post-apokaliptik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
post-apokaliptik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2020 Pazar

CORONA-2-Filmimin Adı: Corona'nın Güzel İntikamı !


Merhaba “Evde Yazar” kardeşlerim! Umarım gerçekleşmez ama, görünen o ki, -en azından bir süreliğine- herkes “Evde Yazar” olacak! Ülkemizde Korona karantinası olursa diye söylüyorum… Olmazsa zaten isim hakları bana ait (Bayat bakan balık  emojisi yakışır buraya ama, ben asla ve de kat’a düz yazıda emoji kullanmayangillerdenim. Karantina öncesinde böyleydi, karantina olursa  sonrasında da dil bilgisinden taviz vermeyeceğime söz veriyorum. Gevşemek yok, hayat devam ediyor)

Demem o ki, Korona sonrasını yazasım var uzun uzun. Hatta film tadında… Başlıyorum…


hope*


FİLMİN ADI:  “Korona Günlerinde Aşk “ diyeceksiniz ama demeyin. Sonuçta ben kopyacı değilim. Marquez’in en ünlü eserine gönderme klişesi zaten milyonlarca kez yapıldı sosyal medyada. Benim filmimin adı başka:

FİLMİMİN GERÇEK ADI: Korona’nın  Güzel İntikamı! (intikamın güzeli de olur muymuş demeyin, bal gibi de olur)

FİLMİN TÜRÜ: Tabii ki en afili deyimle “Post Apokaliptik” Yani bir nevi kıyamet sonrası senaryolardan. Aslında "umut öncesi kıyamet" desek daha doğru olur gibi; okuyunca anlayacaksınız

FİLMİN KARAKTERLERİ: Sen, ben, o, biz, siz, onlar

SİNOPSİS:  (Not: Tam da sinopsis denemez, öykü gibi bir şey)

Diğer post apokaliptik filmlerde olduğu gibi gıpgri bir dünya yoktur korona sonrasında. Ne endişeli bilim adamları vardır ortada; ne kıtlık, ne açlık, ne de kirli ve ahlaken çökmüş insanlar. Şöyle:

Film flu bir görüntüyle başlar. Gri bir dünyada maskeli ve tulumlu adamlar görünür.  Bir koşuşturma, haberler, alt yazılar, korona şurada göründü, burada göründü, okullar tatil oldu falan… Fonda uygun bir müzik, siren sesleri, çığlıklar… Derken ekranda bir yazı belirir, “1 ya da 2  sene demeyelim, -ne kadar çabuk o kadar iyi- sene  sonra”
 İnceden inceye türkü duyulur:

“Adana Yollarında, Pamuklar dallarında, Allah canımı alsın, o yarin kollarında..”

Kamera yaklaştıkça sahnede uçsuz bucaksız bir pamuk tarlası belirir. Yanakları al al olmuş gürbüz genç kızlar, yakışıklı delikanlılar neşe içinde pamuk toplamaktadır. Başlarında eli sopalı maraba başları yerine önlüklü ziraat mühendisleri vardır. Şöyle konuşma geçer aralarında:

“Korona öncesi nasıl da kıyameti yaşıyormuşuz! Düşünsenize bu verimli tarlaların yerinde beton gökdelenler vardı!”

Pamuk tarlası

Bir sonraki sahnede konfeksiyon fabrikası görürürüz. İşçiler neşe içinde çalışmaktadır. Sektörde dinlemenin gelenek olduğu arabesk müzik unutulmuş, neşeli Ege türküleri eşliğinde işler tıkır tıkır yürümektedir. Bütün çalışanların hem gelir seviyeleri, hem hayat standartları, hem de entelektüel algıları yükselmiştir.

 Aşksız olmaz tabii ki böyle  bir senaryo. Çay paydosunda yan yana gelip birbirlerine Cemal Süreya’nın “Aşk” şiirini söyleyen (şiir ezberden okunmaz, söylenir ukalalığını yapmasam içimde kalırdı)  overlok işçilerini gösterir kamera.

Karakterlerden birinin evine gideriz. Fonda tv haberleri vardır. 
Spiker konuşmaktadır.

