle oldu, çünkü dürüstçe ifade etmek gerekirse Fatih Bey'e, daha doğrusu gazeteciliğine ve  tv programlarına olan antipatim nedeniyle belki de uzak durabilirdim bu kitaba. İnsan halleri belli olmaz çünkü, bir bakmışsınız ön yargılarınıza yenik düşüvermişsiniz.

Kitapta da bu ön yargıları görmek mümkün satır aralarında. Yani bir insana “deli, akılsız, hoppa, düzgün insan, akıllı uslu” demeden önce o insanı iyi tanımak lazım. Çünkü en zorbanın içinde merhamet, en delinin içinde sağduyu var.! Meryem, ötekileştirilen çocukluğunun intikamını alırcasına insanlara acımasız davranırken, aynı zamanda merhametine de yenik düşebiliyor, kitabın sonunda bunu çarpıcı bir şekilde görüyoruz. Kazım bir deli olarak bilinirken, duygusal dünyasında inanılmaz hassasiyetler yaşıyor. Ve aşklar, delicesine yaşadıkları aşklar, bu insanların aldıkları kararları adeta belirliyor. O zaman da insanın sorası geliyor, kim deli ? Cevap geliyor derinden; tabii ki aşk deli! Daha doğrusu aşk delirtebilir insanı, cinnet geçirtir, katil eder, saçmalatır... O zaman bir daha sorası geliyor insanın, sahi kim deli?

Delice - Hande Altaylı

Öğlen aralarında kafelerde çay kahve içerken okudum kitabın büyük kısmını; zira akıcıydı, sahneler gözümde çok kolay canlandı. Kitaptaki Meryem, aslında Kahperengi-Merhamet'in Narin'ine benziyordu; Meryem Özgü Namal'dı benim hayalimde. Sanki Merhamet'in geçtiği Yaslıhan'dı bu kitapta anlatılan Çakalağzı. Sonu da bir kitap gibi değil, bir film gibi bitti bana kalırsa. Dizi olmaz, hikaye boğar, sansüre uğrar bazı sahneler ve anlamı kalmaz. (Artık Rtük zihniyetini ezberlemişim! Ne acı ki; sansürü normal karşılama hali var bu yazdığım cümlede!)
Ama çok güzel bir film olabilir bence bu kitaptan. Konusu basit, sıradan bir köyde sıradan bir hikaye gibi duruyor, ama gerçekçi. Zira Delice'deki Meryem, Aliço, Kazım ve Nurhan Abla hayatın içinden kopup gelmişler gibi. Şehirli bir yazardan başarılı bir köy hikayesi çıkmış neticede.

Yaşadığınız ândan kopup başka dünyalara dalmak isterseniz, kolay okunan bir kitap arayışınız varsa; metroda, metrobüste, öğlen aralarında, kafede Delice'yi okumayı seversiniz. Ben sevdim.


Bugünlük de benden bu kadar! okumalı yazmalı, sevgili saygılı bir gün dilerim hepinize...
Devamını Oku

16 Kasım 2015 Pazartesi

Ayşe Kulin'den Tutsak Güneş'i okudum...

Kitabı Ayşe Kulin'den distopik roman diye tanıttılar. Açıkçası çok merak ettim ve çıkar çıkmaz gidip aldım ben de. Zira iyi kurgulanmışsa distopik öyküler ilgimi çeker.
Mesela Orwel'ın 1984'ü bu anlamda gerçekten de sarsıcı muhteşem bir kitaptı. “Distopik de ne ola ki?” diyenleri daha yazının başındayken Google'a geri göndermemek için kısacık bir açıklamayı görev biliyorum bu arada. (sözcüğü bilenlerden af dileyerek)
Edebiyat ve sanatta kullanılan distopya terimi, ütopyanın tam tersidir. Yani distopik bir dünyada herşey kötü, otoriter-totaliter, baskıcı bir yönetim söz konusu diye düşünebilirsiniz.

