pazar yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pazar yazısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2014 Pazar

Ne menem şeymiş bu nem!

Bu seneki gibi bir yaz yanlış anımsamıyorsam bir de 2010'da olmuştu. Mahalledeki bir çok evin dışında klima kirliliği oluşmuştu oradan hatırlıyorum. Bense hep “Oo bizim ev püfür püfür eser, arkalı önlü camları açtım mı doğal serinlik yeter!” diye övünürdüm, ta ki bu seneye kadar!
Yıllarca 18 dereceye getirdikleri klima yüzünden yaz günü hırka giyme ihtiyacı hissettiren ateşli(!) iş arkadaşlarımı hatırlattığı için midir, yoksa abartıp 14 derecede sabitlenen otobüslerde soğuktan büzülerek yaptığım onlarca işkenceli yolculuklardan mıdır nedir klima konusuna bir türlü sıcak bakamıyorum. Bir de geçenlerde bir yazı gözüme çarptı, klima hastalığı diye bir şey varmış. Klimalara özgü mikrop olayı yani, filtrelerinin düzenli temizlenmesi, klimaların düzenli bakımlarının yapılması...
 İşte burada duralım, çünkü  düzenli bakım meselesi benim bünyeye ters anlayacağınız. Misal kombiler, ne kadar da yaşamsal şeyler ama bu sene sağ olsun bozuldu da 4 senedir ilk kez bakım gördü benimkisi. Dolayısıyla kavuran boğucu sıcaklarda dahi klimasız yaşama ısrarla devam diyorum, bakalım nereye kadar vantilatörlerle idare edebileceğim göreceğiz.

Aslında sıcak değil mesele, nem. Kendi yükseldiği yetmezmiş gibi bir de sıcaklığı da sanal olarak yükseltiyor. Yani aslında 30° olan sıcaklığı nem hazretleri yüzünden 40° hissediyoruz. İnsanın elini kolunu kaldırası gelmiyor, bir yere gidesi gelmiyor, iş yapası gelmiyor, hele ki konsantre olup yazı yazmak için insan üstü efor gerekiyor gerçekten de bu boğucu havalarda. İş yerinde var güya klima, benden 3-4 metre uzakta ve ancak yanına gidersem etkisi oluyor. Yani evde yazar, işte yazar birisi için evde nemli, işte nemli ortamda çalışmak nasıl bir işkenceye dönüşüyor artık gerisini siz düşünün.



Araştırmacı kişiliğim devreye girdi ve "ne menem şeymiş bu nem oranı, nedir bize kastı?" şeklindeki anonim sorularımızın yanıtını aradım geçen gün.

Efendim benim anladığım şey şudur: 24 derecelik bir sıcaklık için ideal nem oranı %45-55 arası olmalıymış. Nem oranı yükseldikçe buharlaşma azalırmış, bu oran %100 olunca ise tahmin edeceğiniz gibi buharlaşma dururmuş. Çünkü o sıcaklıkta havanın taşıyabileceği maksimum su buharı seviyesine erişilmiş oluyormuş. Ee İstanbul'da nem oranı %95'e dayandı diyorlar. Bu ne demek şimdi? Vücumuzdaki ter buharlaşmıyor, yapış yapış oluyoruz, nefes alamıyoruz. Vücut doğal yollardan terleyemiyor, gitgide vücut ısısı artıyor, ateş yükseldikçe çarpıntı artıyor, boğulacak gibi oluyoruz.

Mesela balkondaki çamaşırlarımız kurumuyor, yaz vakti bu sıcakta niye kurumuyor ki diyoruz. Her sabah duş aldıktan sonra aman şimdi bu sıcakta saçımı mı kurutacağım deyip ıslak saçla çıkıyorum ve saçlarım öğlene kadar ıslak kalıyor. Öğrendim şimdi, gıcık nem oranının şakasıymış bütün bunlar!

Ne diyor uzmanlar; fiziksel aktiviteden uzak durun diyorlar, saat 10.00-16.00 arasında sokağa çıkmayın diyorlar, serin ve klimalı ortamları tercih edin diyorlar, ağır spor yapmayın, yağlı yemeyin, bol bol su için diyorlar. Ben bunlara ilave olarak bir de televizyon izlememeye çalışıyorum, olabildiğince haberlerden uzak olmaya da gayret ediyorum. Çünkü artık medya yüksek nem içeriyor ve insana çarpıntı yapıyor biliyorsunuz.