-        Hükümetimizin slogan haline getirdiği “Kendi yağınla kavrul” politikası güzel sonuçlar vermeye devam ediyor sayın seyirciler. Trakya’daki Ayçiçek üreticileri rekor üretime imza attı. Ege’nin verimli topraklarında üretilen incirler, üzümler Tarım Bakanlığının uygulamasıyla her eve aylık olarak dağıtılmaya başlandı. Kastamonu’dan gelen sarımsaklar, Ordu’dan gelen fındıklar, İç Anadolu’nun atalık buğdayları, Akdeniz’in portakalları… Ülkemizin her yerinden bolluk ve bereket akıyor. İstanbul’da yıkılan gökdelenlerin yerlerindeki yemyeşil bahçelerden adeta oksijen fışkırıyor.  Bir nesil sonrasının betonu bilmemesi için Doğa Bakanlığımızın çalışmaları hız kesmeden devam ediyor...

Bu arada karakterlerin günlük hayatları akıp gitmektedir. Yeni kurallar gelmiştir. Mesela tarım ürünlerinin ithalatı artık yapılmamaktadır. Yasak olduğundan değil; ihtiyaç olmaması nedeniyle! Lüks tüketim kendiliğinden bitmiş, yemek, içmek, giyinmek dışında müzik, güzel sanatlar, sinema ve tiyatro da halkın vazgeçilmez temel ihtiyaçları halini almıştır.

Kanada’dan mercimek getiren, Amerika’dan sığır eti, Çin’den çekirdek getirenler bir bir ortadan kalkmış, Tüketmeme Bakanlığının çabaları olumlu sonuçlar vermeye başlamıştır.

Fonda sanal turizmin geldiği noktayı görürüz. ” Üç ayda beş ülke yirmi sekiz şehir gezdim” gibi sosyal medya paylaşımları yapmak için gezmeyi “skora” indirgeyen fenomenler artık yok olmuştur. Elbette bilim de ilerlemektedir. Sosyal medyada herkes kendi yerelini tanıtmaya başlamış ve “virtual seyahat acenteleri” sanal turlar düzenleyerek insanların seyahat ihtiyaçlarını gidermektedir. Trafik azalmış, hava temizlenmiş, denizlerde balıklar çoğalmış ve doğal olarak hayat ucuzlamış, adeta cennet göklerden yeryüzüne inmiştir.

Film böylece devam eder.  Elbette üzerinde çalışıp filme bir iki aksiyon, bir iki heyecanlı düğüm atılabilir. Herkesin hayal gücüne kalmış artık.

Filmin sonunda birisi göz kırpar. Bilin bakalım kimdir O! 

not: *Görsel alıntı: https://iai.tv/articles/a-radical-hope-for-the-future-of-the-environment-auid-1300


Devamını Oku

28 Temmuz 2017 Cuma

27 Temmuz İstanbul Afetinde Yaşadıklarım

Resmen 1 dakika gecikmeyle dünkü afetten kurtuldum! Her zaman olduğu gibi; yani 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinden de sadece şans eseri kurtulduğum gibi, dün de afete yakalanmaktan yaklaşık bir dakika zaman farkıyla kurtuldum! Bu konuda gerçekten çok şanslıyım, ve bu şansımın ne kadar değerli olduğunu biliyorum.

Dünü düşündükçe hâlâ ürperiyorum, anlatayım:


Hava durumu haberleri hep ilgimi çeker. Bu nedenle de Buluttan Bildiriyor hesabını severek ve yakından takip ediyorum. Yani dün akşam şiddetli yağmur yağacağını; hatta dolu, yıldırım, şimşek ve ani rüzgarlar olacağını biliyordum. Fakat dün yaşadığımız boyutta bir afet olacağını meteoroloji bile tam olarak kestirememişti! Ağaçların havada uçuşacağını, metal çöp konteyner' larının yerinden oynayacağını, asırlık çınarların bile yerle bir olacağını, camların patlayacağını hangimiz tahmin edebilirdik! Tahmin de edemedik zaten! Her şey bir anda olup bitti.
Çok korkunçtu, gerçekten çok korkunçtu yaşadığımız anlar. Yılardır İstanbul'da yaşayan biri olarak bir geçen sene 15 Temmuz'da tepemizden jetler alçak uçuşla geçerken ve camlar zangır zangır titrerken; bir de dün akşamki yaşanan tufanda bu kadar korktum! Umarım bir daha böyle şeyler başımıza gelmez!