İşte böyle bir beklentiyle okumaya başlayınca açıkçası ilk sayfalarda hayal kırıklığı yaşadım ne yalan söyleyeyim. Çünkü kurgunun distopya tarafında bana göre boşluklar vardı, yani ben Ramanis ortamını pek canlandıramadım hayalimde... Mesela gök cismi ülkeyi karartıyor ama tam değil, nasıl olduğu net değil, insanların iklimsel anlamda yaşantı biçimleri pek belli değil, kadınlara çalışma yasağı var ama bazılarına yok, gibi gibi... Birkaç bölüm ilerledikten sonra ise kitabı yanlış bir gözlükle okuduğumu fark ettim. Distopya ve bilim-kurgu beklentilerini bir kenara bırakıp bildiğim, kitaplarını bir çırpıda okuduğum Ayşe Kulin'in gözünden günümüz Türkiyesine bir eleştiri olarak okumaya başladığımda, inanın çok daha fazla keyif aldım kitaptan. Bugünün biraz egzajere edilmiş haliydi bana kalırsa anlatılanlar. Her ne kadar yazar Ramanis Cumhuriyeti dese de, ben o hayali ülkeyi kendimizden soyutlayamadım. Çoğumuzun ülkemiz adına yaşadığı kaygıları cesaretle dile getirmiş Ayşe Kulin, bu anlamda kendisini tebrik etmek lazım. Zira cesur olmak zor zanaattır bilirsiniz. “Sen bu anlamda cesur musun?” diye soranlara vereceğim yanıt bellidir zaten: “Hayır değilim!”

Tutsak Güneş - Ayşe Kulin
Kulin'i okuyanlar bilir, müthiş akıcı bir dili vardır. O'nun kitaplarını okurken sinema filmi izler gibi olursunuz, terapi gibidir bir anlamda. Okursunuz, iyi vakit geçirirsiniz, bir süre sonra da unutursunuz. Yine öyleydi, zaten kitabın başındaki bana göre oturmamış olan o kurgu dünyanın anlatımı birkaç bölüm sonra bitip de asıl hikaye başlayınca kitap daha sürükleyici oldu.

Kitapta düşünmenin, konuşmanın ve hatta hatta hatırlamanın bile yasak olduğu bir ülke var... Beş çocuk yapan kadınlara madalya takılıyor. Sınıf ayrımcılığı alenen yaşanıyor; taktığınız atkının rengi belirliyor haklarınızı. İnternet yok, haberlerde dış dünya sürekli kötüleniyor, seyahat özgürlüğü yok, her an takip ediliyorsunuz ama aşk var, insanın olduğu her yerde aşk var çünkü.. .

Benim kitaptan süzdüğümse şu oldu:

Kendilerine sunulan ayrıcalıklı hayatta mutlu mesut yaşayan bilim adamları ve profesörler bile olan bitenin, baskının farkında değiller. Ramanis Cumhuriyetinin başkanı Oğulhan'a sevgi ve minnetle bağlı kalarak muhalif seslere nefretle bakabiliyorlar, taa ki zulmün ucu kendi ailelerine dokununcaya kadar...

Bugünlük de benden bu kadar, keyifli okumalar efenim, sevgiyle...








...
Devamını Oku

11 Kasım 2015 Çarşamba

Niyet ettim kitap fuarına gitmeye...


Evet nihayet yıllar sonra şeytanın bacağını kırdım ve kitap fuarına gittim geçen cumartesi günü, yani fuarın açılış günü. İstanbul'a ilk geldiğim zamanlarda kitap fuarı Taksim'de Tepebaşı'ndaydı, dolayısıyla fuar boyunca akşamları iş çıkışında giderdim, söyleşilere katılır, imza kuyruklarına girerdim kaygısızca. Yani dolu dolu yaşardım kitap fuarını. Tüyap'a taşındıktan sonra ise hiç gitmedim, kaç yıl oldu hatırlamıyorum bile! Sadece söyleniyordum her sene; kitap fuarı şehirden bu kadar uzak olur mu, kültür sanattan soğumamızı istiyorlar, zaten AKM'yi kapattılar, zaten özel tiyatrolardan desteği çekti devlet, biletler çok pahalandı! Sonra bu söylenme devam ediyordu, iyi güzel korsan kitap almayalım tamam da, neden pırlantadan vergi almayan devlet kitaptan vergi alır... vs. vs. Sanki bu söylenmelerim muhataplarının kulağına gidiyormuş gibi, hoş gitse de sanki umurlarında olacakmış gibi!