Küresel ısınma konusuna doğru gidiyor bu yazı farkındayım, "İstanbul'da orman kalmadığı için iklim tropikale kaydı!" gerçeğine dalarsam hiç çıkamam içinden. En iyisi pazar gününde ne kendi canımı, ne de sizinkini fazla sıkmayayım şimdi. Zaten bu yaz nemden sıcaktan siyasi çalkantılardan BUNALETTİN olmuşuz, gerisini boş verelim bakalım nereye kadar!

Mutlu ve nemsiz bir pazar günü diliyorum hepinize..









Devamını Oku

2 Mart 2014 Pazar

Bok böceği yol hakkına sahiptir!


Bir arkadaşımın Sinop Boyabat'ta muhtemelen Bazalt Vadisi'nde çektiği bu resmi görünce gözlerime inanamadım.

bok bocegi yasam hakki

Yok canım, fotoşop'tur, montajdır dedim; tam dublajdır diyecektim ki birden bu bok böceklerinin sesini bilmediğimi ayrımsadım. Hem ne oluyordu bana böyle, niye ezbere yorum yapıyordum ki? Arkadaşım çekmişti işte, fotoşop falan değil, kanlı canlı bir uyarı levhasıydı bu.
 Doğaya saygısızlıkta  en dip muameleye alışınca ister istemez böyle duyarlılıklar ani bir ”overdose” etkisi yapıyor ve afallıyor insan!

Trafikte yayaya geçme hakkı tanınmayan, her gün sırf bu nedenle insanların öldüğü bir ülkede yaşadığımızı  anımsatmak isterim.. “Bok böceklerinin geçme hakkı vardır” da neymiş diyoruz ister istemez. Çünkü bırakın diğer canlıların yaşama hakkına saygı duymayı, daha bizim gibi olmayan insanların yaşama hakkına bile saygı duymamız gerektiğini doğru dürüst bilmiyoruz ki? Her gün “bunlaaaaar, onlaaaarr” diye ayrımcılığın en yüksek perdesiyle söylenen aşağılamalarla çınlamıyor mu kulaklarımız; bok böceğinin geçme hakkından bahsediliyor öte yandan!

Eski Türk geleneklerinde yani Şamanlar döneminde insanlar ihtiyacı olduğu için bir ağaç dalı keseceklerse önce o ağaçtan özür dilerlermiş biliyorsunuz. Ana dedikleri doğa da cömert mi cömertmiş. Karşılıklı saygı ilişkisi varmış çünkü. Şimdilerde artık modern dünyadayız, modern ilişkiler var aramızda. Modern ilişki deyince nedense çıkar ilişkisi geliyor benim aklıma. Yalan mı, biz ne istersek onu reva görmüyor muyuz doğaya karşı? Koskoca kış ayını geçirdik, bir damla kar düşmedi diye hayıfanıyoruz ya; doğa ananın “yol lazım, köprü lazım, villa lazım, rant lazım” diye kesilen ağaçların intikamını aldığını bal gibi biliyoruz aslında. Dillendirmek işimize gelmiyor. "Bok böceklerinin geçme hakkı vardır" diyen duyarlı insan kimse, ona da deli muamelesi yapıyoruz öte yandan.
“Normal” algımız bozuldu çünkü. Olması gereken, bok böceklerinin de geçme hakkı olduğu değil midir? Bu dünyada insanların hayvanlarla ve bitkilerle uyum içinde saygıyla yaşaması gerekmez mi? Oysa bize yıllardır dayatılan, insanın üstünlüğü, hatta üstün insanın(!) üstünlüğü ilkesi olduğu için neyin normal neyin anormal olduğunu da çoktan karıştırdık.

Normale döner miyiz?
Döneriz elbette, aklımızı hepten yitirmedik çok şükür. Ne zaman ki “bok böceklerinin geçme hakkına saygı duyalım” uyarısı bize komik ve saçma gelmezse normale dönmüşüz demektir. Böyle bir uyarı levhasına ihtiyaç olmadığı ütopik bir dünya ise sanırım en yaşanılası yer olacaktır.