1 dakika zaman farkıyla nasıl kurtuldum

Dün çok işim vardı, bilgisayarın başından bir türlü kalkamadım. Ama manava gitmem de lazımdı. Şunu da bitireyim, bunu da bitireyim derken saatin akşam altıyı biraz geçtiğini fark edemedim. Sonra "artık kalkmalıyım" dedim. Baktım hava hafiften kararmaya başlamış, bulutlar gelmekte. Yağmur başlayana kadar manava hızla gider gelirim diye düşündüm. Tam evden çıkıyordum ki, içime kurt düştü. Camları kapatayım ne olur ne olmaz dedim. Kapıdan döndüm ve camları tek tek kapattım. Sonra ayakkabılarımı giydim, ikinci kattan birinci kata indim. Birinci kattan 4 merdiven daha inip sokağa çıkılıyor. O merdivenleri inmeden önce eğildim baktım; yerler ıslanmaya başlamış. "Amaan boş vereyim şimdi manavı, ıslanmayayım boşu boşuna; buzluktaki kuru fasulyeyi pişiririm olur biter" dedim. Geriye döndüm, ama olayın boyutlarının henüz farkında değildim. Anahtarı çıkardım, kapıyı açmaya çalıştım. Tam o sırada telefonum çaldı. Yakınım arıyordu: “Sen neredesin?” diye sordu, ben de anlattım saf saf... “Manava gidecektim, baktım yağmur başlıyor, geri döndüm, şimdi kapıdan giriyorum” dedim. “Ben önüme çıkan ilk dükkana sığındım, aman dikkat et, pencerelerden uzak dur!” dedi. Yine anlayamadım neler olduğunu.

Post apocalyptic film sahnesi gibi manzaralar

Ayakkabılarımı çıkardım, salona girdim, aman Allahım o nasıl ses... Sanki çatılardan kocaman kocaman kiremitler düşüyor gibi! Pencerelere bir şeyler çarpıyor sürekli ve ben korkudan camlara yaklaşamadığım için bu şeylerin ne olduğunu anlayamıyorum! Sokaktan pat küt sesler geliyor, ama öyle böyle değil! Kalbim hızla çarpmaya başladı. Telefona sarıldım hemen. Neler olduğunu sordum yakınıma; bana pencerelerden uzak durmamı salık verdi. Koridorda bir o yana bir bu yana gezinirken bu kabusun bitmesi için yüksek sesle dua etmeye başladım. Bir ara ellerim titreyerek iki yudum su içtim. Kabus bitmek bilmiyordu. Kaç dakika sürdü bilmiyorum ama, o anlar o kadar uzundu ki... Eğer o iş de bitsin, şu iş de bitsin demeseydim ve bir dakika önce çıksaydım sokağa; olacakları hayal bile edemiyorum! Uçar mıydım, bir yerlerimi yaralar mıydım... Düşünmek dahi korkunç! 


Olay sonrasında “Post apocaliyptic” film sahnesi gibi görüntüler vardı sosyal medyada. Hani vardır ya Hollywood filmleri; aniden nükleer saldırı, hortum, fırtına, deprem gibi bir felaket gelir ve medeniyet yerle bir olur. Kıyamet sonrası korkunç tablo anlatılır bu tarz filmlerde. Dünkü görüntüler hiç de farklı değildi post apokaliptik hikayelerden. Devrilen ağaçlar, yıkılan vinçler, yerlerde cam kırıkları, yıldırım düşmesi sonucu çıkan yangınlar, suda yüzen araçlar, sel basan metro istasyonları...

Doğa ana bir tokat attı!

Evet, yine son sözü doğa söyledi. Belki de “Bunlar size son uyarılarım!” demek istedi. “Benimle bu kadar uğraşırsanız, neler yapacağımı o son teknoloji dediğiniz aletlerle bile tahmin edemezsiniz!” dedi. "Bırakın ormanları yok ederek yol yapmayı, bırakın artık her yeri binalarla doldurmayı!” demek istedi. Çok şey söyledi dünkü tokadıyla! Artık anlamak zorundayız! Anlamayanlara anlatmak zorundayız! Çünkü para denilen nesne, doğa karşısında sadece bir kağıt parçasıdır! Medeniyetse tek dişi kalmış bir canavar!

Ve bilmem farkında mısınız; iklim değişikliği gözümüzün önünde yaşanıyor bağıra bağıra ve tüm çıplaklığıyla! Temmuz ayında fırtınalar, seller, orman yangınları, kışın metrelerce kar! Hep birlikte beton bir dünyanın getirdiği felakete doğru yol alıyoruz!


Bu domates bir şeyler anlatıyor!


Ama umut hala var. Neden mi, çünkü domatesim yaşıyor! 