Bu sene, aslında tam olarak 1 kasım seçimlerinin ertesi sabahı, bu hali tavrı bırakmaya karar verdim. Zira sadece bana zararı olan bir yaklaşım bu; atı alansa Üsküdar,'ı çoktan geçiyor ve anlaşılan o ki, dört nala gidiyor o at! Madem öyle, madem hayat benim gibiler için zorlaştırılıyor;  o halde yakınmayı, söylenmeyi, eleştirmeyi, sinir olmayı, kendime zarar vermeyi bırakıp yeni duruma adapte olmalıyım dedim. Yani bıraktığım yerden hayatıma devam etmeye, hatta eskisinden daha dolu dolu yaşamaya karar verdim. Netekim 7 kasım cumartesi sabahı niyet ettim fuara gitmeye ve gittim...

Kitap Fuarında

9:30'da bindim metrobüs denen ucubik araca (pardon söylenme yoktu), Allahtan oturabildim ve yol boyunca kitap okudum. Yani yolculuğum fena geçmedi; tam bir buçuk saat sonra Tüyap'ın da olduğu Beylikdüzü son duraktaydım. Bir buçuk saat nedir ki, iki tane imza kuyruğuna girmeyiverirdim! Birbuçuk saatte insanlar şehir değiştiriyorlar ama olsun, burası İstanbul, ultra mega kent! Gökdelenler, rezidanslar, avemeler şehrine doğru hızla evrilen, öte yandan  nostaljisini yaşatmaya çalıştığımız...

Neyse efendim, gittim fuara, içim kıpır kıpır! Açılalı henüz bir saat olmasına rağmen oldukça kalabalıktı ortalık; ama rahat rahat gezebildim yine de. İndirim pek yoktu, %20-25 civarındaydı genel olarak. En güzeli ise bazı yayınevleri fuara özel 5-10 TL'lik kitaplar basmışlardı, bulabildiklerimi kaçırmadım. Size bir tüyo, Kırmızı Kedi yayınlarına uğrayın bence. Baba Evinde Bana Yer Yok- Asiya Cabbar -5 TL, Kendi Gecesinde- İnci Aral – 10 TL ve Bir Yalnız Adam- Tuna Serim – 5 TL, benim Kırmızı Kedi'den çantama sığdırabildiklerim oldu. Keşke tekrar gidebilsem ve tekrar bakınsam hiç uğrayamadığım stantlara!

Fuardan aldığım kitaplardan..

Girişte verdikleri, rehber niteliğindeki kitapçık bence hikaye! Zira labirent gibi bir yer inşa etmişler. 3 numaralı salonda gezinirken karşınıza alakasız bir şey, örneğin 10 numaralı salon çıkıyor, oradan geçiyorsunuz hoop yine misal 8 numaralı salona! Bir ara bir labirentin ortasındaymışım ve çıkamıyormuşum gibi hissettim kendimi. Koysanıza ey tasarımcılar salonlara “şimdi buradasınız, sonrasında şurası var!..” gibi ışıklı panolar! Eleştirmek ne haddimize, olsun yapmışlar ya o kadar, sağolsunlar, var olsunlar!

Ha bir de yürürken yere bakmazsanız, tökezleme hatta düşme tehlikesi yaşayabilirsiniz, demedi demeyin! Zira tümseklerle karşılaşıyorsunuz adım atarken, sarı işaretler koymuşlar oralara iyi güzel de, insan o kalabalıkta önüne nasıl baksın, ya da ya göremiyorsa!

 Yani çok övdükleri Tüyap binasını hiç ama hiç beğenmedim. Ama dediğim gibi önemli değildi bütün bunlar, ben mutluydum yine de... Belki şaşıracaksınız ama ülkemi, şehrimi 31 ekim gecesi öncesinden daha çok seviyorum artık! Her türlü engellenmeye ve zorlamaya inat, dolu dolu yaşamaya kararlıyım, özellikle de kültürel ve sanatsal faaliyetler anlamında. Zira ruhumun yorgunluğunu atıp nefes almaya, enerji toplamaya ihtiyacım var...