İyi pazarlar...

not: Aşağıladığımız bok böcekleri hakkında Vikipedi diyor ki:

Kültürde

Mısır Skarabeleri-İstanbul Arkeoloji Müzesi
Bok böcekleri (Skarabe) eski Mısır’daki en yaygın sembollerden biridir. Mısır geleneğinde farklı bağlamlarda, üç değişik anlamda kullanılmış olan sembolün simgelediği anlamlar şöyle açıklanır:
  • Ra’nın “khepre” şeklini temsil eden kullanımlarında kozmik evrenin meydana getirilişini simgeler. Bu böceğin üreme biçimi, kendi kendini doğuran, daha doğrusu kendi kendinin nedeni olan yaratıcı güç “Phtha”nın evrendeki kozmik nesneleri şekillendirerek oluşturmasını temsil eder. Burada söz konusu olan güç, yoktan var eden değil, “var edilen”i biçimlendiren bir güçtür. Mısır’ın hiyeroglif yazısında “olmak”, daha doğrusu “verilen biçimi alarak varlık haline dönüşmek” anlamına gelen “hpr” ya da “kheper” fiili ayakları açık bir skarabe ile yazılır. İlah Khepra’nın adı da bu fiilden türemiştir.
  • Güneş ile birlikte kullanımlarında, Güneş Sistemi’nin kendisine yaşam veren, kendisini yöneten Sirius Sistemi ile ilişkisini simgeler. Böceğin yumurtalarını koyduğu ve itme gücüyle yuvarladığı küre, kozmozda bir güçle yuvarlanıp giden bir ateş küresi olan ve tohumlarını Sirius’ten alan Güneş’i simgeler[3]. Sembolün bu anlamdaki kullanımında, sembole genellikle Güneş’i simgeleyen bir diskin eşlik ettiği görülür.
  • Ölüm ve ölüm-ötesi konularıyla ilgili olarak kullanımında ise reenkarnasyonu simgelemek üzere kullanılırdı. Bununla birlikte skarabenin eski Mısır’da aynı zamanda bir tür muska olarak da kullanıldığı bilinmektedir.

Kadim Mısır'ın tılsımsal böceği

Kadim Mısır'ın bu kutsal böceği, günümüz dünyasının bile en geçerli tılsımlarından biridir. Kadim Mısırlılar onun yaratılış, erkekliğin tartışılmaz gücü, üreme, bilgelik, reankarnasyon, ölümsüzlük ve yenilenmeyle özdeşleştirmişlerdir. Bokböceği tılsımı hemen hemen dört bin yıllık bir faal yaşam süresi gösteren ve dünyadaki tılsımların içinde en uzun bir geçmişe sahip olanıdır. Bugün bokböceği simgeli yüzük, küpe ve broşlar uğur olarak hala kullanılmaktadır.

Devamını Oku

2 Şubat 2014 Pazar

Tuzu kuru provokatörler

Yazmasam içimde kalacaktı, kendimi tutamadım ve yazıyorum işte. Belki birçoğunuza garip gelecek bir konu bu, ama ben son derece rahatsızım.
Tuzu kuru provokatör tiplere tahammül edemiyorum! Bunların bir çok çeşidi var elbette, benim burada kastettiğim ise işi-gücü, malı-mülkü yerinde olup da hâlâ solcu olduğunu iddia eden, kapitalizme saydıran tipler...

Kim mi onlar, hayatımızın içinde tanıdığımız bir çok insan.
Ailemizde varlar, arkadaşlarımızın arasında varlar, iş hayatında çoklar, sanatçılar arasında elbette varlar, politik hayatta sürüsüne bereketler, içlerinde sabit köşe yazarları da var tabii ki, belki de bu yazıyı okuyan siz bile onlardan birisiniz, o derece yani..

tuzu kuru provokatorler
görsel, internetten alıntıdır

Mesela şimdi size bir takım özelliklerini anlatayım, düşünün bakalım okul arkadaşınız Entel Ahmet'i mi, iş arkadaşınız sosyalist takılan gıcık Berrin'i mi, yoksa samimi görüntü veren sinsi müdürünüz Engin'i mi anlatıyorum?