Çengelköy'deki asırlık çınar ağacı bile yıkılırken, benim penceremin önündeki bu domates sanki ulu bir bilge gibi ayakta! Sizce de bir şeyler anlatmıyor mu bu duruş, bu yıkılmayış? Dünkü tufandan sonra sadece bir kaç ezikle yaşamayı sürdürmeyi başardı! Hayatımda ilk kez, hem de küçücük bir saksıda yetiştirdiğim ve çok sevdiğim domatesim dünkü felaketten kurtuldu! Komşulardaki saksılar yerle bir olurken o yaşayabildi! Demek ki umut var; demek ki severek bir şeyleri kurtarabiliriz! 

Demek ki hâlâ dünyayı güzellik kurtarabilir!


Devamını Oku

20 Ağustos 2015 Perşembe

The Lottery, insan nesli tükenirse!

Yıl 2025, 5 yıldır kadınlar hiç çocuk yapmamış. 5 yaşında olan son çocuklardan ise sadece 6 tane var...

Öykü tabii ki Amerika'da geçiyor. İnsanlık Bakanlığı diye bir birim kurulmuş, laboratuvarlarda harıl harıl insan embriyosu üretmeye çalışıyorlar. Nihayetinde 100 tane embriyo üretmeyi başarıyorlar. Seçmenlerde umut yaratsın ve oy olarak geri dönsün diye (!) ülke çapında bir piyango düzenlemeye karar veriliyor. Çocukların taşıyıcı annesi olacak 100 kişi piyangoyla belirlenecek. Peki ama derin devlet bu duruma ne diyecek? Sonrasında neler olacağını birlikte göreceğiz...

The Lottery

Böyle, tek bir cümleyle başlayan hikayeleri seviyorum. Sonradan konusu savaşa dönüşüp berbat hale gelse de, başlangıçta Revolution da müthiş bir cümleyle başlamıştı ve hikaye çok ilgimi çekmişti:

Aniden elektrikler tüm dünyada kesilir ve karanlık yeni bir dönem başlar!”

The Lottery'de de öyle:

Kadınlar doğuramaz ve yeni bir dönem başlar!”

Bu cümlenin sonrasını çok güzel doldurabilirsiniz, daha doğrusu iyi bir öykücü, hayal dünyası geniş bir senarist bu öykünün devamını çok güzel getirebilir.

Bu tür filmlere “post-apokaliptik” tür deniliyormuş, ben de yeni öğrendim. Karanlık, anti-ütopik bir gelecekte geçen (distopyanın) alt başlıklarından biriymiş post-apokaliptik hikayeler. Nükleer, çevresel bir felaket gibi olağanüstü durum sonrasında yaşananları anlatan filmlermiş bunlar. Özetle bir kıyamet oluyor, sonrasında kıt kaynaklarla yaşam mücadelesi verilen kurgusal bir düzende geçiyor olaylar...

The Lottery

Dünyada çocuk doğmaması bir felaket elbette, neticede insan neslinin sonu demek. Hoş insan nesli sürse ne olacak, herşeyi hızla tüketen, önüne geleni yok eden bir canavara dönüştü neredeyse insanlık; orası da ayrı bir tartışma konusu elbette...

The Lottery

Konuyu dağıtmayalım, ne zamandır böyle sürükleyici bir konusu olan, heyecan, gerilim ve bilimkurgunun harmanlandığı iyi bir Cnbc-e dizisi izlememiştim. The 24 ve Prison Break'in tadı ise hala damağımdadır. Bizim yerli ekranlarda aşk, entrika ve gençlik dizilerinden geçilmezken Cnbc-e dizileri gerçekten de ilaç gibi geliyor insana. Hele de dışarıda ürkütücü olaylar oluyorken, ne yapacağımızı bilemez hallerdeyken, birileri “waaarr, waaarr!” diye çığlıklar atarken...

Bu dizi 10 bölümde bitmiş, yani bizdeki gibi esnetip uzatmıyor adamlar. Açıkçası ben internetten bütün bölümleri tek oturumda izlemek yerine, bir hafta bekleyip, televizyonda kaldığı yerden heyecanın sürmesini daha çok seviyorum. Sonuçta orijinali geçen yıl oynadığı için muhtemelen internette bütün bölümlerini bulabilirsiniz. Ama benim gibi haftalık heyacan yaşayıp, pazar akşamlarında iyi vakit geçirmek isterseniz, ilk 2 bölümünü Cnbc-e sitesinden izleyip devamı için heyecanla pazar akşamları saat 20:00'yi beklemenizi tavsiye ederim.


Distopik değil, ütopik bir gelecek umuduyla diyorum ve gidiyorum, sevgiyle...

Devamını Oku