Yeterince yönlendirme ve bilgilendirme olmadığı için bilinçsizce fuar koridorlarında gezerken uluslararası bir salona dek geldim. Çinliler, Koreliler, Azerbaycan, İran ve fuarın onur konuğu olan Romanya vardı. Romanya standı eğlenceliydi, orkestraya denk geldim ve güzel bir şarkı dinledim, yemeklerini ve içkilerini de sergiliyorlardı ama ben hiçbir şeyin tadına bakamadım, ama siz deneyebilirsiniz.

Fuarın onur konuğu-Romanya
Saatler 13 olduğunda kalabalık artmaya başladı. Aşk romanları yazdığını tahmin ettiğim Sarah Jio'nun imza kuyruğu tıklım tıklımdı. Adlarını bilmediğim bestseller kitapların önünde yığınlar oluşmuştu. Genç wattpad yazarlarının televizyonlarda gördüğüm izdihamına denk gelmedim Allahtan! Bir şekilde öyle ya da böyle insanlar okuyor, bu güzel bir şey dedim kendi kendime...

Sonrasında sahafların ve derneklerin küçük küçük standlarının olduğu bir koridora denk geldim. Çok güzeldi o koridor. İnsanlar birşeylerle meşgul oluyorlar, var oluyorlar, kendi sığınaklarını inşa etmişler. Adına mücadele dedikleri, ama aslında bence ruhlarını arındırdıkları uğraşlar bunlar. Köy Enstitüleri Derneği, Çağdaş Yaşam Derneği, Çevre Gönüllüleri Vakfı, Kadın Yazarlar Derneği...


Bütün bu dernekler içime su serpti, var işe bir şeyler dedim, nefes alınacak bir yerler var yine de...

Aslında fuara giderken, aklımda en sevdiğim yazarlardan Vedat Türkali söyleşisine katılmak ve olabilirse kendisine kitap imzalatmak vardı. Hatta bende olmayan sanırım tek kitabı “Tek Kişilik Ölüm”ü ilk gördüğümde hemen almıştım da.. Söyleşi 16:45'de idi ve ben sırt çantam kitap dolduğu için çok yorulmuştum, dinlenme noktalarına gitmek bile gözümde büyümeye başlamıştı. Karanlıkta metrobüs eziyeti çekmeyi gözüm yememişti. Yani gidemedim söyleşiye, umarım bir etkinlikte denk gelirim Vedat Türkali çınarıyla...

Tam da böyle bocalama anında iken inanmayacaksınız ama bir mucize oldu, Çevre Gönülleri Platformu'nda soluklanırken derneğin gülen yüzü Ayşe Hanım'la sohbet ettik biraz ayak üstü. Kadıköy'e gideceğimi söyledim laf arasında.. Biliyor musunuz o güzel insanlar, “ seni bırakalım” dediler! İnanamadım! İstanbul'a ilk geldiğim yıllarda, en yakın arkadaşlarımdan birinin işi olduğu için beni köprünün ayağında arabasından nazikçe atması, aradan geçen yıllara rağmen dün gibi aklımdadır zira...

Bence bu fuarı anlamlı kılan en önemli an, o güzel insanların beni, yani hiç tanımadıkları birini arabalarına davet ettikleri andı... İyi insanlar vardı, o iyi insanlar özel arabaları ile yollarını değiştirerek bir insanı evine kadar bırakabiliyorlardı...

Yani demem o ki bahaneleri bir kenara atıp 15 Kasım'a kadar kendinize vakit yaratarak gidin Kitap Fuarı'na, belki okuyan güzel insanlarla sizler de değişik mucizeler yaşarsınız!

Hayatınızdan kitap sözcükleri ve onların mucizeleri eksilmesin...


Devamını Oku

2 Eylül 2015 Çarşamba

B.Traven'dan KANLI OYUN!