Bu tipler hasbelkader kıytırık da olsa üniversiteyi bitirmişlerdir. Meslekleri ile ilgisi olsun ya da olmasın kendilerini bir şekilde attıkları ilk iş yerinde, bilemedin ikinci iş yerinde uzun yıllardır çalışmaktadırlar, gelebilecekleri en yüksek rütbeye gelip yönetici koltuğuna da oturmuşlardır. Yani özel sektörde çalışıp da tuzu kuru olan şanslı insanlardandırlar. Öyle ya özel sektörde insanı gak deyince işten atıyorlar veya pat diye şirket batıyor ve ortada kalıveriyorsunuz. Ama bu arkadaşlar bir şekilde sistemle bütünleştikleri için veya doğuştan şanslı olduklarından diyelim, memur gibi yıllarca aynı işte çalışmayı başaran mutlu azınlıkta yerlerini almışlardır. Ee bir işte istikrarlı olmak parayı da, malı mülkü de beraberinde getiriyor şüphesiz. Bu bahsettiğim tuzu kuru provokatör tipler de hayatlarında işsiz kalmanın ne demek olduğunu bilmedikleri gibi evleri, yazlıkları, arabaları çoktan almış oluyorlar. Çocuk da mahalle mektebine gidecek değil elbette.
Buraya kadar sorun yok değil mi, zaten benim derdim de bu arkadaşların parasını pulunu kıskanmak değil, asla!
Yaşantıları ve savundukları, savunmakla kalmayıp da çevresindekileri gaza getirmeye uğraştıkları provokatif eylemlere karşıyım ben.

Mesela girin bu üç tane evi, yazlığı, arabası tamam olan arkadaşların Facebook profillerine, her türlü politik, felsefi paylaşımı görürsünüz.

Sanırsınız ki adam devrime yemin etmiş, o derece.. Sanki kelle koltukta yaşıyor!

Mesela “biz de bu hafta sonu Hrant'ı anma etkinliğindeydik” notu ile mitingden çektiği bir fotoğrafı paylaşır. Daha geçen gün de yanlışlıkla gittiği Paris gezisi fotoğrafını paylaşmıştı oysa ki. Yanlışlıkla diyorum, çünkü zenginlikle alakası olan geziler, tatiller ne bileyim yeni ev, yeni araba gibi konuları pek açmazlar. İnce düşünceden değil de genel olarak solcu tanınmak istedikleri, daha doğrusu kendilerini solcu tanıyan insanlara değiştiklerini, artık hayatın güvenli tarafında yer aldıklarını göstermemeye çalıştıkları için böyle davranırlar.
 İnsan Paris'e gezmeye gidip de sonrasında eşitlik, kardeşlik mitingine katılamaz mı diyeceksiniz şimdi, elbette katılabilir. Ama önce kendisine, sonra da çevresine dürüst olduğu sürece!
 İş yerinde süt dökmüş kedi olup hiçbir şeye baş kaldırmayacaksın, istikrarı bozmamak için haksız yere işten atılan arkadaşını yok sayacaksın, sonra da “kardeşimsin Hrant!” diyeceksin.. Biz de bu duruma susacağız öyle mi...

Dedim ya zenginliklerinden konu açılsın pek istemezler. En azından kendileri bu konudan kaçınırlar ama mecbur kalınca da ezile büzüle derler ki:

         -Borç harç aldık işte bu evi de, çocuğun geleceği için. Beş yüz bin lira evet burada evler..
         -Ya benim tatille işim olmaz hiç, işte öyle mütevazı bir otele kaçalım dedik, çocuk için..
         - Ya ben öyle pahalı kolejlere elbette prensipte karşıyım, bizimkisi küçük butik bir özel okul. Şimdi memleketin eğitim durumu ortada, ne yapalım işte çocuk için..

Ya arkadaşım, bana niye bunları anlatıyorsun? Neyin günahını çıkarıyorsun? Zengin olmak suç değil ki.. Sen de zenginsin işte ne güzel. Keyfini çıkarsana, çalışmışsın kazanmışsın, ne utanıyorsun bütün bunlardan?

Yok; O bütün bunları yaşarken kafasının içinde yıllarca okuduğu felsefe kitapları baskı yaptığından mıdır nedir kendi gerçeğiyle bir türlü yüzleşemez. O sosyal demokrat bile değildir, soranlara “komünistim” der!  Sistemi külliyen eleştirir, oy vermeye gittik diye bize de söylemediğini bırakmaz. Sadece konuşur, lüks hayatından asla taviz vermez, lüks içinde yaşadığını da görmek istemez, görenleri de aptal yerine koyarak sürekli eleştirir, sürekli gaz verir çevresindekilere.  O böyle yaptıkça ben de gittikçe uzaklaşırım kendisinden, haksız da sayılmam değil mi ama..

Geçenlerde Facebook'da “beyaz yakalılar, mesaiye kalmayın; hayat dışarıda!” geyiği dolaşıyordu denk geldiniz mi bilmiyorum. 9-5  kurumsal firmalarda, bir çoğu da mavi camlı plazalarda çalışanların profillerinde gördüm bu geyiği ben. Hayatlarında bir akşam bile mesaiye kalmamışların, kalsalar da parasal karşılığını kat kat alanların profilleriydi. Sıkıysa mesaiye kalmayınca atılacağını bildiğin bir fabrikada yap bakalım bu paylaşımı!