İçi para dolu büyük bir torba ile gelen petrol şirketinin avukatı, çiftliği satın almak istiyordu. Kızılderili Jacinto paralara hiç bakmadı bile:
-Ama ben çiftliği satamam senyör, evet bu çiftlik benim, fakat ben burada sadece işleri yönetiyorum, çünkü bu topraklar, benden sonra gelecek nesillere ait. Hem çiftlikte yaşayan onlarca aileyi nasıl yüzüstü bırakırım?
-Bırak da başkaları kendi başlarının çaresine baksın! Sen onlara para verirsin, onlar da bütün ihtiyaçlarını karşılayabilir; hatta otomobil bile alabilirler!
-Ama mısır yetiştirecek toprakları olmaz! Bir otomobil belki çok güzeldir, ama mısır değildir. Toprak olmazsa et de olmaz, fasulye de olmaz, bakla da! Toprak ekmektir, ekmek de yaşamak! Daha fazla ne ister ki insan?...

Daha fazlasını istiyor maalesef insan, çünkü kapitalizm böyle buyuruyor!

Kanlı Oyun - B. Traven

İşte böyle (cümleler birebir kitap alıntısı değil) başlayan B. TRAVEN'İN KANLI OYUN adlı 252 sayfalık kitabını haftasonu bir solukta okuyup bitirdim.

 Büyük patronun kömür stoğu yapıp ülkede nasıl ekonomik kriz çıkardığını, ya da petrol kuyularının kanunsuzca çalışması için ülkede bir günde nasıl iç savaş çıkarıldığını okudukça tüylerim diken diken oldu. 

Bir kez daha anladım ki, ister Meksika olsun, ister Irak, ister Türkiye; kapitalizm hep aynı oyunlara başvuruyor! Aslında hiç de yaratıcı değil!


 İşin trajik yanı ise, maalesef bu oyunlar bilindiği halde, kapitalizme karşı koyanlar hep başarısız, hep başarısız, genelde başarısız...!

Kitaptaki olaylar Meksika'da 1910'lu yıllarda geçiyor ama, hikayeler o kadar tanıdık ki! Okurken sanki olaylar günümüz Türkiye'sinde geçiyormuş gibi ürperdim gerçekten de... Kitapta zaman zaman bir kapitalistin bakış açısı ile tamamen doğayla içiçe yaşayan kızılderilinin bakış açısı karşı karşıya geliyor ve birbirlerini asla anlayamıyorlar. Mesela kitabın bir yerinde çiftliği satın almaya gelen şirketin avukatı kızılderiliye diyor ki, “araba alırsın, böylece şehre daha çabuk gidersin!” Kızılderili ise “neden çabuk gideyim ki” diyor, anlayamıyor karşısındaki modern insanın acelesini, telaşını. “ Ben yollarda sevdiklerime selam vere vere; derelere, ağaçlara baka baka 5 saatte giderim yürüyerek. Hem zaten çok nadir, sadece şapka almak için giderim şehre, ne gerek var ki arabaya! “

Milletvekili olmak bir ticaret işiydi!

Bütün bu telaş, bütün bu koşturmaca, bütün bu zamansızlıklar, bütün bu savaşlar, bütün bu hırgür, bu seçimler... Mandıra Filozofu'nun romantik yaklaşımı, elbette yeterli değil bu olan biteni anlamaya!

Neyse daha fazla anlatmayayım ben; tavsiye ediyorum, okuyun. Ufak tefek çeviri hatalarını gözardı edin hem, o kadarı kadı kızında da olur... Yani kitapta geçen “kumpanya” sözcüğünü “şirket” olarak, “daktilo” sözcüğünü “sekreter” olarak algılarsanız işiniz kolaylaşır demek istiyorum.
Modern telaşlı zamanlar!

Bu arada B.Traven, gerçek ismi bilinmeyen; Altına Hücum, Dinamit, İsyan gibi 12 tane romanı, birçok öyküsü olan bir yazar. Hakkında bilgi yok; ve unutmadan not edeyim ki bu kitabı Metro Kitabevi'nden yanılmıyorsam 3 TL'ye aldım, korsan değil! Hani dışarıya sepete koyuyorlar ya ucuz kitapları, hep alırım onlardan ben!

Savaşlara kimler katılır?

Son olarak diyorum ki, günümüzün karmaşık politik ilişkilerine ne yorum getireceğinize şaşırıyorsanız, emin olun ki bu kitapta yazılanlar size ışık olacaktır.

Doğanın içinde, sevgi dolu, telaşsız, mutlu mesut günlerimiz olsun diyor ve gidiyorum ben, sevgiyle...



Devamını Oku