Bir de bu arkadaşların kendi meslekleriyle, yaptıkları iş koluyla hiç alakası olmayan şu-iş, bu-iş sendikalarıyla olan diyalogları vardır ki, akıllara zarar..
Lafa gelince mangalda kül bırakmazlar, sendikanın gerekliliğini anlatır da anlatırlar. Dedim ya Facebook profillerinde şu-iş sendikasının haberlerini, gittikleri bu-iş eyleminin fotoğraflarını paylaşırlar. Halbuki o bahsettikleri iş koluyla alakaları yoktur, kendi iş yerlerinde sendika yoktur, olması için çaba da sarf etmemişlerdir. Bırakın sendika istemeyi, senelerce zam bile isteyememişlerdir ama çevresindekileri gaza getirecek konuşmaları sürekli yaparlar.
Sormak isterim kendilerine:
         -Arkadaşım, şu-iş sendikasının 1 Mayıs eylemlerine gidiyorsun iyi güzel de senin çalıştığın sektörün hiç mi sorunu yok? 15 senedir çalıştığın firmada hiç mi haksızlık yaşanmadı? İşine zarar vermeyecek eyleme katılıp iki yüzlülükte zirve yaptığının farkında değil misin?

Bu ve bunun gibi eleştiriler gelir ağzıma, sözcükler boğazıma düğümlenir, susarım.

“Bu kafa yapısıyla iş hayatına nasıl katlanıyorsun?” sorusuna “Orada tamamen farklı bir kimliğe bürünüyorum mecburen, başka türlü nasıl çalışırdım ki 16 sene! “ derler ya üzerine..

Lafa gelince artı değerden bahsedip, icraata gelince pısıp oturmak bir derece. Bari bunca yıldır lüks içinde yaşamanı sağlayan kapitalizme bu kadar saydırma! Gittikçe çirkinleşiyorsun be arkadaşım.. Hani desen ben bu sisteme karşıyım ama mecburen kurallarına uyarak yaşıyorum, e karşılığında da bu kadar mal mülk edindim desen, başımla berabersin. Ama demiyorsun, hepimizi aptal yerine koyuyorsun, bir de senin gittiğin eylemlere gitmedik diye bize demediğini bırakmıyorsun. Sen eğlence arıyorsun kendine be arkadaşım kabul et, diğerlerinin çoğu da yaşamak derdinde, ekmek derdinde bilmem farkında mısın?

Geçenlerde bir tanesinin profilinde yine bir resim gördüm. “Suriye'de çocuklar öldüğü sürece bize yaşamak haram!” diyordu.. Ee, yani ne yapıyorsun demek geldi içimden, yaşamıyor musun artık, akşamları yorgunluk içkini yudumlamıyor, sabahları sağlık koşusuna çıkmıyor, hafta sonu kaçamakları yapmıyor musun? Haram derken nasıl yani, pardon, ben, şey, ben anlayamadım ya...

Harammış, etmeyin işte bu kadar büyük laf!

Mesela iş yerinde moraliniz bozulsa ve dellenseniz; " bu işten ayrılmak lazım, ne iğrenç bir patron bu, zam da yok yine!” deyip sizi gaza getiren tipin zam toplantısında gölge gibi ortadan kaybolduğunu görürseniz şaşırmayacaksınız, bilin ki onlardandır.

Kardeşler arasında yok mudur böyle tipler? Hem de küçük yaşlardayken en acımasız halleri vardır. Birlikte yaramazlık yapmaya sizi zorlayıp anneniz gelince suçu üzerinize atan kardeşiniz olmadı mı?

Kelli felli köşe yazarları da böyle değil mi? Bir bakmışsınız veriyor gazı, veriyor gazı hükümet hakkında, sonra bir bakmışsınız hoop adam başbakanın özel danışmanı olmuş!

Sizi bilmiyorum elbette, ben muzdaribim bütün bu kendi içinde dürüst olmayan tiplerden.
Öyle bezdirdiler ki, duyduğuma değil artık gördüğüme inanma noktasındayım..

Uzayıp gider bu konu, şimdi pazar pazar ne gerek var fazlasına, anladınız siz zaten kimleri kastettiğimi..


Provokatörlerden uzak, huzurlu bir pazar günü dileğiyle sevgiler diyorum ve gidiyorum şimdilik...


Devamını Oku